Devrimci Gerçekçilik ve Sorunlarımız

Cemalettin Aykın

Aix-En-Provence, 11 Şubat 2006

Sevgili arkadaş Sırrı Öztürk,

Bilgisayarımızda Türk klavyesi sorunu olduğu için, dergiyi okurken, ara sıra beni duraklatan konular, ifadelerle ilgili görüşlerimi faksla ilet­mek zorunda kaldım.

SORUN Polemik, Türk basınında görebildiklerim arasında benzeri olmayan bir dergi. Görüşlerine katılamadığım yazarlarda bile beni dü­şünmeye götüren özelliklerin bulunması önemli. Benimseyerek okudu­ğum, gerçekten yararlı yazılar da çok elbet. Ama takıldığım, farklı dü­şündüğüm noktaları da belirtmek gerekiyor. Bunları seninle özel olarak konuşmak istiyordum. Çünkü bazı yorumlarımla derginin yayın amaç­ları dışına çıkmış olabilirim. Bu nedenle gözlemlerimi dergi yazısı ola­rak açıklamayı düşünmemiştim. İletmeyi gerekli gördüğüm düşüncele­rimle ilgili herhangi bir polemiğe de girmek istemiyorum. Eleştirilerimle, bazı önemli noktalar üzerinde, zamanımızın koşullarına göre düşü­nülmesi gereğini belirtmek istedim. Amacım her şeydan önce, emper­yalistler kampına karşı halkların güç birliği oluşturması zorunluluğunun önemini belirtmektir. Özellikle Orta-Doğu ve Türkiye gerçekleriyle ilgili yorumlarda "dar açı gözlemleri" izlenimi verme olasılığının önlenmesi gerekiyor.

Eleştirilerimin, devrimci Marksist hareketin topluma daha etkili ve kolay bir yaklaşımla açılımını sağlayabilecek, yapıcı, yararlı gözlemler olarak karşılacağını umuyorum.

Arkadaşlara devrimci selamlarımı iletir, gözlerinden öperim.

Cemalettin Aykın

Devrimci işlev anlayışında ölçüt sorunu

Doğrularımızı başkalarının yanlışlıklarını gösterip yorumlayarak da anlatabiliriz elbet. Ancak, doğruları dile getirme çabasının bizi kuram­sal ilkelere dikkati çekme konusunda aşırılığa götürmesi olasılığını da göz ardı etmemeliyiz. "Usul hakkında" konuşmalar, irdelenmesi asıl amacımız olan sorunların geri planda kalmasına neden olmamalıdır. Devrimci sınıf bilinci konulu yorumlarda duyarlığımız bilgilerimizin önü­ne geçmemeli, militanlığımız slogancılık izlenimi vermemelidir. Marx ve Lenin örneklerinde olduğu gibi özde ödünsüz, biçimde rahat, gü­venli ve güven verici olmalıyız. Bunların hepsi de gerçekte bilinen şey­ler. Ama sınırları aşan yazılara da sık rastlıyoruz.

Kuramsal doğruları sayıp dökmek, devrime katkısı olabilecek güç­lerle bağlantı kurmaya yetmiyor. Güncel gerçekleri halk kitleleriyle bir­likte yaşamak, daha somut ve güncel olmak gerekiyor. Soyut bir işçi sınıfı edebiyatı yapmaktan kaçınarak, işçi sınıfının yanında olabilecek demokrat, anti-emperyalist, halkçı güçler, kuruluşlarla da diyalog ve dayanışma yolları aranmalıdır. Bugün, Türk toplumunda devrimci sos­yalist örgütlenmenin önündeki en büyük sorun görüş ayrılıkları ve bö­lünmüşlüktür. Bunda, kendimizden başka hiç kimseyi devrimci say­mamak gibi yanlış bir tutumun da payı var mıdır acaba?

Başka yönelimleri, tutumları eleştirirken, kendi doğrularımızın da aynı eleştirel görüşlere açık olduğunu düşünmeliyiz. Son sözü söyle­me hakkının bizde olduğunu kanıtlama çabası, başka görüşlere de ay­nı yolu açtığı için Türk toplumunda devrimci hareket başka toplumlar- dakinden daha çok bölünmüş, parçalanmıştır. Devrimci güçlerin en önemli görevi, örgütler, kuruluşlar arası güç birliğini sağlamaya çalış­maktır kuşkusuz. Konuyla ilgili eleştirel yaklaşımların değeri bu amaca yönelim ve katkılar ölçüsünde olacaktır. Eleştlrilerdeki vurgulamalar yapıcılığın gereklerini aşan bir duygusallığın ürünü olduğu izlenimini uyandırdığı ölçüde işlevsellik değerini yitiriyor. Her zaman, her durum­da asgari müşterekler aranmalı ve desteklenmelidir. Bu bağlamda öl­çüt, karşı açıdakileri susturmak, çürütmek değil, doğruları birlikte ara­ma etkisiyle kazanmaya çalışmak olmalıdır.

Bazı yazarlarda, bu konulardaki olumsuzlukların tipik örneklerini gö­rüyoruz. Aşırılıklar, yanlış değerlendirmeler, anlatımdaki gerilim, kav­gacı tavır, genellikle sağlanması beklenen amaca aykırı bir güç göste­risi oluşturuyor.

Yeni durumlara bakış ve eylem için tavır belirleme

Fransız Komünist Partisi'nin bölge örgütünden bir grup arkadaşla ik­tidardaki Fransız Sosyalist Partisi 'ni destekleme konulu bir tartışma­mızı anımsıyorum. Ben böyle bir destekleme kararının, partinin kendi ilkelerine bağlı kalarak iktidar olma amacından vazgeçme anlamına geleceği, örgütüne ikinci parti olmayı önermiş olacağı görüşündeydim. Bu görüşe karşı, bana, Fransa'nın geçmişteki "Halk Cephesi" (Front Populaire) olgusuyla kazanımları anımsatıldı.

Ama konuyu tartıştığımız 1980'li yılların sonlarında Fransız toplumu 1936-37'lerin koşullarına göre çok başka bir siyasal ortamda yaşıyor­du. Bu olayı anışım, bugünkü Türk toplumunda kimi bakımlardan Fransa'da cephe politikasını gerekli kılan gelişmelere benzer ağır ko­şulların oluşumu dolayısıyladır. Toplum yaşamını belirlemekte olan güncel koşullar solda cephe birliğini her zaman olduğundan daha çok zorunlu kılmaktadır. Fransız Komünist Partisi, andığım tartışmamızdan bir süre sonra ilkelerini ve farklılığını savunmakta daha titiz davranma yolunu seçmiştir. Türkiye'de de Marksist-Leninist devrimci örgütlenme, varlığının kuramsal temellerini savunmayı gerekli kılan her durumda kendi doğrularına ödünsüz bir kararlılıkla bağlı kalacaktır kuşkusuz. Ancak, yaşamakta olduğumuz dönem, ilkelerde ayrıntıları, farklılıkları tartışma zamanı değil, benzerlikleri, ortak görüşleri saptayarak gericili­ğe, sömürüye karşı ilerici, anti-emperyalist güç birliğini sağlama zama­nıdır.

Kürt ve Türk gerçekleri çelişkisine devrimci bakışta ölçüt

Gerçekçilik Marksist devrimci hareketin temel ilkesi olduğu halde kimi yazarların bazı gerçekleri gerçek adlarıyla anmaktan kaçındıkları görülüyor. Bunun en tipik örneklerinden biri Türk adının kullanımındaki özel dikkattir. Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti diyemiyor bazı yazar­larımız. Bu tutum genellikle sorunları etnik kökenlere bağlı bir yakla­şımla irdelemekten kaynaklanıyor. Oysa Anadolu coğrafyasında Türk sözcüğü artık sadece bu coğrafyadaki tarih ve kültür ortaklığının, ya­şam birliğinde oluşan toplumsal kimliğin günlük ifade pratiğindeki adı­dır. Ayrıca, ırkçılık, soydaşlık anlayışına bağlılık, bu temele dayanan yorumlarda kendini taraf olarak görmek, bilimsel sosyalizmin ilkeleriyle bağdaşmaz, devrimci sınıf bilincine aykırıdır.

Yakın, tarihteki olaylara bakışımız da devrimci sosyalist hareketin gerçekçiliğine uygun olmalıdır. Üyesi olduğumuz toplumun güncel ya­şamını, geleceği hazırlama bakımından sorun ve olanaklarını doğru olarak değerlendirebilmemiz, temeli oluşturan tarihsel konjonktürü ger­çek boyutları ve nitelikleriyle kavrayabilmiş olmamıza da bağlıdır. Bu bakımdan, özellikle Mustafa Kemal, Türk bağımsızlık savaşı ve Lozan Antlaşması konularında övücü, abartılı yorumlarda olduğu kadar, olumsuz yorumlarda da ölçüyü kaçırmamak, eleştirilerde tek yanlı, kü­çültücü yargılarla gerçeklerin dışına düşen duygusallıklardan uzak ol­mak gerekir. Özellikle kurtuluş savaşının anti-emperyalist bir halk or­dusu savaşı olduğu, kazanılmasında da hiç kimsenin Mustafa Kemal kadar payı olmadığı gerçeği unutulmamalıdır. Bu anti-empeyalist ba­ğımsızlık savaşının, halkçı hareketin yakın zamanlardaki gönüllü izle­yicileri sayılabilecek birçok aydın insanın, bu kimlikleri dolayısıyla, em­peryalist güçlerin ajanları, kiralık adamları tarafından, öldürülmüş ol­dukları da unutulmamalı. Marksist-Leninist devrim, eğer bütün ezilen­lerin, emekçi halk kitlelerinin, demokratik güçlerin ve anti-emperyalist aydınlar kesiminin güç birliğiyle gerçekleştirilebilecekse, -başka bir yol da yoktur kuşkusuz- bu güçleri kazanmaya çalışmalıyız ve özellikle de karşımıza alma anlamına gelebilecek yanlışlık ve sekterliklerden dik­katle kaçınmalıyız.

"Asimilasyon " konusu

Zamanımızda ulusçuluk, ulusallık konularının, bu yöndeki siyasal amaçlı kışkırtmalara karşın, XIX. ve XX. yüzyıllardaki önemini yitirmiş olduğu açık bir gerçektir. İnsanlık bu tarihsel dönemi, uluslaşma aşa­masını geride bırakmıştır. Lenin'e göre, "Ulusal kültür sloganı (...) bir burjuva aldatmacasıdır." Bu görüş bağlamında dile getirilen, geçerli kültür ölçütünün, dünya işçi hareketinin ortak kültürü olduğu gerçeğidir. Bu anlatımla genelde ulusalcılığın da geçersizliği belirtilmiş olmaktadır. Sovyetler Birliği'nin dağılışından sonra, dinci akımlarla birlikte ulusçu­luk hareketlerinin ABD tarafından desteklenip kışkırtılması da her ulusçu hareketin ilerici olamayacağını göstermiştir. "Asimilasyon" ko­nusundaki tartışmaların da bu gerçekler ışığında irdelenmesi gereki­yor.

Türkiye coğrafyasında ve toplumunda devrimci Marksist görüşle soydaşlığa, kan bağına dayanan ulusalcı görüş çelişkisine ilişkin tar­tışmalar halen sürüp gitmektedir. Kürt kökenli aydınlar çevresinde ko­nuya özellikle "asimilasyon" yorumuyla yaklaşılması, görüş ayrılıklarını çok çeşitli kuramsal, siyasal, toplumsal boyutlara doğru genişletip de­rinleştiren bir yönelim olmuştur. Oysa Anadolu coğrafyasında bir etnik grubun ötekini kendi bünyesinde eritebilmesi savı gerçeklere uymaz. Bu coğrafyada oluşan toplumsal kimlik, çok çeşitli etnik grupların, kül­türlerin yarattığı bir ortak yaşam ve kaynaşmanın ürünüdür.

"Asimilasyon" terimi, konuya işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi yönün­den baktığımız zaman, çok sakıncalı, yanlış yorumlara yol açabiliyor. Bir etnik grubun ötekini içinde eritip kendi yapısına katması gibi olgu­lar, gerçekte sınıflı toplum sorunlarını devrimci bir bilinçle irdelemeler­de ilgi konusu olabilmekten uzak ayrıntılardır. Toplumu etnik yapı ve nitelikler bakımından görmek, toplumsal sınıfları da bu bakış açısından yaklaşımlarla bölmeye, soydaşlığa öncelik hakkı tanımaya götürür. Türk solu, Kürt solu gibi Marksist-Leninist kuramda ve devrim anlayı­şında asla yeri olmayan seçicilik ve duygusallıklardan uzak olmak ge­rekir. Böyle bir ulusçuluk, aynı coğrafya ve tarih ortaklığında, aynı top­lumda Türk işçi sınıfı, Kürt işçi sınıfı ayrımcılığıyla devrimci güçleri kar­şı karşıya getirmeye kadar giden bir bölücülük, yıkıcılık aykırılığını da içermektedir. İşçiyi, ortak amaç olan işçi sınıfı örgütlenmesi, güç birliği, özgürlükçü dayanışma bilincine yöneltme yerine, "Türk işçisi" mi, "Kürt işçisi" mi olduğunu düşünmeye zorlamak, davayı baltalamaktır.

Zamanımızın temel sorunu

Toplumları gerçek barış ve mutluluğa ulaştıracak devrimin işçi sınıfı önderliğinde gerçekleşebileceği inancı bugün de örgütlü çalışmaların değişmez ilkesidir. Ancak, Türk toplumunda işçi sınıfının çok büyük bir kesiminin burjuva sıınfının mutlak egemenliği altında oluşu ve dinci felsefeye mutlak bağımlılığıyla, tarihsel görevine çok aykırı bir yaşamı sürdürmekte olduğu da açık bir gerçektir. Devrimci örgütlenmelere ka­tılımının sağlayabileceği gücün nitelik ve nicelik olarak bu gerçeklere göre değerlendirilmesi gerekir. Türk toplumu gibi, tarihsel, kültürel ko­şullanmaların çetin sorunları içinde yaşamakta olun toplumlarda işçi sınıfının sosyalist devrimde öncülük görevini başarıyla sürdürebilecek bilinç ve olgunluk düzeyine ulaşabilmesi uzun bir süreçtir. Öncü kadro­lar bu yöndeki çalışmaları yürütürken, güncel sorunlar karşısında ge­reken duyarlığı göstererek toplum yaşamına etkili bir biçimde katılmak da devrimci görev anlayışının gereğidir.

Bu bağlamda, devrimci kadroların önündeki en önemli görev, küre­sel egemenlik ve sömürü örgütlenmesini geliştirdikçe büsbütün vahşi- leşen kapitalistler kampının önderi ABD emperyalizmine karşı anti- emperyalist güçbirliği çalışmalarına katılımdır. Ancak, belirtmek gerekir ki, yakın tarihin öne çıkardığı gelişimler tablosu, geçmişteki örgütlü mücadeleyi oldukça değiştirmiştir. Bu konuda artık görmezden gele­meyeceğimiz önemli bir gerçek var: Günümüzde, Marksizm- Leninizm'in kuramsal ilkeleri doğrultusundaki çalışmalar, komünizm, ABD'yi geçmişte olduğu kadar ürkütmüyor. Hatta pek çok örnekleri Kuzey Irak'ta görülen türden sol aydınları ve "komünist" olduklarını söyleyenleri bile kendi siyasal amaçları doğrultusunda kullanıma elve­rişli görebiliyor. Bu durumda, kuramsal doğruları aramayı derinleştirip ülküleştirmenin yeni bir edilginlik biçiminden başka bir şey sayılama­yacağı açıktır. Buna göre, yaşadığımız dönemin yarattığı siyasal or­tamda, etkinlik ve sorumluluk bilincinin belirleyici ölçütü, ABD emper­yalizmine ve onun yardımcılığını, taşeronluğunu yapan güçlere karşı olmaktır.

Ödünsüz bir gerçekçilik ilkesine bağlılığı varlığının koşulu olan dev­rimci kadroların, Kuzey Irak'taki Amerikan siyaseti ile onun finansal ve askerî desteğine dayanan Kürt yapılanması konusunda da açık sözlü olması, gözlem ve yorumlarıyla tavrını belirtmesi zorunlu bir görevdir. Ulusçu hareketlerin her zaman ilerici olamayacağı, sakınılması gere­ken tuzaklar da hazırlayabileceği Irak'taki örneğiyle ortadadır. Kürt'ün kendi seçimlerine göre yaşamasını ilke olarak elbette her zaman sa­vunuruz. Ama bu, eğer Amerika'nın önerileri ve dayatmalarıyla gerçek- leşebiliyorsa, aslında savunulan Kürtlerin haklarından önce ABD'nin çıkarlarıdır. Bu bakımdan, ABD güdümünde Kürt ulusçuluğu, solculuğu gibi aykırılıklar karşısındaki görüşlerimiz açık olarak belirtilmelidir. Ku­zey Irak'taki Amerikan ve İsrail varlığı ve amaçları yeterince açıklan­madan, ne Kürt varlığıyla ne de Orta-Doğu ve Türkiye ile ilgili siyasal, toplumsal oluşum ve yönelimler açıklanabilir.

Bu gerçekler karşısında tutulması gereken devrimci yol, ABD ve AB'nin halkların baş düşmanı birer sömürgenler saltanatı olduğu bilin­ciyle bunlar önünde karşı güçbirliğini sağlamaktan geçer. ABD' nin pa­rasal desteği ve silahlarıyla onun Orta-Doğu siyasetinde yardımcılığını üstlenen güçlere karşı tutumun Amerikan emperyalizmine karşı tutum­la aynı olacağı açıktır. Türkiye'nin ABD ve AB bağımlısı siyasetinin halk düşmanı bir işbirlikçilik olduğu da ortadadır. Bu çürümüşlük, ko­kuşmuşluk ortamında kurtuluş, emperyalistlerin kışkırtarak karşı karşı­ya getirdiği halklara gerçeklerin anlatılmasına, halklar arasında kardeş­lik duygularının yeniden canlandırılmasına ve emperyalizme karşı halkların güçbirliğinin sağlanabilmesine bağlıdır.

15 Şubat 2006; Aix-En-Provence, Fransa

SORUN Polemik'in Notu:

Cemalettin Aykın, 1951 TKP Tevkifatı'nın sanıklarından ve Sırrı Öztürk'ün müicadele arkadaşıdır. 35 yıldır Fransa'da oturmaktadır. Provence Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim üyeliğinden emekli olmuştur. FKP üyesidir. Yazarın mektubunu ve eleştirisini aynen yayınlanması uygun görülmüştür.

Ayrıntılı bilgi için bakınız :

  1. 1.     Sırrı Öztürk,12 Mart 1971'den Portreler, Sorun Yayınları, C.III, s.93-121.
    1. Ali Özdoğu, Cemalettin Aykın'ın "ZorZamanlar" Romanı Üzerine, SORUN Polemik,
  2. Cemalettin Aykın, Marksist Sol'un Birliği Yolunda Nasıl Bir İleri Adım?

SORUN Polemik,S:3,s.89-96.

Bu yazıda kaynak olarak kitabın 6. baskısını kullandık.

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.