Bugünlerde, -ne yazık ki- kendini "sosyalist" diye tanımlayan birçok organda, -yeniden- bir "Marx sorunu" yaratılıyor. SPD'nin eski sosyal reformisti Arnold Künzliy\ yeniden diriltenler, "Marx'ın kuramı, bugün sosyalizmin genel kuramı olarak, gerici bir kuramdır" demeye cüret ediyorlar. Üstelik bunu öyle dolaylı olarak da değil, açıkça dile getiriyorlar. "Reel sosyalizmle dalaşmaya dün alt tarafı sıkmamış bu nazende "özgürlükçü sosyalizm" lafazanlarının tutumları, aslında pek de yeni sayılmaz.
1940'lı yılların sonlarında ve 1950'li yılların başlarında, Peter Rueschenbach'm başını çektiği sağ sosyal demokratlar, Marksizmi sosyalizmin "güvertesinden atmak" için büyük gürültü koparmışlardı. Onlar için "sınıfsız toplum" öğretisi "totaliter" bir koşullamaydı. Toplumsal sınıfları kaldırma hedefi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmanın bir aryantı olduğu için de, sonuçta özel mülkiyetten yana tavır alıyordu bu efendiler. Hiç utanmadan sıkılmadan da, Marksist öğretiden "sınıfsız toplum öğesi çıkartıldığında, öğretinin bilimsellikle süslü kehanetleri değil ahlâksal istemleri öne alındığında, Marx'ın sosyalizm gemisinde kalmasında sakınca yoktur" diyebiliyorlardı.
Bugün de -dün olduğu gibi-, Marx'ı proleter devrimci özünden ayrıştırarak onu soyut bir hümaniste, toplumsal etikçi bir düşünüre, sıradan bir liberale indirgemek isteyenler hortladı. Onu sosyal reformist politikalara ideolojik bir dayanak olarak almak hevesleri azdı. Bu, Bernstein'ın "ahlâkçı sosyalizminin bile cüret edemediği bir "ırza geçme" operasyonudur. Meyvelerini de tüm Avrupa kıtasında vermektedir. Türkiye'de de sürüsüne bereket bu türden "sosyalistlikler, örgütlenmeler, partileşmeler türemiştir. Bunların yönsemeleri, -anılan fikirleri açıkça dile getirmeye henüz cesaret edemeyenleri dahil- parti program ve çalışmalarında görülmektedir. Sosyalist harekete özgü temel istek olan üretim araçlarının toplumsallaştırılması hedefi ne yazılı bir argüman, ne sözlü bir ifade ne de eylem pratiği içinde yer almaktadır. Dahası, bu temel ilke, onlar tarafından "zamanı geçmiş bir istek" sayılıyor. Çeşitli toplantılarında, etkinliklerinde "reel sosyalizm dönemi bitti" derken kastettikleri tam tamına budur. Onlar, irreel bir sosyalizm alanı açmak hevesindedirler. Tekelci devlet mülkiyeti dahil büyük kapitalist mülkiyet ile küçük ve orta kapitalist mülkiyetin uyumlandırılması temeline dayalı tez ve tavırlar üretiyorlar. Bone!in La Revue Socialiste'in 1953'ün yılında yayınlanmış 75. sayısında ortaya attığı "Demokratik sosyalizm, bütün kapitalist kurumlara düşman değildir. Teknik yönden kapitalizmin temelini oluşturan özel mülkiyete ve pazara da düşman değildir. Sosyalist örgütlenme, kapitalizmin kökten yadsınması elemek değildir" dışkısını bugün sahipleniyor "özgürlükçü sosyalist" bayanlar ve baylar.
Tek tük de olsa bunlar arasında "sınıfsız toplum"dan, "kolektifleştirmeyi özel mülkiyetle birleştirme"den söz edenler de oluyor. Oysa, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete dokunulmaksızın sınıfsız toplumun nasıl ortadan kaldırılacağına ilişkin hiçbir savları yok. Çünkü bu mümkün değil. Aslında onların dil altlarında sakladıkları şey, "kolektifleştirmeyi özel mülkiyetle birleştirme" adına "sınıfsız toplum" ilkesini ortadan kaldırmakta olduklarıdır. Çünkü onların bugün varolan düzenin niteliği hakkında da somut görüşleri yoktur. AB karşıtı geçinen kimi "komünist" kılıklılar dahil, günümüzde Batı toplumunun artık bilinen anlamda "kapitalist" olmadığı görüşündedirler. Onlar, "sanayi toplu- mu"nun yerini "bilgi toplumu"nun aldığını ve "sınıf savaşımının da "sosyal ortaklık" aşamasına evrildiğini öngörüyorlar. Dahası "devlet"i, "demokratik özgürlükleri güvenceye alan bir ivmelenme içinde varsayıyorlar. Dolayısıyla "reel sosyalizmin "asık yüzü" olan "proleterya egemenliği" ilkesine küfürler yağdırıyorlar. "Proleterya egemenliğini bir "diktatörlük" biçimi olarak öne çıkarıp "özgürlüklü ve demokrat" bir sosyalizm istiyorlar.
Oysa, diktatörlük ile demokrasiyi karşı karşıya koyan ve birinin olduğu yerde diğerinin olamayacağını öne süren sav, burjuvazinin temel -demagojik- savıdır. Çünkü burjuva egemenliğinin "demokratik" biçimi bile bir diktatörlüktür. Burjuvazinin işçi sınıfı üzerine kurduğu diktatörlüktür. Eğer "sınıf savaşımı" yerine "sosyal ortaklıki koyarsanız, bu diktayı zaten peşinen kabul ediyorsunuz demektir. Bir avuç mülkiyet sahibinin -burjuvazinin- toplumun çoğunluğu üzerine tahakkümüne "demokrasi" diyorsunuz demektir. Oysa, proleterya egemenliği, çoğunluğun azınlığı denetimi olduğu için, kim onu "dikta" diye adlandırısa adlandırsın, bugün adına "demokrasi" denilen uydurmaca düzenden çok daha "demokrat"tır. Öte yandan, üretim araçlarının küçük bir azınlığın elinde olduğu ve bu yolla üretim ve tüketimi denetlediği, insanın yaşamsal ihtitaç alanlarına hükmettiği düzene "özgürlükçü" diyebilmek için kenef üzerine sıkılmış esansın kokusuna aldanacak denli burun- suz olmak gerekir. Tam tersine, üretim araçlarının kolektif mülkiyeti yoluyla üretim ve tüketimi insanın gerçek ihtiyaçlarına göre planlayan bir topluma "özgürlükçü" denilebilir. Ve bu demokratik özgürlükler, egemen sınıfın zırhı olan "devlet" aygıtının her süreçte değişen yasa uyar- lamalarıyla değil, doğrudan toplumun kolektif iradesi ile güvenceye alınırlar.
Gözü Avrupa'nın "refah toplumu" modellerinden başkasını göremeyen "özgürlükçü sosyalistler, ülkemizde pompalanan tüketim ekonomisi anlayışına kabaca bakıyorlar ve Reithofet'm 1972'lerde Die Zukunftöa öne sürdüğü "Sosyalizmin çok ve az zamanda en fazla otomobil, televizyon, çamaşır makinesi vb. üretme olduğunu sanan 'otomoli sosyalistleri' yanılıyorlar... Yeni kuşaklar arasında görülen huzursuzluklar, dalgalanmalar, toplumun temel hedefi olan üretim dışındadır... Ekonomik amaçlar günücü yitirmiştir. Ekonomi dışı araçlar daha önemlidir artık...Özgürlük gibi, demokrasi gibi..." saptırmanın kuyruğuna takılıyorlar. Bu söyleme inanacaksak, ekonomik hedefler eğer bitmişse, o zaman işçi sınıfının maddî ve sosyal gereksinmeleri karşılanmış, sosyalizme geçmişiz de haberimiz yok demektir. Zaten böyle olmadığı içindir ki, sosyalizm hedefini açıklarken "Biz, sosyal adaletin ve özgürlüğün ahlâksal ön dayanaklarının gerçekleşeceği sınıfsız bir toplum modelinden söz ediyoruz" diyorlar. Böylece "özgürlükçü sosyalistler ulaşmak istedikleri tek şeyin "eşit haklar" olduğunu itiraf ediyorlar. Ardından da eşcinsellere ve hayvanlara eşit haklar talep eden burjuva "özgürlük" kandırmacılığı içinde çeşitli bölüntülere savruluyorlar, "eşit işe eşit ücret" isteminde "emek" üzerinden biçimlenen kadın taleplerini bile "kadıncılık"a -feminizme- indirgeyerek sistemin sevgili ayrıksıları (eksantrikleri) oluyorlar. Ve giderek "sosyalizm", bu "özgürlükçü sosyalist" bayanların ve bayların burjuva efendileriyle el-ele kol-kola oluşturdukları bir "ayrıksı alan" haline geliyor. Bu ayrıksılara kendi hallerinde tepişmeleri için tanınan alan da "demokrasi" ve "özgürlük" alanı sayılıyor. Kendilerini ve "sosyalizmi düşürdükleri kepazelik söylemi bir yana, ihanetin böylesine sosyalizm tarihinin hiçbir evresi tanık olmamıştır!
Ama bu, hiç kuşkusuz yanlarına kalmayacaktır. Bugün Avrupa'da ve ülkemizde sosyalizm adına maskaralık yapanların kurguladıkları ihanet cephesi mutlaka yıkılacaktır. Sosyalizm, işçi sınıfının Marksist ideoloji ve örgütsel öncülüğünde inşa edilecektir. "Sosyalizm" adına ortalıkta salınan burjuvazinin "özgürlükçü sosyalist", "demokrat sosyalist" kılıklı ayrıksı biraderleri oturdukları kucakta bırakılacaklardır. Sosyalizm için savaşmanın, öncelikle işçi sınıfının kendi bağımsız partisini kurmak için savaşması demek olduğu bugün -her zamankinden daha çok önemli ve acil olarak- kavranılacaktır. İşçi sınıfı kendi öz partisinin cephesinde kenetlenecek, "milli devrimci yol", "kapitalist olmayan yol" gibi soytarılıkları dün nasıl açığa çıkardıysa bugün de "özgürlükçü sosyalizmin sermayenin beşinci kolu olduğunu kitlelere gösterecektir. Ve önümüzdeki 8 Mart'ta adını bir kez daha saygıyla anacağımız Marksist mücadelenin kadın önderlerinden Rosa Luxemburçfun dediği gibi, "devrimin rotasını bilinçle izleyenler, yarının zafer kazananları olacaktır!"
16 Şubat 2006
