Newroz ve sonrası olaylar politik gelişmeleri hızlandırdı. Hesaplaşmalar derinleşti. Karar ve uygulama çatışması özellikle devlet cephesinde karşılıklı güç tartma, birbirini sınama, geriletme denemelerini gün ışığına çıkardı. Bu noktada söylemlerden daha çok önem taşıyan, bu söylemlerin arkasındaki gerçekler oluyor.
Bugün hemen herkesin hemfikir olduğu bir nokta var: Kürdistan sorunu bölgenin ve TC Devletinin en temel siyasal ve toplumsal sorunudur. Egemen sınıflar ve devletler açısından da, halklar açısından da bu sorunun çözümü-çözümsüzlüğü yaşamın nasıl olacağını belirleyecektir. Bu sorun: kime ne kadar yaşam hakkı sorusudur.
Egemenler açısından sorunu ele alırsak; 20. yy'ın başındaki dünya konjonktürü içinde kurulan TC Devleti bugün yeni bir konjonktürle karşı karşıyadır ve buna uyum sağlama noktasında gerekli esnekliği "Kürt sorunu" nedeniyle kazanamamaktadır. "Kürt sorunu" TC Devletinin kırılma noktasıdır. TC Devletinin dönüşerek emperyalizmin mevcut yapılanması içinde yer alması bu sorunu emperyalist programa bağlı biçimde çözmesine bağlıdır. Görüldüğü kadarıyla başka bir seçeneği de yoktur. Ancak böyle olsa bile, katı inkâr politikalarına dayanan devlet örgütlenmesini bu projeye göre yeniden örgütlemek ciddî sancılara ve çatışmalara yol açmaktadır.
TC Devleti kuruluşunun başlangıcında ve daha sonraki yeniden örgütlenme süreçlerinde emperyalizmle sürekli bir uyum göstererek varlığını sağlamıştır. 1920'lerde sosyalizme ve bölge halklarına karşı emperyalizmin örgütlenme modelinin temsilcisi olarak sahneye çıktığı gibi, 1945-60 sürecinde yeni sömürgeciliğin örgütlenmesinde de önemli bir üs olmuştur. 1980'li yıllarda oluşturulan model de yine sosyalizme, dünya ve bölge halklarına karşı emperyalizmin genel saldırı planının ürünüdür. Bunu sadece bir dış dinamikle kendini biçimlendirme olarak yorumlamak doğru olmayacaktır. Oluşum ve gelişim karakteri gereği Türk egemen sınıfları kendilerini konumlandırdıkları sistem içerisinde içte egemen olabilmek için emperyalist merkezlerle, onların siyasal, ekonomik ve askeri politikalarıyla tam bir uyum sergilemek zorunda olduklarını her zaman akıllarında tutmuş güçlerdir.
Oysa bugün farklı bir görüntü de karşımıza çıkmaktadır. Türk milliyetçileri birden bire anti-ABD'ci ve anti-AB'ci kesilivermişler, varlık vizelerini aldıkları bu merkezlerle çatışmalı bir noktaya düşmüşlerdir. Bunun nedeni hiç kuşkusuz "Kürt sorunu"nda ABD ve Avrupa'nın
TC'nin Kürt politikasındaki klasik inkâr ve imha çizgisiyle bugün farklı bir noktada olmasıdır.
ABD ve Avrupa emperyalist merkezleri, hiçbir güçle o gücün özgün çıkarları üzerinden ilişki kurmamışlardır ve kurmazlar. Onlar için önemli olan, egemenlik ve çıkarlarını güvenceye alabilecek politikalar ve bunların örgütlenmesidir.
ABD ve Avrupa emperyalizmi 1920'lerde halklarla sosyalizmin bağını kesebilmek için bölgede Arap birliği ve gelişmesini, yine bu politika doğrultusunda Kürt uluslaşmasını önlemeyi esas almış, bölgeyi bu temelde biçimlendirmiştir. TC Devletinin ve daha sonra da İsrail Devletinin kuruluşu bu politikayla uyum içindedir. Bu strateji TC Devletinin de varlık temelidir ve emperyalizmle bu temel noktada günümüze kadar tam bir uyum vardır.
Günümüzde durum farklılaşmıştır. Gerçekleşen sosyalizmin tasfiyesi ve tabii ki emperyalizmin günümüzdeki ihtiyaçları bugün yeniden bir örgütlenmeyi gündeme getirmiştir. Türkiye egemenleri bugün bu modelle uyum sağlayıp sağlayamama noktasında yeni bir tarihî sınavın içindedir.
Türkiye egemenleri için problem PKK sorunu değil, "Kürt soru- nu"dur. ABD ve Avrupa emperyalistleri için ise sorun PKK sorunuydu. Bu güçler bu sorunu kendi amaçları doğrultusunda çözmek için 1980 ve 90'lı yıllar boyunca TC Devletine her türlü katkıyı sundular, PKK'de görece temsil edilen sosyalizm idealine bağlı ulusal kurtuluşçuluğu tasfiye etmek için bütün güçlerini seferber ettiler. 1990'ların sonunda PKK lideri Abdullah Öcalan'ı bu nedenle TC Devletine teslim ettiler. Bunu yaparken aslında, "Kürt sorunu" ile PKK'yi özdeşleştiren TC Devletinin kucağına kendilerinin yeni politikasını koydular.
Öcalan durumu çoktan anlamıştı ve pragmatik yaklaşımıyla kendini anında dönüştürmeyi esas aldı. Bunu da "dönüşmeyeni dönüştürürler" ifadesiyle itiraf etti. Bu tarihten itibaren PKK'de kırılmalar, kopmalar ya- şandıysa da, PKK'nin örgütlenme karakteri nedeniyle esas olarak Öca- lan'ın dönüşümüne bağlı bir dönüşüm süreci yaşanmaya başlandı. PKK kendisini var eden ideolojik, politik geçmişini, çizgisini reddetti, ama örgütlenme çizgisini ısrarla korumaya çalışarak emperyalizmin "Kürt sorunundaki mevcut politikaları içinde rol alma çabasına girdi.
PKK'nin dayandığı taban, ağırlıklı olarak yoksul Kürt köylülüğüdür. Mücadelenin yükseliş yıllarında Kürt orta sınıflarının da desteğini aldıysa da, bu kesimler emperyalizmin "Kürt sorunu"nda esas alacağı politik oluşumlarla bağ kurmaya zaten her zaman açıktılar ve bugün de "Kürt sorunu PKK sorunu değildir" söylemini en çok dile getirenler ve kendilerine bu biçimde alan açmaya çalışanlar bu kesimlerdir. Emperyalizmin Kürt politikasına dayanak oluşturacak güç olma hesabı ve arayışı içindedirler. PKK'nin geçmişi, gelenekleri ve dayandığı taban nedeniyle emperyalist "çözürrT'e muhatap olamayacağını en çok dile getirenler de bunlardır.
Görüldüğü üzere PKK de bugün geldiği nokta itibariyle ciddî bir açmazla yüzyüze bulunuyor. Bağımsız-demokratik ve sosyalist bir devlet kurma iddiasıyla kazandığı emekçi halk tabanının temel çıkarları ve talepleriyle, bugün PKK yönetiminin dile getirdiği politikaların uyum değil, karşıtlık içerdiği geçen her gün biraz daha açığa çıkıyor. PKK yönetiminin kendini emperyalist politikalar içinde rol sahibi yapması bu tabanı korumasına bağlı iken, rol almak istediği emperyalist politik zemin PKK'nin kendi tabanıyla çatışmasını ve kopuşu kaçınılmaz kılıyor. Bu gerçek Kürt egemenleri ve emperyalistler tarafından PKK'ye, madem silahlı mücadeleyi terk ettiniz, eski politikalarınızdan vazgeçtiğinizi söylediniz o zaman kendinizi anlamsızlaştırdığınızı da kabul edin dayatmasına yol açıyor. Bu türden hareketlerin sisteme endeksli politikaya evrimi doğal bir sonuçtur.
PKK öncülüğündeki savaşa her şeyini vermiş yoksul Kürt halkı, bugün kendi emeklerine ve amaçlarına sahip çıkmanın yolu olarak hâlâ PKK'ye sahiplenmeyi görüyor. PKK'deki değişen söylem ve politikaları fazla önemli görmüyor ve PKK'ye sahiplenerek aynı zamanda PKK'yi değerleri korumaya zorluyor. Kitlenin mevcut PKK yönetimine desteğini mevcut politikaya bir destek olarak algılamak bugün yapılabilecek en ciddî hatadır. PKK'nin mevcut yönetimi bunun ne kadar farkındadır bilinmez ama, emperyalist güçler ve TC yönetenleri bunu görerek ürküyorlar. Kürt toplumunda açığa çıkan devrimci dinamizmin sorumlusu olarak PKK'yi gördükleri için, ne kadar dönüştüğünü iddia ederse etsin ve bunu kanıtlasın PKK'ye mevcut projeleri içinde başat bir rol vermek istemiyorlar. Bu nedenle de "Kürt sorunu"nda muhatap oluşturma arayışlarını Kürt orta sınıfı içinde yeni yüzler ve oluşumlar ortaya çıkarma çabası biçiminde sürdürüyorlar.
TC Devleti uyuyan devi uyandırarak temellerini sarsan PKK'yi asla affetmeyeceğini söylüyor ve imha politikasında ısrar ediyor. Emperyalist güçler için PKK'nin örgütsel olarak da tasfiyesi aslında fazla itiraz ettikleri bir nokta değil. Ama, PKK'nin ideolojik-siyasal tasfiyesini 1999 yılında zaten sağladıkları için, örgütsel tasfiyesi onlar için öncelikli bir gündem de değil. Üstelik Kürt meselesinde temsilci olma iddiasında olan kesimlerin küçükburjuva kimlikleri, kitle tabanından yoksun, örgütsüz ve cılız oluşları Kürt coğrafyasında muhatap oluşturmak isteyen emperyalizm için tereddüt noktası oluşturuyor. Çünkü görece uyanmış kitlelerin kontrol edilebilmesi kitlelerin güvenine sahip güçlerle mümkündür. Bu nedenle Öcalan'ın kontrol altında yaşatılması ve PKK yönetiminin şimdilik tasfiye edilmemesi önemli görülüyor. PKK'de yönetim bakımından sorun emperyalizm açısından çözülmüştür, ama kitlelerin mevcut politikalar doğrultusunda yönetilmesi açısından hâlâ sorun vardır ve bunun çözülmesi pek de öyle kolay görünmemektedir.
Bu açmaz hem PKK yönetimi, hem de TC Devleti açısından emperyalizme karşı bir koz olarak görülmekte ve kullanılmaktadır. Muş'ta on dört gerillanın kimyasal silahlarla katledilmesi sonrasında Diyarbakır'da kitlelerin gerilla cenazelerini eylemli sahiplenişi ardından, Murat Karayılan'ın "bu kitle bizi aşar, onlara hiçbir şey söyleyemem" anlamında ettiği sözler, kitlenin devrimci dinamiğinin yarattığı tehlikeye dikkat çekmekti. Siz PKK'yi örgütsel olarak da tasfiyeye ve imhaya yönelirseniz, bu kitle hiçbir güç tarafından kontrol altına alınamaz uyarışıydı. newroz sonrasında bölgede bu anlamda bir sınama yaşandı ve mesajlar gerekli yerlerce alındı.
Şimdi esas mesele devletin içindedir. TC Devleti ve özellikle ordu ve bürokrasi, gerillaya karşı operasyonlarla, 1980 ve 90'lı yılların imha saldırılarıyla PKK'yi kendileriyle çatışmaya çekerek, hem emperyalist merkezlere PKK sorunu bitmedi mesajı vermek, hem de içerde katı Türk milliyetçiliğini ve şovenizmi hareketlendirerek görünüşte Türkiye halkının emperyalizmin "Kürt sorunu"ndaki yaklaşımlarına tepkisini göstermek istiyorlar. Ama gelinen noktada bu, emperyalist merkezler için komik olmaktan öteye gidemiyor. Nitekim ABD'li bir yetkilinin, TC yetkililerinin PKK'ye destek verdikleri yolundaki eleştirisine verdiği cevap "Komik oluyorsunuz!" oldu. Herkes biliyor ki, TC'de hareketlenen şoven-milliyetçi tepki örgütlenmiş devlet tepkisidir. TC Devleti kendi tepkisini örgütlediği milliyetçi-şoven hareketlenme ve saldırganlıklarla ortaya koyarken, bu kitleyi esasta PKK'ye karşı değil ABD ve Avrupa'ya karşı koz olarak kullanmaya çalışmaktadır. Şoven-milliyetçi kesim içerisinde anti-ABD'ci ve anti-AB'ci söylemlerin dillendirilmesi de bunun gereğidir.
Emperyalizmin şakası yok! TC Devleti kendini emperyalizmin Yakındoğu politikasına göre dönüştürmez ve devleti yeniden bu temelde örgütlemeye yönelmezse, ciddî bir kırılma kapıdadır. Ama bu kırılmayı emperyalizm de çok fazla tercih etmemektedir. Nedeni de, PKK'nin mevcut politikası ve konumlanışı ne olursa olsun, bölgedeki yoksul halk kitlelerinin devrimci dinamizminden duyulan ürküntüdür. Bununla birlikte TC Devletinin Yakındoğu'nun emperyalist proje kapsamında yeniden örgütlenmesine ayak bağı olmasına daha fazla tahammül gösterilemeyeceği de açıkça dillendirilmektedir.
Emperyalizm ve emperyalist zemin üzerinde varolmak isteyenler açısından tablo genel hatlarıyla görülebilir niteliktedir. Bunların bu zemindeki ilişki ve çatışmalarının iç içe geçerek yoğunlaşmasına giderek daha fazla tanık olacağız. Çatışmalar, ölümler, karşılıklı mesajlar, karşılıklı olarak kitle tabanlarının yönlendirilmesi devam edecek.
Ama bu zeminde yer almak istemeyen ve emperyalizme karşı sömürülen sınıf ve emekçi halkların temel çıkarlarının politik gücü olma iddiasındakiler açısından tablo tümüyle bulanık ve şekilsiz olmaya devam ediyor. Bunun sübjektif nedenleri kadar objektif nedenleri de var. Türkiye'de ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgede sosyalist ve devrimci güçler cephelerini kaybetmiş durumdalar. İdeolojik, politik ve örgütsel anlamda devrimci bir duruş ne yazık ki görülmüyor. Cephe yok derken, sol adına bir takım güçlerin kendi aralarındaki ilkesiz birliğinden söz etmiyoruz. Her şeyden önce tek tek güçlerin bile böyle bir zemine önderlik pozisyonu ve daha da kötüsü çabası yok. Politikalar aşılmış ve kitle zemini bulamamış olduğu için, bu yapılar Kürt meselesinde de iki uç noktaya savrulmaktadır. PKK'yi ve bölgedeki kitlelerin gerçekliğini anlamaktan yoksun biçimde ya saldırgan bir üslûpla radikalizm oyunu oynamakta, ya da sadece kitle hareketinin büyüsüyle yaklaşıp farkında bile olmadan eklemlenmekten öteye geçememektedirler. PKK'den kopup mevcut politikalara karşı "devrimci alternatif" olma iddiasındaki kesimler ise, PKK'nin örgütlenme karakterinin de bir sonucu olarak PKK kitlesinden kopmuş ama PKK'nin örgütsel hastalıklarının taşıyıcısı olarak yeniyi temsil iddiasından uzaktırlar. Yani hem Türkiye'de hem bölgede devrimcilik ve sosyalistlik iddiasının altı bizzat bu iddianın sahipleri tarafından boşaltılmıştır. Kitlesiz, temelsiz ve poli- tikasızdırlar. O nedenle de örgüt olmaları, bir güç oluşturmaları şu anda gündemde görünmemektedir.
Devrimcilik adına sergilediğimiz bu sefalet durumumuz, alanı tümüyle emperyalist güçlere ve onlarla aynı oyun içinde değerleri harcamak isteyenlere bırakmaktadır.
Emperyalizm kendisini yeniden örgütlüyor. Bunun için gerektiğinde eski örgütlenme modelinin işbirlikçileriyle, uşaklarıyla çatışmaktan geri durmuyor. Kendine yeni ilişkiler yaratıyor ve konumlandırıyor. İdeolojik, siyasal, ekonomik, askeri ve örgütsel olarak bütünsel bir strateji ve politika izliyor. Bu zeminde çelişki, çatışma, kopuş ve yeniden ilişkiler bağlamında hareketlenme yaşanıyor.
Bizde ise, donup kalma hali var. İdeolojik-siyasal bir yenilenme, kapsayıcı bir politik örgütlenme modeli geliştirilmeksizin bu donup kalma halinin aşılamayacağı da ortada. Elbette Türkiye'de de bölgede de sosyalist ve devrimcilerin dönüştürülmeye aday duruşları dün olduğu gibi bugün de var. Bu hiçbir zaman ve hiç kimse tarafından yok sayılamaz ve küçümsenemez. Ama yetmez, yetmiyor. Ölmeyi bilmek yetmiyor. Yaşamı kazanacak ve bu anlamda da emekçi sınıf ve kitleleri kazanacak sosyalist bir proje ve örgütlenmeyle yeni bir ifade gücü olmak önem taşıyor. Evet bunu söylemek de yetmiyor. Demek ki bizim için iş yeni başlıyor.
20 Nisan 2006
