Sosyalizm ve komünizm için mücadele, aynı zamanda bir insanlaşma mücadelesidir. Üretim araçlarının gelişmesiyle birlikte, bilinci de gelişen insan soyu; bilinçli üretken etkinlik (praksis) ile hayvanlardan ayrışmaya başladı.
Üretim araçlarının zamanla gelişmesi sayesinde, metanın, özel mülkiyetin oluşmasıyla ve artı-değer sömürüsüyle ortaya çıkan kapitalizm; insanı emeğinin ürününe, kendisine ve çevresine karşı yabancı- laştıran bir özelliğe sahiptir.
Kapitalist sistemde emek-gücü, sermaye için zenginlik ürettikçe, kendisi için sefalet üretir. İnsansal ilişkilerin yerini metalar ilişkisi almıştır. Marx'ın, Shakspeare'in şiirinden parayla ilgili örneklediği sözler, yabancılaşmayı gerçekçi ve çok çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor: "Para halkın pezevengidir" diyor. Para iyiyi kötü, kötüyü iyi yapar. Para çirkini güzel, güzeli çirkin yapar. Para haklıyı haksız, haksızı haklı yapar... işte böyle devam ediyor. Toplumdaki tüm değerleri belirleyen, alıp-satan bir özelliğe sahiptir para. Paran kadar konuşur, paran kadar yaşarsın. Paran kadar okur, paran kadar gezebilirsin. Paran yoksa, bunların hiçbirini gerçekleştirme şansın olmaz.
Kapitalizmin, insanı kendisine ve doğaya karşı nasıl yabancılaş- tırdığını; insanı ve doğayı yok eden bu sistemin yasalarının nasıl işlediğini ve bir sınıra dayanacak olan bu gidişatın nereye varabileceğini, bilimsel bir tarzda ortaya koymuştur Marx. Gündelik yaşamda insanların farklı biçimlerde ifade ettiği; değersizleşme, çürüme ve yozlaşmanın içinde; kapitalizme karşı tek alternatif olan sosyalist ve komünist topluma ulaşma mücadelesi verecek olan yeni insanın nasıl olunacağı ve nasıl oluşturulacağıdır bizim esas uğraşmak istediğimiz şey.
Bugüne kadar "yeni insan" üzerine çok şey yazılıp çizildi. Üzerine en çok yazılan konulardan biridir belkide. Bu kadar kafa yorulmasına rağmen, en çok geriye düşülen şey yine yeni insan olma sorunudur. Demek ki, yeni insanı oluşturmak o kadar kolay bir iş değil. Evrenin en gelişkin varlığı olan insanı şekillendirebilmek, yaşamdaki en zor iştir. İçinde bulunduğumuz koşullardan baktığımızda, komünizm için mücadelede ileri adımlar atabilmek için, yeni insanı oluşturmayı başarmanın dışında bir yol bulunmuyor.
Kapitalizm son sınırına dayanmıştır. Burjuva aydınları dahi, bu hızla giderse, sistemin 2030'larda insanı ve doğayı bir bütün olarak yok etmekle sonuçlanabileceğini söylüyorlar. Bu nedenledir ki, uluslarötesi emperyalist kurumların toplantılarının konusu; açlık, işsizlik, çevre kirlenmesi, sosyal patlama, güvenlik, "terör" vb... oluşturuyor. Ancak, her toplantıda gündem konusu olan bu sorunların, bir sonraki toplantıya kadar artarak sürdüğü herkesin görüp, tanık olduğu bir gerçektir. Kapitalizmin işleyiş yasaları; bu sorunların çözülmesi bir yana, artarak devam etmesini zorunlu kılar. Emperyalist burjuvazinin insafa gelip de artı-değer'den ve kâr'dan vazgeçmesi söz konusu olamayacağına göre, kapitalizm içinde bu sorunların çözülebileceğini beklemek, kapitalizmin zorunlu yasalarını anlamamak demektir.
Geriye iki olasılık kalıyor: Ya bilim insanlarının da söylediği gibi kapitalist barbarlık devam ederek, kendisiyle birlikte canlı yaşamı yok edecek bir sonuca ulaşacak, ya da hergün biraz daha sefalete ve onursuzluğa mahkûm ettiği proletarya; kapitalizmle mücadelesinde başarıya ulaşarak, insanın ve doğanın nihaî kurtuluşu olan sınıfsız-sömürüsüz komünist topluma doğru ilerleyecektir. İnsanı esas alan sosyalizme rağmen, canlı yaşamın yok olma olasılığı yok mudur peki? Evet, böyle bir olasılık vardır. Canlı yaşam yok olabilir, sonra yeniden var olma süreci başlayabilir. Bu konularda kesin şeyler söyleyebilmek mümkün değildir elbette. Belki de insanın ve bilimin gelişmesinin önündeki sınırı kaldıracak olan sosyalizm, canlı yaşamı yok etme olasılığı olan harekete müdahale edebilecek yetkinliğe ulaşacak ve bu olasılığı önlemeyi başarabilecektir. Mesela, dünyanın etrafında hızla dönen göktaşlarının dünyaya yok edici tarzda çarpmasını önleyebilecektir.
Olasılıklar üzerine yürütülen çok sayıda görüşe rastlamak mümkün. Bilimin de kapitalizmde sömürü aracı olarak kullanıldığı gerçeğinden hareket ettiğimizde, doğru bilgiye ulaşmanın bir hayli zor olduğunu görüyoruz. Zira, insan kullanılmadan üretimin yapılabileceği üzerine bir yığın teori üretilerek, Marksizm'in tükendiği iddiası az yinelenmedi. Ancak biz biliyoruz ki; artı-değer sömürüsü canlı emek-gücünden elde ediliyor. Dolayısıyla kapitalizmin böyle bir şeyi yapabilme şansı yoktur. Yapılan araştırmalar, mevcut teknolojik düzeyin insanlığın günde iki saatlik çalışmayla yaşamını rahatlıkla devam ettirebilmesinin olanaklı olduğunu söylüyor. Özel mülkiyet ve sömürü üzerine kurulmamış bir sistemin bunu yapma şansı vardır. Bu da sosyalizm ve komünizmden başkası değildir.
İçinde bulunduğumuz gerçek koşullardan baktığımızda, bu tip tartışmalar oldukça hayali kalıyor. Esas konumuz olan, insanlığı kurtuluşa götürmek için gerekli olan zorunlulukları yerine getirecek yeni insanın nasıl oluşturulacağı konusuna dönelim şimdi.
Kapitalizmin Yarattığı İnsan Tipi
Toplumun üretim tarzını, bir bütün olarak alt yapısını belirleyen güç; toplumun kültürel, bir bütün olarak üst yapısını da belirler.
Her sistem, kendi ihtiyacı olan insan tipini yaratır. Kapitalizm de daima üretim ve tüketim yapacak insan tipine ihtiyaç duyar. Kapitalistler insanı, üretim nesnesi ve tüketim kölesi olarak görürler.
Emek-gücü sayesinde herşeyi üreten işçi, ürettiği bu değerlerden yalnızca yaşamını ve soyunu devam ettirip yeniden üretim sürecine katılmasını sağlayacak kadarına sahip olabiliyor. Burjuvazi, elde ettiği artı-değer ve kâr'ı arttırmak için, emeğin üretkenliğini ve yoğunluğunu arttırıp; emek-gücüne ödediği ücreti azaltmak ister. Bu da tüketimin azalmasına yol açtığı için, kaçınılmaz olarak aşırı üretim bunalımları yaşar sistem. Değişmeyen sermaye oranının (üretim araçları, makinalar vb.) değişen sermaye oranı (emek-gücü) karşısında büyümesi, kaçınılmaz olarak; kâr oranlarında düşme eğilimine yol açar. Bu, kapitalist üretim tarzının zorunlu bir yasasıdır.
Böyle olunca, üretim dışı kalan kitle sayısı artar. Yoksulluk ve onursuzluk artar. Savaşlar kaçınılmaz hâle gelir.
Şimdi, bu üretim tarzının oluşturduğu kültürel yapıya ve toplumsal ilişkilere, gündelik yaşamda karşılaşılan örnekleriyle birlikte bakalım.
İnsanın bilincini belirleyen, onun toplumsal varlığı olduğu için, sanayinin gelişmesi işçiyi makinanın basit bir parçası haline getirmiştir. Kapitaliste göre kopan insan kolunun değeri kopan makina kolunun değerinden daha azdır. Akan makina bantlarında önüne gelen mal üzerinde gerekli olan işlemi yapmaktan başını kaldıramayan işçi, âdeta bir robot haline gelir. Ailesi ve çevresiyle olan ilişkileri de meta ile olan ilişkilerinden farklı olamıyor.
Gelişen kapitalist üretim tarzı, bir sosyal varlık olarak insanı komple yok etmekle birlikte, üretim nesnesi olarak da zorunlu olarak onu değiştirir/geliştirir ve yönlendirir. Örneğin; Fordist üretim yönteminde, makinanın hareketine göre kendini ayarlamak zorunda olan işçinin yeteneği, bir düğmeye basmak veya malı bir yerden öbür yere koymak kadar sınırlıyken; esnek üretim yönteminde metanın üretiminden satışına kadar, hızlı değişmelere kolaylıkla ayak uydurabilecek, bir çok beceriyi kendinde toplamış işçiye ihtiyaç duyar. Bugün esnek üretimde ifadesini bulan, becerikli işçiye duyulan ihtiyacı Marx, çok evvelden bilimsel bir tutarlılıkla öngörmüştür. Yeni üretim yöntemleriyle birlikte, teknik olarak gelişen insan, kapitalist sistem var oldukça biyo-psiko- sosyal varlık olarak çeşitli yönlerden parçalanmaya devam eder.
Marx'ın öngördüğü şu: "Büyük sanayi, gerçekte, toplumu, bütün yaşamı boyunca bir ve aynı işi yineleyerek güdükleşen ve böylece bir 'parça insan' haline gelen bugünün parça-işçisinin yerini çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri, kendi doğal ve sıradan kazanılmış yeteneklerini serbestçe uygulama alanı sağlayan bir şey olarak benimseyen tam anlamıyla gelişmiş bir bireyi koymayı, bir ölüm-kalım sorunu halinde zorlamaktadır." (K. Marx, Kapital, C. I, s.465, Sol Yay.)
Pratik yansımalarını Brissa Fabrikasında gördüğümüz, esnek üretim yöntemiyle; değişen üretim ve ürün çeşitlerine göre kendini ayarlayan işçi tipi yaratılmaya çalışılır. "Ekip" çalışmaları, "Grup" seminerleriyle işçilere, fabrikanın/işyerinin kendi mülkleri olduğu, kendi evleri olduğu bilinci aşılanmaya çalışılır. Fabrikaya kendi eviymiş gibi baktırılan işçi, ne kadar hızlı, hatasız ve karşılık gözetmeden çalışırsa kendisi için o kadar faydalı olacağını düşünür. Brissa'nın kalite ödülü töreninde, işçilerin sevinç çığlıklarıyla, kanlarını emen Sabancı'yı sırtlarına kaldırmalarının nedeni bu bilinç yönlendirmesiydi işte. Buralarda, diğer üretim alanlarına göre biraz daha fazla ücret almalarına rağmen, onursuz yaşam koşulları karşısında işçilerin bilinçlerinin çarpıtılmasının gelip bir sınıra dayandığını ve aynı işçelerin grev yaptıklarını, tepkilerini gördük. Konuyla ilgisi bakımından bir kez daha Marx'a kulak kabartmakta yarar var:
"Ayrıca, her iki cinsiyetten ve her yaştan bireylerden oluşan kolektif çalışma grubunun, uygun koşullar altında, zorunlu olarak, insanı geliştiren bir kaynak halini alacağı açık bir gerçektir; oysa üretim sürecinin işçi için değil, işçinin üretim süreci için varolduğu, kendiliğinden ortaya çıkan, zalim ve kapitalistçe şekliyle bu durum, durmadan çevreye veba mikrobu gibi yayılan bir yozlaşma ve kölelik kaynağı olur." (K. Marx, Kapital C. I, s. 467, Sol Yay.)
Görüyoruz ki, kapitalist üretim tarzının bir gereği olarak, işçi sınıfının becerileri bazı yönlerden gelişirken; diğer yandan artı nüfus-işsizlik olarak hiçliğe itilip yozlaştırılıyor.
Hızla üretilenin, hızla tüketilmesine dayanan post-fordist üretim yöntemi; buna uygun bir ilişki biçimi ve toplum yapısı oluşturur. "Küreselleşme karşıtlarinın hedef tahtasına koydukları, bir simge haline gelen Mc Donald's larda her şey fast-food (hızlı tüketim-ye çık) üzerine kuruludur. Amerikalı Donald kardeşlerin tasarlayıp açtıkları Mc Donald's lar hızla dünyanın dört bir yanına yayıldı. Dehşet bir tüketim köleliğinin yanında, bir yaşam kültürü de oluşturuyor buralar. Herhangi bir Mc Donald's da karnını doyuran herkesin gözlemleyebileceği gibi; içeri adım attığınızda karşınızda elektronik yazılarla, sürekli göze çarpan biçimde yanıp sönen talimatlarla karşı karşıyasınızdır. Neyi nereden alacağınız, herşeyin fiyatının ne olduğu ekranlarda yazılıdır. Diğer müşterilerle diyalog kuracak zamanı veya ortamı bulamazsınız. Hizmet işçileriyle de herhangi bir diyalog ortamı yoktur. Alacağınız yiyeceklerin fişini kestirip, o yiyeceğin verildiği yöne doğru ilerlersiniz. Hızla, fişe yazılı olanlar önünüze koyulur. Yiyeceği elinize aldığınızda daracık oturaklarda, az yer kaplayacak şekilde düzenlenmiş yüksek bir yere kollarınızı dayararak, paket şeklinde elinizde olan yiyeceği tüketmeye başlarsınız. İkide bir, polis gibi etrafınızda dolanan hizmet görevlileri, sergiledikleri davranışlarla; bir an önce elinizdeki yiyecek artığını çöpe atarak oradan hızla uzaklaşmanızı sağlar. Böylece yeni müşterilere hızla yer açılmış olunur. İçerisinin renkleri bile sizi oradan hızla uzaklaştırmaya yönlendirecek tonlardan seçilmiştir. Buralarda tüketilen yiyeceklerin besin değerinin düşüklüğü veya sağlıksızlığını vurgulamaya gerek yok herhalde. Obezliğin yarattığı ağırlık nedeniyle uçakların yakıt harcaması yükseldi.
Yaşamın her alanında insan davranışlarını ve bilincini yönlendirecek tarzda planlanmış düzeneklere rastlamak mümkündür. Mağaza vitrinlerinden reklam tabelalarına kadar herşey insanların tüketim arzusunu kamçılayacak şekilde dizayn edilmiştir. Alış veriş merkezlerinde insanlar kendilerini vitrinlerde sergilenen ayakkabı, giysi vb. şeylerin şaşırtmacalı etiket fiyatlarına kapılmaktan alıkoyamazlar.
Öne çıkarılan müzik, film, giyim-kuşam tarzına kadar herşey belli bir kültür ve yaşam tarzı oluşturmaya yöneliktir. Bir bakarız ki gençler, popüler hale getirilmiş bir artist ya da şarkıcının giyindiği gibi giyinirler. Saçlarını ünlü bir futbolcunun kestiği gibi keserler. Selamlaşmadan, oturup-kalkmaya kadar herşey ekranda gördükleri, duydukları ekollere göre uyarlanır.
Dostluk, sevgi, arkadaşlık adına bir değer bulunmaz. Herşey me- talaşmış, değersizlik değer haline getirilmiştir.
Kapitalist gelişme, geleneksel kültür ve ahlâk adına ne varsa süpürüp atar. Yerel kültürleri, değer yargılarını yıkar. Herşeyi belirleyen meta ve pazar ilişkileri olmuştur artık. Tabii ki burjuvazi komünizme karşı mücadelede din veya benzeri akımları kullanmasını bilmiştir her zaman.
İktisadî yapının oluşturduğu toplum ve ilişki biçiminin yanında, emperyalistler ellerinde bulundurdukları televizyon ya da bir bütün olarak basın-yayın araçlarıyla, korkunç bir ideolojik yönlendirme yaparlar. Yığınların beğenilerini, sanat anlayışlarını kendi istedikleri biçimde yönetirler.
Bilgi ve bilim, iktidarların gerek gördüğü biçimde aktarılır kitlelere. Olan şeyler olmamış, olmayan şeyler olmuş gibi gösterilir bazen. Mesela emperyalist saldırganlık ve savaşları, rahatça gerçekleştirebilmek için akıl almaz yalanlar ve senaryolar uydururlar. Kitlelerin desteğini arkalarına alacak görüntüler yayınlarlar. Yakın zaman içinde gerçekleşen emperyalist savaşlarda yalan ve çarpıtma bilgi ve görüntülere çok sayıda örnek bulmak mümkündür.
Aileden başlayarak; okulda, işyerinde, sokakta insanların birbirlerine bakışlarındaki ölçülerini işte bu kendilerine sunulan modeller oluşturur. Örneğin; okullardaki genç kızlar, çoğunlukla belirlenmiş türden moda ya da marka ayakkabı, elbise giyen erkeklere "aşık" olurlar. İşçi babanın kızları, kendileri gibi, işçi babanın oğullarına değil, cebi paralı olan erkeklere ilgi duyarlar. Yoksul olanlar, yoksulluklarını binbir çeşit perdelemeyle gizlemeye çalışırlar.
Futbol gibi çeşitli spor dalları, kitlelerin bilincini yönlendirmede oldukça etkili araçlardır. Kendilerine birer aidiyet ve kimlik arayışı içinde bulunan gençler; Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı gibi grup kimlikleri edinirler. Neredeyse kendilerini ifade edebilecekleri tek kimlikleri takım taraftarlığı kimliği olur.
Okullarda bilimsel bir eğitimden eser yoktur. Ezbere dayalı eğitim sistemiyle birlikte, bir ticarethane gibi işletiliyor okullar. Öğrencilerin çoğu, okuyup bir meslek edinebileceği ya da iş bulabileceği umudu taşımaz. Okul saatleri zaman geçirme aracı durumuna gelmiştir. Aynı şey öğretmenler için de geçerlidir. Hevesle ve gönüllü olarak yapamazlar işlerini. Geçinmelerine yetmeyen ücretlerini almak için katlanırlar bu işe.
Kentlerde, yardımlaşmacı insan ilişkileri biter. İnsanlar aynı apartmanda kalır, ancak birbirlerini tanımazlar. Yalnızlaşan insan sürekli bir bunalımı yaşar. En çok da metropol emperyalist ülkelerde yaşanır bu. Bu nedenle buralarda intihar oranları oldukça yüksektir.
Kapitalist sistemde insan sürekli gözetim ve denetim altındadır. Özellikle bilim, teknik ve teknolojideki gelişmelerin bugün geldiği düzeyle birlikte bu daha da artmıştır. İnsan, yaşamının her anında sürekli gözetlenir. Gündelik yaşamından nefes alış verişine kadar herşeyi izlenir. Sistem, kendisine itaat etmeyenleri her an yok etmeye hazırdır. Televizyon kanallarından her gün izletilen, "biri bizi gözetliyor" türünden programlar boşuna yapılmıyor. İnsanları at yerine koyan yarışma programları vb. baktığımızda, kapitalizmin gideceği son noktayı görmüş oluyoruz aslında. "Truman Show" adlı film tam da gözetim ve denetim altında tutulan insanın, nasıl insanlıktan çıktığını gösterir, görmesini bilenlere. "Jurassic Park" adlı bilimkurgu filmi de kâr amacıyla doğanın dengesiyle oynamanın nasıl felaketlere yol açabileceğini gösterir.
Kapitalizmin yarattığı insan tipi; bireyci, kendinden başkasını düşünmeyen, kendine ve çevresine karşı güvensiz; uğruna bedel ödeyebileceği hiç bir değere sahip olmayan, daima mutsuz ve tatminsiz insan tipidir. Beyni kontrol altına alınmış, köle gibi efendisine bağımlı, para için kendi sınıfına ihanet eden; âdeta bir hayvan gibi tüketmekten başka bir şey düşünmeyen; kendisi olmaktan çıkıp, sermaye sahiplerinin çıkarlarını, kendi çıkarları imiş gibi gören insan tipine ihtiyaç duyuyor kapitalistler ve ellerindeki tüm araçlarla böyle tipleri yaratıyorlar.
Umut Gerçek İnsanda
Emekçi insanın sömürülmesi ve aşağılanmasıyla varlığını sürdüren, sınıflı sömürücü sistemler karşısında, direniş ve mücadeleler daima var olagelmiştir. Ezilenlerin tarih boyunca verdiği özgürleşme mücadelesi; gerçek insana ulaşma ve insanlığın nihaî kurtuluşuna varma mücadelesinin bir parçasıdır. Bu direniş ve mücadeleyi verenlerin ya da mücadelelere önderlik edenlerin adları saymakla bitmez. Bunlar, insanlaşma mücadelesinde onurlu yerlerini almışlardır. Onlar bizim için birer esin kaynağıdır.
Sınıflı sömürücü sistemlerin sonuncusu olan kapitalizmin işleyiş yasalarını, kendinden önceki tüm birikimlerin ışığında, tüm yönleriyle çözümleyen Marx-Engels olmuştur. Marksizm, yalnızca kapitalist işleyiş yasalarını çözümlemekle sınırlı kalmayıp; kapitalizmin gelişmesiyle birlikte doğum sürecine giren ve kapitalizme son verecek olan proletarya sınıfını ve bu sınıfın mücadele tarzını da ortaya çıkarmıştır.
Sosyalizme ve komünizme varmanın kendiliğinden olmayacağını söyleyen Marx-Engels; bu sistemi kuracak olan yeni insanın nasıl olması gerektiğini en güzel örneği kendi yaşamlarıyla temsil ettiler. Yeni insanı oluşturmak için gerekli olan; çalışma tarzı, eğitim yöntemi, teori- pratik uyumluluğu, aşk... vb. bütün özellikleri onların yaşamlarında bulabilmek mümkündür.
Nihayet, Marksizmin projelendirdiği, sınıfsız komünist topluma varma mücadelesinde zorunlu bir köprü görevi gören sosyalizm, dünyanın bir bölümünde bir sistem olarak inşaa edilmeye çalışılmıştır. Kapitalistleri tedirgin eden "komünizm hayaleti"nin ilk evresi olan sosyalizmin kuruluş denemelerinde, azımsanamayacak adımların atılması; kapitalistler için bir kâbus oldu. Kapitalizm kesintiye uğradı. Kapitalistler on yıllarını "komünizme karşı mücadele" faaliyetlerine ayırmak zorunda kaldılar. "Sosyal devlet" benzeri bir yığın önlemler aldılar. Devrimlerin gerçekleştiği ülkelerde, iktidarı yeniden ele geçirmek için, akla gelebilecek her türlü yol ve yönteme başvurmaktan geri kalmadılar.
Dünyadaki sosyalizmin inşaası denemelerinin asli unsurları, gene yeni insan faktörüydü. Marksizmin Rusya'da yaygınlaştırılmasında ve mücadelenin örülmesinde gerekli olan yeni insan, Çernişevski'nin Rahmetov'larının anlatıldığı 'Nasıl Yapmalı 'eseri gibi eserlerde işlendi. Elde edilen başarılar, kapitalizmin oluşturduğu insan tipinin dışına çıkabilen yeni insanlar sayesinde oldu. Lenin, Che, Thelmann... vb. daha nice adı duyulan ya da duyulmayan yeni insan tipleriydi bunlar işte. Ancak yetmedi. Sosyalizm denemelerinde geriye düşüşler yaşandı.
Yenilginin nedenleri ayrı bir yazının konusu olacak kadar kapsamlıdır. Ancak biz burada şunu söyleyebiliriz ki; geriye düşüşlerin esas nedeni, gene yeni insanın yeterince oluşturulamamasıydı.
Che'nin, "komünist bir ahlâkın olmadığı ekonomik bir sosyalizm beni ilgilendirmiyor" derken dikkat çektiği nokta yeni insanın önemiydi. Lenin ve diğerleri geriye düşüş tehlikesi karşısında, iktisadî ve siyasî koşulların yanında esas barikatı yeni insanın oluşturacağını her fırsatta vurgulamaktan geri kalmamışlardır.
Sosyalizmden geriye düşüşünün nedenleri esas itibariyle ekonomik vb. sorunlar değildi. Çünkü; işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, ulusların kader tayin hakkı, fuhuş, dilencilik, sağlık... vb. akla gelen tüm sorunlarda, kapitalizmin hayâl bile edemeyeceği derecede çözümler üretilmiştir.
Lenin'in burjuvazi döneminden kalma, güvenilir olmayan mühendisleri tüm riskleri göze alarak bir takım işlerde görevlendirdiğini biliyoruz. Gene Che'nin yazılarında, devrimden sonra en çok eksikliğini duyduğumuz şey maliye vb. işlerde görev alacak yetişkin kadrolarımızın olmaması dediğini okuyoruz. Devrimin gerçekleştirildiği bütün ülkelerde buna benzer sorunlar yoğun olarak yaşanmıştır.
Tüm bu deneyimlerin bize gösterdiği şudur: Bütün yönleriyle gelişmiş komünist insanın yetiştirilmesi, devrimin sonrasına ertelenecek bir sorun değildir.
Sosyalizm için mücadelede kültür, sanat, bilim, ahlâk vb. yönleriyle insan yetiştirmede ciddî adımlar atıldığı kuşkusuz.
Sosyalizmin inşaası girişimlerinin dünya çapında geçici bir yenilgi alması, önemli bir moral bozukluğu yarattı. Emperyalist-kapitalist sistem bu gelişme üzerine her ne kadar "son sistem" olduğu propagandasını yaygınlaştırsa da, devrimci insanı tamamen teslim almanın o kadar da kolay olmadığını; Vietnam'da, Küba'da, Kolombiya'da, Venezüella'da, Türkiye'de vb. süren ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleriyle görmüş bulunuyor.
Enkaz Altından Dirilmek
Sosyalizm cephesinin dünya çapında aldığı yenilgi, devrim güçlerini bir enkazın altında kalmışa çevirdi. Emperyalist burjuvazinin yoğun ideolojik bombardımanı da buna eklenince, komünizm ütopyasına ve Marksist teoriye karşı bir inançsızlık ve güvensizlik baş gösterdi. Devrimci iktidarların bir bir kaybedilmesi sonrasında; devrimci insan dik ve onurlu durmayı başardı. Devrimcileşemeyen insan dumura uğradı. Yeni insan olmayı başaramayan çok sayıda kişi kapitalizm saflarına göçtü. Dünya medya tekellerinde görev aldı. Şimdilerde eskinin karnı kara Marksistlerinin ağzından, inceltilmiş olarak, Marksist teori çarpıtılmaya çalışılıyor.
Sosyalizm denemelerinin dünya halklarına getirdiği kazanımlar gizlendi. Bir yığın yalan propagandayla sosyalizm "totaliter bir rejim" olarak kitlelerin beynine pompalandı.
Ne var ki kapitalizmin son sistem olduğu iddiası tıkanmış bulunuyor. Sistem sınırına dayandı. İktidarını devam ettirebilmenin güçlüklerini yaşıyor. Marksizmin bilimsel öngörüleri yeniden dünya halklarının gündemine giriyor zorunlu olarak. Kapitalizm son sınırına dayanmış. Ancak, yeni insandan oluşmuş, örgütsel önderliğin dünya çapında henüz oluşturulamamış olması, kapitalizmin tüm açmazlarına rağmen bir şekilde saltanatını sürdürmesine olanak sağlıyor.
Kapitalizme karşı mücadeleler dünya çapında irili ufaklı biçimlerde yaşanıyor. Ancak, bu mücadeleler bir ideolojik nitelikten ve enternasyonalist Marksist bir önderlikten yoksun bulunuyor. Kapitalizme karşı direnişler, uluslararası bir önderlikten yoksun da olsa, emperyalist burjuvaziyi tedirgin ediyor. Karşı-devrim, sosyalizm için mücadelelerin önünü kesme projelerini daima gündemde tutuyor.
Emperyalist küreselleşme, üretim ve tüketim sürecini alabildiğine hızlandırmak zorunda kalmıştır. Aynı zamanda kitlelerin yönlendirilmesini de hızlandırmış, kolaylaştırmış durumda. Zihinleri teslim alabilmek için sayısız yöntemler deniyor ve bunu kısmen başarıyor da. Ancak şunu da görüyorlar: Her şeyin hızlandığı, kolaylaştığı koşullar, aynı zamanda kapitalizmin yıkılmasını ve sosyalizmin kurulmasını da kolaylaştıran bir zemin oluşturmuş bulunuyor. Güvenliği göklere çıkarılan, emperyalizmin en etkin simgelerinden olan ABD'nin ne kadar kırılgan olduğunu, âdeta bir kâğıt gibi hızla eritilebileceğinin mümkün olduğunu 11 Eylül'de gördük.
Her zamankinden daha olanaklı hale gelen sosyalizmin, kapitalizm karşısında atağa geçebilmesi için, şimdi bütün mesele; her ülkede Marksist önderliğin, dolayısıyla yeni insanın oluşturulabilmesidir.
Bugün, yeni insanın oluşturulması bir yandan en zor iş iken, diğer yandan; dünya devrim ve örgüt deneyimlerini düşündüğümüzde, önümüzde azımsanamayacak bir birikimin olduğunu görüyoruz. Bu da işin avantajlı yanını oluşturuyor. Hemen hemen dünyanın her ülkesinde örgütçülük ve devrimcilik deneyimi yaşanmıştır. Bunlardan ders çıkarmak, tıkanmanın aşılması ve yolun açılması için önemli bir olanak sunuyor. Yeter ki bu deneyimlerin olumlu veya olumsuz yanlarını bilimsel bir gözle inceleyip ortaya çıkartabilelim.
Enkazın altından çıkabilmek için, enkazı iyi tanımak gerekir. Dikkat edilmediğinde, enkazın ağırlığı altında boğulup bir ceset yığınına dönüşmek de bir olasılıktır.
Emperyalist güç odakları, sosyalizme yönelttikleri ideolojik saldırılarda, görünen hedefe Stalin'i yerleştirdiler. Sanki Marx-Engels ve Le- nin'e bir şey demiyorlarmış gibi yaparak, sol yelpazede yer alan kesimlerin önemli bir kısmını etki altına almayı başardılar. Bu kara çalma ve çarpıtmaların asıl hedefinde; bir bütün olarak Marksizm-Leninizm, diyalektik ve tarihsel materyalizmin olduğu açıktır. Bu konudaki bakış açısı şöyle olmalıdır: Sosyalizmin inşaası denemelerinde tartışılacak hiç bir hata ve eksiklik olmamıştır demek ne kadar dogmatikse; söze Sovyetler Birliği düşmanlığı ve "StalinizrrT'in totaliterliği ile başlatmak da o kadar dogmatiktir. Sosyalizmin inşaası denemelerindeki hataları görüp aşmaya çalışmak ayrı şey, yaşanılanları bir bütün olarak totaliter ilan edip dışarı atmak ayrı şeydir. Gerçekleşen sosyalizmin inşaası denemeleri bizimdir. Burada yapılan hataları bulup çıkarmak da bize düşer. Stalin'in yaptığı; emperalist ve faşist saldırılar karşısında sosyalizmi korumak, Leninizmi kararlı bir şekilde devam ettirmeye çalışmaktan başka nedir ki?
Grupçuluk Hastalığını Yenerek
Coğrafyamız devrimci hareketi de sosyalist güçlerin dünya çapında uğradığı yenilgiden nasibini fazlasıyla almıştı. 1968 rüzgarlarıyla başlayıp, 1970-1980 arasında doruğuna ulaşan devrimci kabarma, 1980 askeri faşist cuntasıyla bozguna uğradı. Geriye düşüşlerin etkisiyle de birleşince Türkiye Devrimci Hareketi kötü düzeyde bir tasfiyeyi yaşadı. Bugün de içinde bulunulan örgütsel ve teorik karmaşa derinleşerek sürmeye devam ediyor.
1980 öncesi devrimci hareketin en büyük eksikliği; kabaran kitle hareketlerine önderlik edecek bir Proletarya Partisi nin oluşturulamamış olmasıydı. Bugün de aynı sorun kendisini dayatıyor.
Her grup, kendisini işçi sınıfının temsilcisi ve öncüsü/önderi olarak tarif etmekten geri durmuyor. Tüm bu soyut önderlik iddialarına rağmen, gerçekleşen eylem ve direnişlerde herhangi bir grubun örgütsel, siyasal önderliğine tanık olamıyoruz her nedense?! Emekçilerin ekonomik, sosyal, siyasal talepleri için gerçekleştirdiği direnişler çoğunlukla yenilgiyle sonuçlanıyor. Çünkü muharebelerde alınan bu yenilgilerin nedeni, işçi sınıfına önderlik edecek; ona yol gösterecek bir Proletarya Partisi nin olmamasıdır.
Esas üzerinde durmak istediğimiz şey gerçeği yansıtmayan iddia ya da tanımlamaların, yeni insanın oluşmasını nasıl geciktirdiğidir.
Bir grup, Türkiye'nin tek öncü kurmayının kendisi olduğunu iddia ettiği zaman, kendisi dışındaki tüm grupları dışlayan, yok sayan bir pozisyon almış oluyor.
Kendisine abartılı bir misyon yükleyen grupçu bakış açısı, kendisine gelen insanları da bu bakış açısına göre şekillendiriyor. 25-30 yıldır önder iddiasında olan bir grup düşünelim. Bakıyoruz; her lafa 'proletarya' sözü ile başlayan grup, bu kadar uzun yıllar boyunca işçi sınıfı içinde, fabrikalarda elle tutulabilir bir komite dahi kuramamıştır. Burada kastettiğimiz, uzun vadeli olarak işçileri yönetip, yönlendiren niteliğe sahip komitedir tabii ki. Aklı başında tek bir birey bile onlarca yıl fabrikalarda çalışsa işçi komiteleri kurabilir. İşçi sınıfının kendisi için sınıf olmasını sağlayacak gelişmesine katkıda bulunabilir.
Yapay olarak, önderlik iddiasında olan grupların oluşturduğu insan tipi de yapay oluyor çoğunlukla. Kendisini işçi sınıfının üstünde gören militan, daha işin başında sınıfına yabancı bir kişilik olarak şekilleniyor. Aslında bu militanın işçi sınıfının yaşamından öğreneceği çok şey vardır. Ancak, kendisine abartılı bir rol biçtiği için işçilerle doğru düzgün bir diyalog dahi kuramaz. İşçilere yukarıdan bakar. İşçiler de ona, bir yabancı gözüyle bakarlar. Kendilerinden biri olarak görmezler onu.
Grev, direniş veya gösteri olduğunda, önder olduğunu iddia eden gruplar, elemanlarını buralara müdahale etmek amacıyla gönderirler. İşçiler ilk defa gördükleri bu insanları içlerine almazlar. Defalarca tanık olunduğu üzere, işçiler bu insanları kendilerinin işlerini bozacak kimseler olarak görürler.
Önderlik iddialarının ne kadar suni kaldığını, yaşamdan gözlemlediğimiz çarpıcı, somut örneklerle ifade etmeye çalışalım. Birkaç yıl önce Bursa'da Türk-Metal Sendikası'na tepki duyan işçiler sokaklara döküldüler. Bu haberi gazetelerden öğrenen bir grup, hemen buraya yönelik bir model önerisinde bulundular: "İşyeri Komiteleri, Direniş Komiteleri, Grev Komiteleri, Kendi Sendikanı Kur, Komünist Öncünün Bayrağı Altında... vb." türünden model önerileriydi bunlar. Fakat, tüm "önder kurmaylar"ın yaptığı bu model önerilerinin gerçek yaşamda hiçbir karşılığı olmadı. Çünkü gruplar, bu durumun bilgisinden ve bu durumun kendisinden uzaktı.
Öylesine traji-komik şeyler söylendi ki o dönem. Grubun biri, Türk- Metal'den istifa eden işçilere hitaben yazdığı bir bildiride; sendikaların sarı olduğuna değinip, düzen teşhiri yapıyor, ardından da işçilere çözüm ve çıkış yolu olarak "komünist öncünüzün bayrağı altında kenetlenin" talimatında bulunuyordu. Şimdi kendimizi, Türk-Metal'den istifa eden bir işçi yerine koyarak bu bildiriyi okuduğumuzda; aklımıza şu sorular geliyor: Kimdir bu "komünist öncü"? Adı nedir? Ben bir işçi olarak bu "komünist öncüyle" yaşamımın neresinde karşılaşıyorum? ... Bu soruların tamamı yanıtsız kalıyor.
Söylediklerimizin yanlış anlaşılmaması için şunu vurgulamak gerekir ki; proletaryanın örgütten başka silahı yoktur. Proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesi örgüt vasıtasıyla sürdürülür. Burada mesele nasıl bir örgüt olunduğu veya bu örgütün komünizm mücadelesini sürdürecek olan yeni insanı oluşturup oluşturamadığıdır.
Grupçuluk hastalığı öylesine illet bir hastalıktır ki; dışındaki gruplarda eleştirdiği olumsuzlukları kendisi yaşadığı zaman değişik gerekçelerle savunur bunu. Örneğin; devrimci gruplar arasında yaşanan sorunlarda, ideolojik mücadelenin dışında, şiddetin kullanılması başka gruplarda yaşandığında mahkûm edilir. Ama aynı şey kendisinde yaşandığında; "bizimkisi değişiktir" denilerek savunulur. Gerçi artık çoğu, başka gruplarda yaşandığında da sessizlikle geçiştiriyor. Çünkü çok yaygınlaştı ve kanıksandı bu durum.
Grupçuluk hastalığı, yalnızca gruplar arası ilişkilerle sınırlı bir durum değil, enternasyonal ilişkilere bakışta da bu hastalık kendisini gösterir.
Sosyalist blok henüz ayakta iken, gruplar kendi çizgisine yakın gördüğü ülkelerin, gelişmeler karşısında aldığı tutuma göre bir yön belirlemesi yapıyorlardı. Kuşkusuz söz konusu ülkelerdeki KP'si doğru bir politika belirlemişse ve başka ülkelerdeki bir grup da bu politika ekseninde bir duruş sergilemiş ise, buna kimsenin söyleyeceği bir şey olmaz. Ancak, işler öylesine noktalara vardı ki; söylenilenin doğru olup olmadığına bakılmaksızın, söyleyenle olan ilişkiden dolayı gözü kapalı bir eklemlenmeyle hareket edildi. Kendisiyle aynı çizgide olan bir ülkenin KP'sinin yanlış politika izleyebileceği düşünülmedi. Ya da örgüt merkezinin yanılabilme olasılığı hiç hesaba katılmadı. Bağlı bulunulan "merkezler"e karşı abartılı güven, bu merkezlerin çöküşüyle birlikte grupları hayal kırıklığına uğrattı doğal olarak.
Kendisini dünyanın tek Marksist otoritesi olarak gören bir grup, kendisi dışındaki hiçbir gelişmeyi dikkate almaz olur. Her sorunda grubunu amaç haline getirmiştir. Herşeye grubunun çıkarları açısından bakınca; kendisini öznel idealizme hapsetmiş oluyor. Kadro adayları, gruba biçilen "dünyadaki tek önder güç" misyonuna uygun bir gerçek durumla karşılaşamayınca, ya da ülkedeki en politik eylemlerde dahi seyirci rolü oynayan, dışardan soyut önermelerden öte bir etkisi olmayan durumu gördüklerinde; bu abartıcı bakış açısı tam tersten bir etki yaratarak, insanları örgüt ve devrim fikrinden uzaklaştırmaya yol açıyor.
Kendisini "öncü parti" olarak görenler ne kadar çok sayıda olursa olsun, henüz "Gruplar Dönemi" aşılabilmiş değildir. Her gün parçalanma ve bölünme gerçekleşmeye devam etmektedir. Bölünmelerin çoğunda politik gerekçeler bulunmuyor. Örgütsel sorunlar, daha açıkçası; kişilerin arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunlara dayanıyor. Yollar ayrıldıktan sonra da, politik gerekçeler bulunup çıkartılıyor ortaya. Her bölük, kendi duruşuna uygun bir söylem tutturmakta fazlaca zorlanmıyor.
Özellikle çizgisi birbirine yakın olan gruplarda, birbirini çekeme- mezlik sıkça yaşanır. Kendi çizgisine yakın olan öteki grubun gelişmesi, beriki grubun gerilemesine bağlanmıştır neredeyse. Öteki grubun olumlu işler yapması görmezlikten gelinir.
Eğitim Yöntemi
Eğitim, salt bilgilenmeyle sınırlı bir şey değildir. Yeni insanı oluşturmada gerekli olan bütün yönleri kapsar eğitim yöntemi meselesi.
Eğitimli insan olabilmek için insanlık tarihi muazzam bir birikim sunmaktadır önümüze. Bilimsel teknolojik gelişmeler, bilgi akışını hızlandırıp, bilgi edinilmesini kolaylaştırdı. Ama diğer yandan, sahte bilgi ve yalan üzerine kurulu olan kapitalizm koşullarında bu kaos içinde gerçek bilgiyi ayrıştırabilmek o kadar kolay bir iş değil. Yönlendirici bilgi bombardımanı içinde boğulmaktan kurtulmakta zorlanıyor insanlar.
Her sorunda olduğu gibi, eğitim sorununda da sınıflar üstü bir durum olamaz. Her sınıf kendi çıkarları doğrultusunda bakar eğitim meselesine. Aileden başlayarak, kişiliğin şekillendirilmesi belli bir bakış açısına göre olur. Mesela Türkiye'deki eğitim sistemi, özellikle Kemalist bakış açısını vermeye çalışır okullarda. Egemen sınıf, egemen kültürü belirler. Belli bir kültürel yönlendirme salt okullarla sınırlı değil. Yaşamın her alanında bir bakış açısı kazandırılır topluma. Daha önceki paragraflarda değindiğimiz; giyim kuşamdan tutun da; müzik, aşk ve daha uzatabileceğimiz her konuda bir yönlendirme söz konusudur.
Bir de insan topluluklarının, yıllardan beri edindikleri bir manevi şekillenme vardır. Örneğin; din, gelenek-görenek gibi manevî alışkanlıklar öyle kolayca kırılan şeyler değildir. Meselâ Türkiye devletinin kurulmasında, üst ulus kültürü olarak Türk ve sünni kimliği esas alınmış ve diğer etnik kimlikler inkâr ve zor yoluyla yok edilmeye çalışılmışsa da; geldiğimiz süreçte, devletin bu politikasında tam başarılı olamadığını görüyoruz. Yüzyıllar boyunca edinilmiş ruhsal şekillenme, iktisadî gelişmelere ve egemen sınıf iktidarına göre belirlense de, önceden oluşmuş bu özellikler kendisini devam ettirme direncini göstermiştir.
Bu konuda Engels şunları söylüyor: "Materyalist tarih anlayışına göre tarihte belirleyici etken, son kertede gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Marx da ben de hiç bir zaman bundan daha fazlasını öne sürmedik. Bundan ötürü herhangi birisi ekonomik etken tek belirleyicidir demek üzere bu önermeyi çarpıtırsa, onu, boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. Ekonomik durum temeldir, ama çeşitli üst yapı öğeleri de -sınıf mücadelesinin politik biçimleri ve sonuçları, yani çarpışma bir kez kazanıldıktan sonra kazanan sınıflar tarafından kurulan yapılar, vb. hukuksal biçimler ve bütün bu güncel mücadelelerin onlara katılanların beyinlerindeki yanılsamaları, siyasal, hukuksal, felsefî teoriler, dinsel görüşler ve ayrıca bunların dogmatik sistemlere gelişmeleri- tarihsel mücadelelerin gidişatı üzerinde etki yapar ve birçok durumda bunların biçimlerini belirlemekte üstün gelir." (Engels, Seçme Yazışmalar, C: 2, s. 235-236, Sol Yay.)
Sosyalizm mücadelelerinin başarılar elde ettiği dönemlerde, yığınları etkilemek; insanları devrim mücadelesine katmak daha kolaydı. Böylesine dönemlerde devrimci hareketin eksikleri, zaafları fazlaca göze çarpmaz. Ancak, geriye düşüşlerin ve yenilgilerin yaşandığı günümüz koşullarında; zaaflar anında görülür kitleler tarafından. İşte bu yenilgi koşullarında kadroların korunması ve eğitimi büyük önem taşır. Bugün bu türden bir dönemin içinde bulunuyoruz. Kapitalizme tepki duyan ve bir şekilde harekete geçen yığınlara yön gösterecek örgütlenmelere olan ihtiyaç kendisini yakıcı bir biçimde dayatıyor.
Dünyadaki mevcut koşullarla bağlantılı olarak, Türkiye Devrimci Hareketinin, her yönden donanımlı insan yetiştirmede başarılı olduğu söylenemez. Pek çok konuda olduğu gibi, bu konuda da bir kendiliğin- dencilik hâkim durumdadır.
Nasıl bir eğitim yöntemi sorusuna, hazır bir reçete sunmak mümkün değil. Yöntemde anahtar halkayı yakalayabilmek için Marx'a başvurmakta yarar var: "Robert Ovven'ın ayrıntılarıyla gösterdiği gibi, gelecekteki eğitimin tohumu fabrika sistemi içinde atılmış ve filizlenmeye başlamışıtır; bu tür bir eğitimle, belirli bir yaşın üzerindeki her çocuk üretici işi öğrenim ve jimnastikle bir arada yürütecek ve bu yalnızca üretimdeki etkinliğin artırılmasında bir yöntem olarak değil, tam anlamıyla gelişmiş bir insan yetiştirilmesinde tek yöntem olarak uygulanacaktır." (Marx, Kapital, C: 1, s.461, Sol Yay.)
Kısaca belirtmek gerekirse bütün yönleriyle gelişkin insan saksıda veya tribünde yetişmez. Bütün yönleriyle donanımlı insan yaşamın içinde, sahada; yaparak gösterme tarzıyla yetişebilir. Bundandır ki; burjuva okullarında, teori ve pratik bir arada yürütülür. Bir meslek veya konu üzerine teorik öğretimle yetinilmez. Teorinin yanında, konuyla ilgili iş yerlerinde staj yapılır. Tabii bu, burjuvazinin bütün yönleriyle gelişkin insanı yetiştirebileceği anlamına gelmez. Kapitalizmde, bundan, artı-değer ve kâr amaçlandığı için insanın, insanî yanları öldürülür daima.
İnsanların devrimci düşüncelerle tanışmaları, özellikle sosyalizmin siyasal etkisinin zayıf olduğu günümüz koşullarında, daha çok yakın bir akrabanın etkisiyle olur, ya da yaşadığı iş yeri, mahalle, okul vb. yerlerde yürütülen devrimci çalışmalar vasıtasıyla olur. Genel olarak gözlemlediğimizde; yakın akrabası hangi gruptan ise o da o gruptan olur. Devrimci etkinin bir yerlerden başlamasında şaşılacak bir durum yok elbette. Ancak, devrimci fikirlerle bir şekilde tanışan insan, daha sonra bilimsel bir araştırma-incelemeye yönlendirilmiyor. Örgütlü faaliyet, akraba ilişkisi, feodal ilişkiyle sınırlı kalıyor.
Örgütün, kapitalist sistemin yoz ilişkileri içinden çıkıp gelen insanları yeni bir tarzda işlemesi gerekir. Ner var ki; günümüzde bu böyle olmuyor. Dar pratik çalışma tarzıyla insanlar yalnızca içgüdüsel olarak yönlenir. Heves veya genel havanın etkisiyle hareket eder insanlar. Sosyalizme olan inanç ya da bağlılık bir bilincin unsuru olarak değil de, töresel bir ilişki olur âdeta. Erken dolan safların, erken boşalmasının altında da bu yatar çoğunlukla.
Peki nasıl yapacağız? Yaşamın, önemsizmiş gibi görünen küçük, basit ayrıntılarından başlamak gerek, yeni insanı oluşturma işine. Devrimcilik bir yaşam tarzıdır. Nasıl yaşamalı sorusuna verilen bir cevaptır devrimcilik. Ne boş vakitlerde yapılan bir iş, ne de geçici bir uğraştır.
Yaşanılan pratik deneyimlerden çıkardığımız sonuçlara göre; her evde bir kütüphane olmalı. Devrimci kadroların bilimsel bir temel oluşturması açısından, her evde bir kütüphanenin olması, olmazsa olmaz olarak kabul edilmelidir. Bu, biçimsel olarak eve kütüphane kurmakla sınırlı bir anlam taşımaz. Devrimci olmanın yaşamın bazı zamanlarıyla sınırlı bir şey olarak algılanmasının önüne geçme çabasıdır aynı zamanda.
Yapılan istatistiklerden de anlaşılacağı üzere, toplumumuzda kitap okuma oranı oldukça düşüktür. Devrimciler arasında da bunun tersi olduğunu söylemek mümkün değildir. Her olanağı okumak için değerlendiren devrimci tiplere rastlamıyoruz artık. Otobüs, tren ve vapur gibi araçlarda dincilerin kitap okuduklarına tanık oluyoruz çoğunlukla.
Niye kitap satın almıyorsun sorusu "para yok" biçiminde yanıtlanır anında. İlk bakışta; açlık ve yoksulluk oranının yüksekliği düşünüldüğünde, gerçek bir nedenmiş gibi görünür bu. Ancak, daha içerden baktığımızda, esas nedenin maddî yetersizlik olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Kitap okuma alışkanlığının olmamasının esas nedeni; bunun bir ihtiyaç olarak hissedilmemesidir. Eğer insanlarımıza, kitap okumanın gerekliliği kavratılmış olsaydı; maça gitmeye, sigara içmeye, içki içmeye, çekirdek almaya veya bir yığın gereksiz harcamaya nasıl para buluyorlarsa; kitap almaya da aynı şekilde para bulurlardı.
Her evde bir kütüphane derken arzulanan, devrimciliğin içselleşti- rilmesidir. Komşunun çocuğunu örgütlemeye çalışan insan, en başta yaşadığı evdeki insanları örgütlemeyi başarmış olmalıdır. Bir evde sürekli saz bulunursa, o evde doğup büyüyen çocuklar büyük olasılıkla saz çalmaya merak sararlar. Kitap için de bu böyledir.
Evde başka, dernekte başka türlü yaşayarak hakikatli devrimci olunmaz. Bu konuda James Petras adlı yazarın, Brezilya'dan aktardığı çok çarpıcı bir örnek var. Toplantının birinde, bir kadın militan şöyle diyor: "Kocalarımız halkın içine gittiklerinde Che; eve geldiklerinde ise Pinochet oluyorlar."
Kitleler, bizim söylediklerimize değil, yaşadıklarımıza bakarak değerlendirme yaparlar. Ya bizim yaşamımızı örnek insan yaşamı olarak görüp etkilenirler; ya da olumsuz yaşam tarzımızı görüp, devrimci faaliyetlerden uzak durduklarına şükrederler.
Yaşamın çeşitli alanlarında, birbirinden farklı insan tiplerine rastlamak mümkün. İnsan vardır; bindiği minibüste, şoföre itiraz etme cesareti gösteremez. Ya da bir vergi dairesine işi düştüğünde, çok basitçe halledilebilecek işleri halledemez. Görevlilerin, başlarından savmak için çıkardıkları engeller karşısında hemen geriye dönüp evine gelir. Başka bir insan vardır; bindiği minibüste ortaya çıkan her soruna çözücü tarzda müdahale eder. Gittiği vergi dairesinde basit bir evrak eksikliği yüzünden işinin yapılmaması karşısında hemen boynunu bükerek geri dönüp gelmez. Görevlilerle tartışmaya girer, itiraz eder. Gerekirse bir üst kurum olan müdüriyete çıkar. Ne yapar ne eder o işi halletmeden geri dönmez. Bütün duyargaları çalışır haldedir bu insan tipinin.
Yukarıda sözünü ettiğimiz iki insan tipini ortaya çıkaran, o insanların içinde yaşadıkları çevresel koşullardır. Edindikleri yaşam deneyimlerinden oluşan birer karakter yapısıdır onlardaki.
Devrimci hareketlerin çalışma alanlarında rastladıkları insan tipleri, genellikle birinci örnekteki itaatkâr insan tipidir. Yoksulluk ve baskı altındaki yaşam tarzlarının oluşturduğu ezik ve çekingen kişilikler çoğunluktadır. İşte burda örgütlü faaliyetin gerekliliği devreye girer. Bilimsel dünya görüşüne sahip olan örgütün bu insanları devrimcileştirmesi, insan tipi olarak; ikinci örnekte verdiğimiz, girişken ve yetenekli insan tipleri haline getirmesi gerekiyor. Ne var ki, kadro ve kadro adayları itaatkâr ve yeteneksizdir genel çoğunluk olarak.
Devrimci hareketin mevcut çalışma tarzı, insanı bir çeşit yabancılaşma içine sokuyor. Kendisini birlikte yaşadığı, toplumdaki diğer insanların üzerinde gören devrimci militan, kafasında bir düş dünyası oluşturur. Yaşadığı zamanın büyük bir bölümünü geçici olarak görür. Birlikte yaşadığı aile evi, uğradığı kıraathane, bindiği taşıt, okuduğu okul, çalıştığı iş yeri...vb. onun için hep geçicidir. Onun için esas olan; içinde yer aldığı komitenin toplantı anı ya da yazılama faaliyeti süresidir. Yaşadığı yerlerdeki insanlara göre o, bir uzay yaratığı (UFO) gibidir. Ne olduğu, ne yaptığı bilinmezdir. Çevresel ilişkilerle arasında daima bir sınır vardır.
Devrimci militan yaşadığı tüm alanlarda yeni insanı temsil etmelidir. Çevresindeki insanlara çok fazla şey anlatmaya gerek kalmadan, oluşturduğu yaşam tarzıyla; parmakla gösterilen ve çevre tarafından imrenilen bir örnek teşkil etmeli. "Ben ve benim çocuklarım da böyle bir yaşama sahip olmalı" dedirtecek bir örnek olmalı.
Bir de günümüzde olan gerçek duruma bakalım; bir işte çalışmayan, kendisine ve çevresine hayırı olmayan; uzak durulması gereken insanlar olarak görülür çevre tarafından, devrimci faaliyet yürüten insanlar. Böyle intiba bırakan bir insan, ağzıyla kuş tutsa sözünü dinletemez kimseye.
Yeni insan, kavanozda değil sahada oluşturulur demiştik. Herhangi bir temeli olmayan, okuma alışkanlığı olmayan insanlara; teoriyi bilen birinin verdiği seminer veya panel pek fazla işe yaramaz. Diyalektik ve tarihsel materyalist bilimin öğrenilmesinin yanında, dünya devrim deneyimlerinin; bizden önceki devrimci militanların yaşamlarının bilinmesi, yeni insan olabilmek için yeterli olmaz. Yeni insan olmaya istekli ve aday bir insanın, önünde, örnek alabileceği bir modelin olması gerekir (Tek tipleşme anlamında değil). Yaparak gösteren bir örneğin olması gerekir. Bu da, yeni insan olmayı -hiç değilse diğer insanlardan farklılığı görebilecek düzeyde- başarmış devrimci bir militan, dolayısıyla komünist örgütten başkası değildir.
Kendi grubunun yayınları dışında yayın okumayan, küçümseyen, Marksist kaynakların önemle üzerinde durmayan; dünyadaki gelişmeleri merakla izlemeyen bir devrimcinin, daha işin başında gelişmesinin önü kesilmiştir. O, kendi grubu dışındaki her yayına, her gelişmeye önemsiz gözüyle bakar.
Yaşadığı kapitalist sistem içindeki sahte ilişkileri gören her insan, karşısında, her açıdan örnek alabileceği alternatif yaşam tarzını temsil eden yeni insanı bulabilmelidir. Burjuvazi her gün aşk diye fuhuşu sürer insanların önüne. Dostluk diye, para ve tüketim köleliği koyar insanların önüne. İşte insanlar; aşkta, dostlukta, onurlu insan olmakta örnek alabileceği yeni insanı bulabilmelidir karşısında.
Örgüt, yeni insanın bugünden oluşacağı bir zemindir. Kapitalist sistemin sahte ilişkileri içinden çıkıp gelen insanların, örgüt ortamında yeniden kalıba dökülmesi gerekir. İnsansal olan herşeyi bulabilmeli örgüt ortamında. Saklı kalmış tüm yetenekleri açığa çıkarması gerekir örgütün.
Ne yazık ki, mevcut durumda bunu görebilmek olanaklı değil. Örgüte gelen insanlar, eski yaşam ve alışkanlıklarını aynen korurlar. Bir süre için arka planda kalmış olan eski yaşam, ortam bulduğunda, anında su yüzüne çıkıverir. Çünkü özsel bir dönüşüm yaşanmamıştır. Bir süre örgüt saflarında kalan insanlar, yeni insan haline getirileme- yince; eskisinden daha sıkı bağlarla geri döner düzenin içine.
Önümüzde bulunan somut örneklere bakalım; 25-30 yıllık tarihi olan bir örgütte yazan-çizen, asli unsur olabilen insan sayısı parmak sayısını geçmez. Halbuki, zaman zaman örgüt saflarına akan insan sayısı yüzlerle binlerle ifade edilebilir düzeydedir.
Bu duruma etki eden çeşitli nedenler vardır kuşkusuz. Devrim rüzgarlarının güçlü olduğu dönemlerde işler daha kolaydı. Bugün yenilgi döneminin içindeyiz. Bu nedenle kitleleri kazanmak, ya da yeni insan oluşturmak o kadar kolay gerçekleşmiyor. İşte bu koşullar işi zorlaştırıyor. Ancak, herşey "olumsuz koşullar"la açıklanamaz. Esas sorun içsel nedenlerden kaynaklanıyor.
Moral kaynağımız olacak direniş ve mücadeleler her zaman varolagelmiştir. Yeni insanı oluşturamamanın esas edeni; gerekli olan çalışma tarzı ve örgüt anlayışının geliştirilememesidir.
Sosyalizm mücadelelerinin ve özelde de Deniz, Mahir, İbrahim'lerin yarattığı değerler büyük ölçüde tüketilmiş bulunuyor. Çekim merkezi oluşturabilecek türden devrimciliğin, yeniden ayakları üzerine dikilmeye ihtiyacı var.
Devrimci kadrolar olarak, amaçlarımız için ölümü hiçe sayacak düzeyde direnişler sergiliyoruz. Ancak, kapitalizmin ideolojik saldırıları karşısında uzun erimli olarak direnmekte, yeni yaşam tarzını oluşturabilmekte örgütsel varlığımızı imha ettirecek sonuçlara yol açabiliyoruz. Her koşul altında, aynı direnme veya mücadele biçimi aynı sonuçları vermez. Bu konuda öznel idealizme düşülüyor çoğu zaman.
Grupçuluk hastalığı öylesine tehikeli noktalara varmış ki; ölen ya da öldürülen devrimcilerin cenazelerine katılmada yeterince duyarlı olunamıyor. Her grup, kendi militanının cenazesini kaldırmaya tam katılırken, diğer gruplarınkine; ya katılmıyor ya da sınırlı olarak katılıyor. Oysa her devrimcinin cenazesi görkemli bir tarzda uğurlamayı hak eder. Tüm bu sorunlar asla teknik bir sorun değildir. Bir algılama ve şekillenme sorunudur.
Her şeyi kendinden veya kendi grubundan ibaret gören insanlar, her olanaktan devrim lehine çıkarsamalar yapmayı beceremez. Bu nedenle, azımsanamayacak sayıda legal parti, dernek, sendika, gazete, dergi vb. olmasına rağmen; bu olanaklar aracılığıyla ciddî bir örgütlenme faaliyeti yürütülemiyor.
Yeni insanı oluşturma meselesini tartışırken, herşeyin koşullardan yalıtık, tamamen devrimci örgüt veya kadrolara bağlı olduğunu söylemiyoruz asla. Ancak, sınıf mücadelesi tarihi bize gösteriyor ki; nesnel koşullar ne kadar uygun olursa olsun, bu koşullara planlı bir şekilde müdahale edecek, değiştirecek öznel etken olmadıkça çok sayıda fırsat kaçırılmış oluyor. Marx'ın bu konu üzerine yaptığı bilimsel kurguya kulak verelim:
"Mücadeleye, ancak ihtimallerin şaşmaz biçimde lehte olması koşuluyla girilseydi, dünya tarihini yapmak şüphesiz çok kolay olurdu. Diğer taraftan eğer 'rastlantılar' hiç bir rol oynamasaydı, bu tarih oldukça mistik bir nitelik taşırdı. Bu rastlantılar doğal olarak gelişimin genel gidişatının bir parçasını oluştururlar. Ve diğer rastlantılar tarafından telafi edilirler. Ama hızlanma ya da gecikmeler, hareketin başındaki insanların karakterlerinin 'rastlantısallığı' da dahil olmak üzere, böylesi 'rastlantılara' son derece bağlıdırlar." (K. Marx 1871'de Kugelman'a yazdığı mektuptan)
Her koşul altında, özellikle yenilgi dönemlerinde yetkin kadroların yetiştirilmesi tarihsel bir öneme sahiptir. Bunun başarılıp başarılama- ması, tarihsel sürecin gidişatını belirleyen bir rol oynayabiliyor.
Daha işin başında, bilimsel bir bakış açısı edinmesinin önü, yanlış eğitim yöntemiyle kesilen kadro adayı, tüm meselelere dar bir bakış açısıyla bakar. Mao'nun, Stalin'in veya Troçki'nin hiçbir eserini okumadan; bu insanlar hakkında bir yığın laf eder. O, hiçbir zaman bilmediği bir konuda "bilmiyorum" diyemez. Biliyormuş gibi kendini uzun yıllar boyunca kandıran insan, kolay kolay da öğrenme faaliyeti içine giremez bir türlü. Marx'ı hiç okumadan kendisine "Marksist" demekten geri kalmayan insan, örgütsel atmosfer içinde bundan hiçbir rahatsızlık duymaz. Yazılama, kuşlama, pullama vb. işler yapması, onun pohpohlanması için yeter de artar bile.
Kapitalizm, bir yandan insanı bireyselleştirip, yalnızlaştırırken; diğer yandan kolektif, yaratıcı insanın emek gücüne ihtiyaç duyar. "İnsan kaynaklan" başlı başına bir sektör halini aldı. Kolektif, yaratıcı emek gücünü oluşturmayı hedefleyen burjuvazi, bu konu üzerine uzmanlar yetiştirmekte. Çeşitli sayıda eğitim yöntemlerini hayata geçirmektedir. Bu yöntemle, kapitalizmde üretici güçler, bedensel ve ruhsal olarak bütün yönleriyle teslim alınıp, burjuvazinin hizmetine koşulmaktadır.
Bizim de sosyalizm ve komünizm için mücadelede esas almamız gereken çalışma biçimi kolektif çalışmadır. Devrimci iş yapmak üzerine oturması gereken kolektif çalışma yeterince hayata geçirilemiyor ne yazık ki. İnsanın insana güveninin kalmadığı kapitalist toplumda, kolektif iş yapabilmek sanıldığı kadar kolay olmuyor. Bundandır ki; örgütsel çalışmalarda tüzük gibi çeşitli zorunlu kurallar belirlenmiştir. Yeni insanı oluşturma mücadelesinde ileri adımlar atamadığımız müddetçe, tüzük gibi kuralların da çok fazla etkili olmadığını görüyoruz. Bölünme ve parçalanmaların sürmesindeki en önemli nedenlerden biri de; kişiler arasındaki uyumsuzluklardır. Yeni insan olabildiğimiz ölçüde, kolektif çalışmayı başarabiliriz. Kişilerin, birbirine karşı değil, kapitalizme karşı duruşlarını sağlayabiliriz. Kavrama ve yaratıcılıkta atılacak ileri adımlarla, uyumlu bir kolektif çalışma çıkartabiliriz ortaya. Ancak o zaman kişiler arasındaki farklılıklar, birbirini tamamlayan unsurlar halini alabilir.
Halk arasında oluşmuş bazı yargılar vardır. Örneğin; "bu devirde babana dahi güvenmeyeceksin" gibi yargılar oluşmuştur. Bu yargılar, olup biten olguların oluşturduğu sonuçlardır. Gerçekten de ticarî anlamda ortak iş yapabilmek hiç de kolay değildir. Çünkü, bir işletmede bile ortaklardan biri diğerini kazıklamaya çalışır. Çünkü, bu işi yapmaktaki tek amaç para kazanmaktır.
Amaçlar ve üzerimize düşen tarihsel sorumluluklar kavranamayın- ca; devrimci çalışmada da kolektif iş, başarılı bir şekilde yürütülemiyor. Çoğunlukla, kişilikleri oturmamış, belli bir yaşamsal tecrübesi olmayan insanlar; kendisi, "ben" olmaktan kurtulamamıştır bir türlü. "Biz" olabilmek için yaşama proletaryanın çıkarları açısından bakabilmek gerekir. Bir kavrayış meselesidir bu. İşte bu bilinci ve yaşam tarzını insanlara kazandıracak olan, kolektifin kendisidir. Kapitalist düzen içerisinde edinilmiş tüm hastalıklı yanların, kolektifin içinde tedavi edilmesi gerekir. Aksi halde, bireyciliğe doğru tüm kaygılar, kaprisler yaşanır. Kolektifin oluşturduğu tarz, gittiği her yere komünist yaşam anlayışını taşıyan insanlar yetiştirir. Bu konularda pek başarılı olduğu söylenemez devrimci hareketin. Ölçüler ve değer yargılarında, kapitalizme özgü olan şeyler aşılabilmiş değil.
Devrimci hareketin bugüne kadar yürüttüğü çalışma tarzı ortaya; herşeyi yukarıdan bekleyen, talimatları yerine getirmekle yetinen, inisi- yatifsiz kadrolar çıkarmıştır. Aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı eleş- tiri-özeleştiri mekanizması işlemez durumdadır. Yukarının aşağıdan beklediği; dar pratiğin yerine getirilmesi olduğu için, yukarı ile aşağı arasında derinlikli bir ilişki gelişmez. Aşağı ise, yukarıdan herhangi bir talepte bulunacak girişkenliğe sahip değildir. Aşağıdakiler, yukarıdaki- lerin herşeyi doğru yaptığını düşünür. Bu konuya ilişkin iki çarpıcı örnek vermek yerinde olur:
Fransız yazar Henri Aleg'in "Büyük Geri Sıçrama" adlı kitabında, Sovyetler Birliği'nden bir işçinin söyledikleri aktarılır. Andrey adlı bir işçi; "parlamento baskını sırasında, hiçbirimiz itiraz edecek cesareti kendimizde bulamadık" diyor. Kendilerinin, parti merkezinin gereken şeyleri yapacağını beklediklerini söylüyor. Gorbaçov, gerekeni yapar nasılsa diye düşündüklerini söylüyor. Andrey, eve gittiğinde eşinden, "siz ne biçim komünistsiniz" diye fırça yiyor.
Diğer bir örnekte Türkiye'den verilecek olursa; bölünme yaşayan bir örgütte, merkez dışında kalan kesime; bölünmeden sonra yaptıkları eleştirilerin neden bölünme öncesinde dile getirmedikleri sorulduğunda, şöyle bir cevap alıyorsunuz: "Biz, merkeze aşırı güven duyuyorduk, merkezin hata yapacağına ihtimal vermiyorduk."
Bu örneklerden çıkarılacak sonuç şudur: Yaşanılanlara eleştirel gözle bakan ve inisiyatifi olan kadrolar yetiştirilmemiş. Dolayısıyla bütün işler, bir avuç merkez tarafından idare edilmiş. Bu merkez bir şekilde işlevsiz kaldığında; örgütsel süreklilik kesintiye uğramış.
Herşeyin merkez tarafından yürütülüp, geriye kalanların memur gibi, talimatları yerine getirmesi biçiminde işleyen tarz, bir süre sonra niyetlerden bağımsız olarak; insanları araç durumuna düşürüyor. Uzun yıllar boyunca dar pratik içinde koşturup duran insanlar, ortada elle tutulur bir ürün göremeyince ve herhangi bir gelişme gösteremeyince, kendilerinin araç durumuna düşürüldüğünü düşünerek, örgüt ve devrimden kopuyorlar. Kopanların sayısı hiç de azımsanacak gibi değil.
Devrim mücadelesinden kopan insanların durumu genellikle; zor koşullar ve kişilerin zaaflarıyla, dünya konjonktürünün olumsuzluğuyla açıklanır. Kopanların sayısı az olmuş olsa bu gerçekler yeterli sayılabilir belki. Ancak, durum böyle değildir. Hapishaneden şu ya da bu şekilde çıkan insanların yüzde doksanbeşi mücadeleyi terk ediyor. Çeşitli dönemlerde harekete geçirilebilen kitle sayısı 15-20 bini bulurken, bu etki örgütlenemiyor. İşte tablo budur. Bu tablo görmezden gelinemez ve dış koşullarla açıklanamaz. Bu tablonun esas nedeni örgütsel tarzdır. Yeni insanın oluşturulamamasıdır.
Yeni insan, bir kere oluşmaya başladığında, bu mayanın tutmaması için hiçbir neden yoktur. Her birey kendi başına bir örgüt olacaktır o zaman. Bulunduğu yerde; örgütleyen, değiştiren, dönüştüren, üreten insanlardan oluşmuş bir irade ortaya çıkartabilecektir.
İnsanların eğitilmeleri ya da değişmeleri için teori ve söz yeterli olmaz. Eski olan bir şeyin yerine, yeni olan bir şeyin geçmesi gerekir. Yaşama alanı, kendi köyü, mahallesi veya eviyle sınırlı olan bir insanın bilinci de o ölçüde sınırlı olur. Hayatın çeşitli yönlerini kavraması için, insanın gezmesi, görmesi, duyması, bilmesi, hissetmesi gerekir. Emekçi semtlerinde yaşayan bir insana zengin-yoksul, ezen-ezilen farkını; okuyarak ya da anlatarak kavratmaya çalışırız. Bunun yanında insanı her zaman yaşadığı alanın dışına çıkarıp, zenginlerin mekânlarını gezdirerek; sınıf farkı gösterilmeye çalışıldığında; hissederek, öfkelenerek kendisinin hangi sınıfa ait olduğunu anlaması daha kolay olacaktır.
İnsanı eğitmenin (aynı zamanda eğiticinin eğitilmesini kastediyoruz) tek ve mutlak bir yöntemi yoktur. İçinde bulunulan tarihsel ve toplumsal koşullar, sahip olunulan kültürel yapı, inanç biçimleri hangi yöntemin uygulanacağında belirleyici etkenler olur. Önemli olan, eğiticinin, içinde bulunulan koşullara uygun eğitim yöntemini tespit edip uygula- yabilmesidir.
Mevcut konjonktür içinde, yapılacak işlerin esasını; inceleme- propaganda ve örgütlenme oluşturacaktır. Bu işlere dayanarak, ihtiyaç duyulan kadrolar ve örgüt yaratılmaya çalışılacaktır. İnceleme- propaganda ve örgütlenme işleri, sınıfın ekonomik ve politik mücadelesinin dışında değil içinde gerçekleştirilecek. Yaşamın her alanı örgütlenme alanıdır. Fabrika, mahalle, okul, ev ve aklımıza gelebilecek her türlü mekân örgütlenme alanıdır. Parlamentarist, meslekî, yöresel veya başka türden; sendika, parti, dernek, kulüp, kahvehane vb. mekânlar örgütlenme alanlarıdır. İşte, sözünü ettiğimiz yeni insandan oluşan mekanizma, tüm bu yaşam alanlarında devrimci çalışmayı sürdürecektir. Düzeyli ve güvenilir yaşam tarzıyla, bu alanlarda meşru zeminler bulunabilir. Mekânın bir bölümünde kaçamak olarak değil, mekânda yer alanların tamamını gerekli olan eğitim gruplarına katarak yürütülmesi gereken bir çalışma. Bu mekânlar içinde evlerin çok önemli bir yeri vardır. Her eve bir kütüphane önermesi bu nedenle düşünülmüştür. Çünkü, insanlar zorunlu olarak yaşamlarının bir bölümünü evde geçirirler. Okuma, yazma, örgütlenme için en elverişli mekânlar evlerdir. Herşeyden önce güvenliklidir evler.
Sonuç olarak, yeni insanın oluşturulması sorunu, örgütlenme ve mücadele sorunuyla bağlantılı bir şeydir.
Yeni insana duyulan ihtiyacın altında toplumun veya sistemin değiştirilme sorumluluğu yatar. Demek ki bu işin başarıyla sürdürülebilmesi için; toplumun ve insanın kavranması gerekir. Kavran ilam ayan bir şeye müdahale felaketle sonuçlanabilir. Müdahale edilen şey, ne kadar iyi kavranmışsa, o şeyin değiştirilmesi/dönüştürülmesi o kadar kolaylıkla ve zevkli olur. Araba kullanmasını bilen birinin arabayı sür- mesiyle, kullanmasını bilmeyen birinin sürmesi arasında büyük farklılıklar vardır. Kullanmayı bilen, gayet rahat ve kendine güvenlidir. Zevkle yapar işini. Ama bilmeyen için arabayı sürmek bir işkencedir âdeta. Bilmemenin verdiği korku ve tedirginlik içindedir. Sorun yanlızca arabayı süremekte değil aslında. Herhangi bir arıza durumuda, işleri yeniden yoluna koyacak düzeyde bütünlüklü bir kavrayışa sahip olmak gerekir.
Hangi insanın neye ihtiyacı olduğunu anlayabilmek için, sözkonusu olan insanın iyi tanınması gerekir. İnsanın veya insan topluluklarının kimisine roman, kimisine felsefe, kimisine de sanatsal içerikli kitaplar önerilir. Kime hangi kitabın önerileceğini belirlemek için, onun dünyasının içine girip, onunla tanışmak gerekir. Kimilerini örgütlemek veya dönüştürmek için; bir işte çalışmak, üretim faaliyetlerinde bulunmak, temizlik çalışmasına katılmak, yemek yapmak, oyun oynamak gerekebilir.
Sınıfın örgütlenmesi ve kapitalizme karşı sosyalizm ve komünizm mücadelesi için; bu gün ihtiyaç duyulan şey, yeni insan tipinde kadrolardan oluşan, örgütün örgütlenmesi sorunudur. Bu anlamda mesafe alabilmek için belirleyici olan şey, yeni insandan oluşmuş örgütün yaşam tarzıdır. Sınıfın en hakikatli evlatlarının önüne, komünist yaşam alternatifini sunma görevimiz var.
24 Şubat 2006 2 Nolu F Tipi Cezaevi-Kandıra
