Mayıs-Haziran'ın Tarihsel İzdüşümü

Mehmet Eymen

Çin Komünist Partisi (ÇKP), 14 Haziran 1963 tarihinde Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Merkez Komitesi'ne bir mektup gön­derdi. Sözde "kardeş partiler arasında diyalog temeli arayan" mektup, Pekin tarafından anında çeşitli dillere çevrildi ve tüm dünya basınına açıklandı.

O güne değin iki parti arasında sadece bir "anlaşmazlık" olduğunu varsayanlar, mektubu okuyunca bunun bir "çatışma" olduğunu ve Pekin- 'in "çatışma"yı bir dünya sorunu yapmak istediğinin ayrımına vardılar.

Temelde "anlaşmazlık" gibi duran şeyin niteliği ve dayandığı ne­denler, sosyalizmin Pekin'i zerrece ilgilendirmediğini, "hesaplaşma"sını tarihsel Rus-Çin ulusal çelişkisi üzerinden yürüttüğünü ortaya koydu. Sorun, iki parti arasındaki "anlaşmazlık" sınırlarının çok ötesine taşın­mış, iki ülke arasında bir "çatışma" zeminine oturtulmaktaydı.

Pekin'in Moskova'ya siyasal karşıtlığı Washington yandaşlığına, ideolojik karşıtlığı da "işçi sınıfı" yerine "halk"ı ikâme etmeye, "işçi sını­fı devrimi" yerine de "ezilen halkların kurtuluş savaşfnı dayatmaya varmaktaydı.

Biz burada, Pekin'in "siyasal" açıdan Moskova ile arasında koy­duğu tarihsel "ulusal çelişki"nin karşı devrimci niteliğini değil, "ideolojik" açıdan içinde debelendiği ve tüm dünyaya pompaladığı karşı devrimci tutumu irdeleyeceğiz.

ÇKP, mektubun 19. bölümünde ısrarla vurgulamaktaydı ki, "Proleterya partisi doğrudan doğruya halka bağlıdır...bütün halkın çı­karlarını temsil eden partidir." Bu tutum partiyi, sınıfsal niteliğin yoğun­laştırılmış ifadesi olmaktan çıkarıyor ve "kitle partisi" olarak biçimlendi­riyordu. Oysa sosyalizme geçtikten sonra bile parti, "halkın partisi" olamazdı. Ancak sosyalist toplumun ileri aşamasına -komünizme- ge­çiş sürecinde parti artık "bütün halkın partisi" olabilirdi.

ÇKP'nin bu sapması altı yıl öncesinden ortaya çıkmıştı zaten. Komünist ve İşçi Partileri 1957 Deklarasyonu'nu sabote etmeye kalk­mıştı. Ama başarısız olmuş, yayınlanan bildiride Marksist-Leninist teo­ri, sosyalist devrim, proletarya diktatörlüğü, işçi sınıfı egemenliği, dün­ya sosyalist sistemi ve gelişme yasaları, dünya devriminin gelişmesin­de sosyalist ülkelerin konumu, emperyalizmin evrilen karakteri, ulusal kurtuluş hareketlerinin demokratik devrimden sosyalist devrime geçişte yeri ve ödevleri, komünistlerin kitleler içinde çalışma yöntem ve biçim­leri apaçık belirlenmişti.

Varsıl bir köylü ailesinin çocuğu Mao, kayınpederi Profesör Yang Changji ile Dört Eylül Hareketi sırasında derin etkisinde kaldığı Li Dazhao ve Chen Duxiu'nun sürekli eleştirdikleri "küskün çocuk" rolünü üstlendi, ÇKP'nin yadsınan yönelişlerini "gurur sorunu" yaptı. Yalnız SSCB ile değil, bildiri imzacısı tüm ülkeler partileri ile çatışmaya girişti. Komünist ve İşçi Partileri 1960 Moskova Doruğu'nda tutumunu daha netleştirdi. SBKP ve diğer kardeş Marksist-Leninist partilere karşı ge­niş bir suçlama ve saldırı kampanyası başlattı. "1957 ve 1960 toplantı­larında kabul edilen strateji ve taktiğin revize edilmesi gereği"ni öne sürmeye başladı. Bununla yetinmeyerek ideolojik görünen "ayrılıkları siyasal alana taşıdı. SSCB ve diğer sosyalist ülkelerle ilişkileri keskin­leştirme siyasası güttü. Yer yer ABD ve diğer kapitalist ülkelerden çok daha aşırı bir anti-Sovyetizm gündemledi. Dünya sosyalist hareketinin tüm sorunlarını oportünist ve ulusalcı açıdan yorumladı.

Bu hareket hattı, gerçekte, ÇKP'nin Çin'de yaşama geçirdiği birçok yanlış kararların sonucu olarak ülke ekonomisinde baş gösteren olağa­nüstü güçlüklerle sıkı sıkıya bağlıydı. "Yüz Çiçek Kampanyası" ile her Çin­linin ülkenin nasıl yönetilmesini istediğini söylemekte özgür kılınması, uy­gulamaların büyük ölçüde kır liberalizmine sapmasını getirmişti. 1958'de ilan edilen "Büyük İleri Atılım" sanayileşmeyi kentsel alan dışında tutarak tarımda kollektivizasyona ve kırsal sanayiin özendirilmesine yöneldi. 1959'da "Büyük İleri Atılım" tam bir felaketle sonuçlandı. Kırsal alanda ku­rulan sanayilerde, örneğin çelik üretiminde hedeflere ulaşılmıştı ama, ça­lıştırılan köylülerin üretim dışı yapıları elde edilen çelik mamullerinin ta­mama yakınının kullanılamaz durumda olmasına yol açmıştı.

Ama Pekin yanlış uygulamalarında ısrar ediyor, gerçekçi olmayan tahıl üretimi hedefleri dayatıyordu. Savaş sonrası düzelmeye başlayan ekonomi ansızın çökmüş ve 12 milyon kadar insanın öldüğü yeni bir açlık dönemi başlamıştı. Durum yalnız Çin toplumunda değil, ÇKP içinde de büyük huzursuzluğa yol açmıştı. Toplumsal ve ekonomik ka­os artarken sosyalizme ilişkin tüm değerler de tahrip ediliyordu. Parti içi çatışma öyle bir noktaya evriliyordu ki, Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping Mao'yu iktidardan uzaklaştırarak onun sembolik görevlerle yetinmesini gündemlediler. Mao'nun halefi kabul edilen Lin Biao, onu devirmek üzere darbe düzenlemeye girişti ve öldürüldü. Pekin, sosyalizm ile tüm bağlarını kopardı ve Çinlilerin ayaklanmasını önlemek için tamamen "ulusalcı halkçılık" alanına yöneldi. Sovyetler'i "sosyal emperyalist", Vietnam'ı bile saldıracak denli "düşman" ilân etmesi, günün koşulların­da Çin'i ABD'nin dolaylı müttefiği kıldı. Maoculuk ise, sosyalist gelişi­min sabote edilmesinde dünya ölçeğinde bir araç düzeyine getirildi bu "dolaylı müttefik" tarafından.

Fransa ve Almanya arasında Elize antlaşmasının imzalandığı, De Gaulle'ün ABD'nin Avrupa'daki gizli eli olarak gördüğü İngiltere'nin AET'- ye girişini veto ettiği, Yugoslavya'nın Sosyalist Cumhuriyet ilan edildiği, Etyopya'da Afrika Birliği'nin kurulduğu, NASA'nın Mercury programının sonuçsuz kaldığı ama Sovyet kozmonot Valentina Tereshkova'nın Vostok 6 ile uzaya giden ilk kadın olduğu, Amerika'nın Küba'ya tüm ula­şım yollarını kapadığı, Fidel Castro'nun SSCB'yi ziyaret ettiği, ABD bir­liklerinin Vietnam'ın altını üstüne getirdiği, bir süre sonra öldürülecek Kennedy'nin Almanya ziyaretinin tam bir anti-sovyetik ve anti-sosyalist propaganda şovuna dönüştüğü o günlerde ÇKP'nin revizyonizt ve ulu­salcı tutumuyla ortaya sürdüğü "Proleterya partisi, bütün halkın çıkarla­rını temsil eden partidir" görüşü, "işçi sınıfı" kavramının yerine yeni bir "halk" ve "halklar" kavramını oturtmaya, "sosyalist devrim" yerine de "ulusal kurtuluş savaşı" tezini öne çıkarmaya yarayan bir manivela ola­rak keşfedildi Washington kurmaylarınca.

ÇKP'nin vardığı nokta, çarın gizli polis şefi Zubatov ile bağlantılı olarak Yevno Azev'in önderliğinde biçimlenmiş Narodnik (Halkçı) Sos­yalist Devrimci Parti'nin Sovyet Devrimini baltaladığı tüm sapmaları yansıyan bir Çin "Bundizmi" olmuştur. Ve bu da işçi sınıfına karşı her türden odağın kullanımına sunulmuştur.

O günlerin Türkiye'si ise DİE'nin 16 ülkeyi veri alarak hazırladığı uluslararası geçinme endeksinde hayat pahalılığında dünya ikincisidir. Emekli Albay Talat Aydemir ve arkadaşları ikinci kez ihtilâl girişiminde bulunmuşlardır. Ortak Pazar'la üyelik antlaşması parafe edilmiştir. Türki­ye İşçi Partisi (TİP) kurulmuş ve 15 Milletvekili ve 1 Senatör ile TBMM'de grup kurmuştur. İstanbul İşçi Sendikaları Birliği ikiyüz bin işçiyle altı kol­dan Saraçhane meydanına girmiş ve "şartsız grev istiyoruz" diye hay­kırmıştır. Kavel işçileri Anayasa'da ifade edilen grev hakkını ilk kez fiilen kullanmış, fabrika polis zoruyla boşaltılıp işveren lokavt ilan etmiş ama işçi sınıfının direngenliği burjuvaziyi Toplu Sözleşme , Grev ve Lokavt Yasası'nı çıkarmaya zorlamıştır. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile T. Maden-İş Sendikası arasında yürütülen toplu sözleşme görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine Sungurlar Kazan fabrikasında greve çıkılmış, Türk-İş yönetiminin sendikadan grevi sona erdirmesini istemesi Amerikancı konfederasyondan kopuş sürecininin ilk tohumlarından biri olmuştur. Kula ve Yün Mensucat fabrikalarında çalı­şan 3 bine yakın işçi toplu sözleşme uyuşmazlığı nedeniyle greve çık­mış, Türk-İş'in imzaladığı sözleşmeyi kabul etmeyip grevi sürdürmüş, polisin müdahalesi üzerine çıkan çatışmalarda çok sayıda işçi gözaltına alınmış ama uluslararası düzeyde yoğun destek gören ilk grev olarak "işçi sınıfının enternasyonalist dayanışmasını" gündemleyerek işçiler le­hine sonuçlanmıştır. Karadon ve Kozlu kömür ocakları direnişleri polis ve jandarma ile çatışmayı getirmiş ve iki işçi ölmüş, çok sayıda işçi ve asker yaralanmış, bölge üzerinde savaş uçakları gezmiştir. Paşabahçe

Cam Fabrikaları grevi sürecinde bir "Sendikalararası Dayanışma" plat­formu (SADA) kurulmuş, bu oluşuma katılan kimi sendikalar Türk-İş'ten geçici olarak ihraç edilmiştir. Çorum Belediyesi'nin 72 işçinin işine son vermesi ve diğer işçilerin ise statülerini değiştirip ücretleri düşürmesi üzerine işyerinde örgütlü Genel-İş Sendikası harekete geçmiş, işçiler Çorum'dan yalınayak başlattıkları yürüyüşü Ankara üzerinden İstan­bul'da tamamlamışlar; bu arada İstanbul, Bolu, Hendek, Düzce, Adapa­zarı ve İzmit'te geniş katılımlarla desteklenen işçiler başarıya ulaşmış­lardır. Bir süre sonra da T. Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş, Gıda-İş ve T. Yeraltı Maden-İş sendikaları İstanbul'da Çemberlitaş Şafak Sineması'n- da toplanmış ve delegelerinin ortak kararıyla Türkiye Devrimci İşçi Sen­dikaları Konfederasyonu (DİSK) kurulmuştur. İşçi sınıfı, ileride 15-16 Haziran'lara yönelecek örgütlülük ve dayanışma bilincini pekiştirip kök­leştirmeye başlamıştır. Marksist klâsikler çevrilip yayınlanmakla sosyalist algılama kaynağına kavuşmuştur.

Avrupa ülkelerinde ise, Stalinizmin mutlak egemenliğinin dayattığı "tek ülkede sosyalizm" kuramı sarsılmaktaydı. Ulusal devletin üretici güçlere dar gelen gericileşmiş rolünün bulanıklaştırılarak onunla uzla- şılması ve idealize edilmesi safları terkedilmeye, devrimci enternasyo­nalizmin öneminin yeniden kavranılması sürecine ivmelenme başla­mıştı. Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere, Yunanistan işçi sınıfları "Av­rupa Birleşik Devletleri" tezini yeniden gündeme almaktaydılar. İkinci Savaş ertesi sosyalizm jargonuyla kılıflanmış ulus-devlet yeniden sor­gulanmaktaydı.

Bu süreçte kapitalizmin sağladığı görece istikrar ve büyüme dö­nemi kendi sınırlarına dayanmıştı. Dönem boyunca biriken ve keskin- leşen çelişkiler, dünya burjuvazisini bu ülkelerde yükselen anti- kapitalist ve sosyalist mücadeleler ile yüz yüze bırakmıştı. Avrupa'daki gelişmeler Amerika'yı da etkiliyor, Vietnam'ın işgaline duyulan tepki ırkçılık karşıtı siyah hareketin genişleyip yoğunlaşmasına koşut yaygın bir toplumsal muhalefeti yükseltiyordu. ABD ilk kez yüz binlerin katıldı­ğı toplumsal gösterilere tanık oluyordu. Salt üniversiteler değil dünya­nın mali kalbi Wall Street bile işgal ediliyordu. İtalya'da dalga dalga grevler ülkeyi sarıyordu. ABD başkanı Nixon protestolar karşısında, Roma havaalanına inemeden gerisin geriye dönüyordu. Ama burjuva­ziyi korkutan asıl olaylar Fransa'da yaşanmaktaydı. İşçi sınıfı tarihinin gördüğü en büyük genel grev bu ülkede düzenlenmişti. 20 günden faz­la süren greve 10 milyon işçi katılmış ve ülkede yaşam durmuştu. Gre­vi sonlandıran Fransa burjuvazisi apaçık iç savaş tehdidinde bulunmuş ve yalnız Fransız ordusunu değil NATO ordusunu da devreye sokma­ya kalkışmıştı.

Yalnız Fransa'da değil, çevre ülkelerinde ve hatta ABD'de bile gençler, işçilerin grevi bırakmasına karşı çıkıyorlardı. İşte o anda burju­vazi keşfetti ki, küçük-burjuva devrimci akımların işçi sınıfının mücadele­sini küçümseyen, yeterince radikal bulmayan anlayışları desteklenirse, sosyalist gelişmenin önü kesilir, proleterya devrimi karabasanı ertelene­bilirdi. Sanayi toplumunda devrimin öncüsünün işçi sınıfı değil, "toplum­dan dışlananlar ve toplumun dışında kalanlardan meydana gelen alt katmanlar, diğer ırklar ve renklerin sömürülen ve zulmedilenleri, işsizler ve işsiz kalabilecekler" olduğunu öne süren, Marksizmi yadsıyıp "yeni çağın devrimci gücü iumpen-proieteryadır" diyen Herbert Marcuse'ü Amerika'dan transfer edip Avrupa'nın ortasına saldılar. Yetmedi, "Bir işe sahip olan insanlar, ne kadar yoksul ve baskı altında olurlarsa olsunlar kentte ya da köyde az çok normal bir iş yaşamı olanlar, esasen burjuva­dırlar, çünkü kaybedecek şeyleri vardır. Gerçek proleter, yaşamından başka yitirecek şeyi olmayan köksüz gerilladır" diyen Regis Debray'i de Güney Amerika'dan transfer edip saldılar alanlara.

Bu da yetmedi, Doğu Avrupa kentleri arasında 2. Savaş'tan yara almadan çıkan tek kent -ve bir zamanlar Kutsal Roma İmparatorluğu­nun merkezi- olan Prag'da, Ota Sik ve Vâclav Havel'e el attılar. Bunlar, Demokratik Alman Sosyalist Birlik Partisi (SED) kuramcıları tarafından alttan alta formüle edilen "pazar ekonomisi"nin Çekoslovakya'da uygu­lamaya konulmasında Antonin Novotny'e karşı Slovak milliyetçilerinin desteğiyle Çekoslovakya Komünist Partisi'ni ele geçirmiş Alexander Dubçek'i görevlendirdiler. "İnsan yüzlü sosyalizm" sloganıyla sistemi liberalleştirmeye girişen -ve bir anlamda Gorbaçov'un öncülü olan- Dubçek'in sahnede yer alışı, Marcuse ve Debray tarafından tahrik edilmiş gençlik yığınlarının Paris'ten başlayarak tüm Avrupa kentlerine yayılan eylemleriyle eşzamanlılık gösterdi. Bir anda her yanda küçük­burjuva devrimci akımlar egemenleşti.

Bunlar işçi sınıfının parti tabanlı örgütlü mücadelesini küçümsedi­ler, uluslararası dayanışma yerine "ulusal kurtuluş hareketi"ni, devrim yerine de "gerilla mücadelesini koydular. Akdeniz ülkelerinde büyük yerel yönetimlerde etkinleşmiş ve iktidara yürüyüş perspektifini gündemlemiş komünist partiler, bir yandan bu gelişmeden öte yandan da Çekoslovakya'ya müdahale etmek zorunda bırakılan Varşova Paktı ülkelerinin "istilacı" olarak ilanından büyük zarar gördüler. Kazandıkları mevzileri hızla yitirdiler. Emperyalizm, "tehlikeli gidiş"i "demokrat" ve "milli" ölçekli "devrimci" kadrolar yaratarak önlemiş, işçi sınıfını sınıf bi­lincinin tarihini yazdığı kıtada bozguna uğratıp geri çekilmeye zorla­mıştı. Artık kıtada Maocu "tek tip"lilik egemendi. Tüm giysiler tek tip oluyor, sınıfsal savaşımda tarihsel etkinliğe sahip komünist partilerin yerini Bader-Meinhoff (RAF), Kızıl Tugaylar (Brigate Rossa) ve sayısız ML eklemli örgütler aldı. Asla işçi sınıfına dayanmayan bu "kör araç­lar" -Stalinist partiler, Maocu köylü orduları, küçük burjuva kent gerilla­ları- nesnel gelişmelerin baskısı altında devrimci bir yöneliş gösterebi­lecekleri ve sosyalizme giden yolu hazırlayabilecekleri düşüncesini sa­vundular. Böyle bir kalkışımın yol açtığı mantıksal sonuç işçi sınıfının devrimden likidasyonuna -ya da yerine "köylücü" ve "halkçı" grupları ikâmeye- vardı. Maoculuğun açtığı yolda ve SBKP'ye küfür ile gelinen kavşakta, "devrim" hedefinde işçi sınıfını devreden çıkaran akımlar, süreç içinde emperyalizmin yerel müttefiği konumunu aldılar.

Bu gidişten Türkiye de nasibini aldı elbet. Ülkemizde -doğrusuyla yanlışıyla- önemli bir işçi sınıfı örgütlülüğünün gündemlendiği ve parti­leşme isteminin eyleme döküldüğü süreçte, önce Mihri Belli çıktı orta­ya. Müflis Pekin'in kitleleri uyutmak adına "Yüz Çiçek" sloganıyla (de­mokratik) ve Sovyet düşmanlığı temelinde ulusalcı (milli) şoven dev­rimciliği, -nihayet 2006 yılında Kapital1 i okuyamadığını 'ağır geldiğini' itiraf eden- sosyalizm müflisi Belli, MDD (Milli Demokratik Devrim) hançerini soktu işçi sınıfı önderliğindeki mücadele cephesine. Yetmedi, ardından Doğu Perinçek çıkarıldı ortaya ve Mao'nun "Kapitalizmin mi, yoksa sosyalizmin mi kazanacağını bütün bir tarihsel çağı alacak, uzun ve dolambaçlı bir mücadelenin sonucu tayin edecektir" biçimin­deki işçi sınıfına inançsız sözünü kendine şiar edinen kampüs Maocu- luğu yapılandırılmaya girişildi.

Kendilerini "Aydınlıkçı" olarak tanımlayacak bu grubun girişimlerini Hikmet Kıvılcımlı, "Mao kalpazanlığı, CIA sosyalizmi" olarak nitelendir­di. "Milli devrimci" -ve Moskova'nın deyişiyle "Maocu Bozkurtlar"- olan ve Dev-Genç'i Albay Kadri Kaplan gibi cuntacıların oluşturduğu Dev- Güç'ün emrine veren Perinçek tayfasını Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş de "işbirlikçi" ve "sahte devrimci" ilan ettiler. Ama o işlevini gördü ve FKF eski genel başkanlarından Hüseyin Ergün'ün deyişiyle "Türkiye solunu bin parçaya böldü." Çevresine Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Nuri Çolakoğlu, Ömer Madra, Cüneyt Akalın ve Halil Berktay gibi bu­gün kim ve nerede oldukları apaçık ortada olan bir kadro alan Adalet Partisi (AP) Erzincan Milletvekili Sadık Perinçek'in oğlu ve Milli İstihba­rat Teşkilatı (MİT) görevlisi Gürbüz Tüfekçi'nin kuzeni Doğu, Amerikan Filo'sunun Dolmabahçeye demir attığı ve Amerikancı İslamcıların pro­testocu gençliğe saldırdığı "Kanlı Pazar" gününde Taksim meydanına "Ne ABD ne Rusya" pankartı ile girdi ve ertesi gün yabancı basında "Türkiye'de yeni bir milliyetçi hareket doğuyor" yorumunu yaptırdı.

Bu noktadan sonra dizginler ansızın boşalıverdi. Mao'nun "uzun yürüyüş"ünden özenilen ve Samsun'dan Ankara'ya uzanan bir "Musta­fa Kemal yürüyüşü" düzenlendi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarınca. (Bu yürüyüşün arkasında da Albay emeklisi Kadri Kaplan vardı ve TİP'li- DİSK'li Uğur Cankoçak onun istihbarat bağlantılı biri olduğunu yazdı.) Derken kent ve kır gerillaları sardı ülkenin dört bir yanını. Tuğlaları işçi sınıfı tarafından örülmüş ve parti harcıyla yükseltilecek sosyalist inşa safları bölündü, parçalandı, ayrıştırıldı. MDD'ci ve Maocu hareketler, her türden gerilla oluşumları kendi konumlarını "meşru zamansal kesit" varsaydılar. Gerilimlerde, çatışmalarda ve çelişkilerde okudukları tek şey, kendi öznelliklerinin öne çıkmasıydı. Önceleri dillerinden "devrim" ve "halklar" sözcükleri düşmüyordu. Kısa sürede bunlar "halklar"a ve "ulusal kurtuluş savaşfna dönüştü. Kimileri BAAS özentisi 9 Mart ha­reketine eklemlenmek için kısa süreli eylemsizliğe, kimileri de yine o hareketi hızlandırmak için yaygın eylemselliğe yöneldi. Türkiye'nin uf­kunda artık işçi sınıfı devrimi yoktu. Askersel destekli cunta formülleri, "halklar"ın "ulusal kurtuluş savaşı" vardı yalnızca.

Türkiye'yi emperyalizmin kuguladığı Asya Maoculuğuna, Avrupa ve Amerika "kampüs Maoizmi"ne bağlayan bu gelişme, tıpkı o ülkelerde ol­duğu gibi "halklar" kavramına dayanarak yükselmişti. Ulusal alandaki "halklar" uluslararası söylemde "dünya halkları" diye telâffuz ediliyordu. Bu söylem, yerel ve genel anlamda işçi sınıfına güvensizlik ve onun ideoloji­sine inançsızlık demekti. Küçük burjuva sapkınlığının bu uç noktası, gide­rek işçi sınıfına hakarete de varacaktı. Dahası, "halklar" ile tanımlanmaya çalışılan her türden azınlığın sorunları, sistemin salgıladığı sorunlar yu­mağının bir parçasıydı. Bugün de öyledir. Kapitalist sistemin sorunlarını bizzat anamal olgusu yaratır. Ama etkileri tüm toplumu sarmalar. Bu du­rumdan çıkış "halklar"ın tutumuna değil, emek ile sermayenin konumları­nın yeniden belirlenmesine -yani "ulusal kurtuluş savaşlarına değil devri­me- bağlıdır. Devrim, tarihin her sürecinde varolmuş "halklar"ın değil, tari­hin yaşadığımız sürecinin sömürgen egemeni sermayeye karşıt olan ve yine tarihin yaşadığımız sürecinin önder gücü işçi sınıfının sorumluluğun­dadır. Bunun dışındaki her kalkışım, sosyalizme ihanettir.

Marksist siyasal savaşımın temel nirengi noktası sınıftır. Sınıfın siyasal mücadelesidir. Esas toplumsal dinamik ve bu dinamiğin siyasal hattı işçi sınıfının kolektif yürüyüşüdür. Elbette işçi sınıfının bütün ola­rak sınıf mücadelesini omuzlaması olanaksızdır. Bu nedenle, sınıf mü­cadelesini yekpare bütünlükler arasında yer alan fiziksel bir olay olarak anlamak gerekir. Sınıf kendi anlamını ve tarihsel değerini mücadelenin içinden bulur. Kendine eklemlenmesi zorunlu katmanlardan değil. İşçi sınıfı ile ideolojik bütünlük içindeki yapılarda da "halklar" ve "ulusal kur­tuluş savaşları" değil, "proleterya disiplini" ve "Marksist devrim" inancı vardır. Marksist olmak da her koşul altında bu hattı savunmaktır. Bu­rada sorun işçi sınıfının salt burjuvaziye karşı verdiği mücadele de de­ğildir. Siyasal bir özne olarak kendi siyasal gerçekliğinin dünyasını kurmasıdır. Siyasal hattı, diyalektik erk gerçekliğinin içine yerleştire- bilmesidir. Bu yolda kendisine eklemlenecek katmanların "halklar"dan -giderek dile daha da pelesenk kılınan "ezilen halklardan- söz etmesi siyasal hattı sabote eder, diyalektik erk gerçekliğini sislendirir. Mark­sizm, işçi sınıfı ezildiği için yoktur. Ezilme durumu işçi sınıfı için talidir. Ezilen kavramı, diyalektik ve tarihsel materyalizmi, bilimselliği yadsı­manın; emek sermaye çelişki ve çatışmasının içinin boşaltırılarak an- lamsızlaştırıldığı bir noktada işlevsel olmaya başlamıştır. Maoculuğun ve her türden gerillacılığın post-modern zamanın mikro-tanrıları gibi or­taya salındığı 1960'lı yılların ikinci yarısından bu yana, işçi sınıfını top­lumsal devrimden soyutlama yolundaki sermaye egemenliğinin dolaylı müttefiki -en azından zararsız ve şımarık çocuğu- konumundadır.

SORUN Polemik Dergisinin bu sayısının yayın dönemi, 1 Mayıs ve 15-16 Haziran gibi hem bütün ülkeler hem de bizim ülkemiz açısın­dan iki önemli kazanımın yıldönümlerini kapsıyor. 1960'ların Mayıs olayları ve Çin-Sovyet Haziran mektuplaşmalarının açtığı derin yaralar, parçalanmışlık, bölünmüşlük, işçi sınıfının küçümsenmesi ve yerine "halklar"ın ikâme edilmesi, devrimin "ulusal kurtuluş savaşı" ile sabota­jı, enternasyonalizmin "ezen ülke proleteryası" ve "ezilen ülke proleteryası" ayrımlarıyla berhava edilmesi, çelişki ve çatışmaların aşılması yolunda maddî "disiplin"in yerine "demokrat" ya da "insancıl" ruhanî söylemler yozluğunun montajı, olguların siyasal hareketlilik için­de oynadığı rolün değil bizzat rolün kendisinin gündemlenmesi, "kendi kaderini tayin" adına Marksist kuramdan vazgeçip emperyal odaklı -AB gibi- kuruluşların korumasını talebin ve liberter gözetimin meşrulaştı- rılması, tarihsel birikimin 1920'ler ve günümüz arasına çizdiği hattın tam dışında konumlanarak partileşilmesi türünden sapışları yeniden ir­deleyip silkinmek için fırsat saymalıyız bu dönemi.

"Biz devrimi çok sevmiştik" nostaljisi ile 1960 sonlarının Marksizmi yadsıyan radikalizmini bugün yeniden hortlatmaya dönük gençlik kalkışımlarını örgütleyen de, Güney Amerika'daki "ezilenci" gelişmeleri işçi sınıfı mücadelesinin Marksist canlanışı varsayan "yetinmeci solcu­luk" atağına geçen de, Fransız Komünist Partisi'nin içinde olmuş ama "cephe" siyasetinin işçi sınıfı önderliğinde bir mücadele alanı olduğunu anlayamadan Türkiye'de her türden sağ ve sol oportünizme açık bir "cephe" ile günün dayatmalarına karşı savaşımının "zaruret"ini öne çı­karan da aklını başına devşirmelidir. Bize "her türlü ayrımcılığa karşı­yız" diye yanaşanlar da bir kez daha düşünmelidir. Biz, ayrımcılığa karşı değiliz. Tam tersine, ayrımcıyız. Emek ile sermayenin, işçi sınıfı ile diğer sınıf ve katmanların ayrımlı olduklarını bir kez daha anımsa­manın ve bugünden tezi yok, sınıfsız toplum yolunu hedefleyenlerle "halkçı", "ulusalcı", "ezilenci" vb.lerinin mücadele hattımızdan daha da net ve kalın çizgilerle ayrılmasının yandaşıyız. Ancak ve ancak böyle­likle, işçi sınıfının artık ortadan kalktığını savlayanlara tam tersini kanıt­lar ve çevremizde pusulanan her türden gericiliğin dar kalıpları ve put­larını yıkarak yeniden atılıma geçeriz.

Mayıs ve Haziran aylarının tarihsel izdüşümüne yansıyan budur. Gerisi ise, laf-ı güzaf!

21 Nisan 2006

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.