Sistemin Cıvataları İyice Gevşedi...
Devlet tekelci kapitalizmi işbaşında. Sistemin gündemi bütün karşı koyuş denemelerine rağmen uygulanıyor. Sağlı 'sol'lu burjuva partileri inek ahırındaki iğdiş edilmiş boğa misali birbirine girmiş. Tam bir 'kaos' ortamındayız. 'At izi, it izine karışmış' durumda. Sistem bütün kurumlarıyla çürümüş. Çürümüşlük Sol'un iradî müdahalesi olmadan kendi iç çelişkileri yüzünden basına yansıtılıyor. "Pandora'nın kutusu" açılıp saçıldıkça burjuvazinin-faşizmin yalanları da daha yoğun işbaşı yapıyor.
Faşizmin yalanları 'hamamın gubbesinin namusunu kurtarmaya' yetmiyor. İktidarın ve bürokrasinin her iki kanadının da sinirleri bozulmuş durumda. Sinirleri bozulan oyunu kaybediyor demektir. İktidar paylaşımı kavgasında bürokrasi ile AKP sözcüleri âdeta 'meydan muharebesi' veriyor. Kurum ve kuruluşların kapitalist avanta ve yağmadaki kimi rol ve sorumluluklarını gösteren yazılı ve yazılı olmayan mevzuat hazretlerinin zaten olmayan bekareti çoktan izole edildi. Anayasa, yasa, vb. hükümler yüzlerce kere delindi.
Hoşnutsuzluk had safhada. İktidar, muhalefet, bürokrasi, sermaye çevreleri, küçük üreticiler, yoksul köylülük, işçiler, emekçi halklar, hiç kimse bu gidişattan memnun değil.
Kitlelerin alttan gelen 'homurtusu' kimilerince artık farkediliyor. Sistem, düzen, rejim adı ne olursa olsun artık bir 'yol ayrımına' geldiğinin bilincinde.
Kapitalist anarşinin de onu tarihsel ve sosyal haklılıklarıyla aşma durumunda olan Sol'un da gerçek aktörleri işbaşında değil. Hayat ve mücadele Sol'un aktörlerini üretecektir. Hâkim gerici sınıflar ittifakının iktidar ve paylaşım kavgasını kitlelere açıklayıp onların canlı desteğini alacak kurumsal bir araca (PARTİ'ye) şiddetle ihtiyaç olduğu her bunalım dönemecinde daha çok hissediliyor.
Hâkim gerici sınıflar çıkarlarını civataları iyice gevşemiş bir sistem ve dümendeki AKP iktidarı ile mi götürecektir? Devlet tekelci kapitalizminin beyin takımı uluslarötesi tekelci sermayenin niyet ve talepleri uzantısında henüz buna karar verememiştir. Onlar buna karar vere- dursun ortaya çıkan çelişki ve çatışkılar arasına kama sokacak, işçi, işsiz ve emekçi halkların talep ve ihtiyaçlarını gündemleştirecek bir irade (henüz üretilememiş olsa da...) gündemi belirleyecektir.
"Tutarlı bir demokrasi mücadelesi" ile iktidar perspektifli "tutarlı bir siyasal-sosyal devrim mücadelesi"nin Sol'un gündemine bu kadar acil olarak girmesi karşısında tutulacak "Ana Halka"yı bir kez daha hatırlatmanın önemini kimler ve hangi düzeyde algılıyor/algılıyoruz?
Burjuva parti sözcülerinin bu düzeyde sinirleri bozulmuşsa, ideolojik, teorik, kültürel, sanatsal birikimleri bu düzeyde çapsızlaşmışsa bu olguya hem sevinmek hem de kaygı duymak zorundayız. Kapitalist anarşinin orkestra misali bir işleyişi hiç bir zaman olmamıştır. Çünkü kapitalizm eşitsiz, hukuksuz, özgürlüksüz ve ahlaksız bir sistemin adıdır. Böyle bir sistemin orkestra düzeneği oluşturması eşyanın tabiatına aykırıdır her şeyden önce.
AKP iktidarı ABD ve AB'ye endeksli politikalarıyla yapacağının azamisini yapmıştır. 'Siyasî İslâm' söylem ve vaadleriyle fukara müslümanı iliğine kadar sömürmüştür. AKP sözcülerinin sinirleri bu kadar bozulmuşsa bunun nedeni geleceğinin ufuktaki 'olumlu' bir işaretinin bulunmayışıdır. Kitlelerin için için homurtusudur. 353 Milyar Dolar borç yükü, sabun köpüğü ekonomisi, IMF ve DB kucağındaki bir sistem herhalde cennete gitmeyecektir. Emperyalizmin ülke ve bölge bazındaki sömürücü-sömürgeci politikaları ne AKP'nin, ne CHP'nin, ne de öteki siyasî partilerin gözünün yaşına bakar. Hegemonların kavgası ne "Ordu-Asker Partisi"nin, ne "Polis Partisi"nin, ne de "Mason-Mafya Partisi"nin çıkarlarına göredir. Uluslarötesi tekelci sermaye, Natocu, Pentagoncu, CIAcı yöntemleriyle yeni bir Ekim Devrimi'nin korkusuyla hareket ediyor. Bir yandan yeni sömürü alanlarını tahkim ediyor, diğer yandan kendi kuyusunu kazıyor.
Sol'un günümüzdeki görevi de emperyalizmin kendi kuyusunu kazmasında ona yardımcı olmak, süreci hızlandırıcı darbeyi vuracak güçleri biraraya getirmek olacaktır.
Bir "Haçlı Seferi" mantığı ve sınıfsal kiniyle Yakın Doğu, Uzak Doğu, Orta Asya, Kafkasya ve Balkan ülkelerine daha da yerleşmek için acele eden emperyalizm emekçi halkların tepkisini de almada gecikmedi. "Fukara Müslüman" dinsel inanç çizgileriyle ayağa kalkmıştır. Kendi meşrepleriyle emperyalizme karşı ayağa kalkan "Fukara Müslüman"! iyi anlamak, onları desteklemek ve bu kalkışmaya önderlik etmek Sol'un görevidir.
Resmî tarih anlayışları, resmî ideoloji kemalizmin gündemleştir- mek istediği "laik-şeriat" eksenli sahte gündemini sosyal sınıf temeline oturtacak olan güçler de Sol'dadır.
Genellikle AB ülkelerinde boy veren işçi, emekçi ve halk hareketlerini de doğru okumak zorundayız. Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, Yunanistan, vb. ülkelerdeki işçi-kitle çıkışları "Küreselleşme çağı" dedikleri uluslarötesi tekelci sermayenin baskı, sömürü ve kaba güce başvurması yöntemleriyle nasıl izah edilecektir? İşçi sınıfını politika dışı tutan, toplumu politikasızlaştıran, sendikaları işlevsiz duruma getiren, kapitalizmin yoz ve kozmopolit "kültür" politikasıyla kitleleri afyon- layan bir sistem önünde sonunda kitlesel çıkışlarla daha da silkelene- cektir. Kitlesel çıkışlara hangi örgütsel güvencemizle kurmaylık edeceğiz? Edebilecek miyiz? Diğer yandan kapitalizmin 'anavatam'ndaki gelişmeler Sol'un derlenip toparlanmasını da tahrik etmiştir.
Dünya genelindeki işçi-kitle, köylü-kitle ve emekçi halk hareketlerinin bu düzeyde boyutlanmasını ancak Devrimci ve Marksist Kadrolar bilimsel açıdan değerlendirip yol açıcı projeler sunabilecektir.
Türkiye özeline dikkatleri çekeceksek, Türkiye tekin bir ülke değildir. Türkiye'nin gündemi yarım saatte değişir/değişebilir. Sosyal sınıfların konumu, üretici güçlerin, güç dengelerinin işleyişi, sosyal muhalefet dinamiklerinin (1.) işçi sınıfı ve emekçilerin, (2.) Kürt hareketinin, (3.) fukara müslümanın din, etnisite temeline dayalı sömürüsü uzantısında biçimlenmektedir.
Devlet tekelci kapitalizminin çıkarlarını koruyup kollama işinde gündemleştirilmek istenen AKP-TSK kavgası uzlaşır bir çelişkidir. Zaman zaman "bu kavga karakolda biter" dedirtecek kertede sertleşse de, bu çelişki nihayetinde "Kahrolsun gomonisler, vatan hainleri, bölücü teröristler" edebiyatı ve linç gösterileriyle gündemleşecektir. TC kurulduğundan beri de ince ayar yöntemlerle sürekli gündemde tutulmuştur. "Alavere- dalavere Kürt Memet nöbete!" özdeyişi bütün hışmıyla 'cenahımız'a karşı işlerliğini korumaktadır.
"Vatan, millet, ezan, Kur'an, bayrak!..." histerileriyle başlayan kışkırtmaları ve çürümeyi tedavi edip aşacak gücün büyük bir potansiyel olduğunu bilince çıkarıp 'cenahımız'daki birikimleri enerjiye çevirecek filizleri daha fazla kurutmamak bizim elimizdedir.
Demokrasi-De vlet-De vrim- İktidar-Terör-Terörizm Tekerlemeleri...
Hâkim gerici sınıflar koalisyonunun "sınıf bilinci yok" diyemeyiz. Mutlaka var. Kapitalizmin çıkarlarını daha yetkin temsil etmeye aday aktörleri yoksa, buna rağmen dümeni yürütüyorlarsa, bu olgu karşısında onları değil ama 'cenahımız'ı yuhalamak gerekir.
Yerli-yabancı istihbarat birimlerinin, politikacı ve diplomatların ardarda gerçekleştirdiği "Terör ve Terörizm" konulu faaliyetler en sıradan insanımızın dahi burnuna çok tehlikeli kokuların geldiğini gösteriyor. Sol'un istihbarat-enformasyon-diplomasi konusundaki "vukuatı" emperyalizmin gündemini yeterince anlayıp açığa vurmaya yetmedi.
Yerli-yabancı (farketmiyor, çünkü oldukça özdeşleştiler) ilgililerin dünya halklarına verdiği mesaj: "Demokrasinin, özgürlüklerimizin, barışın en büyük düşmanı terör ve terörizmdir!.." Türkiye özelinde ise bu iki yüzlü, yalancı, bilim ve akıldışı propoganda kimi kesimlerde etkili olmayı becermiştir. 'Çağdaş faşizmin' en büyük propogandası bu temelde işbaşı yapmaktadır.
Bir dönem devlet, demokrasi, devrim, iktidar, özgürlük, eşitlik, sosyal adalet diye bir söylemi bayraklaştıran kimileri de ABD ve AB'nin "terör ve terörizm" konusundaki yutturmacası karşısında süngüsünü düşürmüştür.
Hele "demokratik cumhuriyet" diye öne çıkanlar, olmayan burjuva demokrasisinden bu türden bir söylemle izin-ruhsat talebinde bulunmuştur. Terör ve terörizm konusundaki bilimsel tanımlar artık muz niyetine özel tariflere uyarlanmıştır. Emperyalizmin sözcülerine ve Türkiye'deki yerli ortaklarına göre bu tanımlar "cenahımız"daki çeşitli formasyonlarda durmayı tercih edenlere karşı çok "ustaca" ve de "rahatlıkla" kullanılagelmektedir. Devlet tekelci kapitalizmini cepheden karşıya alıp eleştiren herkes/hepimiz baskı, sömürü ve kaba güce boyun eğmediğimiz için birer azılı terörist, bölücü ve vatan hainiyiz!...Dünyada, ülkede ve bölgemizde haksız savaşları, istilaları, sömürgeci yağmaları gerçekleştiren, Afganistan, Irak, Suriye, İran, Kore, vb. ülkeleri lokma lokma yutan, yutmaya niyetli olan, kukla iktidarları işbaşı yaptıranlar ise özgürlük ve demokrasinin temsilcileri!? Emperyalizme karşı özgürlük, eşitlik ve adalet talepleriyle isyan eden, başkaldı- ran, ayaklanan ya da siyasal-sosyal devrim mücadelesi verenler ise terörist!?
İnsanlık tarihi faşizmin en utanmaz demagojilerini görmüştür ama böylesini de görmemiştir.
'Cenahımız'ın kullandığı bilimsel literatürümüze göre söyleyecek- sek; Devrimci ve Marksist Kadrolar kapitalizmin-emperyalizmin yeryüzünden kazınıp bir daha işbaşı yapmaması için öncelikli olarak demokratik yol ve yöntemleri sonuna kadar kullanırlar/kullanmak isterler. İnsanı, doğayı ve insanlığı tahrip eden yol ve yöntemlerden uzak dururlar. Vakta ki, sömürü, baskı ve burjuva terörü had safhaya varır/vardırılır o takdirde analarının ak sütü gibi "helâl" olan devrimci şiddet yöntemlerine (insanlığın başındaki bu en tehlikeli 'belâ'yı defetmek için) başvurmak zorunda kalırlar/kalmışlardır. "Terör ve Terörizm" yöntemlerini birinci tercih yaptıkları için değil. Asla!
Haklı ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerinde kullanılan/ kullanılma durumunda kalan devrimci şiddet yöntemlerini hiçbir bilimsel dünya görüşü hiçbir burjuva yargısı karşıya alamamıştır. "Burjuvazinin şımarık çocuğu" olarak adlandırılan 'bireysel terör-terörizm' gibi yaftaları aklı başında Devrimci ve Marksist Kadrolar için kullanmaya cüret etmek de öyle kolay değildir. Ancak faşist ya da faşizan yöntemlerle kapitalist anarşinin devamını isteyenler tarafından (o da demagojiye başvurularak) dil- lendirilmiştir/dillendirilmektedir. İnsanın ve insanlığın sosyal kurtuluş mücadelesi sürdükçe de bu düzenek işletilmek istenecektir.
Devrimci ve Marksist Kadroların görevi faşizmin bu yalanlarına karşı yığınağı belli adrese yapmak olacaktır. Öyle de yapıyoruz zaten.
Org. Özkök ile DTP eşbaşkanı Türk Ahmet de bu konuda benzer şeyleri dile getirmektedir. "Terör ve terörizm konusunda ortak tanımlar getirilmelidir." "Terör-terörizm konusu yeniden tanımlanmalıdır." Din, diyanet, hitabet, hutbe, belagat, şiir, şarkı, demagoji, vb. konular üzerinde üstün yeteneklere sahip AKP lideri ise, TSK'dan yediği 'zılgıt'ın uzantısında sistemin besleyip büyüttüğü nihaî bir sonuca bakıp birilerini köşeye sıkıştırmaktadır! AKP'nin Devrimci ve Marksist Kadroların yanı sıra Kürt düşmanlığı söyleminde faşist partiyi solladığı anlaşılıyor!
Devrimci ve Komünist Kadrolara düşmanlık, günümüzde Kürt düşmanlığına inkılâp etmiş görüntüleriyle sistemi ayakta tutmaya yetecek midir? Yetmeyeceği gün gibi açık... Politikacılar, medya, asker ve sivil bürokrasi "terör-terörizm" diyor başka bir şey demiyor!?...
"Terörle yatılıp terörle kalkınan bir ülkeye döndük" yakınmalarına Acem'in mizahla karışık cevabından başka söylenecek söz kalmamıştır; "Ossurur özü, gumbuzlar bizi..."
Sistemin, kendisinin yarattığı bir olgudan ötürü kimilerini "suçlu" göstermesi faşist demagojinin en tehlikeli bir örneğidir.
'Cenahımız' açısından ise, amacımız devlet, demokrasi, iktidar üzerine olan bilim ve akıldışı adlandırmalardan arınmak, burjuvazinin demagojilerine karşı insanımızı ve kadroları Bilimsel Sosyalizm temelinde eğitip bilinçlendirecek ve de uyumlu hareketlndirecek kurumları (araçları) üretmek olmalıdır.
Tekelciliğin dünya tarihinde hiçbir zaman demokrasiye bir ihtiyacı olmamıştır. Yoktur. Hakiki demokrasi üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerinin emekten/emekçiden yana dönüştürüldüğü bir düzende (iklimde) yeşerecektir.
İşçi sınıfı ve emekçi halkların karşılaştığı sorunlar (baskı, sömürü, kaba güce başvurma, inkâr, imha, asimilasyon, keyfî ve fiilî infaz, vb.) yerel, ulusal, sosyal ve enternasyonal diyalektiğini ve süreçlerini işletilebildiği oranda çözüme kavuşturulacaktır.
Devlet tekelci kapitalizminin açtığı alanlarda "barış, demokrasi, özgürlük ve halkların kardeşliğini terennüm edenlerin yanılgısı ve yol açtığı bilinç tahribatı faşizmin yalanları kadar tehlikelidir.
AKP lideri; başta ABD emperyalizminin propaganda aracı olarak kullandığı "özgürlük, demokrasi, barış" dediği şeyin sömürü, militarizm, terör olduğunu biliyor. Bu bilinç ve taraflı kimliğiyle "terörün dili, dini, imanı, vatanı, milliyeti yoktur" diye kükrüyor. Uluslarötesi tekelci sermayenin çıkarlarını koruyan sömürücü siyasal-ekonomisiyle bir anlamda "doğru" da söylüyor. Ama bir farkla, terör literatürünü emperyalistlerin, kapitalist anarşinin yaratmış olduğu bilimsel gerçeğinin üstünü demagojik militanlıkla örtmeye yeltenerek...Doğrusu emperyalizmin/kapitalizmin/terörizmin dili, dini, imanı, vatanı, milliyeti yoktur. Emperyalizm var oldukça onun ürettiği terör ve terörizm devam edecektir.
Halkın Hukuk Bürosu'ndan Av. Behiç Aşçı Tecritin kalkması için ölüm orucuna başladı
Doğrusu "avukat milleti" denildiğinde bu mesleğe sistemin "iddia- yargı-savunma" üçgenindeki kurumsal işleyişin bir bileşeni olarak bakıyorduk. Sistemin daha fazla baskı ve teröre başvurduğu "ara rejim" ortamlarında çok çirkin örneklerini bizzat yaşamış bir ülkenin çocukları olarak avukat-sanık ilişkilerinde ciddî, güvenilir ve donanımlı avukatlar olduğu gibi özellikle de sıkıyönetim koşullarında bu süreci bir "akbaba" gibi sömüren avukatlara da rastlamıştık.
Gün tekelci sermayeden yana dönünce "cenahımız"da avukatlık kurumunu kapitalist işleyişinden kurtarıp devrimcileştirmeyi denemiştir. Artık her siyasî eğilimin bir "hukuk bürosu" vardır. Devrimci ve Marksist Kadrolar artık "vizitesini" ödeyerek avukat tutmuyor. Bizim açımızdan da hakkımızda açılan/açılmakta olan davalarda avukatlık müessesesini "gel bizi savun" diye değil, "davayı takip et" diyerek seçmek gerekiyor. Devrimci düşünce-davranışlarımızı tekelci sistemde savunma ihtiyacını duymuyoruz, çünkü bizim açımızdan devrimcilik mesleğini sürdürenler suç işlemiyor. Sistemin suç, suçlu, şüpheli gibi kavramları da tartışmalıdır. Burjuva hukuk anlayışı kendini vareden mevzuatı "hini hacette" delmekte asla bir sakınca görmüyor. Dahası kimileri kendi hukukunu, savcı ve yargıçları zorlayıcı yönelişlere de giriyor/girebiliyor.
Burjuvazinin tarih ve insanlık önünde haklı gerekçeleriyle birer rol ve sorumluluk üstlenen Devrimci ve Marksist Kadroları yargılamaya ne hakkı vardır ne de gücü yeter. Genel hukuk prensipleri de bu yolu kabaca işletemiyor. Ancak mevcut hukuk anlayışını zorlamalarla -özel yorumlarla- "cenahımızın" üzerinde deneyebiliyorlar. Böylelikle de hukuk tarihine birer kötü şöhretle geçmiş oluyorlar.
Halkın Hukuk Bürosu, burjuvazinin baskı ve terör uyguladığı, mevcut anayasal ve yasal düzenlemeleri rahatlıkla çiğnediği ortamlarda önemli davalardaki etkinliği ile anılıp tanınıyor. Bir avukat arkadaşını da bu yolda keyfî-fiilî infazlarda kaybetmiş olan Halkın Hukuk Baro- su'ndan Av. Behiç Aşçı da artık hiçbir inandırıcı gerçekliği kalmamış olan mesleğinde önüne çıkarılan hukukdışı tüm anlayışları ve tecridi karşısına alarak ölüm orucu eylemine başladı.
5 Nisan 2006 günü saat 13.00'de evinde düzenlediği bir basın açıklamasında neden ölüm orucuna başladığını anlamlı bir bildiri ile kamuoyuna açıkladı. 5 arkadaşı ile birlikte ölüm orucuna başlayan Av. Behiç Aşçı, bu eyleminde, "Dünya Avukatlar Günü"nü seçerken, toplumu, politikacıları, baroları, Adalet Bakanlığı'nı bu yolda düşündürmeyi amaçlamıştı (Bir iki satırı geçmeyen yasaksavar bilgiler dışında, bu konu basında haber dahi yapılmadı). Siyasî iktidar 19 Aralık 2000 yılında "Hayata Dönüş Operasyonu" ile yolu açılan F Tipi tecrit hapishanelerindeki insanlık ve hukukdışı uygulamaları protesto amacıyla Ölüm Orucu eyleminde bugüne kadar 121 devrimci insanımız yaşamını yitirdi. Siyasî tutsakların talep ve ihtiyaçlarını karşılayacak 'diyalog' ortamına dahi yanaşmayan iktidar yetkilileri bu önemli konuyu umursamaz bir duruma girdi. Toplumsal hafızası ve duyarlılıkları büyük ölçüde zedelemiş kesimler ardı arkası kesilmeyen Ölüm Orucu eylemleri karşısında suskun ve umursamaz bir tavır aldı. Oysa F Tipi cezaevlerinde sergilenen hukuk ve insanlıkdışı uygulamalarla Ölüm Orucu eylemleri herkesi ilgilendiriyordu.
İnsanlarımız düşünce-davranış çizgilerimizin farklılığına rağmen bu konuya eğilmeliydi. Çok yönlü çabalarla çözüm yöntemleri için iktidarı zorlamalıydı.
Ölüm Orucu eylemine başvuranlar davaları uğruna militan, yüksek ahlâklı ve canını seve seve fedaya hazır kimlik ve kişilikleriyle başlarına kızıl bantları bağlayarak bilinçli bir tercihle eylemlerine başvuruyor. Devrimci ve Marksist Kadrolar bu eylemler karşısında ne düşünüyor? Bizler pek çok kez tekrarladığımız gibi: "Komünistler hayatı sahiplenir. Nihaî amacı uğruna gerektiğinde yaşamını feda eder. Bu türden ölümlere karşı durur. Yeri bir daha doldurulamayacak kadar militan ve özverili insanlarımızın (bizim çocuklarımızın) ölmesini asla istemiyoruz. 'Cenahımıza' karşı sistemin başvurduğu baskı, terör ve tecritler karşısında cezaevlerinden Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Orucu eylemleri yerine dışardan yapılması gereken anlamlı bir mücadeleyi gündeme taşımanın daha yerinde olacağına inanmaktayız. Cezaevleri sınıflar mücadelesinin bir parçası ve vazgeçilmez bir bileşenidir. Lenin ve Dimitrov'un da zamanında PARTİ kararıyla bizzat yasakladığı ölüm orucu eylemlerini 'cenahımız' böyle mi götürmekten yanadır? Anılan "feda eylemi" dışında kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleyecek çabalara niçin ve hangi gerekçelerle yönelemiyoruz?"
Gündemi bu eksende belirlemek zorundayız.
Umuyoruz Av. Behiç Aşçı'nın Ölüm Orucu eylemi toplumca hepimizi düşündürür. Tecritte yaşamını kaybeden insanlarımızın talep ve ihtiyaçlarının karşılanmasında bir "uyarı" işlevi görür. Sol'un tartışılan bir "iç meselesi" olan bu tecrit konusu kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleme başarısı göstererek başka yol ve yöntemlerle aşılır. Sol, özellikle de Devrimci ve Marksist Kadrolar bu soruna gecikmeden müdahale etmek zorundadır.
Av. Behiç Aşçı'nın basın açıklamasına 200'ü aşkın insanımız katıldı. Kolektifimiz i temsilen emektar arkadaşımız Sırrı Öztürk, İHD'den bir yetkilli, Çağdaş Hukukçulardan bir avukat, Nakliyat-İş Sendikası avukatlarından bir yetkili dışında genellikle Yürüyüş Dergisi, TA YAD ve Hak ve Özgürlükler Cephesi taraftarları katılmıştı. Oysa Sol'un bütün kesimlerinin bu eyleme destek sunmak için değil ama, diyalog kurmak, çözüm yöntemleri üretmek üzere dahil olması gerekir/beklenirdi. Bu yöntemin hem bu eylemin başını çekenleri hem de diğer etkinliklerde bulunanları düşündürüp bir safa yönelmelerini sağlayacağı açıktır.
1 Mayıs 2006 Tarihinin Sınıflar Mücadeiesindeki Yeri ve Anlamı
"1 Mayıs İşçi Sınıfının Birlik-Dayanışma ve Mücadele Gönüdür."
Tarihsel ve sınıfsal anlamı büyük olan bu gün dünyanın pek çok ülkesinde "İşçi Bayramı" olarak da anılmakta-kutlanmaktadır.
100 yıllık sınıflar mücadelesi tarihimiz ve devrimci geleneklerimiz arasında 1 Mayıs'ın özel bir yeri ve anlamı vardır. Çünkü Türkiye proletaryası hâkim gerici sınıflar koalisyonunun âdeta "süreklilik" arzeden sömürü, baskı ve terörünü kırıp gerileterek bir türlü rahatça bir 1 Mayıs kutlaması yapamadı.
Kitlesel katılımlarıyla militanlık, özveri ve direngenlik gösteren ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist, yurtsever ve Marksist kadrolar örgütsel duruşlarıyla her 1 Mayıs'da çeşitli etkinlikleriyle bu günün anlam ve önemini alanlara çıkarak dile getirmektedir.
Türkiye özelindeki 1 Mayıs etkinlikleri daha yoğunluklu olarak "Bir- lik-Dayanışma" sloganı yerine "Mücadele"yi gündeme getirmeyi uygun bulmuştur. 1 Mayıs'a saygısı olan grup, çevre ve örgütlerin "Mücadele" sloganını gündem yapması doğaldır. Çünkü Türkiye burjuvazisi proletaryanın bütün haklarını hâlâ sömürü-baskı-terör altında tutarak götürmek istemektedir. Burjuvazi İşçi Sınıfının Devrimci Partisi'nin oluşturulmasını,10 Eylül 1920 tarihsel geleneğimizin günümüzde yeniden işbaşı yapmasının önünü kesmek istemektedir. Kapitalist anarşinin bölge temsilcisi yerli burjuvazi işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini baltalamak için sahte, naylon işçi ve komünist örgütlere trenin makasını açmıştır. Sendikaları, kitle örgütlerini sermayenin çıkarları doğrultusunda birer "sivil toplum" (NGO) örgütü derecesine düşürmüştür. "Küreselleşme çağı" dedikleri uygulamalarıyla dünya çapında emeğin ve emekçinin düşmanı projelerini; sendikaları işlevsiz bir konuma getirmeyi denemiş ve bu yolda mesafe de katetmiştir.
Türkiye'nin hâkim gerici sınıflar koalisyonu ve sağlı "sol"lu burjuva partileri Anayasası ve yasalarıyla, ayrıca keyfî-fiilî infaz yöntemleriyle iktidarlarını sürdüreceğini sanmaktadır. Emeğin ve emekçinin talep ve ihtiyaçlarını kaba güce ve zora baş vurarak götürmekten yana olan bütün sömürücü sistemler önünde sonunda yıkılmaya mahkûmdur.
Proletaryanın, işsizler ordusunun, emekçi halkların, ilerici aydın ve gençliğin, yoksul köylülüğün ve ara katmanların talep ve ihtiyaçlarını gaspederek iktidar olunamayacağı gerçeğini hegemonyasını kuran devlet tekelci kapitalizmine göstermek için 1 Mayıs 2006 tarihi bir dönüm noktası yapılmalıdır.
1 Mayıs 2006 tarihi din, etnisiteye dayalı örgütlenme yerine sosyal sınıflara dayalı örgütlenme anlayışlarını gündeme getirmelidir.
Emekçi halkları inkâr, imha, asimilasyon politikalarını gündeminden düşürmeyen resmî tarih ve resmî ideolojileri karşısına almalıdır.
Devlet tekelci kapitalizminin, faşizmin ideolojik temelini oluşturan kara gerici, ırkçı, faşist, şoven, kızılelmacı ve sosyalşoven, liberal ve postmodern sol gibi bütün bilim ve akıldışı eğilimleri karşıya alınıp açığa vurulmalıdır.
Başta ABD, AB emperyalizmine karşı mücadeleyi çeşitli sloganları ile öne çıkaran siyasî akımların tutarlı bir antiemperyalizm, antifaşizm mücadelesinde hesaba katılabilmeleri için antikapitalist olma şartını mutlaka aramak gerekecektir.
İşçi Sınıfı Hareketi ile Sosyalist Hareketi buluşturup bütünleştirerek oluşturulacak PARTİ'rim kurumsallaşmasını bilince taşımak bu 1 Mayıs 2006'nın en öncelikli sorunudur.
Sistemleştirilen devlet sendikası ve sendikacılığı anlayışını tersyüz edecek inisiyatifleri uyumlandırmak günün en hayatî sorunudur.
Uluslarötesi tekelci sermaye güçlerinin, hegemonların dünya çapındaki diktatörlüğünün giderek daha da pervasızlaştığı bir zamanda kapitalizme-emperyalizme karşı çeşitli argüman ve örgütsel duruşlarıy- la karşı çıkanların eylemliliği yeni nitelikler kazanıyor. İşçi-kitle, köylü- kitle ve emekçi halk hareketlerini kendi mezarını kazan emperyalizme en anlamlı darbeyi vurabilecek örgütsel güvencelerimizi daha da güçlendirmek zorundayız.
'"Komünistlerin Birliği' bizatihi komünistlerin komünist olması demektir" şiarımızı yükseltip Devrimci ve Marksist Kadroların yığınağını anlamlı bir yere yapmanın mücadelesi bu 1 Mayıs'ın en büyük sorumluluğudur.
Bu 1 Mayıs'da geçmişte kalmış 1 Mayıs ve 15/16 Haziran gelenek ve deneyimlerini "hamaset" ve "fetiş" hâline getirmek dönemin hayatî ve can alıcı sorunlarına çözüm yöntemi üretmeyen anlayışlardır. Emeğin kurtuluşu mücadelesinde günümüzün sorunlarına çözüm yöntemi üretecek deneyimleri pratikte yeniden üretmek zorundayız.
"Sosyalizmin 150 yıllık tarihi bizim tarihimizdir. Tarihimizden çeşitli ve çok yönlü ders ve sonuçlar çıkarmış/çıkarabilmiş isek, tarihsel, sosyal, siyasal devrimlerden, geriye dönüşlerdende dersler çıkarmış isek, geleceği kazanmak için ciddî, samimi ve militan isek, o takdirde daha donanımlı olacağız, tarihsel sosyalist uygulamalardan daha yetkinini gerçekleştireceğiz" demesini öğreneceğiz.
Devlet tekelci kapitalizminin faşist-faşizan yönelişlerini, F Tipi tecrit uygulamalarını, işçi sınıfını politika dışı tutma ve politikasızlaştırma anlayışlarını, "yeni terör yasalarını", militarizmi, polis baskısını, keyfî ve fiilî infazları, iktidarların zora ve kaba güce başvurmasını, düşünce ve örgütlenme özgürlüklerimizin önündeki bütün engellerin kaldırılmasını engellemek, artı-değer sömürüsünü Komünist ve Kürt düşmanlığı üzerine temellendirmek isteyen anlayışlara geri adım attırmak ve aşmak "cenahımız"ın elindedir. Devrimci ve Marksist Kadroların ileri ve anlamlı bir adım atmasıyla devlet tekelci kapitalizminin "rahatlıkla" uygulayageldiği baskı ve terör artık sökmeyecektir. 1 Mayıs 2006 tarihi bize bunları öğretiyor.
Türkiye'deki devrimci potansiyeli enerjiye çevirmek isteyen bütün ileri atılımlar bizimdir. "Benim partim, benim sendikam, benim kültür merkezim, benim gençlik örgütüm, vs." diyen anlayışların tamamı bize yabancıdır. Kimliği, kişiliği, tutarlı bir tarih ve sınıf bilinciyle sosyal- pratikteki dönüştürücü etkinlikleriyle, devrimci gelenekleriyle "bizim" diyenler/diyebilenlerin anlamlı birlikteliği ise asla bize yabancı değildir.
Sınıflar mücadelesi tarihimizin bu evresinde bizlere öğrettiği biricik ders yalnızca budur.
1 Mayıs 2006 tarihini bu düşüncelerle yerel, ulusal, sosyal ve enternasyonal ölçekte ve de birlik, dayanışma ve mücadele anlayışı ile kutlayıp/karşılayan bizim insanlarımıza ebedî saygı ve bin selâm...
SORUN Polemik
20 Nisan 2006
