Kapitalist sömürünün dayattığı barbarca koşullar, "özgürlük ve demokrasi" kılıfına sığmıyor artık.
Liberalizme eklemlenmiş monetarist ekonominin neo-liberal yüzüne takılmış küreselleşme maskesi, parayı her zamankinden daha çok temel eksen aldı. İnsanın değerini salt para belirliyor. Savaşların para için çıkarıldığını günümüzde herkes anlıyor. Dinciliğin, paraya ulaşıp kullanma yollarından biri olduğu apaçık ortaya çıktı.
Burjuvazi işçileri insan olarak görmüyor. Üretim ve tüketim aracı olarak varsayıyor. İşçiler emekleriyle yarattıkları değere yabancılaşmaktan öte, mali-sermaye egemenliği koşullarında çalışma faaliyetinden de geniş ölçüde koparak (işsizleşerek) sınıflarına da yabancılaşıyorlar.
Küreselleşmiş sermayenin merkezileşmiş yoğun saldırıları, saldırı altındaki ülkelerde "ulusal refleksleri canlandırıyor. Emperyalist zorbalığa karşı "anti-emperyalist" tavırlar güçleniyor. Ancak, kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizme, anti-kapitalist tutumu, sermayeye karşı mücadeleyi içermeyen karşı çıkışlar, bir ucu milliyetçiliğe ve faşizme, diğer ucu "üçüncü dünya solculuğu"na teyetlenmiş "cepheleşmelere varıyor. Hatta bu cepheler giderek bir ve ayni cephenin öğeleri durumuna geliyorlar.
Etnik ve dinsel çatışmaların temel etkeninin kapitalizm olduğu gözden kaçırılıyor. Bu boşlukta ulusal çelişkiler sistematik olarak yeniden ve yeniden üretiliyorlar. Sınıfsal taban kaymasında, toplum "onlar" ve "biz" çatışmasına odaklanıyor. "Onlar" kimi zaman Kürtler, Ermeniler, Hristiyanlar, Yahudiler; kimi zaman AB, kimi zaman ABD, kimi zaman da "küresel sermaye" oluyor. "Küresel sermaye"nin karşısındaki "biz" ise, "ulusal sermaye" diye yutturulan aslında varlığını küresel sermaye ile uluslar arası düzlemde tümleşip yoğunlaşmaktan başka amacı olmayan irili ufaklı ticari odaklardan başkası değil elbette. Sınıfsal öz gö- zetilmedikçe, "onlar" ve "biz" giderek iç içe geçiyorlar. Ayni görüntünün değişik perspektiflerini oluşturuyorlar. Milliyetçi/faşist perspektif, etnik ve dinsel farklılıkları yadsıyıp hatta onlara karşı savaşıp küresel kapitalizmin amaç müttefiği konumuna giriyor. "Üçüncü dünya solculuğu" perspektifi ise "ulusalcı sol" türünden söylemlere uyaklanarak, burjuva egemenliğinin yeniden üretilmesini ve egemen boyunduruğun pekiştirilmesini koşullayarak küresel kapitalizmin hizmet eri oluyor.
Bu çarpık "yerel tımarhane"den çıkış yolu aramak, bu yolda yeniden bir örgütlenmeye gitmek, ivedi bir atılımı gerektiriyor. Ancak bu, son süreçte ortaya çıkan DİSK eksenli -ya da kendinden menkul diğer-bir parti arayışıyla asla olamaz.
"Devrimci demokrasi" eğiliminin ardındaki "horgörüien insanları, sömürülen kitleleri kucaklayacak bir parti" anlayışı ise daha söylem anında bile çarpıktır. Mevcut durumu aşmak, ancak ve ancak işçi sınıfının özel rolünü, tarihsel görevini algılamış bir yapılanmayla mümkündür. Plekhanov'un "emekçi ve sömürülen kitlelerin sınıf savaşımı" anlayışından Lenin'in "işçi sınıfının emekçi ve sömürülen kitleler arasında eritilmesine" karşı çıkan anlayışına evrilmekle gerçeklik kazanır. Yeni bir parti, işçi sınıfının özel tarihsel konumunu hiçbir yanlış anlamaya ya da saptırmaya meydan vermeyecek bir şekilde ortaya koyabildiği ölçüde "parti" olacaktır. Bu parti, işçi sınıfı partisi olacaktır. Bu parti, önce işçi sınıfını tek başına ele alan, sonra diğer emekçi kesimlerle olan ilişkisini irdeleyen ve onların hepsinin kurtarıcısı olduğunu belirtmeden "parti" olamaz. Çünkü işçi sınıfının ancak kendi ayrı, özgül sınıf çizgisini kararlı bir şekilde izleyebilen parti diğer emek kesimlerine öncülük edebilir, onları toplumsal dönüşüme götürebilir. Bu parti, Marksist bir partidir. Ne "devrimci demokrasinin idealist tarih yorumu zaaflarını taşır ne de "halk"tan söz ederek bu soyutlamanın toplumun uzlaşmaz çelişkili sınıfsal yapısını göz ardı etmesine prim verir. Hiçbir "ulusal sorun'^ ne merkeze ne de periferiye koyar. Burjuvazinin karşısına tek ve merkezi bir savaşım örgütü olarak çıkmayı öngörür. Teorik, pratik, taktik ve örgütsel sorunları merkezi ortaklaşalıkta çözmekten yana olmayanları, çözümsüzlüğü sistemin devamlılığı için tek dayanak gören burjuvazinin gizli müttefikleri olarak tanımlar.
İşçi sınıfı partisi, sistemdeki diğer sınıf partilerine eklemlenmiş bir kuruluş ya da örgüt değildir. Bu parti, her şeyden önce ideolojisiyle diğer partilerden ayrılır. Bu partinin ideolojisi, bilimsel sosyalizme dayalıdır. Baskı ve sömürüden kurtulmak için topluma egemen olan mülkiyet ilişkilerine son verilmesini hedefler. Burjuvazi ile içi sınıfının çıkarlarının uzlaşabileceğini, "refah toplumu"na evrilebilineceğini, sosyal adaletin sağlanabileceğini, baskı ve sömürünün sona erebileceğini savunan sosyal demokrat partiler işçi sınıfına yabancıdır. Mevcut burjuvazi tahakkümü sürecinde özgürlükçü, özyönetimci, demokratik planlamacı olmayı, doğa-insan ilişkilerini öne almayı, cinsiyetçi olmamayı savunarak "yeni bir düzen" yaratılabileceğini varsayan "reel sosyalizm" karşıtı partiler de öyle. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması ve nihayetinde sınıfsız topluma ulaşılması yolunda işçi sınıfının iktidarı ele alması biricik seçenektir.
Hiç kuşku yok ki, iktidarın ele alınması ve toplumsal devrimin başarılması, her ülkenin tarihsel ve somut koşullarına göre farklı biçimler izleyebilir. Ancak yollar ve biçimler değişse de, öz değişmez.
Burjuvazi iktidarı elinde tutmaktadır ve onu yitirmemek, sömürü çarkını sürdürmek için gereken yerel ve evrensel temelde kurumsal örgütlenmeye sahiptir. Ordular, kilise, havra ve camiler, bankalar, polis gücü, mahkemeler, vb. oluşumlar bu düzeni korumak ve işletmek üzere vardırlar. İşçi sınıfı ancak iktidarı kendi eline alarak, bütün bu örgütlenmeyi karşı-devrimci direnişleri kırarak toplumcu düzenin hedeflerine uyarlayabilir ve toplumsal kurtuluşu gerçekleştirebilir. İşçi sınıfının iktidarı ele almadan da yaşam koşullarını düzeltebileceğini -sendikal ve ekonomik savaşım yoluyla- istemlerini yerine getirebileceğini savunan görüşler sınıf ideolojisine yabancı ve düşmandır.
İşçi sınıfı partisinin ideolojik olarak yetkince donanmış ve sağlam olması, kadrolarının teorik konularda iyice eğitimine bağlıdır. Bundan partinin tüm üyelerinin teorisyen olmaları gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Ancak bütün üyeler işçi sınıfının dünya görüşü üzerinde temel, doğru ve özlü bilgiye sahip olmalıdır.
İşçi sınıfının teorisi bilimsel sosyalizmdir. Bilimsel sosyalizm, dünya ve toplumun gelişim ve değişim yasalarının temel bilgilerine ulaşmamızda bize doğru bir yöntem -diyalektik materyalizm- sunar. Ne zaman ki bu teorik bilgi gereğince özümsenir ve toplumsal değişimi etkileyecek pratiğe dönüştürülür, o zaman partini sosyalizmi inşa yolunda donanır.
Teoriyi kendi ülkesi koşullarına doğru ve yaratıcı biçimde uygulamak için partinin, ülkenin konumunu, ekonomik ve sosyal yapılanmayı ve sınıf ilişkilerini somutça tahlil edebilecek ve bundan program sentezi çıkarabilecek donanımlı kadrolara gereksinimi vardır. Hedefleri, temel mücadele hattı olan stratejiyi, dönemin gerçeklerine uygun taktikleri belirlemek buna bağlıdır. Bu çalışmayı yapacak kadroları olmayan parti, ancak işçi sınıfına gönüldeş bir örgütten öte değildir. Teorinin rolünün küçümsenmesi, partiyi kitlelerin kendiliğinden hareketinin kuyruğuna takar. Ne uzun erimli hedefleri belirleyebilir ne de kitlelere yol gösterme ve öncülük görevini yerine getirebilir. Bu, 15-16 Haziran 1970'de de, ertesindeki öğrenci hareketleri ve örgütlenmelerde de I. Ve II. TİP'in içinde bocaladığı durumla sabitlenmiştir. Ancak, unutulmaması gereken, pratiğin burada ikincilleştirilmemesi gereğidir. Çünkü işçi sınıfı partisi, pratik eyleminde teorinin yol göstericiliğinden gereğince yararlandığı gibi, pratik çalışmalardan kazandığı deneyle de onu zenginleştirip geliştirmek zorundadır.
Kuşkusuz, işçi sınıfı partisi salt ideolojik ve politik olarak doğru biçimde konumlanmakla parti olamaz. Hedefine varmaya elverişli bir örgütlenme yapısı oluşturmadan, ne son derece güçlü karşıtlarıyla mücadele sürdürebilir ne de bir fikir kulübü olmaktan öte gidebilir. Dahası, örgüt yapısının en geniş burjuva demokratik koşullarında bile her zaman karşıdan gelecek açık ve gizli saldırılar için tedbirli ve hazırlıklı olması gerekir. Çünkü burjuva iktidarının her biçimi, ister açık faşizm şeklinde isterse demokrasi şeklinde olsun bir diktatörlüktür. Dikta rejiminin nerede ne zaman hangi çıkar ve kâr koşullarını gözeterek demokratik görünümünden faşist zorbalığa geçeceğini sermayenin kendi içindeki çelişkileri belirler. Bu bir anda işçi sınıfı ve partisi üzerine hızlı bir saldırıya dönüşebilir. 14 Aralık 2005'te Paris'te Avrupa Parlamenterler Konseyi Asamblesi Avrupa Halk Partisi - Hıristiyan Demokrasi (PPE-DC) üyesi Göran Lindbland tarafından sunulan "Komünizmin Uluslararası Mahkûm Edilmesi İhtiyacı" başlıklı karar tasarısını onaylayarak bunu 23-27 Ocak 2006 tarihlerinde gerçekleşecek olan tüm üyelerin hazır bulunduğu Avrupa Parlamenterler Konseyi Asamblesi toplantısına sunmuş olması da, anılan durumun enternasyonal yansımasıdır. Gerçi tasarı Rusya Federasyonu Komünist Partisi Genel Başkanı Gennady Zyuganov'dan Yunanistan Komünist Partisi'nden Aleka Paparhiga'ya, Küba Komünist Partisi MK'den Belçika İşçi Partisi MK üyesi Hervvig Lerouge'a kadar 54 ülkeden sosyalist ve komünistlerin kararlı direnişiyle -şimdilik- geri çekildi ama bu da bize enternasyonal dayanışmanın önemini bir kez daha kanıtladı. Enternasyonalizm, işçi sınıfı ideolojisinin temel taşıdır. Tüm ülkelerin işçi sınıf sınıflarının çıkarlarının bir ve ayni olduğu gerçeğine dayanır ve tüm ülkelerin işçi sınıfı partilerinin en sıkı dayanışmasını gerektirir. Eğer bir işçi sınıfı partisi enternasyonalist dayanışmayı gerçekleştiremiyorsa, o kendi burjuvazisi tarafından her zaman başka ülkelerin işçilerine, başka uluslara karşı "vatan, millet" sloganlarıyla kışkırtılmaya açık demektir.
Enternasyonalist alanda güçlü bir birliktelik kurabilecek işçi sınıfı partisinin, kendi ülkesinde de hedefini doğru belirlemeli, karşıtını tecrit ve tüm emekçi kitleleri sosyalist dönüşüm yolunda avantajlı kılmak için doğru bir birliktelik (ittifak) politikası izlemelidir.
Tüm bunları gereğince yapabilecek bir işçi sınıfı partisinin, demokratik merkeziyetçilik ilkesine göre çalışması gerekir. Parti yapısı nasıl koşullar ve görevlere göre biçimleniyorsa, demokratik merkeziyetçilik de koşullara uygun işlemelidir. Parti, merkezi düzeyde en üst biriminden başlayarak aşağı doğru yönetilmelidir.
Üst birimlerin kararları alt birimleri, çoğunluğun kara azınlığı bağla- malıdır. Ancak böylece partinin irade birliği ve eylemsel yekvücutluğu, işleyiş disiplini sağlanabilir. İşçi sınıfı partisinin disiplin anlayışı, demokratik merkeziyetçi çalışma ilkesi ile sıkıdan sıkıya bağlantılıdır.
Ancak böyle yapılanmış bir parti, "kurum" olur, "örgüf'lükten ayrışır. Kurum olan bir partinin gündemi, çalışma ve eylem alanı karşıtı partiler ve hükümetler, burjuvazinin her türden manipülasyon araçları tarafından değil, kendi nitelikli kadroları tarafından saptanır. Yukarıda saydığımız nitelikli, bilgili ve yaptığı işe kendisini yürekten adamış bir kadro da ancak yapıcı bir kurum kültüründe var olur. Tıpkı nitelikli tohumun, elverişli toprakta verimli olması gibi, yapıcı kurum kültürü de işçi sınıfı partisini "parti" kılar. Böyle bir parti ise, birilerinin gördüğü "ihtiyaç" ve "lüzum" üzerine değil, işçi sınıfı kültürünün tüm öğelerinin kolektif "karar" ve "katılım"ı ile oluşur. Sorun Kolektifi çevresinin II.TTKK yöntemi çağrısını bu açıdan değerlendiriyorum. "Kurumsallaşma, her süreç ve koşulda yaşamanın, dimdik ayakta durmanın ilk belirleyenidir çünkü.
Ancak böylece parti değerleri, politikaları, her tür olağanüstü koşulda varolma normları, iktidar yürüyüşünün yol ve yöntemleri bir kurum kültürü oluşturur ve hep canlı kalır. Zaten işçi sınıfımız bugüne değin böyle bir "kurumsal" partiye sahip olamadığı için de, ne TSF'den, ne TİÇSF'den, ne 1920'lerin TKP'sinden, ne THİF'den, ne TİP'lerden ne de tüm diğer oluşumlardan ne tarihsel sürekliliğe ne de kuşaktan kuşağa aktaracak bir "parti kültürü"ne kavuşmak mümkün olmuştur. Eğer bugün bu yolda ciddi bir adım atılacaksa -ve bu adım "işçi sınıfı partisi" olmanın irdelenmiş ön olmazsa olmazlarının tümünü içerecekse- desteklememek, yan yana durmamak -en azından- karşı saflarda yer almak demek olacaktır.
15 Şubat 2006
