1 Mart 2006 tarihinde Beyoğlu Yeni Melek Gösteri Merkezi'nde Mihri Belli'nin 90.yaş günü kutlamasına (MB90) davetli olarak Kolektifimiz çalışanları da katıldı. MB90 kutlamalarından önce bir de kokteyl düzenlendiğini öğrendik. Çağrılı olmadığımız için kokteyle katılmadık. Çağrılı da olsaydık katılıp katılmamayı düşünürdük.
MB90 etkinlikleri yalnızca bunlarla sınırlı kalmadı. Sağlı 'sol'lu burjuva basını da konunun üzerine atladı, çeşitli yazı ve röportajlarla konu gündemde canlı tutuldu. Bazı tv kanalları da MB90 rumuzunu pek sevmiş olmalı ki Mihri Belli (MB) ile program yapmayı uygun gördü. Doğrusu, yapılan programları görünce MB'nin yerinde olmadığımıza sevindik.
MB90'ın bu programlarda dile getirdiği konular hakkında herkesin ideolojik-sınıfsal kimlik ve kişiliğine ilişkin farklı yorum ve değerlendirmeler de yapıldı.
Burjuva medyanın ve elbette burjuvazinin amacı; Türkiye'de olacaksa Devrimci ve Marksist Kadroların dışında ve bu kadroları izole edebilecek bir sol parti örgütlenmeliydi. Sahte, naylon işçi ve komünist partiler bu meseleyi kıvıramayıp yüzlerine gözlerine bulaştırabilirlerdi. 24 adet "sol" tandanslı partiye bölük bölük parsellenmiş bir sosyalist hareketten hiç biri kitleleri burjuvazinin istekleri-çıkarları uzantısında kanalize edemiyordu. Yalnızca sosyalist hareketin bölünmesine katkı getiriyordu. Bu ise yeterli değildi.
Beri yandan adı ister Devrimci Sol, ister Radikal Sol, vb. olsun, bu cenahta da işler burjuvazinin projelerine ters biçimler alabiliyordu. Burjuvazi bu cenahın 61 adet parselasyona inkılâp edişinden ziyadesiyle hem memnundu, hem de oldukça kaygılıydı. Sistemin "illegal" sollardan ve eylemlerinden ise yerine göre fena hâlde korktuğu da biliniyordu.
Öte yandan işçi sınıfı hareketinin ister kendiliğinden ister organize biçimde kitlesel çıkışlarından da büyük ölçüde kaygı duyuyordu. Her ne kadar işçi sınıfı hareketini zapt-u rapt altında tutan sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisi sistemin "bekası" için bir "sigorta" işlevini yerine getiriyorsa da, hini hacette hesapta olmayan gelişmeler de işbaşı yapabilirdi.
"Legal" ve "illegal" duruşlarıyla ve de büyük bir "özgürlük" içinde sahne alan sol örgütlerimiz işçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketi buluşturup bütünleştirme gibi Marksist bir teori-pratik içinde olmasalar da,
bu düzeneği bozmaya yeminli Devrimci ve Marksist Kadroların sürece müdahalesi de gündeme gelebilirdi.
Türkiye tekin bir ülke değildi. Türkiye'nin gündeminin yarım saatte değişmesi de imkân dahilindeydi.
Hâkim gerici sınıflar koalisyonu yüksek bir tarih ve sınıf bilinciyle hareket etmeliydi, devlet tekelci kapitalizminin çıkarlarına ters bir oluşuma izin verilemezdi...
Türkiye'de hemen hemen her alanda burjuva-küçükburjuva 'sol' ittifakına kama sokup, sağlı 'sol'lu oportünist akımların bütün oyunlarını bozmaya aday özneler de vardı. Marksist Sol'un "öndersizlik krizi" aşılarak devlet tekelci kapitalizminin karşısına önemli bir yığınak yapılabi- linirdi. Bu diyalektik tarihsel oluşumu provoke etmeye aday (ve eden) eloğulları pek çok örgütün içinde cirit atıyordu. Fakat herşeye rağmen burjuvazi "teyakkuzu" elden bırakmayacaktı...
DİSK'in CHP'nin içine sızıp bu partiyi massetme imkân ve feraseti Bay Süleyman Çelebi'de yoktu. Burjuva basını da bu yolda kimi yorumlar yapıyordu. DİSK'in öteki "legal" sol örgütleri de hareketlendirme ya da sayılarını aza indirme gibi bir projesi de yoktu. DİSK, mevcut "legal" sol cenahtaki örgütlenmelere bir yenisini eklemek istiyordu. Bu işi de kıvıramıyorsa bu oluşumun önde gelenlerinin CHP, vb. örgütlerden milletvekili adayı gösterilmesi veya bir kaçının TBMM'ye taşınması gündeme gelebilirdi.
Burjuva ve küçükburjuva 'sol' cenahta "AKP gitsin, CHP gelsin" diyenlerin sayısı giderek azalıyordu. Mevcut siyasi partiler ve seçim kanunları değiştirilmediğine göre TBMM'ye endeksli sol akımların bir yere kanalize edilmesi gerekiyordu.
Bu türden bir sol akımı Türkiyeli burjuva endeksli kadrolar bulup çıkaramıyorsa, tasa yoktur, hini hacette bu işi ya ABD ya da AB mutlaka yerine getirmede gecikmeyecektir.
ABD ve AB'ye endeksli örgüt, parti, sendika, dernek, "sivil top- lum"(NGO) örgütleri, medya, tv, (sürüsüne bereket), internet ağı boşuna finanse edilmiyordu. Kopenhag kriterleri, Batılı hegemonlar ve Soros kesenin ağzını açmıştı. Açılan bu keselerden kimler nemalandı- rılmıyordu ki...
Sosyalizmden ve emperyalizmden oldukça "haberli" yerli troç- kistlerimizin dilinden 'Brezilya İşçi Partisi' deneyimi, "Lula" ve "Chavez"in iktidar deneyimleri ballandırılarak boşuna sunulmuyordu.
Dünya genelinde olduğu gibi yerli troçkistlerimiz nerede bir kitlesel birikim görseler oraya balıklama dalma işinde yeteneklidir.
Bilinç düzeyi düşük kesimler, anılan Latin Amerika deneyimlerine kulak kabartmaya oldukça yatkın ve hazırdı. Bu süreci hızlandırmak bir bakıma hem devlet tekelci kapitalizmi açısından hem de sosyalizm adına çok nal eskiten, fakat bir türlü işlevsel olamayan yalancı pehlivanların işine de geliyordu. Sistemin selâmeti açısından denenmeyecek yol-yöntem eksik değildi.
Lula, Chavez, Morales'in ABD'ye, tekelci sermayeye nasıl "karşı" çıktığı binbir tevatür ve spekülasyonla kitlelere aşılanmaya başlanmıştı...
Uluslarötesi tekelci sermayenin yüksek çıkarlarını koruma işinde üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerine dokunmayan, fakat kitlelerin afyonlanıp "devrim iksiri" içip sarhoş olmasından kaygı duymadan, popülist söylemleriyle bu efendi biraderlerle de uzlaştığı görülecektir.
Türkiye sosyal-pratiğinde ÖDP, EMEP, SDP gibi örgütsel deneyimlerin serencamı anlayana çok şey öğretmiştir. SİP'i "TKP"ye inkılâp edenlerin avantürye girişimi burjuvazinin AB'ye girmesinde biçimsel bir vitrinden öte bir işe yaramamıştır. Devrimci ve Marksist Kadrolar, SİP'in "TKP" atılımını boşa çıkarma işinde birlikte hareket etmiş, fakat 10 Eylül 1920'lerin Devrimci ve Marksist birikimi üzerine bina edilecek bir oluşumu henüz gerçekleştirememiştir.
İşte MB90'ın bu süreçte gündeme taşınışı ve anılan etkinliklerde yukarıda özetle değinilen "senaryo"nun bir parçası olduğu yapılan konuşmalarla da kanıtlanmıştır.
1962 sonrası görece rahat, açık mücadele şartlarında I. TİP'in politikada sahne alışından sonra devrimci mücadelede Dev-Genç hareketinin ideolojik-sınıfsal bileşimi ile ters orantılı bir göreve soyundurul- duğunu görüyoruz. Marksizm-Leninizm'in temel ilkeleri ile uzak yakın bir ilişkisi olmayan Dev-Genç olgusunun bu düzeyde gelişmesi, yaygınlaşması ve günümüze kadar da çeşitli ayrışmalarla birer "gelenek" yaratmaya cüret edişinin baş mimarı MB90'dır. I. TİP Marksist-Leninist bir parti (KP) olmadığı, ayrıca arkasında ciddî, güvenilir ve donanımlı bir TKP geleneğinin bulunmayışı gibi etkenlerle burjuvazinin baskı ve terör uygulayageldiği bir dönemde işlevsel olamadı/olamazdı. Her şeye rağmen TİP yerli bir deneyimdi. Sahiplenilecek artıları da vardı.
Kolektifimiz çalışanlarının bu süreci "Partisiz Sol" olarak tanımladığı bilinmektedir. Belgelenmiştir.
Dev-Genç'in PARTİ işlevine soyundurulmasından duyulan kaygıyı o dönemin kadroları olarak MB90'na (o tarihlerde MB55'e) aktarmayı bir görev bilmiştik. Çünkü TKP'nin kadroları yanıbaşımızdaydı, "Harici Büro" değil. Bizimkiler "Harici Büro"ya parti muamelesi yapmadı.
Çünkü, TKP geleneği artısı-eksisi ile bir gerçeklik olarak resmen ikiye ayrışmıştı: SSCB'ye sığınık kesimlere Türkiye'deki PARTİ'yi temsil edenler "Harici Büro" denilmesini uygun bulmuştu/buluyorduk. "Harici Büro"nun Türkiye sosyal-pratiğinde kayda değer bir etkinliği yoktu. "Harici Büro" Türkiye'deki komünistleri aklınca TKP'den "ihraç" etmişti!
Türkiye'deki komünist kadrolar illegalite koşullarında büyük bir baskı ve terör altındaydı. "Partisiz Sol"un yeniden partileşmesini hayat ve mücadele dayatıyordu. Legal TİP'in işlevsel olamayışı karşısında PARTİ arayış ve yönelişleri de doğallıkla öne çıkmıştı.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın Tarihî TKP'yi yeniden oluşturma çağrısı ve girişimleri, MB55'in Dev-Genç'i PARTİ yerine ikâme eden anlayışları, Dev-Genç içindeki Proleter Devrimci Kadroların PARTİ arayışına girmesi, ve bu arada Marksist klasiklerin "Bilim Kurulu" veya "Akademi" disiplinleri dışında hatalı ve özensiz tercüme edilmesi, Bilimsel Sosya- lizm-Komünizm kaynaklı olmayan eserlerin sorumsuzca tercüme edilmesi, Marx, Engels, Lenin sürecini öğrenip özümsemeden Latin Amerika, Ulusal Kurtuluş hareketleri, Çin, Vietnam, Küba, Balkan, vb. gibi ayrı ayrı incelenmesi gereken ulusal ve sosyal kurtuluş deneyimleri Dev-Genç'in kadrolarına iletildi.
Devrimci gençlik PARTİ disiplin ve güvencesi dışında ve ideolojik, teorik, örgütsel bir "kaos" ortamında işçi-kitle ve köylü-kitle çalışmalarına yönelmişti.
MB55'e sık sık hatırlatıldı: "Mihri Abi neler oluyor? Hem Dev hem de Genç? Hani PARTİT MB55'in cevabı; "Çocuklar biz hiç bir dönem bu kadar yayılmadık. Hele bir yayılalım..."dan ibaretti!
MB55'den beklenen cevabı alamayınca TKP'nin meşru ve yasal Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner'e başvurmuş, aynı kaygılarımızı içeren soruyu O'na da yönetmiştik. Benzeri cevapları Baraner'den de alınca ayrıntılı düşünüp tartışmaya karar kılmıştık.
O dönem sınırlı bilgilere sahiptik. Marksist tahlil yeteneklerimiz sınırlıydı. Daha çok sınıfsal gözlem ve sezgilerimizle sorunlarımızı öğrenmeye koyuluyorduk. Ta ki hapishane yaşamında bu yolda derinle- şinceye kadar...
Hele MB55'in "Millî Demokratik Devrim" (MDD) tezi ile aynı kapıya çıkan TİP'in "Sosyalist Devrim" (SD) ve sözlük anlamı dışında benzeri ifadelerle Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın "Demokratik Halk Devrimi" (DHD) formülasyonu (daha doğrusu MB55'in elindeki MDD zortlaması silahının alınarak Devrimci Gençliği onun tasallutundan kurtarma girişimi) dil, terim, literatür ve kavram kargaşası ortamında yeterince bilince çıkarılamamıştı.
Bizler de baştankara bu anlayışların uzantısında saflaşmalara itiliyorduk...
MB55'ten fiilen ayrışma girişimleri 15/16 Haziran Hareketi sonrasına rastlamaktadır. 15/16 Haziran 1970 deneyimi PARTİ'nin eksikliğini öğretmişti. Başta MDD, SD, DHD tezlerinin Marksist açıdan doğru tahlillerini öne çıkardı. Fakat PARTİ'rim oluşturulması mücadelesinde bir "rota düzeltmesi" işini başaramamıştık.
27-28 Ekim 1971'de gerçekleştirilen 'Proleter Devrimci Kurultay'- da da hem MDD, hem de MB55 ilk kez kitle önünde açıkça eleştirildi. Proleter Devrimci Kadrolar TİP ve MDD'den fiilen ayrıştı. Bu kopuş süreci hâlen işlemektedir.
15/16 Haziran'ın, "İşçi Birliği"nin kadroları Dev-Genç'in önde gelen militan kadrolarıyla etle tırnak gibi organik ilişkili çalışmalar içindeydi. Bizimkiler özetle; "Mücadelenin bütün biçimlerine aday bir İşçi Sınıfı Partisi'nin oluşturulmasından" (doğallıkla "Harici Büro"nun açtığı ide- alizasyon ve mistifikasyonlardan kurtulup işçi-kitle ve köylü-kitle bağlantılı bir örgütlenmeden) yanaydı. Keskinleşen sınıflar mücadelesi pratiğinde Türkiye'nin hemen hemen bütün yörelerinde kendiliğinden oluşan yerel (mahalli) örgütler çığ gibi gelişiyordu. Bunların sayısı 600'ü aşkındı. Marksist Kadrolar bu oluşuma değer vererek organik ilişkilere yönelmişti. Dönemin İçişleri Bakanı ve Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk bu yerel inisiyatiflerin "birer dernek adı altında faaliyet gösterdiğini, aslında proleterya ihtilâli yolunda siyasî parti gibi hareket eden örgütler (Sovyetler) olduğunu," Erzurum'da gerçekleştirilen (çünkü başka illerde kongre yapamıyorlardı) Türk-İş Kongresinde açıkça dile getiriyordu.
AP yetkililerinin dahi sosyal sınıf ve emekçi halk sosyolojik gerçekliğinden haberli olduğu bir dönemde, ne MB55 ne de Dev-Genç'in ayrışıp THKO, THKP-C, TİİKP ve TKP/ML vb. örgütlere bölünüp parçalandığı bir süreçteki ilgilileri ve de TİP merkez oportünist kliği Seyfi Öztürk kadar dahi tarih ve sınıf bilincine sahip olamadıklarını gösterdiler...
15/16 Haziran'ın Kadroları bu olgunun üzerine basa basa yerli iç deneyim birikim ve zenginliğimiz olan bu 600 Sovyet (Şura, Komite, Devrim Ocağı, vb.) oluşumunu her gündeme getirdiğimizde, anılan örgütlerin önde gelenlerinden şu uyarıyı alırdık: "Sakın bir daha Dev- Genç Kadrolarına 'Sovyet' örneği vererek suyu bulandırmayın!.."
Kolektifimiz çalışanları 30 yıldır "suyu bulandırmaya" devam ediyor. Sınıflar mücadelesinde terimizle, kanımızla suladığımız bulunduğumuz coğrafyadaki işçi-kitle, köylü-kitle çalışmalarının önemini gündeme taşıyor. Yerel, ulusal, sosyal ve evrensel diyalektiğin neden gözetilmesi gerektiğine ilişkin özgün çalışmaları boşuna dillendirmiyoruz.
35 yıllık rötardan sonra ne Tarihî TKP'nin, ne Suphilerin katledilişinden sonra gelen TKP'nin (Harici-Büro, Dahili-Büro) bir kritiği yapılabildi. Açık parti girişimlerimiz arasında TSP, TSEKP, VP ve ardından boncuk dizer misali siyasî yelpazede sahne alan örgütlerimizin de tutarlı bir kritiği yapılamadı.
Sınıflar mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimiz arasında doğ- rularla-eğrilerin ayıklanması bahsinde de özgün ve etkili çalışmalar yapılamadı. Günümüzdeki "örgütler anarşisi" hastalığımızın teşhis, tedavi, teşhir ve tecridi gibi hayatî konuları gündeme getirdiğimizde ise sistemden önce "acul" davranan içimizdeki eloğullarının fiilî saldırı ve çirkin spekülasyonlarıyla karşılaşıyoruz. Kolektifimiz'e ve şahsıma yapılan saldırılar "edep ve haya" ölçülerini çoktan aştı...
MB90'ın yaş gününe SORUN Polemik!\r\ bazı sayılarını götürdük. MB90'ın yaş gününü eşiyle birlikte kutlayıp ellerini sıktık. Anlamlı bir hayat arkadaşlığı sergileyen Belli çiftinin, Dergimizi okuyup bu yaştan sonra "rota düzeltme" işine girmeyeceklerini biliyorduk. Yine de bizimkilere yakışan bir tavrı seçmeyi uygun bulmuştuk.
Gösteri Merkezi tıklım tıklım doluydu. Bu havayı da izlemek gerekiyordu. MB, 55'inde de, günümüzde de aynıydı. Hâlâ MDD telâffuz ediyordu. "Yurtseverlikle enternasyonalizmi buluşturdum" diyordu. Hayatı boyunca hiç bir özeleştiri yapmamıştı. MDD'nin Marksizm- Leninizm'in temel ilkeleri ile nasıl ilişkilendirildiğine ilişkin Marksist bir tahlil hâlâ yoktu. MB neden ÖDP'yi kuranlar arasına girmişti? ÖDP olmadı neden SDP'yi kurmuş, bu türden örgütlerde rol ve sorumluluk üstlenmişti? 12 Mart 1971 sonrasında TEP'in kuruluşu hangi ihtiyaçtan kaynaklanmıştı? Dr. Şefik Hüsnü Değmer'lerin TKP'si ile Tarihî TKP'nin kuruluş, inşa, program, tüzük, strateji-taktik, vb. konular ve sorunlara yaklaşımlarına ilişkin net bir bakış açısı, ayrıca günümüzdeki "örgütler anarşisi" hastalığımızın giderilmesi konusunda hiç bir tavrı yoktu. "Niçin olsun ki" diyenler de çıkabilir. Yine ayrıca SİP'in kendini "TKP" olarak ilan ettiği kongreye niçin katıldığını, neden tarihsel kişiliğini bu niyetle hareket eden zevata kullandırdığına ilişkin bir değerlendirme de yoktu MB90'ın gündeminde...
Salonu dolduran her cenahtan insanımıza, "gelin birleşelim" diyordu. "Hangi ilkelerde?" sorusu ile işçi sınıfı faktörü MB'nin gündeminde yoktu.
Tarihî TKP, TKP ve günümüzdeki isim, sıfat ve nitelemeleriyle bu süreci sömüren bilcümle avantürye takımı hakkında da MB90'ın vereceği bir mesajı yoktu. ÖDP, SDP, HADEP-DEHAP sürecine endeksli birinden çıkacak mesaj da belliydi. "Millî" diye söze başlayanların asla demokrat olamayacağı biliniyorken MB90'a bunu hatırlatan kimse de çıkmıyordu. (Kolektifimizçalışanları dışında...)
"Harici Büro"nun "1973 Atılımı"nı gerçekleştirenler de MB90'ınki gibi MDD'nin öztürkçeleştirilmişini, UDC'yi piyasaya sürdüğünde bile kimsenin sesi çıkmamıştı. Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi diye yola çıkanların ideolojik-teorik formasyonu demek ki bu düzeyde seyrediyordu (bazı istisnalara girmedik)!?
MB90'ı anma toplantısının orkestranın haleluya çalmasıyla başlanmasına da kimsenin sesi çıkmıyordu. MB90'ın hayat hikâyesinde nesnel gerçekliği yansıtmayan,TKP arşivlerinin doğrulamadığı söylemler ve abartılar da vardı. "Abdülkadir Yüzbaşı-Üsteğmen Mihri" gibi çok "sevimli" şovlar karşısında bu türden bir "kutlama"ya eleştiri yönelten de çıkmıyordu.
Dev-Genç,THKP-C sürecinden geçen Ertuğrul Kürkçü, "Kuruçeşme Toplantılarından sonra ÖDP ve SEH serüvenlerini, bu arada Doğu Pe- rinçek ile çıktığı bir tv etkinliğinde(l) kendini vareden geleneğe uygun bir tavır sergileyememiş, nasyonal sosyalist Perinçek'in ağzının ortasına bir tokat dahi atamamış kimliği ile, yine aynı zamanda hizmet sunduğu Britannica Ansiklopedisi ve "Sosyalizmin ve ülkedeki sınıflar mücadelesinin binbir tahrifatını yansıtan o eşsiz "eseri"nin "Anlatılan Senin Hikâ- yendir!.." başlıklı Ansikpoledi'sinin hesabını verememiş kimliği ve şimdiki "Bianet" sitesi alış-verişlerinden sonra, işkenceci "Kel Eyüp"ten (Eyüp Özalkuş) öğrendiğini satacaktı MB90 etkinliğinde: "MB önemli adamdı!.." Ertuğrul Kürkçü'nün sahne şovu, elini cebinde tutuşu, Dev-Genç ve THKP-C dönemindeki "sevimliliği"ni aratıyordu. Peki "Ertuğrul Kürkçü nasıl bir adamdır?" Bu soru, onu ODTÜ'den siyasete getirenlere - keşfedenlere- sorulmalıdır.
Türkiye öyle bir kuşatılmış sol alana çevrildi ki, ABD, AB ve Soros destekli "komünisf'lerden geçilmiyordu.
THKO, TDKP, EMEP sürecinin ikna edici bir açıklamasını bile yapamayan Mustafa Yalçıner ise, "Bizim dağ serüvenimizi durduracak tek insan MB idi. Fakat bir inisiyatif kullanmadı" diyerek MB90'a anma gecesinin en düşündürücü "tariz okunu" atmıştı. THKO-TDKP-EMEP'in vukuatına dokunmadan...
Mustafa Kemal Kaçaroğlu da Dev-Genç, THKP-C, Kurtuluş güzergâhından edindiği, daha doğrusu çıkardığı ders ve sonuçları içermeyen belagatıyla heyecanlı bir konuşma yapacaktı; neden ODP-SDP gibi "garip" örgütler kurduklarının hesabını-kitabını yapmadan...
MB90 etkinliğinin baş aktörü Akın Birdal (Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu Başkan Yardımcısı) yaptığı konuşmada Latin Ameri- ka'daki "yeni rüzgâr"ın "Türkiye'de neden olmasın" sorusunu öne çıkararak büyük bir sükse yapmayı başaracaktı! Akın Birdal faşist kurşunlara hedef olmuş, bazı siyasî oluşumların içinde yer almış, aynı zamanda İHD'nin başkanlığını yapmıştı. Feodal Avrupa'nın senyörleri misâli her şeyin ilkini kendisinin (zifaf hakkının) keşfettiğini ileri sürecek kertede ruh sağlığını yiyip bitiren Yalçın Küçük, İHD'de rol alan Akın Birdal ve Hüsnü Öndül gibi kimlikler üzerine söyleyip yazdıklarını anılan şahıslara hatırlatmak işi bize düşmez. Fakat Akın Birdal'a çağrılı olduğumuz uluslararası bir sempozyumda sözlü ve yazılı olarak ilettiğimiz bir uyarımızı bu vesileyle tekrarlamak durumundayız (İlgi duyanlar kitaplarımızdan belgelenmiş hâlini inceleyebilirler): "Türkiye'de olup bitenler birer basit insan hakları ihlali değildir. Konu siyasîdir. Çözüm yöntemleri de siyasî olacaktır. Konu ve sorunlara sınıfsal bakış açısıyla yaklaşmak zorundayız..."
Akın Birdal bu türden bir diyalogdan sonra "bundan sonra sınıfsal bakış açısıyla olay, olgu ve süreçleri izlemeyi daima hatırlayacağım...yazılı uyarınızı daima cebimde taşıyacağım" diye çok ince bir davranışla bize verdiği sözünü; hiç bir zaman hatırlamadığını dü- şünce-davranış çizgisiyle gösterdi. Ne Kürt hareketine ne de sosyalist harekete sınıfsallık-bilimsellik ya da sosyal kurtuluşu içeren davranışlarda bulundu. MB90 etkinliğinde de İHD, SDP güzergâhından sonra Lula, Chavez, Morales yârenliklerine girdi yaptığı açış konuşmasında...
Yalçın Küçük'ün rahle-i tedrisinden geçen bilcümle zevat arasında Akın Birdal, Hüsnü Öndül, Metin Çulhaoğlu, Suat Parlar, Aydemir Güler, Zeki Tombak, vs. takımından Devrimci ve Marksist bir düşünce- davranış içine girmelerini de bekleyen yoktur. Anılan zevatın adlarını andığımız için Kolektifimize yoğun eleştiri yapılmaktadır. Böylelerine arada bir "avans" verip "rütbe" takmak onları gündeme taşıyıp yüceltmek manasına gelmez. Varsın biraz daha kibir gurur dağıtıp tatmin olsunlar!..
MB90, ABD'de eğitim görürken bir kütüphanede K. Marx'ın Kapitali ile tanıştığını, fakat 'ağır' geldiği için tamamını okuyamadığını söylüyor. Sen kalk ABD'de okuma imkân ve fırsatını yakala, siyahların sendikal mücadelelerine katıl, iktisat tahsil et, fakat Kapita!i 'ağır' geldiği için okuma! ABD okullarında Marksist siyasal-ekonomi okutulmaz. Amerikan sosyolojisi okutulur. Amerikan sosyolojisi okuyanlardan da ne sosyolog ne iktisatçı ne de devrimci politikacı yetişiyor. Mihri Belli örneği dışında Aybar, Boran, Ecevit gibi isimler sıralanabilir.
Mihri Belli, K. Marx'ın eserlerini hangi düzeyde okudu, hangi ölçülerde özümsedi ve hangi yorumlarda bulundu? Onun hayatını ve mücadelesini incelediğimizde bu sorunun açık ve net cevabını da görüyoruz. Bizimkiler gibi sokaktan, fabrikadan gelen "amele taifesi" olarak aşağılanmak istenenler açısından şunları söylemek durumundayız: Mihri Belli Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi sürecinde sınıfta kalmıştır. Zaten kendisi de bu eksiğini neden sonra açıkça söylemektedir.
Ayrıca TKP Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner, 40 yıl önce kendisine 'Partisiz Sol'un "vukuatf'nı sorduğumuzda o da Mihri Belli'nin diyalektik tarihsel materyalist yöntemden haberdar olmadığına ilişkin önemli açıklamalarda bulunmuştu.
MB90'ın MDD formülasyonunda işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluşu diye bir dava yoktur. "Yunanistan iç savaşında 60 bin kişi boşuna ölmedi. Bugün Yunanistan'da demokrasi vardır, çünkü bedeli ödenmiştir..." diyen MB90'ın demokrasi denildiğinde neyi anladığı bu cümlesinden de açıkça anlaşılmaktadır. Yunan iç savaşının kahraman gerillaları, O'nun bu sözlerini duyunca çok üzüleceklerdir.
MB90'ın hayatı boyunca Marksist öğretinin, yöntemin doğrultusunda işçi sınıfı diye söze başladığını tarih yazmıyor. Onun sevdası varsa da yoksa da "asker-sivil-aydın zümrelerledir. İlerici gençlik ha- reketleriyledir. 27 Mayıs'tan biraz daha ileride (!) cuntasal kalkışmalarla iktidarların alaşağı edilmesine büyük prim vermektir. 9 Mart cuntasının MDD, DHD, vb. akım temsilcileriyle kurulan ilişkilerin hangi manaya geldiğini kavramak için dönemin iddianamelerini, belgeleri, bu yolda yazılan inceleme, anı,vb. malzemeleri okumak yeterlidir.
Dr. Şefik Hüsnü Değmer'lerin geleneğinin TKP'si 1936'da Komünist Enternasyonal'den işte bu "millici" teori-pratik yüzünden çıkarılmıştı.
MB90 millî ihtilâlciydi. Anladığı kadarıyla sosyalizm ile kemalizmi kaynaştırma (!) (ne demekse) işine gönüllü katılmıştı. Mao'dan, Çin deneyiminden oldukça esinlenmişti. Türk yurtseveriydi. Kürt yurtsever- leriyle diyalogdan yanaydı. "Demokratik cumhuriyet" te Türk-Kürt kardeşliğinin, Misak-ı Millî hudutları dahilindeki gönüllü birliğinden yanaydı. Militandı. Uzun yıllar yeraltı mücadelesinde yer aldı. Sansaryan Han'da 9 ay gibi en uzun süre polis denetiminde kaldı. 60X60 cm. ölçüsünde, tepesinde 500 mumluk elektrik ampulü altında "tabutluk" denilen hücre işkencesine dayandı. (Şevki Akşit, Arif Damar ve bazı TKP tutukluları "tabutluk" işkencelerinde ruh sağlıklarını yitirmişti.) O, Deniz, Mahir, İbo'ların devrimci direngenliğinin 1944'deki kadrolarından biriydi. "Gençliğin yolu işçi sınıfının yoludur" diyemi-yordu. Devrim denildiğinde bürokrasinin iki kanadının yanı sıra Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Madanoğlu, vb.lerinin kurduğu cuntasal kalkışmalara gençliği de dâhil edip iktidarı almanın sevdasını kuru-yordu! Bu türden "kestirme" yol ve yöntemlere bel bağlamasıyla da Devrimci ve Marksist Kadrolardan ayrılıyordu.
MB55'in Dev-Genç olgusunun parti yerine ikâme edilişi yanlışı karşısındaki "hayırhah" tutumunu asla unutmuyoruz. "Hele bir yayılalım" diye diye 'Partisiz Sol'un PARTİ kurumsallaşmasını engelleyerek devrimci harekete verdiği zararı da asla unutmuyoruz. Devrimci gençliği kırda bayırda yayarak, tutarlı işçi-kitle çizgisinden koparıp yanılgılara sevketmiştir. Dev-Genç ile İşçi Birliği örgütlenmelerinin bir süre yakalamış olduğu tutarlı işçi-kitle ve köylü-kitle çalışmalarına sokulan "kama"lar günümüzdeki örgütsel hizipleşmelerde de yankısını bulmaktadır.
Türkiye Solu'nun Türk Solu-Kürt Solu biçiminde, milliyet esasına göre saflaşmasının mimarı da MB55'tir. Türkiye Solu içinde varlığını sürdüren Kürdistanlı Devrimci ve Marksist Kadrolar MDD denilmeye başlanmasıyla birlikte devrimci mücadeleden ayrışıp DDKO kurumsallaşması ile mücadeleyi seçmiştir. Kürt kökenli devrimciler "millî" diye söze başlamanın ardından nelerin geleceğini sezmekteydiler.
MB55'in Proleter Devrimci Kadrolar önünde ilk ve açık eleştirisi Proleter Devrimci Kurultay'da (PDK) yapıldı. MB55 ekolünden ayrışarak varlıklarını sürdüren ve göreneklerini müesseseleştirmek isteyen THKO, THKP-C, TİİKP, TKP/ML, vb. örgütsel arayışları aslında tarihimizdeki sosyalist anlayışlardan birer "kopuş" ve de "yeni"yi arayış anlamına da geliyordu. Tarihî TKP'den bu yana devrimci geleneklerimizin irdelenmesi, tutarlılık ve süreklilik içinde kopuş, yeniyi üretme gibi konularda PDK örneği kimilerince incelenmeye değer dahi bulunmamıştır (!). Halbuki PDK deneyimi tarihimizde eşine rastlanmayan bir içeriğe -niteliğe- sahip 'Devrimci Oturum' örneklerinden biriydi. PDK deneyiminin üstünün bu ölçülerde örtülmek istenmesinin sebeplerini biliyoruz. Devrimci mücadeleyi "avantür" derecesine indirgeyen "sol" anlayışlar niçin PDK deneyiminin sınıflar mücadelesinde önemli bir "yol ayrımı" olduğunu kabul etmek ve incelenmek yerine "tozlu raflara" terkederek genç kuşakların tarihimizi öğrenmesi düşünmemiştir?! 'Proleter Devrimci' literatürümüzü Campus Maoistlerinin aşırıp kullanması ya da devrim simyacılarının ithalâtına uygun düşmediği için mi?
Sol'un geldiği son derece "doğal" bir sonuç!..
MB90 üzerine bu kadar ayrıntılı bir polemik neden kaleme alındı? Daha önceleri de 90 yaşlarına erişen Mehmet Bozışık (TKP, TBKP ve hatta MLKP ile kurduğu ilişki) hakkında da benzeri düşüncelerimizi hem kendisine hem de hücresindeki yoldaşlarına iletmiştik. İdris Erdinç de TKP, TBKP, SİP güzergâhında bulunmakta bir sakınca görmemişti. Ona da benzeri uyarı ve eleştirilerimizi ilettiğimizi cümle âlem ayrıntısıyla bilmektedir.
Amacımız, Tarihî TKP, TKP üzerine yapılan bilim ve akıldışı spekülasyonları aza indirmektir. Devrimci tarih ve geleneklerimiz üzerine rahatlıkla (!) yapılabilen tahrifatları, özellikle de tarih yazımında, Mete Tunçay gibi devlet memurlarının değil PARTİ nin disipliniyle oluşturulmuş "Bilim Kurulu" veya "Akademi" gelenekleriyle tarihimizin incelenip araştırılmasına çalışmaktır. Burjuva ve küçükburjuva 'sol' idealizasyon ve mistifikasyonlarının genç kuşakları kasıp kavurmasına engel olmaktır. Tarihî TKP ve günümüzdeki örgütlerin neden işlevsel olamadığının bilimsel ve nesnel gerçeklikle aydınlatılmasına katkı getirmektir. Tarihimizde rol almış kimlik ve kişilikleri (Doğu'lu ya da mistik anlayışları yıkarak) yerli yerine oturtacak çalışmaların önünü açmaya yöneliktir.
Marx-Engels-Lenin ve öteki önder kişiliklerin heykellerinin tahrip edilip kaldırıldığı, Marksizme beş koldan saldırıldığı bir süreçte devrimci politikayı Suphi, Nejat, Değmer, Müstecaplıoğlu, Baraner, Kıvılcımlı, Belli, Bilen, Baştımar, Aybar, Boran ve daha yakın tarihlere gelerek Deniz, Mahir, İbo, vb.'lerinin "dedi ki" diye söze başlama ucuzluğundan ve kolaycılığından kurtarıp temel meseleye getirmek içindir. Bu düşüncelerle hareket etmenin ne kadar zor ve "riskli" olduğunun da bilincinde olarak bu konuyu gündeme getiriyoruz.
Gündeme getirdiğimiz hayatî konuları ideolojik, etik ve ruhsal varlığını tahrip etmemiş kadrolarla tartışmak istiyoruz.
MB90'ın basın-yayın faaliyetleri arasında, tv.'de ve düzenlenen etkinlikte ortaya çıkan görüntülerinden genç kuşaklar neyi öğrendi?
"AKP'nin alternatifi sosyalizmdir!.." diyebilen bir örgütlenme ihtiyacı cenahımızda ne derece önemsenmektedir?
MB90'ın şahsında çizilen "komünist tipoloji" Marksizm-Leninizm iddialı kadrolarınki ile düz mü, ters mi orantılıdır?
Sorulacak soru çoktur. Mihri Belli arkadaş için daha önce yazıp söylediklerimi tekrarlayarak yazıyı sonlamak istiyorum:
"Mihri Belli ile keyifli iki bardak çay içebilirsin. İki kadeh keyifli rakı da içebilirsin. Onunla "keyifli" hapishane arkadaşlığı da yapabilirsin. Fakat Mihri Belli ile Devrimci ve Marksist temellerde asla politika yapamazsın..." O'nun öyküsü de bunu kanıtlıyor.
Yukardaki satırları içimden geldiği gibi yazdım. Daha önce yazdığım bu konuları ayrıntılı işleyip belgeleyen kitap, makale ve polemiklerden ayrıca alıntı yapmayı düşünmedim. Dileyen inceler, arar, bulur veya eleştirel katkı yapar.
MB90 "hâlâ yapılacak çok iş var" sözleriyle bir mesaj veriyor. Bizimkiler "yapılacak iş" bahsinde MB90 gibi düşünmüyor. Devrimci ve Marksist cenahımızda yaşanan "örgütler anarşisi" hastalıklarından kurtulabilmemizin yol ve yöntemlerini araştırıyor. II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi'nin (II. TTKK) oluşturulması mücadelesini "yapılacak iş"lerin başına almanın kavgasını veriyor.
8 Mart 2006
