Resmî Tarih Polemikleri - 4

Tolga Ersoy

"Hızlı okuma kurslarına gittim" diye söz başlar bir anlatısında VVoody Ailen, ve devam eder "Savaş Ve Barış'ı yirmi dakikada okudum, olay Rusya'da geçiyor."

Teşbihte hata olmazmış; üstelik hızla okuma kurslarına da gitmeye gerek yok, milyonlarca sayfalık resmî tarih yazınını istediğiniz hızda - ya da yavaşlıkta- okuyabilirsiniz ve "olayı" -ve daha doğru bir kelime ile: anlatılanı- bir iki cümle ile özetlemek olanaklı ki bunlardan birincisi "olay Türkiye'de geçiyor" şeklinde de olabilir. İkinci ve biraz zorlama ile üçüncü bir cümle ile özetinizi tamamlamanız olanaklı olacaktır. Ailen, dünya edebiyatının en çok kahramanı olan romanlarından biri sayılan Savaş ve Barış'\ "hızlı okuma kurslarının da katkısıyla" bir cümle ile özetlerken "kahraman" olgusunu es geçmek zorundaydı; bizim hızlı okumamız ise milyonlarca sayfaya rağmen, öyle sanıyorum ki tüm dünya resmî tarih yazımlarına göre en az kahramanlı olma durumu ile ilgili olacaktır. Bunun resmî tarih yazarları için kaçınılmaz bir zorunlu­luk olduğunu düşünüyorum; birçok resmî tarihçi tarafından "büyük kur­tarıcı" ya da "ulu önder" gibi ve benzeri kutsallığa gönderme yapan sı­fatlarla anılan Mustafa Kemal Atatürk eksenli yaratılan ve her geçen an, her geçen dakika yenilenen ve yinelenen ritüellerle geliştirilen kült, bu "zorunluluk" iddiamın başlıca dayanağı. Kuşkusuz bu durumun so­rumluluğu Mustafa Kemal Atatürk'e ait değil, bu kült duvarının oluştu­rulmasına harç koyan tüm ideoloji emekçileri; üniversite hocasından sanatçısına, siyasetçisinden askerine tüm "resmî" şahsiyetler bu so­rumluluğu paylaşıyorlar. Hiç kuşku yok ki seve seve paylaşıyorlar. Do­ğal olarak tartışmamızda taraf olanlar -ya da bu sorumluluğun altında kalacak olanlar- da onlar.

1930'lu yılardan itibaren devletin ve ideolojinin restorasyonu ve kon- jonktürsel yeniden inşasına girişildiğinde bu az kahramanlı öykünün figüranları yüklendikleri ağır görevin hakkını ancak zor altında onayla­yabileceğimiz bir estetik anlayışla yerine getirdiler. Bu tarihten itibaren birçok "Savaş ve Barış" öykünmelerinin yazıldığını, Savaş ve Barış ka­rikatürlerinin çizildiğini ve bu üretimlerin şaşalı bir şekilde yayınlandığı­nı ve bu metinlerin ağaçlar henüz yaş iken "talim ve terbiye" baskıları altında ezberletildiğini biliyoruz. Resmî tarihin ya da resmî romanın has ürünlerini geçelim, "geride kalanlar" arasından ilk akla gelen, bir dönem -1960'lı 1970'li yıllarda- kendisini sol ya da devrimci sananların başucu kitabı mertebesine erişen Hasan İzzettin Dinamo'nun Kutsal İsyan'ı olabilir; aynı yıllarda yayınlanan "sağ" Selek'in Anadolu l'htila-

İPnin "soldan" ayna görüntüsü olan bu kitap diğer taraftan da ulusalcı olup sol olunamayacağını bilmeyenlerin ya da "ulusalcı solun" estetik anlayışını yansıtması açısından da ayrı bir öneme sahiptir. Diğer taraf­tan soldaki bulaşıklığı ve resmî ideoloji-resmî tarihten kendisini bağım- sızlaştıramamış ve onları sorgulamasını becerememiş bir "solun" düş­künlüğünü de örnekleyebilir.

Bu makale dizisinde bu kadar "yenilere" atlama yapsakta asıl ama­cımızın daha eskilere dönebilmek için bir kapı aralamak olduğunu unutmadan devam edelim. Resmî tarih yazımının çok kişilikli yol gös­tericilerinden biri olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun otuzlu yıllarda, o müthiş "istikrar" günlerinde, en yaşlısından en gencine günümüzdeki bütün Kemalistlerin özlemle andığı, düzenin istikrarı uğruna sefaletin sürekli kılındığı "o altın yıllarda", "imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitle" masalının hipnotik gücü altında 1934'de kaleme aldığı bir romanda, Ankara'da Mustafa Kemal Atatürk'ü nasıl tanımladığını anımsamaya çalışalım.

Karaosmanoğlu'nun hızlı okuma kurslarına katılıp katılmadığını bil­miyoruz ancak Savaş ve Barış'a da gönderme yaptığı romanında yük­lendiği görevi gücünün ve yeteneğinin ölçüsünde hakkıyla yerine getir­diği düşünülebilir.

Ankara adını verdiği üç bölümlük "romanı", savaş yıllarından başla­yarak cumhuriyetin kuruluşunu ve devamında ülkenin sosyo kültürel ve ekonomik imarını anlatarak yazıldığı yıldan on yıl sonrasına dek meta- forik örneklemelerle tarihin yeniden yazımına bir başlangıç yapar. Bi­reysel mücadeleler yenilenmelerle sürerken bu coşkulu atılım yılların­da değişmeyen tek unsur, bu öykünün kahramanı Mustafa Kemal Ata­türk'ün kutsal varlığıdır. Ankara romanı, geçmişi yeniden yazmanın dı­şında geleceğin kurgusunun da bu yeniden yazılan geçmişe göre bi­çimleneceğinin haberini vermesi açısından "resmî roman" yazımında önemli bir yere sahiptir. Bu bağlamda onu, örnek olsun, 12 Eylül'ün "öteki" tarihini 12 Eylül'ün dili ile anlatan seksenli yılların Latife Tekin'i ya da doksanlı-ikibinli yılların Oya Baydar'ı ile yan yana koymak hatalı bir tasnif olmayacaktır! Ancak bizim burada Ankara'yı irdelememizin nedeni bu tarih vurgusundan çok kitapta Mustafa Kemal'in resmedilişi ile ilgili satırların şaşırtıcı kutsallık vurgusudur; kitabın üçüncü bölümü "bir yeni sabahın ilk işareti" olan ve "Türk milletini" ilim, bayındırlık, ekonomi ve sanat alanında "taze şevkli ve toplu bir hamleye davet eden""Onuncu Yıl Nutku"nun okunmasıyla başlar. 1933'de tüm "kad­ro", gelenekselleşen siyasetin ideolojisinin olgunlaştığı yeni bir döne­min başladığının bilincindedir. Roman bize bu süreçte "tüm sorunların hal olduğunu ve sanatta atılımın başladığını" haber verir. Bu yaklaşım aynı zamanda Kemalist yazının, otuzlu yıllar için ortak payda aldığı temel postulatında formüle edilmesidir. Özetle otuzlu yılların tarihi bundan sonra artık böyle, gösterildiği ya da dikte edildiği biçimiyle ya­zılacaktır. Otuzlu yılların ortalarında bolca üretilen ve ardında bolca okutulan bu ve benzeri metinlerde yazıldığı gibi yazılacaktır. İşte tari­hin nasıl yazılacağına karar verildiği bu günlerde bu şekilde kurgula­nan tarihin kahramanlarının da son bir rötuşla bir kez daha yeniden ta­nımlanması gerekmektedir.

Roman, dinleyicilerin gözünden Mustafa Kemal'in tasvirleriyle ilerler: "ve onun sonsuz bir gençlikle taravetli sarışın profiline bakıyordu. Bu profil'in en belli, en göze çarpan hususiyetleri, alında, göz yuvasında ve çenede toplanmıştı. Bu alın, çok geniş olmamakla beraber, eski Yunan heykeltıraşlarına bir genç Tanrı kafası örneği olacak derecede düzgün, ahenkli ve yontulmuş idi. Göz oyukları çukur değildi, fakat, bakışlarının derinden, çok derinden gelen bir hâli vardı. Ve bütün yü­zün enerjisi çenede toplanmış gibiydi. Bu kuvvetli, bu sert çene, kendi gücünden emin bir yumruk gibi hafifçe öne doğru uzanıyordu..." bir başka karşılaşmada: "o hiç de sert ve asık suratlı değildi; bilakis, güzel ve yuvarlak başı insanda, dayanılmaz bir okşama arzusu veren ehli- leşmiş, munisleşmiş bir pars yavrusu kafasını andırıyordu. Fakat, gene öyle bir kafa gibi, kalbe bir korku ve çekinme hissi vermekten de hâli kalmıyordu. Onun mayası, öbür insanlarınkinden büsbütün başka bir cevherle yoğrulmuş gibiydi. Ne derisi bizim derimize, ne saçları bizim saçlarımıza benziyordu ve senelerle ve zamanla hiçbir alakası yoktu."

Daha önce de değindiğimiz zaman-kutsallık ilişkisinin bu kadar net bir söylemle dile getirilmiş olmasının önemle altını çizerek yazarın kut­sallaştırma operasyonuna bir romanla nasıl katıldığını izlemeye devam edelim.

Üç bölümlü roman başkişi Selma'nın yaşamındaki üç evliliği ile be­raber Ankara'nın üç ayrı dönemdeki tablosunu çizer. Romanda hiçbir kahraman mükemmel değildir; doğru. İnsan unsurunu göze aldığımız­da son derece doğal olan bu "durum" romanın kurgusu içinde gerçek­liğini yitirir, çünkü onları mükemmellikten uzaklaştıran ilahi güç, onları romanın asıl kahramanının gölgesi altında figüranlaştırmaktadır. Öy­küye doğal olarak mekân olan Ankara, ancak Mustafa Kemal'le birlik­te, Onun sakin, kararlı ve destansı çehresi ile birlikte başka türlü gö­rünmektedir. Yakup Kadri'nin anlatımına göre bütün bir ırkın asaletini taşıyan Mustafa Kemal varlığıyla kentteki tüm insanları ötekileştirmek- te ve sıradanlaştırmaktadır. Ve tüm kent halkı her sabah uyandığında "kendisini selâmete gönderecek kahramanın başucunda gülümseyerek durduğunu" görmektedir.

Didaktik anekdotların eklemlenmesiyle gelişen ikinci bölüm, 1923 sonrasını anlatırken derinliksiz ve arka planı oturmamış düşüncelerin edebiyatlaştırılmış şeklidir, ancak yazarın sorununun edebiyat olmadı­ğı ortadadır. O bu bölümde "değişimlerin" vicdani muhasebesini yap­makta ve bu muhasebe sonucunda "kuruluşu" restore etmektedir. Batı­lılaşmanın algılanışı bu muhasebenin temel eksenini oluşturmaktadır. Yerine ne konacağı konusunda ise tatminkâr bire fikre rastlanılmaz, bu nedenle örnek olsun, efsaneleşen "cumhuriyet balolarına" yapılan eleştiri sönük kalmaktadır. Yüzyıllık siyaset geleneği gözden geçirildi­ğinde "batılılaşma" denen şey bizatihi bu balolarla özdeşleştirilebilir ve ne yazık ki Yakup Kadri ve "Kadro" Çernişevski -bile- olmaktan alabil­diğine uzaktırlar. Bu ve benzeri örnekler bize diğer taraftan cumhuriye­tin birkaç on yılındaki entelektüel kapasitesizliği de göstermektedir.

"Akla hesaba sığmaz, insanlıktan üstün gayretlerin" ürünü olan bir savaşımın ardından birkaç sene içinde bu noktaya neden gelindiğini sınıf kavramından ya da sosyalizm düşüncelerinden bihaber olanların açıklayabilmesinin imkânsızlığı bir kez daha görülmektedir. "Avrupa proletaryasının sefalet ve felâketinden Türkiye'de eser görülmüyordu. Türkiye'de işçiler birer devlet memuru idi ve yüreklerinde bir devlet memurunun haysiyetini, vekarını, mesuliyetini taşıyorlardı. Gülüp ge­çeceğimiz bu türden sözler sendikaların bugünkü hâlini gördüğümüzde farklı bir şekilde anlam kazanabiliyor. "Başlarında patron diye bir belâ yoktu. Kimsenin esiri değildiler. Yalnız memleketin hizmetçisi oldukla­rını ve alınlarından akan terin vatan topraklarına bereket getirici birer rahmet gibi yağdığını biliyorlardı." Evet, imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle olduğunu sanmak ya da zorla sandırılmak böyle bir şey olmalı. Bu "duygu ve düşünce içinde" figüranlarımız onuncu yıl nutkundan al­dıkları feyiz ile "vatan millet işlerine" kendilerini adarlar: üçüncü bölüm.

Karaosmanoğlu bu yazımı ile "çılgınlığı" öncelemektedir. Ve tıpkı tüm çılgın resmî tarih yazarlarında olduğu gibi yazdığı ne tarihtir ne de roman. Dolayısıyla eleştirmek zordur! Onların görevi tarihi yeniden yazmaktır, tarihi yeniden ve öyle imiş gibi yazmaktır. Kuşkusuz beyhu­de bir çaba içinde olduklarını her örnekte test etme ve iddiamızı doğru­lama şansına sahibiz. Diğer taraftan yüz yıldan bu yana her geçen gün açlık sefalet ve yoksullukla sınanan sınıf gerçeğinin de ortada olduğu­nu unutmayalım.

1934'de yazılan roman 1943 yılına ait tarihi bir öngörü ile son bulur; benzerleriyle ancak 12 Eylül'ün ardından tanışacağımız bir tören anla­tılır son satırlarda...

Soru tekrar sorulabilir: Yakup Kadri ne yapmak istemektedir, yanıt başta verdiğimiz gibidir: yazının tüm amacı kutsallaştırma işlevinin bir parçası olmaktır, diğer taraftan bu ve benzeri yazılar otuzlar tarihi ile ilgili okumalara da en baştan müdahale işlevini de görmektedir. Bu dö­nem yazını incelendiğinde tarih anlatımından çok ön plana çıkan unsur budur. Bu da döneme yönelik okumalarda birçok konunun yeterince irdelenmemesi ve hatta karanlıkta kalmasıyla sonuçlanmaktadır. Tek­rarlarsak romanda kültleştirme vurgusu şaşırtıcı biçimde had safhada­dır: "Bu, bir 'dünyanın ikinci yaratılışı' idi. Bundan dört yıl evvel yüzünü gördüğü ve sesini işittiği Tanrı, aydınlığa, ol! Demişti; aydınlık oluyor­du. Suya ol! Demişti, su oluyordu ve 'suların arasında Levh olsun' de­mişti. Levh meydana gelmişti ve tohum verir nebatı ve yeryüzünde to­humu kendisinden olarak cinsine göre yemiş veren ağaçlar husule gelsin' demiş ve 'tohumun cinsinden türlü ağaçlar bitmişti".

Okuyucunun bağışlayacağını umarak bir not düşmek gerekiyor; yaptığımız alıntı Eski Ahifm Tekvin'inden bir parça değil, Yakup Kad- ri'nin Ankara'sından ve betimlenen de kutsal kitaplar aracılığıyla konu­şan tanrı değil.

Edebiyat dünyasındaki -ve tarihteki- kutsallaştırma eğiliminin en önemli köşe başlarından biri olarak gördüğümüz Ankara romanının misyonu üzerine gerektikçe dönmeyi düşünebiliriz. Burada önemle üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da bu ve benzeri yazınlarla tarihin yeniden kurgulanması, üretilmesi ve yazılması ya da resmî tarih oluşturulmasıdır. An kutsal bir vurgu ile yeniden yoğrulmakta ve Anka­ra romanının son bölümünde gördüğümüz gibi, gelecek bu kutsallığın ışığında planlanmaktadır. Toplumsal geleceğin düşlenmesi ve 30'lu yılların resmî tarih yazarlarının ve resmî romancılarının toplumsal ütopyası ancak kutsallık vurgusu ile var olabilmektedir. Geleceğe yö­nelik tarih kurgusu, gelecekte de resmî tarihin tıpkı o gün yazıldığı gibi okunacağının da garantisidir.

Ancak resmî tarihin ve örneğimizden yola çıkarak resmî romanın iş­levini bu kadarla sınırlarsak ona haksızlık etmiş oluruz! Onun belki de söz ettiklerimizden daha önemli işlevi geçmişin yeniden yazılmasıdır, çünkü geçmiş bugünün gereksinimlerine göre yeniden yazılmazsa - zorunlu değişimler yapılmazsa- bugünün inşası olanaksızlaşacaktır.

Resmî tarih geçmişi yeniden yazma aşamasında başlıca hesaplaş­masını, aslında kendisinin de birer parçası olduğu İttihat ve Terakki ile yapar. Bu genel hipotezimize bir parantez açmak zorunludur: sorun yalnızca İttihat Ve Terakki partisinin etkin isimlerinin gözden düşürül­mesi şu ya da bu şekilde tarihten silinmesinden ibarettir.

Bu iktidar mücadelesinin gereğidir ve burjuva siyaset dünyasında kazananı bunu yaptı diye suçlayamayız, bu onun doğasındadır!

Yakup Kadri'nin 1927 tarihli Hüküm Gecesi adlı romanı geçmişi ye­niden kurgulama ve oyunun kurallarına uygun olarak yeniden yazma işine bir örnek olarak verilebilir. Kitabın zamanlaması yerindedir. Res­mî tarihe İzmir Suikastı olarak geçen olayın ardından yapılan -sözde- yargılamalar sonu İttihatçılardan yeni yönetim için tehlikeli olabilecek tüm unsurlar temizlenmiştir. 1910'lu yılları ve bu dönemdeki İttihatçıları anlatan kitap, bu temizlik operasyonunun hemen ardından yayınlanır ancak kitap resmî tarihin her zaman başvurduğu bir yönteme başvura­rak dünü anlatırken dünden bugüne göndermeler yapar bugünün olay­larını dünde yaşatmaya özen gösterir. Özetle Hüküm Gecesi inde ya­zar, bugünün, 1926-33'ün kuralları ile 1910-13'ü yazmaya kalkışmıştır.

Temmuz 1926'da Los Angeles Times gazetesinde Mustafa Kemal'le 22 Haziran 1926'da yapılmış bir röportaj yayınlanır. Bu röportaj "Ke­mal, Türkiye'de Daha Birçok Siyasî Muhalifini Asmayı Vaad Ediyor" başlığı ile yayınmıştır. Röportajın ara başlığı ise "Cumhurbaşkanı, bir zamanlar kendisinin yakını olduğu halde sonraları suikastçılara katılan kadını affedecek" şeklindedir. İlginç olan suikast ve yargılanma süre­cinde böyle bir kadına rastlanılmaması değil örneğin Hüküm Gecesi adlı romanda böyle bir öykünün yer alıyor olmasıdır. Diğer taraftan bu metinde dile getirilen birçok görüş örneğin, "cumhuriyetin hayatına kasteden iki unsur" diye tanımlanan saltanatçı/dinsel bağnazlık unsuru ile "ittihatçılık" tanımlandığı şekliyle romanın temel siyasî eksenini oluşturmaktadır. Röportaja daha sonra kısaca döneceğiz, ancak bura­da dikkat çekmek istediğim unsur bu metnin örneğinden yola çıkarak 1926-27'de hakim olan siyasî görüş ve bu görüşe uygun öznel yargı­larla geçmişin yeniden yazılması ve edebiyatın bu işe aracı edilmesi­dir. Diğer taraftan bu metinde, Hüküm Gecesi adlı romanda, tıpkı An­kara'da olduğu gibi, gerek tarih gerekse edebiyat alanından gelecek eleştirileri diğer tarafa geçerek yanıtlama şansına sahiptir!

İttihatçılara yakın duran ancak "ülkenin içine düştüğü durum" nede­niyle onları da sürekli sorgulayan bir gazetecinin Ahmet Kerim'in öykü­sünü anlatan roman, 1913'de "tüm olumsuzluklarıyla" -ya da 1926'da yazıldığı gibi "hayvanca suikast yöntemlerine başvurarak, katiller kira­layarak, kadınları baştan çıkararak"- İttihat Terakki'nin açık bir şekilde iktidara gelişi idealist gazeteci Ahmet Kerim'in ise yeterince olgunlaş­mamış siyasî düşüncelerinin de katkısıyla mahvoluşu ile sona erer.

Tıpkı tüm İttihatçılarda olduğu gibi olumlu birçok niteliğine rağmen Ahmet Kerim de diğerleri gibi ülkenin gerçeğini iyi değerlendiremediği ve bu eksiklikle kurtuluş yolunu doğru tanımlayamadığı için tarihten si­lineceklerdir. Karanlık bir sokakta kulağına fısıldanan "Türkiye son günlerini yaşıyor. Artık bizden hayır gelmez" sözleri, kuşağını nitelen­dirmektedir. Ve bu nitelendirmeyle Yakup Kadri onları "kayıp" olarak ilan etmekte bir sakınca görmemektedir. Yakup Kadri'ye göre romanın tüm kahramanları, romanda ismi geçen herkes -biri hariç- Enver'inden Talat'ına, Ahmet Samim'den Ahmet Kerim'e herkes bu gerçekliği algı­lamaktan uzak, umutsuz bir yaşam sürmektedir. Biri hariç; romana tü­müyle eklenmişlik duygusu veren "bir genç" Ahmet Samim'e kurtuluş nutku çekecek kadar bilinçlidir ve sözleriyle cumhuriyet sonrasının tüm kurgu ideallerini taşıdığı görülmektedir. O cumhuriyet kuşağının tem­silcisidir ve "kayıp" İttihat Terakki kuşağına son uyarılarını yapmakta­dır. Mahmut Şevket Paşa'nın vurulup İttihat Terakki'nin açık bir şekilde iktidara gelmesiyle sonlanacak olan romandaki Hüküm'ün sadece bu suikastla ilgili olarak İttihat ve Terakki'nin "diğerleri" hakkında verdiği bir hükmü değil, 1927 yılında iktidardaki ikinci kuşak İttihatçıların diğer İttihatçılarla ilgili hükmünü de içerdiğini görürüz. Bu öznel hüküm resmî tarihin "gerçeği" olmaktadır.

Romanı belki de en ilginç kılan unsur Merkez-i Umumi olgusunun resmedilişi ile ilgilidir; buna resmî tarih yazının da sık rastlanılmaz, çünkü bu olgu devralınmış ve fiilileştirilmiş bir gelenektir. Gizlidir. Bu­rada anlatılan ise karikatürleştirilmiş bir "merkez" yapısıdır, iktidardan düşmüşler ve tarihten kaybolmuşlardır. Bu tabloda yalnızca kaybolan­ların ismi vardır, yola devam edenlerin ise gizliliğine her koşulda saygı gösterilmektedir. Ayrıca değerlendirilmelidir!

Kuşkusuz resmî tarih geçmişi her zaman bu kadar sofistike bir bi­çimde tahrifat edip yeniden yazmakla uğraşmaz, çoğu zaman daha doğrudan müdahalelerde bulunur. Bu müdahaleler o kadar doğrudan­dır ki, gerçeğin nerede başlayıp nerede bittiğini ya da daha doğrusu nerede başlamayıp nerede bitmediğini algılamakta zorladığımız olur! Ancak bu zorluğun üstesinden gelmek sanıldığından kolay olabilir. Ne­lerin atlandığı, nelerin yok sayıldığı ya da nelerin anlatılmadığını sor­gulamak bu bağlamda önemlidir. Burada geniş bir parantez açıp, "Mustafa Kemal tarihinin en az anlatılan bölümünün hangi dönemi kapsadığı" sorusunun, ele aldığımız bağlamda yanıtlanması gerektiğini düşünüyorum. Ya da soru şu şekilde de formüle edilebilir: birinci savaş yılları boyunca Mustafa Kemal'in Osmanlı ordusundaki görevi yalnızca "Çanakkale" ile sınırlanabilir mi? Sorunun yanıtı resmî tarihin genel yazımında arandığında ulaşacağımız "boşluklar" bir taraftan sorumu­zun yanıtını oluştururken, diğer taraftan da birçok yeni sorunun kurgu­lanması için ip uçlarını verecektir. Burada bu süreci tartışmak yerine resmî tarihin bir diğer yönteminin irdelenmesini gerekli duymaktayım; anlatılmayanın ya da boşlukta kalanın yılların ardından anlatılmaya doldurulmaya çalışılması. Tabii ki resmî ideolojinin/resmî tarihin kural­larına ve söylemine göre... Tarihte boşluk olmayacağına göre boş bı­rakılanın doldurulması işlevi de geçmişin yeniden yazılması işinin bir parçası olarak resmî tarihin doğal görevlerinden biri olarak ele alınma­lıdır. Kolaylaştırıcı bir örnek olarak resmî gazetecilerimizin peygamber­lerinden Falih Rıfkı Atay'ın "Zeytindağı" adlı anlatı-anı çalışması olarak verilebilir. 1932 yılında yayınlanan anılarda savaş yıllarının Filistin ve Suriye'sinden ilgi çekici manzaralar verilir. "Meşrutiyet şahsiyetlerinde adına eser yazılacak kıymette" kimseyi bulamayan yazar 1915-18 yıl­ları arasında söz ettiğimiz bölgeyi anlatırken sarışın, sert ve bakınırkerı gözlerine takılmamanın imkânsız" olduğu "yaman" bir Mustafa Kemal'i anlatılan coğrafyanın ve yaşanan olumsuz sürecin tümüyle dışında tutma çabası güder. 1918'de dile getirilen ancak 30'lu yıllardan itibaren ancak somutlaşabilen "misak-ı millî" anlayışı ile 1915'li yılları anlatma­ya kalkmak tarih yazımının deformasyonu için bir örnek olarak ele alı­nabilir. Atay'ın yaptıklarından biri budur.

Atay'ın tüm anlatısı boyunca anılan coğrafyada Mustafa Kemal'le bir kez karşılaşırız. Bu, tarihsel nesnelliği sorgulanması gereken bir an'dır: "hiçbirinin durduramadığı İngiliz seli, yine bir Türk, fakat bu sefer öz bir kumandan Mustafa Kemal tarafından Halep aşağısında tutulmuştur. Mustafa Kemal'in orada seçtiği savunma hattı, Millî Misak'taki Türkiye sınırı idi." (Örneğin Ana-Britannica Ansiklopedisindeki "Atatürk" mad­desinin ilgili kısmında bu söyle satır satır tekrarlanır.) Tekrarlarsak, bunun dışında Suriye ve Filistin çarpışmalarında Mustafa Kemal'e rastlamayız. Özenle dışında tutulmuştur, Atay'ın yaptıklarından birisi de budur.

Okuyucu ise "öyle mi" sorusunu sormak ve yanıtlamakla yükümlü­dür.

Diğer taraftan 1930'lu yılların "tarih yeniden yazımı" için örnek oluş­turan "Zeytindağı" anlatısı ilginç satır aralarıyla otuzlu yıllarda henüz bir Ermeni "konusunun" bir Ermeni "sorunu" oluşturmadığını da bize anlatmaktadır. Henüz bu "sorunun" siyasi ihalesinin tamamlanmamış olduğunu, Lozan'da "Ermeni Sorununun" dışlanması için önemli çaba­lar harcanmasına rağmen sorunla ilgili siyasetin pragmatik dalgalan­malar gösterdiğini saptayabiliriz; İttihat ve Terakki-Merkez-i Umumi ve Teşkilât-ı Mahsusa'dan devralınan "sorun" konjonktürsel olarak tarih yazımı için henüz kaydıyla yeterince bir "sorun" oluşturmamaktadır!

Tarih-polemik denememizin bu bölümünde karşılaştırma amacıyla ele aldığımız 1926 tarihli Mustafa Kemal söyleşisinde de bu anlamda ilginç bir söyleme tanık oluruz: "Yuvalarından kitle halinde acımasızca tehcir edilen ve kıyıma uğratılan milyonlarca Hıristiyan teb'amızın ha­yatlarının hesabı kendilerinden sorulmak gereken Genç Türkiye Parti­sinin bu kalıntıları Cumhuriyet yönetimi altında rahat durmuyordu" di­yen Mustafa Kemal sözlerine şöyle devam eder; "Bunlar şimdiye kadar yağma, haydutluk ve rüşvetle yaşamış ve faydalı bir işte çalışmak, ha­yatlarını namuslu alın terleriyle kazanmak yolundaki herhangi bir dü­şünce ya da öneriye düşman olmuşlardır. Halkın iradesine karşın ül­kemizi Büyük Harbe sürükleyen ve Enver Paşa'nın caniyane ihtirasını tatmin etmek için Türk gençliğinin nehirler gibi kanını akıtan bu unsur, muhalefet partisi kisvesi altında, benim ve kabine üyelerimin canları- miza kasteden korkakça bir düzen kurmuştur." Çok kolaylıkla kabul edilebileceği gibi, resmî ideolojinin ve günümüz resmî tarih anlayışının tümüyle dışında bir söylem ve üslupla karşı karşıya olduğumuz görül­mektedir. Bu da resmî tarih yazımının bir diğer sorunu olarak karşı­mızda durmaktadır...

Bu polemik dizisinde gelen kimi eleştiriler dikkate alınarak ilk ve son kez bir "metin altı not" konması zorunlu olmuştur. Bu yazı dizisi bir de­neme olarak da ele alınabilir; bununla birlikte tüm alıntılar dipnotsuz olarak verilmektedir ancak metin içinde yapılan alıntıyla ilgili yeterli künye açılımı metin içinde bulunmaktadır. Araştıran okur gerçeği ko­laylıkla bulacaktır.

Bilgisayar ortamının, elektronik postaların "sanallığı" korkakların işini epeyce kolaylaştırmış görünmektedir. İsimlerini-cisimlerini saklayarak bu aracılarla küfretmek anlaşılan odur ki kendisini "ulusalcı sol" olarak tanımlayan kimi nazi artıklarının ve faşistlerin yeni geleneğini oluştur­muş gibi görünmektedir.

(Devam edecek) 9 Şubat 2006

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.