Türkiye sınıflar mücadelesi tarihi ve gelenekleri açısından hem "tekin" bir ülke değildir, hem de örgütsel güvenceleri çok zaaflı bir konumdadır. Bu süreçte bir daha "fenersiz yakalanmamak için" anlamlı ve ileri bir adım atılmasının sancısını çekiyoruz.
Türkiye'de burjuvazinin asla hesaba katmadığı, fakat aslında katmak zorunda olduğu büyük bir Devrimci ve Marksist birikim vardır. Bu birikim henüz potansiyel bir güç niteliğindedir. Bitip tükenmemiştir. Genel anlamıyla sol ne tümüyle ayrışmış ne de bütünleşmiştir. Mevcut konumları ile "legal" ve "illegal" yapıların varlık nedeni, Tarihi TKPrim 'Partileşme Sorunu' konusundaki yönteminin günümüzdeki kadrolara bir şey öğretememiş oluşunda aranmalıdır. Tarihî TKP örgütsel, ideolojik, politik varlık ve sürekliliğini organik ilişkilerle günümüze kesintisiz bir biçimde yansıtamamıştır ki, günümüzdeki "legal" ve "illegal" örgüt yapılarının sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı gibi bir konu bilimsel olarak tartışılıp yerli yerine konulmuş olsun. Türkiye Solu'nda yapılan tartışmalar bu temelden hareketle incelendiğinde pek çok hayatî ve can alıcı sorun ve konunun tepetaklak duruşunun başlıca nedenini anlamış oluruz.
Türkiye Solu, RSDİP veya I.Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi
(10 Eylül 1920) gibi bir geleneği ve 'Partileşme Sorunu'na çözüm için getirilen yöntemi ne anlamış ne de gereğini yapma cihetine gidebilmiştir. Türkiye'deki potansiyel devrimci güç anladığımız manada henüz enerjiye çevrilememişse bu konuda herkes-hepimiz kusurluyuz demektir.
Kolektifimiz in darbe almamasına özen göstererek açık bir faaliyet alanında gündemleştirdiği bu konu Marksizmden haberli kadrolarca ciddiye alınmıştır. Birey, grup, çevre ve örgüt yapılarıyla "herkesin kendi değirmenini boynunda taşıdığı" kapitalist anarşi ortamında kimileri de bu konuyu sulandırmak için burjuvaziye ajanlık etme yarışında- dır. Bugünkü örgütsel yapılar, kimi iddialarına rağmen Tarihi TKPnin uzantısında oluşturulmuş örgüt yapıları değildir/sayılmazlar. Çünkü ideolojik, terorik, örgütsel ve politik duruşlarıyla da bu sürecin doğal uzantısı değillerdir. TKP ile organik ilişkili bir düzenekten gelmiyorlar. Gelmedikleri için de Marksizm-Leninizm ilkeleri doğrultusunda ayrış- ma-bütünleşme süreci yaşamadan kendiliğinden, keyfî veya ikâmeci yol-yöntemlerle kurulmuş örgüt olmayı aşıp bir türlü PARTİ olamamışlardır.
Marksizm-Leninizm literatürünü kendi dar grup örgüt yapılarına uyarlamaları böylelerinin birer hüsnü kuruntusudur. Bilimsel yaklaşım ve yorum ile öznel hüsnü kuruntunun mihenk taşında nasıl ayrıştığını bütün altüst oluşlarda onlarca kez deneyip sınamış durumdayız. Sos- yal-pratik olay, olgu, süreç, veri, vb.lerini kendi koşullarında yerli yerine koymuştur. "Gerçekler devrimcidir" sözü boşuna değildir.
Türkiye'deki sınıflar mücadelesinde işçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket, ulusal kurtuluş talepleriyle kendini dayatan emekçi halk hareketleri sosyal muhalefet dinamiklerinin en anlamlı birimleridir. Anılan sosyal muhalefet dinamiklerini yönetip yönlendirecek bir irade henüz üretilememiştir. İSP ya da KP'nin ancak üstesinden gelebileceği sorunların çözüm yöntemine mevcut siyasî sol tablodaki örgütler talip olmuştur.
Mevcut örgütler PARTİ olmadıklarının ayırdındadır. Marksizm- Leninizm literatürünü yalnızca lafta bırakan, sosyal-pratikte ise bunu tekzip eden teori-pratikler ne işçi sınıfına ne de emekçi halkların talep ve ihtiyaçlarının karşılanması mücadelesine katkı sayılabilecek bir "vukuata" sahiptir.
İşçi ve komünist parti nitelemelerini "özgürce" kullandığını sananları hayat ve mücadele daima açığa vurmuştur. Çünkü böyleleri işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketi buluşturup bütünleştirememiş, böyle bir sınıfsal görevi yerine getirememiş ve böylelikle birer kendiliğinden kurulmuş örgüt konumlarını aşamamıştır.
İSP ya da KP'ler elbette yukardan devrimci iradelerin buluşup bütünleşerek ilk harcı koydukları bir kurumlaşmadır. PARTİ, siyasal- sosyal devrim yolunda yukardan aşağıya doğru oluşurken işçi sınıfı ve emekçilerin en militan unsurları ile buluşup bütünleşerek kitlelerden oksijen alacaktır. Kitleler ile buluşup bütünleşemeyen PARTİler ne "demokrasi mücadelesi" verebilir, ne faşizme karşı kitleleri seferber edebilir ve ne de siyasal-sosyal devrime uzanan süreçte başarı sağlayabilir.
Bu mücadelelerin tamamında kitlelere fener olma yeteneğine sahip olan araçlardan biri, en önemli kurumlardan biricik olanı PARTİdir. PARTİ aygıtı bir araç olarak bu açıdan önemlidir.
PARTİ aygıtının işbaşı yapması için verilen mücadelelerde öne çıkan arayış ve yönelişler arasında yöntem olarak II.TTKK yöntemini öne sürmemiz, Türkiye sosyal-pratiğinde âdeta işlevsiz bir konuma itilmiş olan örgütsel yapıların aşılarak burjuvazi ile boy ölçüşebilecek adına layık bir Proleterya Partisi'nin oluşturulması, inşası veya üretilmesi davasıdır.
Türkiye'de elbette bağrında devrimci nüveler-özneler taşıyan ve ayrıca hesaba katılması şart olan örgütlerimiz vardır. 72 milyonluk bir ülkede hem modern sosyal sınıflar, hem de onun ideolojik-sınıfsal çıkarlarının temsilcileri bulunmaktadır. Hegemon durumdaki burjuvazi ve tarihsel müttefikleri pek çok sorunlarına, tarihsel, sosyal haksızlıklarına rağmen işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki diktatörlüklerini sürdürmektedir. Burjuvazinin alternatifi olan sınıfsal/sosyal güçler ise henüz burjuvazi kadar donanımlı durumda değildir. Burjuvazi Sol'un "örgütler anarşisi" hastalığının tedavi edilmesini istemez. Daha da müzminleşti- rilmesine çalışır. Devrimci ve Marksist kadroların yaşadığı "öndersizlik krizi"nin aşılmasından da hoşlanmaz.
Türkiye Solu buluşup bütünleşemeden kendiliğinden ayrışıp, her hizibin kendi dar grubunu oluşturduğu bir "altın çağfnı bir daha bu düzeyde yaşayamayacaktır. Devrimci mücadelede hizipçi duruşlarıyla hizayı bozan örgütsel yapılar bir daha şimdiki veya eskisi gibi konumlarını bir üst basamağa çıkartacak ideolojik, teorik, örgütsel ve politik "atak" şansını bu düzeyde yakalayamayacaktır.
Mücadelenin bütün biçimlerini gerçekleştirmeye aday donanımlı bir PARTİ'yi işbaşı yaptıramıyorsak, belki de bugünleri de arar duruma düşebiliriz. Sınıflar mücadelesinde bu kaygı her zaman hesaba katılmalıdır diye düşünüyoruz.
Bilimsel Sosyalizm-Komünizm kaynaklı bütün siyasî akımlar, bağrında devrimci özneler taşıyan grup, çevre ve örgütlerin varlığını hesaba katarak "birlikte neleri yapabiliriz?" sorusuna tutarlı cevaplar vermek zorundadır. Burjuvazinin faşist baskı ve terör uygulayageldiği ortamlarda devrimci ve Marksist kadroların bu soruna "palyatif" tedbirler yerine köklü çözüm yöntemleri üretmesi zorunlu hâle gelmiştir.
Sözde "iç hukuk arayışı", "konferans, kurultay, kongre" gibi içi boşaltılmış, sorunun özüne değinmeden mevcut durumu müesseseleştir- meyi amaçlayan suni teneffüsler, kanayan müzmin yarayı iyileştirme- yecek, daha da azıtacaktır. Bu türden arayış ve yönelişlerde, DHKP-C ile PKK'nin içeride ve dışarıda yaşadığı "kargaşa" sorunun temelinde yatan eksikliği işaretlemektedir. Fakat ne DHKP-C ne de PKK ve onlara "yardım" babında konu ve sorunlara müdahale edenler, "devrimci demokrat yapılar arasında" gerçekleşen "şiddete dayalı çözüm"lere karşı bir alternatif üretebilecektir. Çünkü bulunduğumuz coğrafyada hem sosyal sınıf hem de sosyolojik emekçi halk gerçekliğine önderlik edebilecek Proletarya Partisi yoktur. I.TTKK yöntem i ile partileşme sorununa bilimsel yöntem üreten 10 Eylül 1920'nin kadrolarının örneği dışında, bulunduğumuz coğrafyada her örgütsel arayış bu yöntemi dikkate almadan örgütlenme yolunu seçmiş ve fakat bir türlü işlevsel olamamıştır. "Bizim hiçbir zaman Marksist-Leninist bir PARTİ'miz olmadı" vurgusunu üzerine basa basa tekrar edişimizin doğallıkla bir gerekçesi bulunmaktadır.
Dünyamızdaki bütün işçi ve komünist partileri bağrında devrimci nüveler taşıyan grup, çevre ve örgüt yapılarının birleşik, bütünlüklü çabalarını (istişarî toplantı, konferans, kurultay, vb deneyimlerini) kongreye taşıyarak partileştiğini biliyoruz. Bu gerçeği saptırmadan II.TTKK yöntemini (bazı riskleri de göze alarak) gündeme getirişimizin bilimsel gerekçeleri de, ilkeleri de bulunmaktadır. İşin metedolojik yanına vurgu yaparak henüz detaylı tartışmalara girmediğimizin de bilincindeyiz. 'Partileşme Sorunu'na çözüm yöntemi arayış ve yönelişlerimizde yine doğallıkla (ve de haklı olarak) II.TTKK yöntemini bir fetiş misali öne çıkarmıyoruz. "Tek yol" yerine pek çok yol ve yöntem gibi bilimsel, ayrıca bütün KP'lerin oluşturulmasında denenmiş bir yöntemi sınamayı bilince çıkarıyoruz.
Türkiye'de II.TTKK yöntemini ciddiye alan kadroların mevcut örgüt yapıları içindeki tartışmalarından da haberliyiz. Devrimci ve Marksist nüveleri hayat ve mücadele buluşturup bütünleştirecektir. Bu yoldaki çabalar önünde sonunda devrimci iradeyi devreye sokacaktır.
Mevcut "devrimci demokrat yapıların" örgütsel bir deneyimini burada örnekleyerek konuyu daha da özele indirgeyebiliriz:
"Irak'ta savaşa karşı olmakta birleşen, bir aşamasında sayısı 159'a kadar ulaşan kurum, dernek, parti, sendika, dergi vb. 2002 yılının sonunda Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu'nu (ISHK) kurmuştu. (I'şçi Mücadelesi, 15 Ocak 2006, s.4) Türkiye özelinde emperyalist saldırganlığın en vahşi uygulamaları Irak'ta yaşanırken Irak'ta İşgale Hayır Koordinasyonu (IİHK) örgütlenmiştir. Miting ve çeşitli etkinliklerde bulunmuşlardır. Türkiye'de sınıf hareketini ve sosyal muhalefetin en ileri unsurlarını harekete geçirecek ciddî, donanımlı, güvenilir, aynı zamanda mücadelenin ateşinden gelmiş bir PARTİmiz olmadığı için Irak halklarına bulunduğumuz coğrafyadan anlamlı bir katkı da sunulamamıştır. IİHK da içindeki bu zaafın kurbanı olarak en kısa zamanda bağ- rındaki hizayı bozan unsurların (ve başlarındaki burnundan kıl aldırmayan üniversite okumuş yarım-aydın önderliklerin) aymazlıkları sonucunda dağılmış, ayrılanların "cızdım oynamiram" mazeretleriyle grupların birbirine "tariz oku" atma salvolarıyla yara almıştır. lİHK'da tartışılan konu "Troçki-Stalin" meselesidir!
Açık mücadele alanlarında Troçkizmi birer "ekmek parasfna inkılâp eden troçkistlerimizin başkaca bir "vukuatf'da yoktur. Güç yığınağı olan her yere girer, söze "Troçki dedi ki" diye başlayıp "Sovyet ve Stalin düşmanlığında karar kılıp birlikte hareket etme, yan yana durma, deney aktarımında bulunma kültürümüze anlamlı bir katkı sunmadan mevcut IİHK gibi inisiyatifleri de "kundaklama" girişiminde bulunurlar.
Konuyu II. Paylaşım Savaşı'nda Stalin "faktörü"ne indirgeyip tarihsel bir süreci güncele taşıyan örgüt yapılarının "vukuatı" da ayrı bir tartışma konusudur.
Devrimci ve Marksist kadrolar konuya nasıl eğilmelidir?
Birincisi: Günümüz başka bir gündür. İkincisi: Sosyalizmin 150 yıllık tarihi bizimdir. Bu süreci sahipleniyoruz. Artılarıyla eksilerini ayıklayarak yeni sentezlere ulaşacağız. Üçüncüsü: Tarihe damgasını vuran kişiliklere yaslanarak devrimci politika yapma yerine, onları tekrar yerine, neyi, nasıl, niçin yapacağımızı "somut şartların somut tahlili" yöntemiyle pratikte yeniden üretme yolunu seçeceğiz. Dördüncüsü: "Dedi ki" diye eklektik alıntılar yerine "sen ne diyorsun?" denilmesini öne çıkaracağız. Beşincisi: Marksizmin yorumuna, ideolojik-teorik sorunlarımıza katkı babında (Marksizmi algılama, özümleme ve yorumunda) pratik örgütçü geleneklerimizi nasıl yetkinleştireceğiz? Birileri bir şeyi yapmaya cüret etmiş yanlış da yapmış olabilir. "Biz daha yetkinini yapmaya cüret edeceğiz" demesini öğreneceğiz ve böylelerini ciddiye alacağız. Ayrıca yeni bir sosyalist kültür deneyimi kazanarak, "üzümün sapı, armudun çöpü var" özdeyişinden hızla kopmayı öğreneceğiz.
Birlikte iş yapılmasının önkoşulları sıralanırken asıl meseleyi de gözden kaçırmamalıyız: Asıl meselemiz PARTİnin oluşturulmasıdır. 'Partileşme Sorunu'muzu II.TTKK yöntemiyle gerçekleştirebiliyorsak, en azından "raydan çıkan trenin tekrar raylar üzerine oturtulduğunu" göreceğiz demektir.
IİHK örneği gibi daha onlarca güncel örnek "neden II.TTKK yöntemi?" gibi soruların cevabına uygun düşmektedir.
Güncelliği açısından diğer bir örnek de AB Parlamentosuna getirilen ve SSCB deneyimini, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'ni, onun tarihsel önderliklerini Alman nazizminin önderine "Hitler-Stalin" benzetmesiyle karartmaya çalışanlara karşı verilen cevaplarda aramak durumundayız. AB'deki işçi, sosyalist ve komünist partiler, komünizm korkusundan "haçlı seferi"ne çıkanlara karşı birer özeleştiri yaparak, sosyal meşruiyet ve devrimci yasallıklarını neden kaybetmiş olduklarını gözden geçirmelidir. "Sosyal refah devleti" gibi uluslarötesi tekelci sermayenin zokasını yiyip, kendilerine sunulan artı-değer kırıntılarıyla yetinerek işi idare cihetine gitmenin bakın nelere malolduğunu görerek "rota düzeltmesi" yapmaları, bunun yanı sıra "kapitalizm ile birlikte yaşama ve yarışma" diyenlerin Marksizm okulunda yeniden öğrenciliğe başlamaları gerekecektir. AB'deki komünizm düşmanlığını parlamentodan geçirmeye çalışan zihniyete karşı büyük bir kampanya başlatılmıştır. Türkiye özelinde Devrimci ve Marksist damarını koruyanlar da çeşitli, sözlü ve yazılı etkinlikleriyle önemli bir "karşı koyuş" duruşu sergilemiştir. Hiçbir gücün çabası Marksizmi yargılamaya yetmez!
ABD'de filizlenip başı çekilen, AB'de yasallaştırılmaya çalışılan komünizm düşmanlığı histerisine karşı mevcut örgütsel yapılarımızla nasıl karşı koyacağız? Türkiye'deki emperyalizmin "zayıf halka"sını bugünkü teori-pratik duruşlarımızla nasıl kıracağız?
Türkiye'nin ve de bölgemizin gündemini emekten ve emekçi halklardan yana değiştirip/dönüştürme işi Devrimci ve Marksist kadroların emek güçlerini biraraya getirip bütünleştirmesine bağlıdır. O takdirde gündem yarım saatte lehimize dönüşecektir. Sistemin efendi biraderleri Türkiye'yi babalarının bağı-bahçesi gibi yönetemeyecektir. Burjuvazinin baskı, terör, sömürü, inkâr, imha, asimilasyon, keyfî ve fiilî infaz yöntemleriyle içerideki-dışarıdaki hapishanelerde uygulayageldiği tecrit geri tepecektir.
Sağlı sollu burjuva partileriyle sözcülerinin "temiz toplum" ve "kapitalizmi şeffaf yapmak"(!) için cansiperane savaşması boşuna mıdır? "Hz.Muhammed'in karikatürünü yapma" bahanesiyle fukara Müslümanların ayaklanışı, yeni "haçlı seferine" çıkmış ABD-AB sömürgeciliğine karşı sınıfsal öfkenin devrimcileştirilemeyen yansıması değil midir?
Bu soru bir yana,"Kapitalizm-Sosyalizm" karşıtlığı hegemonya çıkar savaşlarında "Hristiyan-Müslüman" karşıtlığına doğru kışkırtılmıştır. Provoke edilen örgütsüz ve bilinçsiz kitleler dinsel histeri gösterileriyle her yöne manipüle edilebilir. Emperyalizmin binbir çıkar hesap ve projesiyle birbirine karşı konuşlandırılan emekçi halk kitlelerini doğru kanallara çekecek kurum ve örgütlere büyük bir ihtiyaç duyulmaktadır. Sömürücü-sömürgeci sistemlerin kışkırtıcı oyunlarını tersyüz edecek mekanizmaları üretemiyorsak, kitlelerin bilimsel bilgi ve bilinçlenmesine katkı getirecek kurumları oluşturamıyorsak bundan sonra da nelerin olacağı bellidir. Dünyada emperyalizmin çıkar savaşları yüzünden daha çok savaş olacak, bombalar patlayacak, kitlesel kırım ve kıyımlar gerçekleşebilecektir.
Fukara Müslümanların kitlesel eylemlerinin sınıfsal-tarihsel temelinde yatan ve biçimlenip bilince çıkarılamamış olan kapitalist sömürüye karşı öfkesidir. Dinsel öfkeyi tahrik eden de, dini alet olarak kullananlar da bu soruna çözüm getiremez. Sömürülen Doğu halklarının emperyalizme karşı mücadelesinde bahane olan "karikatür" yalnızca bardağı taşıran bir son damladır. Kitlesel eylemin tabanındaki birikimi sömürücü ve sömürgeci hegemonlar hazırlamıştır.
Batı kapitalizminin karikatür çizme işini "ifade özgürlüğü" çerçevesine indirgeyip bilimsel ve sosyolojik bir yaklaşım ve değerlendirmenin üstünü örten hesaplarını Marksistler bozacaktır/bozmalıdır.
Hegemonların sömürücü-sömürgeci yöntemleri, Müslüman ülkelerin onların yerli ortakları ve taşeronları tarafından yönetildiği bilindiği halde bu ülke halklarının emperyalist sömürüye karşı reflekslerini test anlamına da gelmektedir.
"Ufacık bir kıvılcımın koca bozkırı rahatlıkla tutuşturduğu" günümüz dünyasında halk düşmanlarının neleri yapmaya aday olduğunu gözden uzak tutamayız.
Hegemonların binbir çelişki ve çatışkılarının kol gezip rahatlıkla at oynattığı coğrafyamızda ve bölgemizde bu gidişle kadrolarımızın tecrit koşullarında "kahramanlık destanları" yazmasını herhalde beklemeyeceğiz? Devrimci ve Marksist Kadroların atacağı en ileri adım bu gerekçelerimizle de II.TTKK yöntemini bilince çıkarmak olacaktır.
6 Ocak 2006
