Resmî Tarih Polemikleri - 5

Tolga Ersoy

"Sıradan insanlar" umursamaz ve bir bu kadar daha acı olanı sor- gulamaz oldular; acı gerçeği bir kez daha dile getirmekten çekinmeye- lim: "sorgulayamaz oldular" diyelim. Kusursuz bir sürüye/reayaya dö­nüştüler, başarıyla dönüştürüldüler.

Ya "sıradan olmayanlar"; bu tanımla "az buçuk okumuş" olanlar­dan ya da kendisini okumuş zannedenlerden söz ediyorum, onlar bu sürüleşmenin neresindeler? Bildiğimiz yanıtları tekrarlamakta sakınca yok, "onların" önemli bir kısmı araba modellerini yenileme ya da yazlık evlerinin taksitini ödeme derdinde. Sayısı yüzleri geçmiş üniversitele­rimizin "akademik kadrolarının" hangi işlerle meşgul olduklarının araş­tırılması ülkenin gerçeğine ışık tutan sosyolojik bir vaka analizi olabilir. Statü ya da kariyer hezeyanları, akademilerimizin ve akademisyenle­rimizin şizofrenik yapısının temel kriterlerinden birisi olarak ele alınabi­lir; üstelik bu kritere göre yapacağımız basit şemada sağ ve "sol" ayrı­mı da olmayacaktır! Çünkü akademik solcularımızın önemli bir kısmı çoktan ulusalcılık adını verdikleri faşizm batağında boğulmuşlardır. Bir kısmının da yurtseverlik metaforunda debelendiklerini unutmayalım. Bu oyunu daha yüksek yerlerde oynayanların ise özel üniversitelere kapılandıklarını tekrarlayalım. [Yurtseverlik kavramını da ileriki tartış­ma listelerimize dahil edelim.] Bir zamanlar YÖK'e hayır diyen "eski" solcu ahilerimizin özel üniversitelerde "hocalık" yaparak özgürleştikle- rini ve aslında özgürleştiklerini sandıkları bu çöplüklerde, sermayenin ilkokullarında ehlileştirildiklerini bir kez daha tekrarlayalım.

Süre giden yabancılaştırma operasyonu ülkeyi baştan başa "ya­bancılarla" doldurmuştur. Başarı umulanın ötesindedir, "yurtdışındaki temsilciliklerimiz"de bu başarıdan paylarına düşeni almıştır. Bu başarılı operasyonun sonucunda onlar için ülkenin gerçekleri, sokaklar ve fab­rikalar, tarlalar ve dağlar üniversite meyhanelerinde mezeye ya da emperyalizmin "vakıflarından" aldıkları ödeneklerle yaptıkları sözde araştırmalarda birer bulguya-olguya dönüşmüş, indirgenmiş durumda­dır.

Yeni öğrendiğim bir deyimle (argo..?) onlar duruma Fransız kal­mışlardır. Bilinçli tercihleri cahilleşme ile sonuçlanmıştır. İdeolojinin başarısını da unutmayalım!

Argo ve/veya deyimler sözlüklerine göre "herhangi bir iş ya da ko­nuya yabancı olmak" anlamına gelen "Fransız kalmak" deyimi ile ilk kez birkaç ay önce -belki de daha çok- bir dershane afişi aracılığıyla
karşılaşmıştım: "Fransızca öğrenin Fransız kalmayın" sloganı ile halkı dil kursuna çağırıyorlardı. Deyimi çok sevimli bulmadığımı söylemeli­yim, sorun başka bir şekilde de ifade edilebilirdi! Deyimin-söylemin kö­keni konusunda ise taradığım sözlükler açıklama yapmıyordu; bu tür­den belirsizlere fazla zaman ayırmanın gereksiz olduğunu düşündü­ğüm bir zamanda yanıta yönelik bir ipucu Dergi"nin son sayısı ile birlik­te geldi: "Fransız kalmak" deyiminin "Fransa'da uzun süre kalmak du­rumundan" türemiş olabileceğini düşündürecek bir bulgu.... Neredeyse yüzyıl önce tanımlanmış bir sosyolojik "rahatsızlıkla" yeniden karşı­laşmanın, onu anımsamanın verdiği hayâl kırıklığı.

Yaşamının önemli bir bölümünü yurt dışında geçirenlerin, Türki­ye'yi saygıdeğer üniversitelerinin saygıdeğer kürsülerinde bir ders programına indirgeyenlerin ya da onun sadece Side, Kaş, Bodrum ya da Foça'dan oluştuğunu (sıralama herhangi bir niyet güdülmeksizin güneyden kuzeye doğru yapılmıştır) zannedenlerin durumunu da açık­layan bir deyim olmalı Fransız kalmak. Engizisyonun yeşerdiği toprak­larda yaşayanların engizisyonun sözcüğüne soyunmaları, üstelik bu işin Türkiye engizisyonunun hem beşiğini oluşturan, hem de ulaşılan nokta itibariyle karakoluna dönüştürülen üniversitelerin dışındaki- dışarıdaki üniversitelerden de yapılabiliyor olması ne kadar acı. Küre­selleşme denen "şeyin" bir örneği de bu olmalı.

Diğer taraftan temel sorunun "durulan yerin" niteliği ve niceliği ile de ilgili olduğu unutulmamalı. Ece Ayhan'ın dediği gibi: "masanın bir yanı ile öteki yanı sorunu anlayacağınız" Ancak biz şairin metaforunu olduğu gibi bırakarak "fark eder" diyoruz.

Kısa yazımıza "umursamazlık" durumunu örnekleyerek başlamış­tık, hiç kuşkusuz konumuz bu "insanlık" durumu ile ilgili değildi, ne var ki bu olgunun üzerinde biraz daha durmakta yarar var, en azından ko­nuyla ilgili bir son söz oluşturacak kadar. Umursamazlığın, rezilliğin böylesine ayyuka çıktığı sefalet, yoksulluk ve sömürünün insanlık tari­hinin hiçbir döneminde olmadığı kadar derinleştiği günlerde kişisel ve psikolojik bir savunma yöntemi olduğunu ve bu tarzın yabancılaştırıcı etkisi nedeniylede kişiyi de deformasyona uğrattığını biliyoruz. Burada sorun kimi umursamazlıkların ideolojik bir maskenin altında gizlenme­ye çalışılması... buraya şimdilik kaydıyla bir üç nokta koyup yanıtlan­ması dileğiyle polemik sorularımızı formüle etmeye çalışacağım. (So­rularımız "konuya" Fransız kalmayanların temel önermelerinin sıra­lanması ve "kendi kendimize vereceğimiz" yanıtlar şeklinde de kurgu­lanabilir, bir ara not...) Bir: antiemperyalizm antikapitalist olmadan an- lamlandırılabilir mi? İki: resmî ideoloji ile egemen ideolojiyi birbirinden bağımsızlaştırmak, örneğin birinin argümanlarını kullanarak "diğerini" tartışmak Marksist bir yaklaşım mıdır? Kendisini solcu ve/veya sosya­list zannedenlerin önemli bir kısmının bu ya da benzeri sorulara yanıt­larını bir kelimeyle vermelerini istediğimizde doğru bir yanıt verme ola­sılıkları oldukça yüksektir. Yeter ki, örnek olgular olaylar üzerinden tar­tışmaya başlamayalım! Biz önce "uzun" yanıtlarımızı verelim: anti- kapitalist olmadan antiemperyalist olunmaz, özünde kapitalizme karşı olmadan eylemin-eylemliliğirı antiemperyalistliği ancak ideolojik bir safsatadır. Bu bir. İki, egemen ideoloji ile resmî ideoloji tamamlayıcı iki unsurdur. Biri sömürmeye yarar diğeri sömürülenleri yönetmeye!

Şimdi işi zorlaştırıp tarafların yanıt hakkını saklı tutarak polemik sorularımıza geçelim: ulusal kurtuluş savaşı adı verilen hareketin "za­feri" Türkiye'deki hangi emekçinin hangi sorununu çözmüştür? Bu ve benzeri soruların sosyalizm eksenli sosyalistçe verilecek olumlu bir yanıtı yoktur. Buradaki başlıca sığınma "o günün koşulları öyleydi vs" türden bir savunma olabilir ki buna yanıtımız en baştan "o zaman bu durumu sosyalizm eksenli savunmayalım beyler... ya da liberalizmlerin pratiğini kendi aranızda tartışmanıza ise diyecek bir şeyim yok..." şek­linde olmalıdır.

Kendisini sosyalist sananlar ya da zan'edenler "ama o günün rea­litesi" diye söze başlıyorlar. Evet bu başlangıç doğrudur, "o günün rea­litesi" diyerek ne anlattıklarını biliyoruz, realite ya da gerçek bu hareke­tin kapitalizm karşıtı olmadığı ve antiemperyalist olmadığıdır ki bu söz ettikleri türden gerçekliğin birebir ifadesinden başka bir şey değildir. Onun, emperyalizmin çok sayıdaki projesinden birini geçici süre sekte­ye uğratmış olması ya da emperyalizmin bir projesine -onların iddia et­tiği şekliyle- darbe vurmuş olması, bu darbenin anti- emperyalist oldu­ğu anlamına gelmez. Unutmayalım ki bu sözde antiemperyalist müca­deleden/darbeden sonra kurulan "hükümetin" başlıca çabası Türkiye egemen sınıfları adına, oluşmaya başlayan oluşturulmaya çalışılan burjuvazi adına uluslararası imtiyazlar elde etmek ve onların uluslara­rası kabulünü sağlamak için emperyalist anlaşma -antlaşma değil!- masasına oturmak yönünde olmuştur. İşte Lozan budur!

Antiemperyalizm, bu bağlamda kulağa hoş gelen bir retorikten başka bir şey olamaz olmamıştır da.

Lozan'dan birkaç sene önce 1918'de Mustafa Kemal "İngilizlerin Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline gösterdikleri hürmet ve insanlık karşısında yalnız benim değil bütün Osmanlı mille­tinin İngilizlerden daha iyiliksever bir dost olamayacağı kanaatiyle duy­gulanmaları pek tabiidir" demiş, aradan geçen süre, bu "dostluğun" sağlamlaştırılması için atılan adımların şahididir. Aslında emperyalizm de böyle bir şeydir! Daha optimist bir tarzda konuya yaklaşmayı dene­yelim; en iyi olasılıkla "ulusal direniş" olarak adlandırılabilecek bir ha­reket hele ki sonunda İngiltere/Batı emperyalizmi tarafından onanmayı bir zafer olarak tanımlıyorsa -polisiyelerde çözümün ünlü sorusu ile "sonunda kim kazandı?"- bu nasıl bir antiemperyalizmdir?

Kapitalizm karşıtlığı -liberal kapitalizm ya da islâmî kapitalizm fark et­mez- olmadan, sömürünün her türlüsüne karşı olunmadan antiemperyalist olunamayacağını, antiemperyalizmin saf, bağımsız bir ideoloji(?)/ yaklaşım olamayacağını dünya tarihi insanlığa yüzlerce kez -abarttık diyorsanız on­larca kez diye değiştirelim!- göstermesine rağmen kendisini solcu sanan kimilerinin bunu anlamaması-algılayamamasının belli başlı iki nedeni olabilir ki, bunlardan birincisi -ısrarla savunduğum budur- sosyalist/sol olmamaları, ikincisi ise algı özürlü olmalarıdır. Kemalizmin "sol" olduğunu sanmalarının nedenini de kuşkusuz bu iki başlık altında toplama olasılığımız yüksek! Ke­malizm ile "sol" arasında uzaktan yakından bir ilişki yoktur, herhangi bir bi­çimde sunulabilecek bir ilişki aramak bir ilişki tanımlamaya çalışmak gerçek­likten uzak ve salt bu nedenle de sağlıklı olmayan bir çabadır.

Bu "çabanın" tümüyle sola ait "jargonun" kullanılarak sürdürülmesi ise en baştan tartışmanın çıkmaza sürüklenmesi anlamına gelir. Ulu­salcıların -ve diğerlerinin- Kemalizm'i sol sanarak giriştikleri tüm tar­tışmalarda gerçeğin katı ve acımasız yüzüyle karşılaştıklarında iki yön­tem benimsediklerini görürüz; bunlardan birincisi ihbar ve saldırıdır ki bunun deşifre edilmesi son zamanlarda iyice kolaylaştı. Asıl sorunu ikinci yöntemi, "uzlaşmacı gibi görünen söylem" oluşturur. Bu yöntemi seçenlerin temel dayanağını antiemperyalizm retoriği oluşturur. Bize "yaşanılan olumsuzluklara rağmen duygusal olmayalım" öğüdünü ve­rirken "ulusal kurtuluş savaşı, antiemperyalist halk cephesi gibi klişe­leşmiş ve durumu yanıtlamaya yönelik hiçbir tutarlı yanı bulunmayan ve bu haliyle sosyalist tarih yaklaşımıyla ilişkisi olmayan bir dil tuttur­maktan da geri kalmazlar ve hatta kimi zamanlarda daha ileri gidip ulu önder kültünün yeniden inşasına katkıda bulunmaktan da kaçınmazlar. Israrla vurgulamalıyız ki ismi, cismi ne olursa olsun "tapınma öznesine" dönüştürülmüş bir kült varsa "sol" olunmaz. Diğer taraftan onlar sosya­list olduklarını her fırsatta dile getirerek tartışmada da artı puan kaza­nacaklarını zannederler. Zannede dursunlar.

Şimdi okuyucu "bu halk cephesi işi de nerden çıktı" diye soracak­tır, sormakta da haklıdır. Çünkü ben de merak ediyorum! Nasyonal sosyalistlerimizin son günlerde kullanmaktan pek haz aldıkları dillerine doladıkları eski bir "kavram". Haddini bilmezlik yapıp bu bağlamda da bir iki kelime söyleyelim. Sınırları aşan bir yazı-yazı dizisi olmayı amaçlıyorum ya da haddini bilmez, ne de olsa "deneme" yazıyorum! "Faşizme karşı halk cephesi" projesi bana hep "komünizmi asimile et­me projesinin" bir parçası gibi görünür. Sınıf savaşının durdurulması­nın bu türden cephelerin her zaman temel şartı olduğu anımsanmalı­dır. Ciddî bir sağ sapma olup er ya da geç her zaman sınıf mücadele­sinin sönümlenmesi sonucunu vermiştir. Bakınız: tarih.

Dimitrov'un yazdıklarını bir yana bırakalım, denememizin konusu değil. Örnek olsun 1940-45 Fransa Halk Cephesi de dahil olmak üze­re; bu yapılanmaların niceliği konusunda bir kuşkumuz olamaz, libera­lizmin açık ucu saydığım faşizme karşı mücadele etmek üzere kurulan cephede liberallerin de olduğunun bir dip not olarak anımsanması önemlidir. Önemlidir çünkü o günkü cephe hareketinin niteliğini bugün daha iyi anlamamıza aracılık ediyor ve diğer taraftan ideolojik olarak cepheye onay veren komünistlerin bugün nerede olduğunu da sorma hakkını veriyor. Tekrarlıyorum, kapitalizmi tartışmayan antiemperyalist birlikteliklerin, faşizmi kapitalizmin bir unsuru olarak değerlendirmeyen cephe projelerinin tek sonucu vardır: kapitalizmin siyasi krizinden çık­masına aracılık etmek ve devrimci komünizmin asimilasyonu. Bir kez daha sorulur, öğrenmeye açığız, var mı tarihte aksi bir örneği?

Türkiye'de durum kuşkusuz daha da ilginç; Kemalizmin farklı ver­siyonlarına karşı hükümet olmaya "diğer" Kemalistlerle cephe. Peki sosyalizm bu projenin neresinde? Bugünkü nokta itibariyle böyle bir cepheyi savunmak ulusalcılığa=kemalizme biat etmekten başka bir an­lam taşımaz. Sınıf nerede? Yok; unutmayalım ki seksen yıllık Kemalist ya da yüz yıllık ittihatçı geleneğin yegâne düşmanı-kalıcı düşmanı yal­nızca ve yalnızca sol'dur. Dışarıdan farklı görünüyor olabilir! Farklı gö­rünmeli ki, örnek olsun, devlet geleneği içinde ortak paydada buluşu- labilecek bir takım olumluluklar arayışına gidilebilmektedir. Bu türden sapmaların örgütsüzlükle doğrudan ilişkili olduğunu bir ara not olarak tekrarlayıp devam edelim, 12 Eylül günlerinde de partisiz-örgütsüz kimi sol'lar işkence altında iken kendilerini kurtaracak iyi bir paşa beklentisi içine girmişlerdi ki, bu türden beklentilerde ne yazık ki sol geleneğimi­zin bir parçasıdır, tabii ki doğal olarak o paşa gelmedi. Bugün bu yak­laşımın yerini Kemalist paşalar Kemalist olmayan paşalar ayrımı aldı ve bu türden ayrım son zamanlarda iktidar olanaklarından pek yararla­namayan soikemalistler arasında daha çok dillendirilmeye başlandı. Ben, Türkiye'de erk üzerinde etkin olan herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin bilaü kaydı şart herkesin, bilaü kaydı şart (=kayıtsız şartsız / Bila:-sız, -siz) Kemalist olduğuna inanırım. İdeolojik açılımla­rımla bu "inancımı" sınarım ve sonuç olarak cephe kuracak, yan yana duracak kimse arayışına girerken daha dikkatli olunması gerektiğini düşünürüm!

Örneğin Mustafa Suphi'nin hangi düşünce ile Anadolu'ya hareket ettiğini ve nasıl karşılandığını biliyoruz. Bu olay sadece cephe sorunu­nun tartışılması açısından değil, daha önemlisi bir geleneğin anlaşıl­ması açısından da oldukça önemli. Yanıltmaz bir şablon olma özelliği­ne sahip: sivri köşeli ve açıklayıcı. Öyle bir şablon olay ki kimi sol grup­ların görmezden geldiği birçok olayın nasıl okunması gerektiği konu­sunda temel siyasî geleneğimizin bilgilerini barındırıyor.

Şimdi fazlasıyla iyimser olduğuna inandığım bir yaklaşımla Musta­fa Suphi'nin Anadolu'ya çok sayıda iktidar odağı barındıran harekete katılıp -cephe kurup- açılacak kanaldan da sosyalist düşüncelerini ha­rekete geçirmek üzere döndüğünü düşünelim. (Diğer taraftan Mustafa Suphi hakkında T.C. resmî tarihinden olduğu kadar T.K.P resmî tari­hinden de bağımsız düşünme ve değerlendirmeler yapılması gerektiği hakkındaki söz hakkımızı da saklı tutalım; kimi sol'un yalnızca resmî tarihle olan flörtü ile birlikte, kimi sol'un kendi resmî tarihini yazışının da ciddî bir tartışma konusu olduğunu belirtelim.) Burada önyargımız devreye girecek; bu şekildeki bir "düşüncenin" tıpkı bugün olduğu gibi o günde de ideolojik arınma ve olgunluk durumunun dışında bir yakla­şım olduğunu düşünüyorum. Şimdilik kaydıyla Suphi, bir cephe hayali ile Türkiye'ye dönerken "cephenin" en güçlü iktidar adayı tarafından aslında hep iktidarda olan ve bir süre sonra hukuken/şeklen iktidara gelecek olanlar tarafından nasıl karşılandığının öyküsünü yeniden okuyalım, belki de böylelikle Susurluk olgusunu ya da Şemdinli ile baş­layıp Mart 2006 post-post modern darbesinin algılanması kolaylaşa­caktır.

Pek sanmıyorum ya... çünkü soikemalistler adına hiç de umutlu değilim!

28 Aralık 1920'de arkadaşlarıyla birlikte Kars'a gelen Mustafa Suphi Erzurum üzerinden Ankara'ya geçmeyi planlar, bu planları vali­nin yasaklamasıyla bozulacak ve vali tarafından Rusya'ya geri dönmek kaydıyla Trabzon'a yönlendirileceklerdir. Durumları vali tarafından Mustafa Kemal'e bildirilir ve yanıt olarak "kaç kişi geldikleri ve birlikte hareket edip etmedikleri" Ankara'dan sorulur. Valilik kurumunun uzun yıllar boyunca başlıca işlevinin "sol avcılığı" olduğu düşünüldüğünde burada ciddî bir başarı söz konusudur. Mustafa Suphi ve arkadaşları Trabzon'a gittiklerinde "cephenin" diğer unsurları ile karşılaşacaklardır. Bunlar arasında öncelikle anılması gereken iki isim Yahya Kahya (kahya: bir daire, çiftlik veya konağın işlerini çekip çevirmekle görevli kimse; esnaf örgütlerin lonca başkanı, örneğimizde her ikisi birden!) ile Barutçuzade Ahmet'tir. Her ikisinin de bugün bildiğimiz ve artık yakın­dan tanıdığımız anlamda çeteci olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ne var ki faaliyetlerine sıradan çetecilik dersek Türkiye'nin kendileriyle gu­rur duyduğu bu kahramanlara hakaret etmiş olabiliriz. [Çete sözcüğü­nün etimolojik olarak incelenmesi ilginç olabilir.] İttihatçı olup 1920'de Enver'i destekleyen bu ve benzeri isimler İstanbul ve sonra Ankara hükümetlerinden aldıkları emirleri, daha doğru bir yaklaşımla devletle­rinin kendilerine verdiği görevi, gereğinde durumdan görev çıkararak, başarıyla yerine getirmektedirler. Örneğin 1915'de Trabzon'da 14.000 Ermeni varken bu sayının ertesi yıl sıfıra inmesinde Yahya Kahya'ın özverili çalışmalarının payı olsa gerek! Tüm Doğu Karadeniz'deki iske­lelerin kontrolünü elinde tutan Yahya çetesinin Trabzon'daki Ermenile­rin "sağlıklı" yoldan tehcirini sağladığı onları İstanbul ya da Samsun'a ulaştırmak üzere gemilere bindirdiği bilinmektedir. Sonrası resmî tarih­çilerimize göre spekülasyondan ibarettir, biz de yorum yapmıyoruz. 1920'li yılların dibe vurmuş sefalet ve yoksulluğunda "bu çete başları­nın ve bunların arkalarındaki ittihatçıların nasıl zenginleştiğini" sorarak da sermaye düşmanlığı (!) yapmayı düşünmüyoruz, en azından yeri burası değil. Diğer taraftan yağma ve kıyam sonucu oluşturulan bu servetin bir kısmının DBBank'a (devletin bekası bankasına) aktarıldı­ğından da hiç kuşkumuz yok. Aynı durum Barutçuzade Ahmet ve adını anmadığımız birçok irili ufaklı çeteci için de geçerlidir. Burada ayrıntı bir aranotun tekrar anımsatılması önemlidir; bu kişilerin tümü ittihatçı­dır ve kimi sol'ca "demokratik" addedilen birinci meclisin bu türden mo­zaiği ile doğrudan ilişkilidir.

1918'in karmaşası içinde İttihat Terakki'nin yerel unsurlarının yerel iktidar odakları olarak değerlendirilmesi, yaptıkları işlerin merkezi so­rumluluğunun örtbas edilmesine aracılık eden ideolojik bir yaklaşımdır. Diğer taraftan 1918, hem mütareke karmaşasının tarihini hem de 1925'e dek sürecek olan iktidar mücadelesinin başlangıcını oluşturur. Bu iktidar mücadelesi aynı zamanda niteliği ile de bir iç savaşa tekabül etmektedir.

1918'den itibaren karşımıza daha üst perdeden bir çeteci çıkar: Topal Osman. Yahya Kahya'nın yarım bıraktığı işi tamamlamayı görev edinen Topal Osman resmî ya da resmî olmayan tarih yazımımızda nedense pek söz edilmeyen Rum Tehcirinde önemli roller üstlenir. İtti­hatçıların derin örgütlenmesinin staj yeri sayabileceğimiz Balkan Sa­vaşlarında eğitimini tamamlamış ve ne yapacağını bilir bir halde mem­leketi Giresun'a dönmüştür. Amasya'da Mustafa Kemal'le görüşen To­pal Osman, Pontuscularla mücadele ve tenkil icazeti almış, diğer taraf­tan da Mustafa Kemal'e karşı olan saltanatçı valileri "temizleme" göre­vini başarıyla yerine getirmiştir. (Söz konusu iktidar mücadelesi olunca bunları mubah sayabiliriz, ben zaten öyküyü cephe ortaklarımızı anım­sayalım diye tekrarlıyorum.) 1920'de Topal Osman'ı Giresun belediye başkanı olarak görüyoruz. Kendisine bağlı binlerce silahlı adamla Pontus Sorununu "halletmiş"tir, söyledik ya bir prototip olarak idealdir. (Ve bugün Giresun'da heykeli dikilmiş olup bir kahraman olarak tanım­lanmaktadır.) Ardından, 11 Kasım 1920'de emrindeki 15.000 gönüllü askeri ile Mustafa Kemal'in muhafız birliğine getirilir.

Öykünün bir diğer kahramanı ise vali Hamit Bey'dir. Eski İttihatçı yeni Kemalci olarak tanımlayabileceğimiz vali doğal olarak şiddetli bir antikomünisttir. Ve Suphiler konusunda Kars'tan Kazım Karabekir ile irtibat halindedir. Diğer aktörümüz Kazım Karabekir'den ise fazla söz etmeye gerek yok. Meşhur kahramanlığını ancak 1918'den sonra yurt­larına dönmeye çalışan aç-yoksul Ermenilere karşı göstermiştir. 1923'den sonra Mustafa Kemal'e muhalif olarak görünse de iktidar karşısında korkak ve acz içinde olduğunu görüyoruz. Mustafa Kemal'in sağlığı boyunca kendisini/yazdıklarını savunacak cesaretten yoksun­dur; bir biat arayışıyla ortalıkta dolanmış durmuştur!

Trabzon'a gelen Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Yahya Kahya yönetimindeki Müdafa-i Hukuk çetesi (Müdafaa-i Hukuk Anadolu'dan göçertilenlerin mallarının yağmasıyla zenginleşen Türkler tarafından kurulmuştur. Amaçları bu malların yeni hukukunu korumaktır.) ve bu türden çeteleri her zaman destekleyen çoğunluğunu yoksulların oluş­turduğu halk tarafından şehre girişleri engellenir. Bugün yabancısı ol­madığımız bu linç ortamından kurtulmak amacıyla bir motora bindirilen Suphi ve arkadaşları yanlarındaki askerler ve peşlerinden bir başka motorla giden Yahya Kahya çetesinin adamları tarafından 28 Ocağı 29'una bağlayan gece (1921) Karadeniz'de öldürüleceklerdir. 30 Hazi­ran 1921'de olayın Trabzon'daki aktörlerine Ankara'dan bir telgraf çe­kilecek ve bu telgrafta teşekkür edilerek "milli vazifelerinin şimdiye ka­dar olduğu gibi yapılması rica edilecektir." Bizzat...

Olayın devamı bizim için daha öğreticidir. Derhal Trabzon ilinin yö­netimine Ankara'dan müdahale edilir. İttifak asıl işini tamamlamış şimdi sıra iç meselelerin halledilmesine gelmiştir. Sorun, Trabzon'daki Müda- faa-i Hukuk çetesinin İttihatçı/Enver yanlısı olmasıdır. Yahya Kahya yaptığı kimi işler bahane edilerek tutuklanır, ancak hâkim, devletin be­kasını göz önünde bulundurarak, ki zamanın hâkimleri tüm kararlarında devletin bekasını göz önünde bulundurmuşlardır, Yahya ve arkadaşla­rını serbest bırakır. Yahya'nın başlıca savunması "bütün işleri tek ba­şıma yapmadım, üstüme gelinirse her şeyi söylerim" şeklindedir. (Bu kurguyu da bir yerden/ bir yerlerden çokça anımsıyoruz değil mi?) As­lında bir çeteci olarak Yahya görevini tamamlamıştır ne var ki her çeteci gibi devletin bekası için ortalıktan kaybolması gerektiğinin bilincinde değildir. Diğer taraftan konjonktür itibariyle bu bilinçte olup olmaması da artık önemli değildir. Yahya Kahya, Topal Osman ve daha sonra cum­hurbaşkanlığı muhafız alayının başına getirilecek olan İsmail Hakkı Tekçe tarafından 1922'de susturulur. İsmail Hakkı Tekçe'yi daha sonra, bir süreliğine de olsa bir spor kulübünün başkanlığını yaparken görece­ğiz. [Bir şebeke işi...] Aynı Yahya'da olduğu gibi Topal Osman'da öm­rünün geri kalanını muhalifleri temizlemeye adar. Lozan sürecinde Mustafa Kemal ekibine karşı ağır eleştirileri ile tanınan Trabzonlu itti­hatçı Ali Şükrü Bey Büyük Millet Meclisinde Topal Osman tarafından öldürülür. Artık sıra Osman'dadır. İsmail Hakkı tarafından Ankara'daki evinde öldürülen Topal Osman'ın cesedi mecliste teşhir edilecektir. Üs­telik başsız!.. İsmail Hakkı'da bu görevini tamamlamasının ardından ter­fi edilerek daha önce söz ettiğimiz yeni görevine atanır.

Bu türden tüm yapılanmaların militarize bir örgüt olarak değerlen­dirilmesi zorunludur. Böyle bir örgüt olmanın olmazsa olmaz koşulu ise mutlak hiyerarşi ile birlikte bağımlı çıkar ilişkisidir. Çıkar ilişkisinin nice­liği, yüce ideallerin niteliğinin maskesi ile gizlenir. Ve hiç kuşku yok ki yüce idealler, erkin toplum kurgusu ile çoğu zamanlarda çakışır, çatış­tığı zaman ise sanılandan daha az olup bir durum değişmesini göste­rir. Var olan bağımlı ilişki ve hiyerarşide doğal olarak ast üst ilişkisi ko­runur ancak hukukî sorumluluk genelde astların üzerine yıkılan bir olgu olarak karşımıza çıkar. Bu ağır sorumluluk maddî çıkarla ödüllendirilir, üst'e kalan ise üst olma konumunu korumaktan ibarettir. Maddî çıkar sağlama yönünde ast konumundakilerin hareket alanının sınırları üst tarafından belirlenir ve sanıldığından geniş olduğu düşünülmelidir. Sa­dece üstün egemenliği ile kesiştiğinde sonlandırılacak, tümden sıfırla­nacak sınırlardır.

Çete başlarının -kısmen kaydıyla- ortadan kaldırılmasının ardın­dan daha nitelikli bir müdahale yapılır. İttihatçıların A takımıyla olan hesaplaşma sürecinde önce Trabzon'daki diğer çete başlarının biat etmeleri sağlanır ve Trabzon'a yeni bir vali atanır ne var ki o da herkes gibi İttihatçıdır. Bu bir biat ettirme siyaseti olarak değerlendirilmelidir, çünkü çeteleri susturmak amacıyla Ankara hükümeti tarafından Trab­zon'a atanan vali A takımı ittihatçıları temizleme operasyonu olan İzmir suikastının ardından idam edilecektir. Andığımız ve anmadığımız olay ve kişileri ile bir iktidar mücadelesi sürecinde yaşanan bu öykü, örnek oluşturacak ve tarihi bugünü ve yarını anlamamızı kolaylaştıracak şab­lon özelliği ile niceliği ve niteliği itibariyle ne ilk ne de sondur. [Son ol­ması ancak sosyalizmle olanaklıdır.]

Son olarak saf bir soru: emperyalizme karşı çetelerle iş birliği ya­pacak mıyız?

18 Nisan 2006 (Devam Edecek)

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.