Devrimci Eğitimin Önemi - 2

Selman Bağbancı

 “Cahiller kendini paklar

Kamiller özünü yoklar

Kurudu çaylar ırmaklar

Ser çeşmenin gözü kaldı...”

(Dertli Divani)

Düzeni değiştirme iddiasını taşıyabilecek insanlar açısından devrimci eğitim, komünist teori ve örgütlülükten, sömürgecilerin kitleleri yanıltma/yöneltme çabasındaki teorik-pratik birikiminin araştırılmasından ayrı düşünülemez.

Özellikle 1920’li yıllardan itibaren emperyalist metropollerde medyanın, iletişimin, reklâmcılığın, siyasal kampanyaların, kültürel biçimlendirme yatırımlarının evrimini incelemek; bu ülkelerden sermaye ile birlikte bu türden uygulamaları da ithal etmek durumunda olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin, emekçi halklarımız üzerinde sürdürdüğü “popüler kültür” bombardımanının anlaşılmasına önemli katkılar sağlayacaktır. Bu incelemeye, coğrafyamıza özgü tarihsel ve güncel koşulların dikkate alınarak devam edilmesi gerekecektir. Aynı zamanda devrimci mücadelenin de  karşı-yöntemler, teorik-pratik birikimler oluşturduğunun bilinmesi, tarihsel ve güncel deneyimlerin paylaşılması, dünyanın her yerindeki komünistlere, devrimci-demokratik güçlere aktarılması gerektiğini de eklemeliyiz.

Geçenlerde okuma şansı bulabildiğim bir kitap, bu işlerde emperyalizmin laboratuarı haline getirilmiş ABD’de kitlesel “manipülasyon” yöntemleri, psikolojik içsavaş teknikleri, aptallaştırma ve alıklaştırma bombardımanları, insanlık dışı reklam-satış-pazarlama tuzakları vb. gibi pek çok konuyu etraflıca inceleyen iki bilim insanının deneyimlerini aktarıyor.1

Biri, 2. Paylaşım Savaşı, öteki ise Vietnam Savaşı koşullarında “politikacıların yalanlarını dinleye dinleye” büyüyen bu iki insan, günümüzde psikoloji profesörü, sosyal psikolog etiketleriyle, özgürlükçü-liberal bir politik duruş sergileseler de, paylaştıkları bilgi ve deneyimlerin devrimci mücadeleler açısından değerli olduğunu düşünüyorum. Kitapta insanın “ikna psikolojisi” üzerine yapılan araştırmalardan, sosyal psikoloji deneylerine, iletişimin genel karakterinden, mahkemelerde, seçim kampanyalarında, emperyalist saldırganlık ve gericilik (Mc. Carty) dönemlerinde vb. oluşturulan kamuoyunun çözümlenmesine; Nazi propagandasının temel özelliklerinden, savaş sonrası Amerikan propaganda aygıtlarına varana kadar pek çok konuya değiniliyor. Hemen her sayfasında bir kitap, bir tez ya da “deney raporuna”  göndermeler bulunuyor. İnsan düşünmeden edemiyor: Bunca araştırmanın, “sosyal deney”in masrafları yalnızca “bilim aşkına” mı karşılanmış acaba?

Yazarlar, ikna ile propagandanın birbirinden ayırdedilmesi gerektiğini ileri sürüyorlar: Çünkü ikna’da karşıdakine düşünme fırsatı ve söz hakkı verilmekte, karşılıklı etkiyle bir sonuca varılmaktayken; propaganda, ikna etmedeki eleştirel tutumu rafa kaldırmakta, bin bir sinsi yöntemle düşünceyi kısırlaştırarak, duygularımızı-korkularımızı-özentilerimizi kullanarak “manipüle” etmektedir. Dolayısıyla ikna demokratik, propaganda ise despotiktir... Kuşkusuz ki bu ayrım pek çoğumuza “farklı” gelecektir, çünkü geçen yüzyılın başlarından beri “propaganda / ajitasyon”  sözlerini en çok kullananlar düzeni değiştirmeye çalışanlardır aynı zamanda. Ancak devrimcilerin, komünistlerin “propaganda”ya bakışı elbette burjuvazinin ona yüklediği içerikle taban tabana zıtlaşır. Yine de  bu ayrımın, adlandırmadan öte, dikkate değer olduğunu da belirtelim. Örneğin  burjuvazinin “propaganda”  yöntemleri aynen ama  zıt bir içerikle ona karşı kullanılabilir mi; yoksa karşıt içeriklerin kendine uygun yöntemler gerektirdiği, öz-biçim diyalektiğinin gereği midir? Bu soru, kitlelerle aynı dili konuşup da bir türlü “aynı dilden” konuşamayanların bol gezdiği coğrafyamızda, üzerinde düşünmeye değer bir sorudur.

Protestan reformunun başladığı 1622’lerde ilk kez Katolik papazların kullandığı “propaganda” teriminin yaygın kullanımı 20. yüzyılın başında gerçekleşti.

“Propaganda ilk başta önyargılı düşünce ve fikirlerin genellikle yalan ve aldatmaca yoluyla yayılmasını sağlamak olarak nitelendirildi. Ama düşünce adamları konuyu daha yakından araştırmaya başladığında propagandanın sadece “kötülüğün” ve totaliter rejimlerin malı olmadığını ve genellikle zeki aldatmacaların ötesinde bir şey olduğunu fark ettiler. Propaganda kelimesi, o zamandan itibaren değişerek, sembollerin ve bireyin psikolojisinin manipülasyonuyla üretilen kitlesel  “öneri” veya “etki” anlamına gelmeye başladı. Propaganda bir fikrin, önyargılarımızı ve duygularımızı etkileyen  imajlar, sloganlar ve sembollerin becerikli bir şekilde kullanılması yoluyla iletilmesidir ki böylece o çağrıyı dinleyen, o fikri “kendi isteğiyle”  kendi fikri gibi benimsesin.”

“Milattan önce üçüncü yüzyılda bir Grek şehir devletinin vatandaşı olsaydınız, eğitim hayatınız dört yıllık retorik dersi içerirdi. Bu ders, size ikna iddialarını anlamayı ve kendi ikna iddialarınızı oluşturmayı öğretirdi. Derslerinizi kaçıracak olsanız, size ders verecek bir sofist tutabilirdiniz. Birinci yüzyıldaki Romalı öğrenciler, belki de retoriğin en büyük hocası ve bu konuda yazdığı ders kitapları neredeyse bin yıl okunan Quintilian’dan ders aldılar. On yedinci yüzyıl Amerikasında, Harvard Koleji öğrencileri de ikna hakkında bir çok şey öğrenme fırsatı buldular. Dört yıl boyunca her Cuma öğleden sonrası öğrenciler bir fikrin nasıl savunulacağını öğreniyordu; ayda en az bir kere, öğrendiklerini, dinleyicilerin önüne çıkıp savunma yaparak ve diğerlerinin görüşlerine hücum ederek göstermek zorundaydılar.”

“Bu kültürler, bizimkinin aksine, iknayı, devlet işlerine tam manasıyla katılabilmesi için her vatandaşın sahip olması gereken bir beceri olarak görüyorlardı. İkna eğitimi, eğitimlerinin temel bir  parçasıydı. Bunun tersine çok az Amerikalı sosyal etki üzerine formel dersler almıştır. Konuyla ilgili “popüler” kitaplar genelde iknaya ve medyanın doğurduğu korkunç sonuçlara dair abartılı uyarılar veya basit “nasıl öne geçilir” taktikleri sunar. Amerikalıların çoğunun, toplumlarının en temel karar alma mekanizmalarının bile nasıl işlediği konusundaki cehaletleri, olaylara yabancılaşmak ve vurdumduymazlık şeklinde tezahür eder.” 2

Dikkat edilirse, yazarlar bu son yaklaşımlarıyla her propagandanın, dürüstçe olmasa da, bir tür ikna olduğu, ama her iknanın propaganda olmadığı sonucuna varmaktalar. Genelde bir modern kültür eleştirisine yönelen kitabın bundan sonrasında hangi ahlâk dışı yol ve yöntemlerle iknanın  kötüye kullanıldığı  çok sayıda örnek verilerek anlatılıyor, buna nasıl karşı konabileceği araştırılıyor. Modern kültür eleştirisi demişken “reel sosyalizm” uygulamalarında bu konunun ne kadar bilince çıkarıldığı araştırmaya değer bir konudur. Örnekse, Devrimci Eğitim, Devrimci Ahlâk adlı kitapta Kalinin’in, Moskova Kenti Parti Örgütü Sekreterlerinin toplantısında 1944 yılında yaptığı bir konuşma yer alıyor. Kalinin, öncelikle altı konuşmacının da birbirine benzer konuştukları, pratik yanlar üzerinde durup genelleme yapmaktan kaçındıkları, üretimdeki verimlilik üzerinde durmadıklarından, halkla derinliğine diyalog kuramadıklarından v.b. yakınıyor ve birlikte ‘gazete okuma’ işiyle ilgili olarak: “Tartışın. Niçin tartışmayacaksınız? Oysa siz gereğinden fazla pratiksiniz. Hata işlemekten korkuyorsunuz. Hata işleseniz ne olacak! Bizde  hata için ceza verilmez. Hatalarınız yüzünden sizi azarlarlar, belki de gazeteye yazarlar, ama hepsi bu kadardır. Hatasını savunanları, onların üzerinde ısrar edenleri, parti çizgisinden sapanları cezalandırırlar” diye sesleniyor. Seslendiklerinin sıradan insanlar değil, “parti örgütü sekreterleri”  olması, Sovyetler Birliği’nin 2. Paylaşım Savaşı’nda ne kadar çok, yetişmiş, nitelikli komünisti yitirdiğinin de bir ölçütü olarak görünüyor.

Kitaba dönersek, yazarlara göre, “modern propagandanın amacı giderek insanları bilgilendirmek ve aydınlatmaktan, kitleleri belli bir duruş ve görüşe yönlendirmeye doğru kayıyor.”

“Diğer yandan alıcı da öyle bir mesaj tufanına tutulmuş ki günün önemli meselelerini anlamak için gerekli beyin gücünü doğru yere odaklaması her geçen gün zorlaşmakta. (...) Savaş propagandasının en korkunç işlevlerinden biri, bir milletin üyelerinin, başka bir milletin üyelerini bütün psikolojik sorumluluklardan muaf biçimde öldürmesini kolaylaştırmasıdır. (...) “ben ve ülkem iyi, adaletli ve mantıklıyız” kavrayışı, “ben ve ülkem masum insanlara zarar verdik” kavrayışı ile uyuşmazlık içindedir. Eğer zarar aşikârsa uyuşmazlığı azaltamazsınız. Bu durumda uyuşmazlığı azaltmanın en etkili yolu, kendinizi, kurbanlarınızın bunu hak ettiklerini bulduklarına inandırmak üzere, bu kurbanların insanlığını azaltmak ve suçluluklarını çoğaltmaktır.”3

Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından, Vietnam vahşetinden ve 1991’deki Körfez Savaşı’nda öldürülen onbinlerce masum Iraklıdan söz edildikten sonra:

“Düşmanın insanlığını yok sayma, ona karşı uyguladığımız zulümden dolayı ortaya çıkabilecek her türlü uyuşmazlığı çözmeyi başarır. Ama dikkatli olmak gerek; zulmümüzü ne kadar doğrularsak bu işlem de o kadar kolaylaşır. Rasyonelleştirme kapanı hızla hareket eden bir sarmala döner:” Acımasız bir davranışta bulundum; bu davranışı, kurbanın bunu hak ettiğine inanarak doğruluyorum. Eğer kurban bu zulmü hak ettiyse, belki bundan fazlasını da hak ediyordur ve belki ben bunu  ona verebilecek tek kişiyim.”  Günümüzde Bosna, Ruanda ve Kosova’daki “etnik temizleme” bu kapanın acımasız örnekleridir.”4

Düşmanın aşağılık “kültür”ünü ve hastalıklı ruh halini sergilemek bakımından ve konunun önemine bakarak, okur, alıntı bolluğunu bağışlasın. Büyük boy 430 sayfaya yayılan bu kitabı burada bırakarak eğitim konusuna dönelim. Yalnız bilelim ki kendimize ve başkalarına yönelik eğitim çabamızın karşısında öncelikle bu devasa düşmanı, “Propaganda Çağı” güçlerini bulacağız.

Ütopik sosyalizm ile bilimsel sosyalizm arasındaki en önemli ayrım noktası, “serada erdemli insanlar yetiştirme” düşleri yerine, kapitalizmin kirine pasına bulaşmış ve ezilmiş insan malzemesini, devrimci faaliyet içinde eğitmek ve onun kendini dönüştürmesinin yollarını açmaktır.

“Komünistler, insanı biçimlendiren çevreyse, o çevrenin insanca bir çevre haline getirilmesi gerektiğini çok iyi anlamışlardır.”5

İşin temelinde bu vardır ama devrimci mücadele süreci, çok zaman politik iktidarın ele geçirilmesi ufkuyla daraltılmıştır. Oysa, burjuva iktidarı, baskısı altında ideolojik-politik-sosyal-psikolojik yönden eski toplumun çeperlerinde gedikler açmak, yeni tipte insani ilişkileri devrimden önce yeşertmek zorunludur. Dolayısıyla: “Proletaryanın sosyalist devrimi ile daha önceki tüm devrimler arasındaki temel fark, bu devrimin mücadele sürecinde, feodal toplumdaki “hiyerarşileşmiş kalıplara” ve burjuva toplumundaki “yabancılaşmaya” düşman yepyeni bir insan yaratmasıdır. Bu yeni, sosyalist dünyanın insanı her şeyden önce çevresini değiştiren insandır, aktif hümanisttir.”6   

20. yüzyılın öncesinde, başlarında ve sonrasında pek çok sosyalistin siyasette, kültürde, eğitimde, edebiyatta, hukukta... hayatın erişebildikleri her alanında burjuva düzenin karşısına alternatifler yaratmak için kıyasıya mücadele verdiklerini biliyoruz. Örneğin Alman komünistleri çocuk eğitimiyle ilgilenmiş, ilerici çocuk yayıncılığı örgütlemiş hatta okuma kitapları üretmiş, “komünist çocuk ve gençlik grupları” kurmuşlardır. 1978’de Gözlem yayınlarından çıkan Politik Çocuk Kitabı’nda  K. Liebnecht’ten, Brecht’e, C. Zetkin’den   N. Krupskaya’ya, Gorki’den J. Fuçik’e  bir çok  deneyimden insanın yazılarında yararlanabileceğimiz örnekler vardır.

Tam bu noktada durup ülkemizde bu bahislerde neler yapıldığını ya da yapılmakta olduğunu sormakta sayısız yarar var belki de ama dilimiz bugünler için pek bir şey demeye varmıyor. Gerçi, çeşitli devrimci grupların, emperyalist ”kültür” bombardımanından bir kısım insanımızı çekip çıkarmaya yönelik şu ya da bu düzeydeki çabalarını asla küçümsemiyor, değerli buluyorum. Ayrıca bu satırları yazan da dahil, konuya müdahil olabilecek herkesin sorumluluğunda olan bir konudur bu. Ama yapılması gerekenlerin oldukça uzağında olduğumuz gerçeğini hayat her gün yüzümüze vurmakta değil midir? Gerçekte sorunumuz çok güçlü ve yaygın emperyalist propaganda araçları ve “popüler kültür” manevralarına karşı neleri nasıl yapabileceğimizin bilimsel-Leninist bir özle araştırılmasına duyduğumuz ihtiyaçta somutlanmaktadır. Ama halkların bu ihtiyacına ve başka özlemlerine yanıt olabilecek kurumlaşmalarımız-örgütlülüklerimiz bir yana, en ilkel işbirliği-güçbirliği platformlarını bile verimli işletemiyoruz. Bunda en büyük kusur, ne kendi kadrolarına ne de devrimci, sosyalist kamuoyuna karşı sorumluluk hissetmeyen “yönetici”lerindir. Bu türden “yönetici” ya da sorumsuz  “sorumlu”ların, hareket içi devrimci demokrasi işletilebilse harekete bunca zarar vermesi engellenebilirdi. Ne yazık, eline biraz güç geçiren, çoğu zaman, o güce âdeta tapmaya başlıyor... Biz mi yanlış öğrenmişiz arkadaşlar? Komünistler, her demokrasinin gerçekte bir diktatörlük olduğunu bilirler; ancak diktatoryal yaklaşımlara değil, demokratik tavıra daha yakın dururlar. Çünkü her demokrasi (“son tahlilde”)  bir diktatörlüktür ama her diktatörlük bir demokrasi (yani, devleti ortadan kaldırmak üzere örgütlenmiş bir “yarı-devlet”in biçimi olarak sosyalist demokrasi) değildir. Bu ince ayrım, diyalektik düşünmeyle dogmatik düşünme arasındaki ayrımdır aynı zamanda.

İlerleme sağlamış bütün sosyalizm deneylerinde gelişmenin ana motoru halkın, işçi sınıfının gittikçe daha çok, yönetime, eğitime, kültüre, sanata, kendi kaderini kendi ellerine almaya katılımının sağlanması olmuştur... Bu ilkeden her türlü sapma bürokratik, hantal, kitlelerin özlem ve hedeflerinden kopuk revizyonist yönetimler doğurmuştur. Aynı ilke, farklı bir bağlamda, örgütlenmeler (parti)  için de geçerlidir. Elbette parti, burjuva düzenin yıkılmasında öncü bir savaş aygıtıdır bir yandan. Ancak “yıkmak için mi yıkıyoruz?” Devrimci mücadelenin asıl amacı, proletaryanın en dürüst, en yetenekli ve zeki çocuklarını saflara çekmek, geniş halk kitlelerinin demokratik katılımıyla sosyalist kuruculukisteğini insanlarda -“sınıf”ta yeşertip büyütmektir...

Bu yüzdendir ki ısrarla, en büyük düşmanımızın mücadelede, eğitimde, birlikte ve sanatta yüzeysellik, sığlık ve dogmatiklik olduğunu söylüyoruz. Derinliğine düşünebilen, devrimci-demokratik eğilimi gelişmiş, kolektif hareket tarzını içselleştirmiş kaliteli kadrolara sınırsız ihtiyacımız var. Her birimiz, böyle insanlar olmalıyız.

Geçen yazımızda, Makarenko’dan çok kısa bir alıntı yapmıştık. Onun, gerek Yaşam Yolu  adlı romanı gerekse yazıları, konuyla ilgili başucu kaynaklarıdır. ?imdi de onun izini süren ve derinleştiren bir başka eğitimciye söz verelim:

“Benim ilk ilgilendiğim şey, öğrencilerimin her birini gerçeğin, iyinin, güzelin zaferi için savaşmaya itmekti. Genç öğrencilerimin, önemsiz kişiler olmaktan çok kendileri adına söyleyecek bir şeyleri olmasını ve doğru bildikleri şeyi savunmalarını sağlamaya çalıştım. Bunu başarabildiğim takdirde öğrencilerimin her biri büyük, gerçek bir insan olacaktır. Bir insanın büyüklüğü, onun uygarca bilinci, ödünsüz dürüstlüğü ve sorumluluk bilinciyle ölçülür. Bütün insanlar için doğrunun zaferi, bir insanın mutluluğunun ve hatta bütün çocukluk dönemindeki sağlığının köşe taşlarını temsil etmelidir.”7(a.b.ç.)

Bu konuşan, Vasili Suhomlinski’dir:

“Devrimci iş, içinde bedensel, zihinsel, ahlâki, kültürel ve iradeyle ilgili enerjilerinin uyumlu bir biriminin en canlı ifadesini bulduğu faaliyettir. Toplumu değiştirmeyi amaçlayan yaratıcı devrimci iş, içerisindeki her bireyin değişmesi için sonsuz olanaklar sağlar. (...) Öğrenciler açısından gerçek ahlâkın önemli özelliklerinden biri alçakgönüllülüktür. Onlar, kendi insanî değerinin bilincinde olan ve aynı zamanda başkalarının değerine de saygı göstermeye hazır ve her koşulda başka insanlarla ilişkilerinde adalet ve eşitlik duygusunu gözeten bir insanı, gerçekten ahlâklı olarak kabul ederler. Biz,  öğrencilerimize büyük insanları -her şeyden önce devrimcileri ve önemli halk önderlerini-  soylu insan duygularına ve tutkularına sahip, yalın, insanca kişiler olarak tanıtıyoruz. Lenin’in yaşamından alınan çarpıcı alçakgönüllülük örneklerini öğrencilerimiz için daima örnek alacakları bir ideal olarak gösteriyoruz.”8

Bu konuşan Suhomlinski’dir. Ukrayna’nın Pavliş köyünde gencecik bir öğretmenken, Nazi işgali sırasında, bir partizan olan eşini asan ve bebesini kurşunlayan faşizm, onu da yaşamının kalan kısmında göğsünde şarapnel parçalarıyla yaşamak zorunda bırakmıştı:

“İki duyguyla doluyum: Sevgi ve nefret. Çocuklara karşı sevgi ve faşizme karşı nefret. Kalbim daima öfkeyle çarpacaktır; fakat aynı zamanda hiçbirisinin kederi ve acıyı tatmaması dileğiyle ülkemizin tüm çocuklarını hep bağrıma basmak isterim... Her gün, her saat çocuklarda insanlık duygusunu, bir başka ruhun, bir başka yüreğin karmaşık atışlarını insana hissettiren o ince yüreği geliştirmek için çabalıyorum.” 9 (a.b.ç.)

 (Ne dersiniz, bu sözleri, yoğun bir cehalet ortamında kendi arkadaşlarını ya da farklı fraksiyondan insanları bir dakikada  “potansiyel işbirlikçi”, “oportunist”  v.s. ilan edebilen; kendi içinde tartışma ve bazı yayınları okuma yasakları koyan, kolaylıkla ve sorumsuzca şiddet uygulayan; kendi dışındakilere bölgede çalışma yasağı v.b. koymaya kalkan, sol içinde silaha başvurmaktan çekinmeyen bazı tırnak içi devrimcilerine ithaf edelim mi?)

Bu konuşan Suhomlinski’dir. Bu değerli derleme kitap, E?İTİM ÜZERİNE  adıyla 2003 yılında Sorun Yayınları’ndan son baskısı yapılmış. Ama kapışılması, birçok baskı daha yapması gerekirken, daha birçok başka değerli çalışma gibi masrafını bile çıkaramamıştır, ilerici-devrimci basında doğru dürüst tanıtımı yapılmamış, gölgede bırakılmıştır.

Görüldüğü gibi, gözümüzü nereye çevirsek eksik, hata ve zaaflarımızın, hareketimizi sınırlayan görünümleriyle karşılaşmaktayız. Bütün bunlar, devrimcilerin birbirleriyle, halkla, sınıfla olan diyalog ve ilişkilerine damgasını vurmaktadır. Bu damga geleceğimizi karatmaktadır.

Yapılan bütün olumlu işlerden haberdar olmak, yeni ve daha büyük  “iyi”, “güzel”, “devrimci” ve “komünist” işleri başarabilmek için  NE YAPMALI? NASIL  YAPMALI?

Sonuç:

     SORUN Polemik’in 32. sayısında yer alan yazımızda: “Otuz, kırk yıl öncesine kadar bir işçi gazetesi ve devrimci yayın çerçevesinde yürütülebilen ‘devrimci iletişim’ için bir hareket, bugün çok daha karmaşık (‘kompleks’) yol ve yöntemler kullanmak, üstelik bu iletişimin denetimini kendi ellerinde tutmak zorundadır. Devrimci bir hareketin, iletişim (haberleşme), basın-yayın gibi konularda uzmanlaşmış kolları olmalıdır. Yalnız işçi, köylü, halk önderleri değil, ‘bilgisayar korsanları’, haberleşme mühendisleri, psikolojik savaşa ve ‘kültürel manipülasyona’ karşı stratejistler yetiştirilmelidir. Kısacası böyle bir devrimci örgütlenme (= Parti), işçi sınıfını, halkı, bilimsel ve kültürel yönden en ileri noktalarda kucaklamaya çalışmalı, bu yönde süreklive köklü adımlar atmalıdır”  görüşünü savunmuş, bunun yolunun devrimci özeleştiri ve yenilenmeden başlayacağını eklemiştik.

Devrimci Eğitim yazılarımızda, devrimci iş içinde siyasal-kültürel eğitim çabasında gereken derinliğin ve inceliğin kazanılması, temel devrimci teorinin özümlenmesi noktasında, yaşanmış örneklerden de ilham alarak neler yapılabileceğini araştırmıştık. Son yazımızdaysa, düşmanın olanaklarını ve tuzaklarını da sergileyerek, uzun vadeli-bilimsel-ayrıntıları atlamayan ama ayrıntıda da boğulmayan bir strateji çevresinde mutlak işbirliği yapmak zorunluluğunu kavratmaya çalıştık.

Devrimci siyasî eğitim konusu araştırıldıkça, bir yandan propaganda-kültür emperyalizmi-psikolojik savaş v.b. yönünde,  öte yandan sosyalist kolektif üretim-sosyalist eğitim bilimi-kültür devrimi yönünde derinleşme ihtiyacı kendini kaçınılmaz olarak göstermektedir. Oysa bu bir iki yazının sınırlarına sığmayan, yazarın sınırlı araştırma imkânlarını aşan geniş bir konudur. Okur bu yüzden yazılarımızı çok önemli bu konulara naçizane bir temrin, bir giriş olarak görmeli. Yine de üç yazımız birlikte ele alındığında, genişletilmeye ve derinleştirilmeye muhtaç olmakla birlikte, konunun genel çerçevesini ve kimi önemli ayrıntıları ortaya koyduğum kanısındayım.  

 8 Mart 2008

 

Kaynaklar ve Notlar:

1, 2, 3, 4 A. Praktanis- E. Aronson, Propaganda Çağı-İknanın Gündelik Kullanımı ve Suistimali, Paradigma Yay., 2008

5  Marx-Engels, Kutsal Aile, s. 175

6  S.S.C.B. Sanat Enstitüsü, Sosyalizm ve Kültür, Konuk Yay., 1978

7, 8, 9  V. Suhomlinski, Eğitim Üzerine,  Sorun Yay., 2003

10  Konuyu araştırırken, Tavır Dergisi’nin eski sayılarından birinde, Emre Gül imzalı ve “İletişim ve İdeoloji 1- 2”  başlıklı yazılara rastladım. Yazıda, iletişimin genel karakterine ilişkin bilgiler verildikten sonra, “kitle iletişimine sahip güçlerin” elindeki araçların,  “insan davranışlarını etkileyen ve bilinci yönlendirebilen güce sahip olduğu”  (a.b.ç.)  söyleniyor. Ardından da , “iletişim ve ideolojinin ayrılmaz olgular halini alması, dünyadaki tüm insanların geçmişte yanlış yönlendirilebildiğinin ve gelecekte de yanlış yönlendirilebileceğinin açık göstergesidir”  diye oldukça iddialı(!)  bir cümle geliyor. Eğer egemenler tüm insanların  “bilincini yönlendirebiliyor”, “geçmişte ve gelecekte” bunun “açık göstergeleri” görülüyorsa ortada umutsuz bir durum var demektir... Oysa, bilimsel araştırmalar “etki” ve “yönlendirme”nin hangi koşullar altında ne tip insanlarda ve davranış biçimlerinde “verimli” olabildiğini sayısız deneyle göstermektedir. Pavlov’un deneylerini bile devrimci içeriğinden soyutlayıp kullanmaya çalışan emperyalist burjuvazinin yüzyıllık düşüdür bu “tüm” ve “tam” yönlendirme işleri. Metropol ülkelerde  küçükburjuva yazarların “medyanın korkunç etkileri” üzerine abartılı kitaplar yazmaları, bir çok “anti-ütopya”  eserlerin  toplumsal bunalım ve umutsuzluğu besleyecek tarzda yayınlanması bizleri yanıltmamalı. İnsanı ve toplumu pasif, tek yanlı, tarihsel-güncel çok yönlü etkilerden soyutlayarak ele almak; insan gözünün seçemediği ama algıladığı resimlerle “bilinçaltı büyüsü” yapıldığını iddia etmekle birdir; bilimsellikten ve Marksist bakıştan uzaktır. Benzer bir ifadeyeSanat Cephemizin Konferans Belgeleri’nde değerli yazar Turgay Ulu’nun yazısının bir yerinde rastlamak şaşırtıcı oldu:

“Sermaye sınıfının ideolojik aygıtları artık insanları işte, evde, sokakta ve aklımıza gelen tüm yaşam alanlarında gözetleyip yönlendirebilmektedir. Toplumu oluşturan insanların algıları ve estetik beğenileri belirlenim altındadır. Sistem, her döneme uygun prototipleri kitlelerin önüne örnek model olarak sunar. Örnek modeller reklâm, film veya kültür sanatın değişik dalları eşliğinde kitlelerin beynine zerk edilir. Mahalle baskısı...(...)” (a.b.ç.)

Tavır’daki yazıya benzer biçimde burada da egemen sınıfın “mutlak etkileyen” ve halkların da  “mutlak etkilenen” ve “yönlendirilen”  olarak anlatıldığı görülüyor. Doğrusu ne Tavır’daki dostumuzun ne de Turgay Ulu’nun böyle bir çözümsüzlük hali içinde olduğunu, bunu demek istediklerini sanmam. Çünkü sömürücü sınıfların ideolojik hâkimiyetlerini korumak için sayısız girişim ve araştırma içinde olduğuna dair birçok örnek verilebilirken; bunca çabasına karşın yaşamın canlı pratiğinde olayları istediği gibi yönlendiremediğine dair de bir çok örnek verilebilir... Bu durumda, düşünülenin ifade edilenle daha uygun düşmesi gerektiğini söylemeliyiz. At izinin it izine karıştığı bu ortamda olabildiğince titizleniyoruz, çünkü bu basit bir “gramer” sorunu değildir. Özellikle Emre Gül’ün yazısı bu açıdan “sorunlu” görünmektedir.

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.