Bir Marksist için tarihin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğunu bilmek yeterli değildir. Mesele tam da bu ön bilgiyle birlikte başlar. Her Marksist kendi sınırlı politik gerçekliğinde Marx'ın devrimci teorik ve pratik hattını işletmekle yetinmemeli ve bu hattı merkezî kolektif bir mevzi olarak güçlendirmelidir. Bu açıdan, durum, dönem ve süreç gibi tespitler yaparken sınıf mücadeleleri ile ilgili ezberini mi kullanacağı, yoksa tersten, diyalektik tarihsel bilgisini her duruma, döneme ve sürece göre anlamlandırıp derinleştirmesi mi gerekeceği noktasında karar vermek zorundadır.
Sol literatürde karikatürize edilmiş bir yığın "Marx", "Engels" ve "Le- nin" mevcuttur. Kurucu Marksistlerin sözleri ve eylemleri farklı öznel ihtiyaçlar uyarınca istismar edilmektedir. Oysa aslolan, onların teoride ve pratikte yaptıklarını yapmak ve yeniden üretmektir. Ama buradaki birincil mesele, metodolojist bir yaklaşımla yöntemi soyutlamak ya da diğer bilimler ölçüsünde yeni bir bilim inşa etmek değil, bütünselliği ve sürekliliği içinde yaşanan gerilimlere, çelişkilere ve çatışmalara teoride ve pratikte alan açmaktır.
Marksistlerin belli bir durum/dönem/süreç dâhilinde oluşan gerilim/çelişki/ çatışmalara dair söyleyeceği bir sözü mutlaka olmak zorundadır. Bu noktada işin kolayına kaçılmamalı; örneğin başka bir durumda diğer Marksistlerin nasıl bir tavır sergilediğine bakıp onlar taklit edilmemelidir. "Ekim Devrimi bir savaşa doğdu" denilip yeni bir savaş beklenmemeli ya da "Küba Devrimi bir diktatörlüğe karşı halkın ortak isyanıdır" tespitinde bulunulup verili durumda iktidarda olan her unsura diktatör muamelesi yapılmamalıdır.
Marksist bağlamda yürütülecek devrimci teorik ve politik mücadele durumu döneme, dönemi de sürece boğmamalı; bunlar arasındaki ta- rihsel-toplumsal ayrımları tespit edebilmelidir. Bu anlamda sürecin döneme, dönemin de (devrimci) duruma doğru daraldığı koşullarda fiilî olarak var olabilmelidir.
Bu daralmanın neden ve sonuçları yaşanan gerilim, çelişki ve çatışmalarda aranmalıdır. Örneğin, "her şey emek-sermaye çelişkisinden ibarettir" deyip, düşmana karşı millî ya da dinî mevzilerde örgütlenerek savaşıldığı durumlarda ve dönemlerde, süreçte aradığı "işçi" ve "burjuva"yı aramaya kalkmamalıdır. İşçi ve burjuvazinin sabit değil, dinamik, değişken olgular olduğu ön tespitiyle, sınıf mücadelelerini politik alandaki tezahürleriyle birlikte karşılamalıdır. İşçi sınıfıyla özdeş olmak, onun safında ve yanında hareket etmek ile işçiler dâhil tüm emekçi kolektif dinamiklere politik öncülük yapmak birbirinden bütünüyle farklı maddî pratiklerdir.
Her durumda ve dönemde "işçi-burjuva" çatışmasını arayan bir özne, soluğu ya rahat sendika koltuğunda ya da serin parlamento koridorlarında alır.
Oysa Marksizmin varlık zemini rahat koltuklar, serin ve sığ sular ya da düz ovalar değil, fiilî gerilimlerin, çelişkilerin ve çatışmaların olduğu alanlardır. Bu, hem teori hem de pratik için geçerlidir.
Marx sonrasında Marx'ın fiilî olarak var olduğu bu türden, gerilimli alanları kendi rahatlığı için düzlemek isteyenlerin huzurunu Lenin ve Ekim Devrimi büyük ölçüde bozmuştur. Ancak ne yazık ki, bu süreç Lenin sonrasında, Ekim Devrimi'nin içe doğru daralması nedeniyle kesintiye uğramış; sistem çözülmüş, bir yığın marksizm anlayışı da marksizm adına sahiplenilemeyecek pek çok rahatsızlıklar üretmiştir.
Sömürge politikaları ile büyük ölçüde uykuya yatan Avrupa'nın karşısına Asya'nın uyanışını çıkartan Lenin ve partisi büyük ölçüde, Avrupa'yı işgal edeceği korkusuyla Avrupaî fikirlerin devrimci etkisine açık hâle gelen Rusya'da iktidara geldiğinde, Batılı güçlerin oyununu bozarak farklı bir perspektif geliştirmiş ve Doğu'daki yeni durumu devrimci- leştirmenin imkânlarını araştırmıştır.
Moskova-Petrograd hattına sıkışan devrim genelde Batı, özelde Avrupaî güçlere karşıtlıkla nefes almış olmasına rağmen, devrimin öncü güçleri, "Avrupa karşıtı devrimi, "Avrupa için devrim" olmaktan kurta- ramamıştır. Bunun önemli bir nedeni, devrimin gerçekleştiği politik dönemin maddî yetersizliğidir. Söz konusu maddî yetersizlik manevî imkânsızlığı da tetiklemiş, komünistler Batı işçi sınıfından ve komünistlerinden medet umar hâle gelmiştir. Burada tabiî ki, Lenin'in Marksizmde ısrarı ve bu ısrarın devrimciliğine bağlılığı önemli rol oynamış, "Alman- ya-Fransa-İngiltere" bütünlüğünde tanımlanan Marksizmin Avrupa- merkezcilikle malûl olması sebebiyle Lenin ülkesinde Batı ajanı muamelesi görmüş, Batı'da ise "oryantal despotik diktatör" olarak mimlen- miştir. Bu gerilimde biçimlenen Leninizmin Batı ayağı Zimmerwald ise, Doğu ayağı Bakû'dür.
Macar Sovyeti, Almanya'daki grevler ve diğer ülkelerdeki sınıf mücadelelerindeki başarısızlık Rusya komünistlerini Doğu'yla tanıştırmış, ancak bu tanışma, dönemin verili politik niteliğine ait sınırlara mahkûm olması sebebiyle akim kalmıştır. Bu sonuç, Doğu'nun komünist mücadeleye ve komünist inşaya kendi rengini katmasına izin vermemiştir.
Zimmervvald, Avrupa işçi sınıfını savaşın öncü gücü hâline getirmediği gibi, Bakû de Doğulu mazlum milletleri anti-emperyalist mücadelenin öncüsü kılmamıştır. Ekim Devrimi tarihsel-nesnel zemine oturtulduğunda, bu iki devrimci politik adımın ortak "zaafının "devrim" olduğu görülecektir. Darlaştırılmış politik durum dâhilinde oluşan devrime öncülük etmek, devrim öncesinde Zimmervvald'ı, devrim sonrasında Ba- kû'yü içinde bulundukları dönemsellikte talîleştirmiştir. O dönem Komintern genel sekreteri olan ve Avrupa'daki sosyalist hareketin bütün olarak muhafaza edilip kazanılmasını arzulayan, bu anlamda komünistlerin "bölücü" faaliyetlerine tahammül edemeyen Angelica Balabanova Zimmervvald'ı kısmen onaylamış, sonrasında ise kendi rızası ile kenara çekilmiştir. Balabanova, kendisini tasfiye etme amacı güttüğünü düşündüğü Türkistan görevini "Ne o ülkeyi ne de ilkellikleri şüphesiz olan insanlarının psikolojisini biliyorum" diyerek reddetmiştir. Avrupacı Balabanova Doğu'yu küçümserken, emperyalist sömürüden sus payı alan Avrupa'nın işçisine bile güvenmeyen Doğucu Galiyevde Batı hakkındaki görüşlerini farklı temeller üzerine kurmuştur. Ekim Devrimi, her iki insanda temsil olunan siyaset tarzını kendi hattının dışına atmıştır. Geride kalan kişiler arası tartışmalar ise bu noktada önemsizdir.
Zimmervvald ve Bakû'de simgeselleşen birbirinden farklı iki hattın devrimle kesintiye uğramasına ilişkin gerçek, iki tarihsel-politik olguya bugünden bakmak devrimin menfaatleri adına düşünüp hareket etmeyi gerektirmez. "Devrim edebiyatı" adına bu tip politik olguların bugüne geldiği biçimiyle hâlâ dışlayıcı bir refleksle karşılanması bilimsel değildir. Ekim, Zimmervvald ile Avrupa'yı, Bakû ile Doğu'yu parçalayıp kendisinde bütünlemiştir. Bu devrimin tarihsel varlığıyla sebep olduğu zaaflar geriye dönük olarak bertaraf edilemeyeceğine göre, her iki du- rumsal politik müdahalenin, geleceğin devrimi için farklı bir bağlamda teorik açıdan ilişkilendirilmesi zorunludur. Bu ilişkilendirmede, Avrupa'nın ve Doğu'nun toplumsal, politik ve tarihsel ihtiyaçları belirleyici olmamalıdır. Kimse politik planda Avrupa'nın ve Doğu'nun kolektif tarihsel bilinciymiş gibi davranamaz. Bu davranışın kısmî durum ve dönemler dışında devrimci politik bir değeri yoktur.
Bu açıdan, Zimmervvald'da Doğu'nun öfkesi, Bakû'de de Batı'nın bilinci eksiktir. Bolşevikler ilkinde dönemin fiilî öfkesi, ikincisinde de verili bilinçlilik hâlinin kendisi olmaya çalışmışlardır. Ancak bu pratik tarz, hâlihazırda mevcut olan ya da oluşma imkânı barındıran öfke ve bilinç hâllerinin fiilîleşmesini, politik dönemin ihtiyaçları uyarınca, görmezden gelmiştir. Bu zaaf ve eksiklik her kısmî, parçalı ve kesintili politik gerçekliğin doğal olarak yaşayacağı bir durumdur. Bir makale "kitap" olamadığı için eleştirilemeyeceğine göre, bir devrim de tarihin akışına yaptığı katkı göz ardı edilerek, tarihin kendisi olamadığı için eleştirile- mez.
Taktik ve strateji bağlamında Doğu'da açığa çıkan Pan-Türkist ve Pan-İslâmist yönelimlerin içinde fiilî ve maddî planda işleyen sınıf mücadelelerini tetiklemeksizin yapılan ideolojik çalışma, bu coğrafyanın Batı'ya kan kusmasını önlemiştir. Bu eksiklik, Rusya komünistlerini 1921'de Britanya ile gizli bir antlaşma imzalamaya itmiştir. Avrupaî bakış açısına sıkışıp kalan Ruslar Batı'daki komünistleri de sosyal- demokrat ve geniş anlamda sosyalist siyasanın alanına hapsetmiştir. Bu açıdan Ekim Devrimi süreç içinde "Avrupa için devrim"e dönüşmüştür. Her iki Dünya savaşında gücüne güç katan ABD'nin kara gölgesi Avrupa üzerine düştüğünde SSCB'nin varlığı bu fasit daire içinde bir çok durumda insanlığın onurunu kurtarmasına rağmen, devrimci anlamını yitirmiş, seksenlerin sonunda ise fiilî olarak işlevini kaybetmiştir.
Buradaki eksiklik ve zaaf, bugün Uzak ve Yakın Doğu hattında yaşanan siyasî ve iktisadî gelişmelerin açığa vurduğu biçimiyle, Do- ğu'nun devrimcileştirilememesi ve devrimci Doğu'nun teorik/politik ürünleri ve yankılarının Batı'da dalgalanmalara yol açmamasıdır. Batı kendi meşruiyeti ve haklılığı noktasında icat ettiği "Doğu" denilen şeytanı taşlamaya devam etmiş, içindeki sınıf mücadelelerini ört bas etme ve ezme konusunda ustalaşmış, bu ustalık büyük ölçüde Doğu'nun politik varlığından kaynaklanmıştır. Komünistlerin tarihsel zaafı, Batı'nın elindeki bu oyuncağı kırmamak olmuştur.
Dün olduğu gibi bugün de Doğu tüm bilinmezliği ve belirsizliği ile emperyalist kapitalizmin olduğu kadar, Dünya komünist hareketinin de yumuşak karnıdır. Doğu'ya ilişkin bilgi Batı'dan yansıtılan teorilerin sınırlarına mahkûm olduğu sürece komünist hareket kendi dar mecrasında boğulacaktır. Doğu'nun sağ liberal/faşist siyasetler uyarınca belirsizlikten kurtulması ise, komünistlerin siyaset sahnesindeki yerini etkisizleştirecektir.
Bu anlamda 1920'de Doğu'nun Batı'ya bakan eşiğinde, Bakû'de toplanan kurultayın devrimci edinimi Çin, Kore, Vietnam, BAAS ve hatta İran pratiklerinin toplam sonucunu dönüştürecek, farklı bir mevziiyi farklı bir hat boyunca yeniden kuracaktır. Söz konusu devrim pratiklerinin dolaylı ya da doğrudan Bakû'den beslendiği düşünülürse, kurultayın 1920 yılıyla, Zinovyev ve şürekâsının kaprisleriyle sınırlı olmadığı görülür. Ancak kurultay salonunu aşan politik devrimcilik bizzat devrimci işçi iktidarı için savaşan komünistlerin önderliğinde somutlanma- dığından, kurultayın tüm teorik, ideolojik ve politik kazanımları küçük büyüktüm Doğulu burjuvaların hanesine yazılmıştır. 1920'lerle birlikte mazlum halklar ve milletlerle ilgili geliştirilen politika, sınıf mücadeleleri ve devrimci işçi iktidarı perspektifinden uzaklaştığı ölçüde, iflas etmiştir.
Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde kurultay için kararlaştırılan çağrı metni esas olarak İran, Türk ve Ermeni emekçi halklarına mensup temsilcilere yöneliktir. Burada asıl amaç, Moskova- Petrograd hattında yanan devrim ateşinin güneye doğru genişletilme- sidir. Ancak hem karşı-devrimci güçlerin varlığı hem de Batı'dan gelen kötü haberlere Doğu'daki sınıfsal çelişkilerde komünistlerin zayıf olması eklenince, söz konusu niyet terk edilir ve ateşin bu coğrafyaya taşınmasından ziyâde, bu üç kart uluslararası ilişkiler ve diplomasi bağlamında emperyalist güçlerle oturulan pazarlık masasında koz olarak kullanılır. İngilizler, Almanlar hatta Osmanlı artıklarının göz diktiği bu bölgede Rusya devrimci-saldırgan değil, savunmacı-çekilmeci bir siyaset uygular.
1920, bölge için önemli değişimlerin ve dönüşümlerin yaşandığı bir yıldır. Batı'nın iktisadî ve siyasî açıdan Doğu'ya muhtaç olması sebebiyle bu yıl sadece bölge değil, tüm Dünya için muazzam bir önemi haizdir. Kurultaya katılan ABD'li komünist John Reed'in, kurultayın güney ve kuzeyiyle tüm Amerika kıtasına sirayet edeceğine dair tespitleri meselenin boyutlarını göstermektedir. Ancak kurultayda ve sonrasında yaşananlar Reed'i hayal kırıklığına uğratmış ve O yapılan hamlenin birkaç politikacının ayak oyunlarına kurban edildiğini söylemiştir. Bu ayak oyunları, kurultayın teorik mimarı, Milletler Komiseri Stalin'in yardımcısı ve KUTV kurucusu Mir Seyit Sultan Galiyev'i dönem dâhilinde tasfiye etmiştir.
Devrimin Batı'ya doğru yay ilam ayacağını gören Rus komünistler önce Doğu kartını oynamış, ardından da devrimin muhafaza edilmesi için adımlar atmaya başlamışlardır. Sonradan geliştirilen Türkçülük ve İslâmcılık karşıtı edebiyat büyük ölçüde mazeretten ibarettir. Çünkü o dönemde, bugün anladığımız anlamda anti-komünist bir Türkçülük'ten ve İslâmcılık'tan eser yoktur. Devrimin fiilî varlığı, Çar ve Rusya karşıtı halk dinamiklerine öncülük eden siyasetlerin bilinç ve eylemlerini dönüştürmüştür. Kurultay salonunda asılan ve üzerinde Kur'an'dan bir ayetin yazılı olduğu pankart bunun delilidir: "Birbirinizi şûralarla yönetin."
Batılı anlamda devlet olmayan bir şûra devleti, Sovyet Rusya, Meh- dîci kimi Müslümanlar'a cazip gelmiş, Mehdi'nin yeryüzüne indiğini ve O'nun Sovyetler olduğunu düşünmelerine sebep olmuştur. Yine, Ba- tı'da milliyetçi ideolojiyi biçimlendiren Yahudi-Siyonist teorisyenlerin anladığı anlamda bir millet kavramsallığını Doğu'nun somutunda arayanlar ya bu dinî-politik yönelimin mensuplarıdır ya da onların güdümünde hareket edenlerdir. Doğu'daki millet anlayışı büyük ölçüde, politik temelde darlaştırılmış bir ümmet anlayışıdır ki burada ırkî ve kabilevî üstünlük anlayışına yer yoktur.
Brest-Litovsk ile sarsılan devrim ölçeğini ve ölçüsünü değiştirmek yerine, kendisini teorik ve pratik açıdan besleyen Avrupa ile arasındaki tarihsel-toplumsal bağları nitel anlamda dönüştürecek müdahaleye, Doğu'nun pratik mücadelesine, izin vermemiştir. Sadece Rus değil, tüm Çarlık Rusyası'na ait coğrafya ile kendisini tanımlayan devrimin partisi, kendi içinde devrime alan açma noktasında zayıf kalmıştır. Barış politikası ile mevzi kazanan Bolşevikler iç savaşı ve dış tehditleri savuşturmak için kimi durumsal ittifak politikaları geliştirmenin ötesine geçememiş, Doğu'nun hâlihazırda var olan ya da oluşma potansiyeli taşıyan kolektivist, komünizan geleneklerine güvenememiştir. Mazlum milletler içinde oluşan kimi ideolojik geçişmelerin içinde faal hâle gelen çatışmaları ve gerilimleri devrimcileştirmek için gerekli zamansal- mekânsal imkânları bulamamıştır. İmkânsızlık, Doğu'ya Batılı gözlüğü ile bakmaya, Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi gibi dönüşüm momentlerini yaşamamış olan Doğu'daki bu çifte eksikliği Ekim ile gidermeye zorlamıştır.
Komüntern'in desteği, yardımı ve kararıyla ama esasen Bakû'nün etki ve itilimiyle toplanan Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi, devrimin sınırlarını Brest-Litovsk'un ötesine taşımayı hedefleyen ve farklı kanallardan gelen kadroları ortaklaştıran yeni bir parti örgütlenmesiyle süreklilik kazanmıştır. İçindeki Türkçü ve İslâmcı öğelerin tespitini bugünün apolitik sosyolojistlerine ve siyaset bilimcilerine bıraktıktan sonra söylenebilir ki; TKP, emekçi halkın biricik ideolojik-politik cephesi olması sebebiyle, önce Karadeniz'de, ardından Ankara koridorlarında boğulmuştur. Bir yıl gibi kısa bir süre içinde Doğu'nun cesur komünistleri, emekçi halk dinamikleri ile kurduğu ilişkileri devrimcileştiremeden Kemalistler gibi sınıf düşmanları tarafından ezilmiştir. Bakû Kurultayından iki gün sonra aynı şehirde kurulan parti Onbeşler'in katlini izleyen süreç içinde burjuva siyasasının figüranı düzeyine düşürülmüştür.
Eski Doğu toplumlarında kullanılan bir atasözü partinin ezilmesine dair önemli bir işaret vermektedir. Geçmişte Doğu'da kurulan hemen hemen bütün devletlerin bilinçaltında olan bu söze göre; "evi kuran balta evin içine konmaz." Tarih boyunca bu sözü doğrulayacak şekilde, devletleri kuran unsurlar dışlanmış, zulme uğramış ve tasfiye edilmiştir.
'Kurtuluş Savaşı' olarak ifade edilen dönemde Osmanlı'nın bir biçimde dönüştürülüp yeni bir devlet formülasyonunun oluşacağı momentte üç kurucu dinamik öne çıkmıştır: Kürtler, tarikatlar ve sosyalistler. M. Kemal, yeni devletin mutlak kendisi olarak, bu üç kurucu unsuru tasfiye etmek için elinden geleni yapmış, ordu tümüyle bu zihniyet üzerinden biçimlendirilip tahkim edilmiştir. Hâlâ tartışılan bu üç meselede komünistler önemli bir kolektif mevzi açmış olmakla baştan hedef tahtasına alınmıştır. Komünistlerin bu üç dinamik içinde ortak devrimci hat çıkarmasına izin verilmemiştir. Sonraki kuşaklara bu zaaf teorik ve pratik bir mecburiyet olarak öğretilerek, Kemalist siyasanın sınırlarını aşmayı imkânsızlaştırmıştır. Kürt ayaklanmalarını bastıran orduyu alkışlayan ve tarikatların kapatılıp mazlum Müslüman halkın horlanması karşısında ellerini ovuşturan Batı kafalı II. Enternasyonalci sosyalistler komünist hareketi sekteye uğratmıştır.
Üç kurucu unsur içinde işleyen sınıf mücadelelerinde saflaşmayı zorlayıp devrimci bir hat çıkartmayı düşünmeyen sözde komünistler burjuva siyaset tiyatrosunda, perde arkasında rol bekleyen figüranlar gibi, oyunu daima kenardan izlemiştir.
Önümüzdeki süreçte komünistlerin kendi tarihini dönüştürecek adımlar atması zorunludur. Bakû Kurultayı ve Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi bu dönüşümün ihtiyaç duyduğu araçlar için iki önemli örnek modeldir. Batılı fikriyatın ve fiiliyatın ülkeyi ve bölgeyi dönüştüreceğine hâlâ safça inananlar, bu inançlarından ötürü, dönüşümü gerçekleştirecek fiilî maddî dinamikleri göremeyip onlarla organik ilişkiler geliştirememektedir. Hâlâ Batı'nın "gör" dediğini gören, "duy" dediğini duyan aydınlar ve genelde solcular, Tanzimat'tan Kemal'e uzanan dönemin kırıntılarıyla yaşamayı tek yol olarak görmektedir. "Batı'dan devrim çıkmaz" diyen Sultan Galiyev'in erken çığlığı bugün için gerçek bir hattı anımsatmaktadır. Soros'un, Masonik vakıfların, NATO ordularının, BM'nin, ABD ve AB'nin Doğu'yu "dönüştürmesine eyvallah eden solculukla komünistlerin hiçbir ilişkisi olamaz, olmamalıdır.
Komünistlerin, bir yıl gibi kısa bir süre içinde kimi tarihsel zorunluluklar uyarınca etkisiz kalan Bakû ve TKP oluşumunu yeni imkânlarla farklı bir bağlamda üretmesi gerekmektedir. Komünistler kendilerini, tarihe ve topluma ait her türlü hareket biçimine karşı koruyan sığınaklarından çıkmalı, soyut imgelerden, hayallerden ve ütopyalardan sıyrılıp somut ilişkiler kurarak tüm kapı ve pencerelerini Doğu'dan esen rüzgârlara açmalıdır. Geçmişte İngilizler'in saldırı ve yağmasına maruz kalan, bugün ABD'nin yeni stratejik planlarına kurban olan Doğulu mazlum halklar için komünistlerin söyleyeceği bir şeyler olmalıdır.
Kapitalist-emperyalizmin iç dinamiğinin baskısıyla içine sürüklendiğimiz tarihsel kesit, özellikle coğrafyamızda, Komünistlerin tarih bilgisini yeniden kurmasını zorlamaktadır. Elbette yalnızca Doğulu mazlum halklar için değil; tüm dünya halklarının kaderi için Doğulu komünistlerin söylecekleri tarihin akışını değiştirecek yığınla SÖZ vardır.
Bu tarihsel SÖZ'lerin yeni yeni vücut bulacağı bir tarihsel kesitte kulağımızı bizden öncekilerin söylediklerine kabartarak, II. Tüm Türkiyeli
Komünistler Kongresi bayrağını açıp; yeniden ve "ilk defa", Devrim, Parti, Bakû Kurultayı ve Doğunun mazlum halkları çağrışımı yapmanın kıvancını taşımaktayız. Tarihi, kendi tekelindeymiş gibi zannedip, donduranlardan farklı olarak, daha önce yayınlanan ama dönemin siyasal mevzilenişi gereği amacı dışında işlev gören ve kasıtlı tahrif edilen bu kitabı tüm belgeleriyle ve yeni bir çeviriyle gün yüzüne çıkarmaktaki amacımız mevcut siyasî mevzilenişimize müdahale etmektir.
Görüyoruz ki kapitalist-emperyalizmin Doğuya müdahalesinin derinleştiği şu günlerde, özellikle müdahalenin etkisiyle ve Doğulu mazlum halkların direnişiyle Doğudan gelecek bir Devrim güncellik kazanmıştır. Dolayısıyla da Sol çevrelerde bu bağlamda yürütülen tartışmalar alevlenmiştir ve ilk elden gözden geçirilen süreç Sovyetlerin dış politikası ve Bolşeviklerin öncülüğünde gerçekleştirilen /. Doğu Halkları Kurultayı olmuştur. Bu ilgide Kolektifimizi de bir payı olduğuna inanıyoruz. Ancak tartışmaların geneli ya Doğuculuk-Batıcılık ya özellikle burjuvazi tarafından gündemimize yerleştirilen ulusalcılık (nasyonal sosyalizm) ya da Sovyetlerin Bolşevik kadrolarının hataları üzerinden derinleşmek adına sığlaştırılmıştır. Bütün bu sığlaştırılan tartışmaların maskelediği tek gerçek ise "Biz daha yetkinini, iyisini yapacağız!.." komünist ilkeselliği olmuştur. Bu kitabı yayınlamamızın nedenlerinden biri de bu ilkeselliği gündemleştirilerek bütün kadroların bilincine taşımaktır.
Devrimci ve Marksist Doğulu komünistlerin Batıcılık-Doğuculuk, ulusalcılık ve aşırı teorisizm(eleştiricilik)e karşı aşısı Zayıf Halka formü- lasyonudur. Bu ayraç üzerinde derinleşmek Devrimci ve Marksist kadrolar için yersiz bir tartışma olan Batıcılık-Doğuculuk gibi bir saflaşmayı ve 2. Enternasyonalci yoz bir bilinç olan ulusalcılığı bertaraf edecektir. Bilindiği gibi Marksizm Batı düşüncesi eleştirisi üzerinden ayaklarını yere basmış, Doğudan gelen Ekim Devrimi ile yeni bir senteze kavuşmuştur. Gerçektende tarihsel akış içinde Doğu hem kapitalizmin ve emperyalizmin hem de Marksizmin zayıf halkası olagelmiştir. Bu düğümü çözecek olan Doğulu komünistler Dünya Devriminin ateşini tekrardan yakabileceklerdir. Ve biz Doğunun bir parçası olan Türkiyeli Marksistler tarihsel olarak diğerlerinden avantajlı konumumuzla bu görevi kolektif bir bilinçle sırtımıza yüklenmeliyiz.
Ancak tarihsel kesitimiz içinde ne Zimmervvald (Batı) ve Bakû (Doğu) gibi iki tarihsel süreci rayına oturtacak bir Devrim momenti yaşıyoruz ne üzerimizde Komüntern'in hamiliği ile sosyalist devlet güvencesi var ne de /. Doğu Halkları Kurultayı gibi oluşu iliklerimizde hissediyoruz. Ayrıca tarihsel haklılığı ve meşruluğu ile saflarımıza "partini kur" çağrısı yapan bir güç de yoktur. Bu noktada da Türkiyeli Komünistler olarak diyalektiğin bilimsel yasasını işleteceğiz. Bolşevikler yaparak öğrenmişlerdi. Biz öğrenerek yapacağız ve yaptıkça da öğreneceğiz. Tarihsel kesiti tersinden işleterek Bolşeviklerin göreviyle kendi görevimizi çakıştırırken Bolşeviklerin düştüğü hatalardan çok yönlü dersler- sonuçlar çıkaracağız. (Örneğin yoldaşlarımızdan: Amerikan (anti- emperyalist) karşıtı görünen Iran burjuvazisi, oradaki yoldaşlarımızı boğarken sırf bu kimliği yüzünden ulusal burjuvaziyi el altından destek- lememeyi; Dünya Devriminin kaderini etkileyecek kararları verirken bir kalenin feda edilebileceğini öğrendik).
Devrim, bu günün Doğulu komünistleri ile öncülerimizin arasındaki bağ olarak görevlerimizi açıkça önümüze koymuştur. Tarihin tersten diyalektik olarak işlemesi için önce II. Tüm Türkiyeli Komünistler Kongresi ile saflarımızı sıklaştırmalı ve bizi Devrime ulaştıracak Komünist Partimizi oluşturmalıyız. Paralel biçimde Enternasyonalin bir çekirdeği olarak Doğulu yoldaşlarımızla halklarımızı kapitalist-emperyalizme karşı savaşa mevzilendirecek II. Doğu Halkları Kurultayı'ru örgütleme- liyiz.
/. Doğu Halkları Kurultayı her şeye rağmen işlevini yerine getirmiştir. Devrimin ateşi İda dağından çalınıp Alpleri tutuşturmuş, Ekim Devrimi ile Ural-Altay Dağları aydınlanmış, Bakû Kurultayı ile Asyanın engin doruklarına taşınmıştır. Bolşeviklerin torunlarının elini yakan ateş yere düşse de insanlık Nuh'un Dağında yakılacak ateşle dünyanın ikinci kuruluşunu Doğulu Komünistlerden beklemektedir. Bu ateşi, yana yana nasırlaşmış ellerimizle dünyanın bütün doruklarına taşımalıyız.
Kurultay'a Türkiye komünist hareketini temsilen katılan Naciye Ha- nım'ın "her insan gündoğumunu görmek için karanlığın içinden geçmek zorundadır" sözüne atfen bu kitaba Gündoğumunu Görmek ismi uygun görülmüştür. Kitabın ek bölümünde çeşitli Türkçe ve İngilizce kaynaklardan temin edilen kimi makalelere ve belgelere yer verilmiştir. Eklerde, Lenin'in siyasî yürüyüşünde Doğu'ya yüklediği devrimci anlamı ifade eden bazı yazılara; Kurultay'ın fikir babası olan Sultan Galiyev'e ait Doğu ile ilgili makalelere; Stalin'in bir çalışmasına ve Mustafa Suphi'ye ait iki yazıya yer verilmiştir. Koral Yayınları'nin yaptığı eski basımda bulunan Kurultay'la ilgili Sovyet basınının haberlerine ait bölüm kimi düzeltmelerle yeniden kullanılmıştır. Eklere kadar olan bölümün ve kimi ek yazıların çevirisinde John Riddell'in editörlüğünde hazırlanan aynı adlı kitaptan faydalanılmıştır. Söz konusu kitap belgelerin 1977'de yayınlanan ve Brian Pearce tarafından yapılan çevirisi kullanılmıştır (John Riddell, To See the Dawn, Pathfinder Press III. Baskı 2001 New York).
[1] Gündoğumunu Görmek, Birinci Doğu Halkları Kurultayı-Bakû 1920, Sorun Yayınları, Kitap Hakkında Bölümü, s.11-18, Şubat 2006.
