Ben hayatını işçilikle kazanmış yoksul bir emekçinin çocuğuyum. Çırak Okulu'nu bitirdikten sonra çeşitli fabrika ve işyerlerinde elektrikçi olarak çalıştım. Şimdi emekliyim. En son DİSK'in 1980 sonrası yeniden örgütlenmesi çalışmalarında Lastik-İş Sendikası'nın ve öteki ilerici sendikaların örgütlenme çalışmalarında bulundum. Lastik-İş Sendikası'nın İstanbul Şubelerinin birinde 13 ay gibi kısa bir süre Şube Başkanlığı yaptım. Çalıştığım işyerinde sendika baştemsilciliği görevinde bulundum.
İşçilik hayatımda mücadele arkadaşlarımla birlikte işçi sınıfının bağımsız sınıf tavrı sergilemenin kavgasını verdik. Mevcut sol anlayışların dışında yüzde yüz bağımsız ve yüzde yüz işçi sınıfından yana konumumuzla işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini savunduk.
Türkiye'de sendikal mücadelede ve de sosyalist hareket içinde işçi sınıfının sendikal birliği konusunu işleyen eğilimlere rastlanmıyor.
Mevcut üç sendika konfederasyonun yanı sıra pek çok bağımsız ve kitlesel tabanı bulunmayan sendikalara da rastlanıyor.
Mevcut sendikaların yönetim kadrolarının hemen hemen tümü tutarlı bir sendikacılık anlayışının uzağındadırlar ve 'devlet sendikası' biçiminde bir role soyunmuş ya da soyundurulmuşlardır.
Sendikaların tabanında ise işçi sınıfının sınıfsal çıkarlarının gözetilmesini özleyen büyük bir kitle vardır.Tabandaki işçilerin talep ve ihtiyaçlarına olumlu yönde cevap oluşturamayan sendika bürokrasisi işçi aristokrasisi ile buluşarak tutarlı bir sendikacılık anlayışının önünü kesmiştir.
Dürüst, ilkeli bir sendikacılığın egemen olması için tabandaki ilerici birim ve inisiyatiflerin sendika yönetimine gelmesinin önü de yukarda kısaca değindiğim sisteme angaje sendikacılık anlayışı ve bürokratik engellerle fiilen kesilmiştir.
İşçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketin buluşup bütünleşmesiyle oluşturulmuş bir işçi sınıfı partisi de sosyal-pratikte henüz olmadığı için devlet sendikacılığı anlayışını tersyüz edecek, sendikal harekete rehberlik edebilecek bir kurmaylıktan da yoksun bulunmaktayız.
İşçi sınıfının ekonomik-demokratik mücadelesi ne küçümsenmen ne de bu mücadele alanı fazlaca idealize edilmelidir. Çünkü işçi sınıfının talep ve ihtiyaçlarının karşılanması ancak sendikaların çabasını aşan politik iktidar mücadelesiyle yerine getirilebilir.
Sosyalist hareketin sendikal alandaki çalışmaları grev, toplu iş sözleşmesi, vb. işlevleri dışında asıl konunun politik olduğu bilinci de doğallıkla kitlelere aşılanmalıdır.
Türkiye'de işçi sınıfı ve emekçilerin bu yolda birlik ve dayanışma içinde örgütlenmemesi için pek çok politik akım işbaşı yapmıştır.
Sağlı sollu burjuva ve küçukburjuva akımlarının işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini baltalamaması için yapılacak pek çok şey olduğuna inanıyorum.
Bir panel konuşmasına sığdırılamayacak kadar derin bir konuyu şöyle özetleyebiliriz :
Panel konumuzun başlığı, sınıflar mücadelesi tarihinde işçi sınıfımızın tarih sahnesinde görülmesine paralel olarak tarihsel arka planı çerçevesinde güncel boyutları olan ve ideolojik, politik ve felsefî derinliğe sahip, işçi sınıfımızın yanı sıra sosyalist hareketimizin de gündeminde olan, olması gereken tartışma konularımızın arasında yer almaktadır. Panel konumuzun bu özelliği nedeni ile akademik bir yönünün de olduğu düşüncesini taşıyorum. Dolayısıyla mücadelesini işçi sınıfından yana emeğin kurtuluşu ve özgürleşmesi için ortaya koymuş sosyalist aydınlarımızın ve ilerici sendikacılarımızın katkılarına açık olduğu tartışılmaz bir gerçekliktir.
Panel konumuzun üzerinde görüş belirtmek sorumluluk gerektirir. Sendikalar ve sendikacılık üzerinde söz söylemenin kuşkusuz sorumluluğu olmalıdır. Zira bu alan da, pek çok alan gibi oldukça kapsamlı ve karmaşık bir alan. Konunun bu ölçüde karmaşık olması, içinde yaşadığımız toplumsal ve politik yapının etkilerine son derece açık olmasından ileri gelmektedir.
Sendikalar sınıflar mücadelesinin ortaya çıkardığı kapitalist üretim ilişkilerinin belirli bir evresinde işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı verdiği mücadele sonucu ortaya çıkmışlardır. Sendikalara ilişkin ifade edilen bu tanım, sendikal alanda varlık gösteren bütün siyasî eğilimler tarafından genel kabul görmektedir. Ancak sendikalara ilişkin gerek tarihsel gerekse güncel anlamda sınıfın mücadelesini daha da ivmelendirecek kavramsal ve kurumsal (bağımsız ya da konfederasyon düzeyinde) bir değerlendirilme yapılamadığı kanaatini taşıyorum. Burada parantez içinde 15/16 Haziran büyük işçi yürüyüşünü, Zonguldak işçilerinin Ankara yürüyüşünü, geçmişteki kitleselleşme istidadı taşıyan direniş ve işçi grevlerini, 1980 öncesi MESS grevleri gibi işçi sınıfımızın mücadele tarihindeki en küçük eylemlerden en yığınsalına kadar hepsini saygıyla anıyorum.
Yukarıda sözünü ettiğim gibi konunun ideolojik, politik ve felsefi derinliği olduğundan hareketle panel başlığı hakkında özet birkaç şey daha söylemek istiyorum. Ve bu bağlamda kuşatma ve sendikacılık kavramını önce birbirinden ayırıp daha sonra tekrar birlikte ele almanın yararlı olacağını düşünüyorum.
Bilindiği üzere her canlı organizma kendini var eden ve onunla aidiyet bağı olan belirli çevresel koşullar altında varlığını sürdürür ve o çevresel koşulların bir parçası olma özelliğini kazandığı gibi onu vareden çevre ile sistematik ilişkiler ağı içerisinde zaman ve uzam boyutunda bir yolculuğa çıkar. Ancak bu yolculuk tekdüze ve sükunet içinde geçen huzur dolu bir yolculuk olmayacaktır. Bu yolculuk parça-bütün diyalektiği temelinde geçmişten günümüze gelen ve geleceğe de taşınacak son derece çetin bir yolculuk olacaktır. Ve parça-bütün diyalektiği temelinde kurulmuş/kurgulanmış bu mekanizmayı, eşyanın doğasındaki bu gizemli ilişkinin üzerindeki esrar perdesini fizik, matematik, astronomi, biyoloji, genetik gibi pozitif bilimlerin tarihî materyalizmin mecrasına yansıttığı bilimsel sonuçları iyi değerlendiren bilimsel felsefenin kuramcıları araladılar.
Parça-bütün arasında maddenin (maddî yaşamın) doğasında bulunan bu tayin edici çatışma bir bütün olarak maddenin taraflarının etkenlik mücadelesinin uzantısında iktidar mücadelesinin bir sonucudur. Bütün konumuz bağlamında çevre; parça üzerinde tayin edici olmak istemesi, onu determine etmek istemesi ve onun üzerinde hegemonya kurmasına gösterilen direnç bilimsel bilginin de tarihsel ilerleyişin bütün süreçlerinde cevabını aradığı arayacağı konu olagelmiştir.
Konunun felsefî boyutundan ekonomik boyutuna sendikalarımızın asli fonksiyonlarını icra ettiği alana dönecek olursak söylenecekler elbette ki bu panelin sınırlarına sığacak gibi görünmüyor. Burada mümkün olduğunca özet görüş belirtmek istiyorum.
Sendikaları hem genel hem de örgütsel bazda (konfederasyon bazında) değerlendirecek olursak ayrı ayrı değerlendirme yapılması gerektiği düşüncesindeyim. Ancak burada hemen şunu söylemek istiyorum; sosyalist sol'da genel olarak gözlemleyebildiğim kadarı ile sendikaları sendikacılar üzerinden değerlendirmeye tabi tutmuşlardır. Burada ayrıca konjonktürel değerlendirmeler de yapılması gereğine inanıyorum. Örneğin ülkemizde ithal ikâmeci dönemde yapılan sendikacılık ile 'yeni dünya düzeni' adı altında globalizm döneminde neo-liberal ekonomik politikaların uygulandığı dönemlerdeki sendikacılık farklı görünümler arzediyor. Bunu sendikacıların profillerinin konjonktüre göre de değişiklik arzettiğini belirtmek için ifade ediyorum.
Buna göre ithal ikâmeci dönem, daha ziyade ücret sendikacılığının ön plânda olduğu bir dönem olmuştur. İthal ikâmeci dönemin hâkim sendikası TÜRK-İŞ o dönemler daha çok uzlaşmacı bir sendikal görünüm arzediyordu. Dönemin şartlarında işçilerinin talep ve beklentilerini karşılayamayışı DİSK'i ortaya çıkarmıştır. Ücret sendikacılığının ortaya çıkmasında DİSK'in sendikal harekete getirdiği sendikal rekabetin önemli rolü olmuştur. Kaderin cilvesi dünün uzlaşmacı sendikası TÜRK-İŞ, günümüzde ulusal ekonominin ve kamu ekonomisinin en büyük savunucusu olmuştur.
Sendikalarımızın daha derin analizini yapmak elbette bu kadar kısıtlı bir süreye sığmamaktadır. Ancak sendikalarımızı değerlendirirken ölçüde çok dikkatli olmalıyız. Zira kapitalizmin içinde olduğu ulusal ve uluslararası krizin sendikalarımızı çok zor duruma düşürdüğünün bilincindeyim.
Özellikle neo-liberal ekonomik politikaların, ülkemiz gibi gelişmekte olan ülke ekonomilerin IMF politikaları ile içine düşürüldüğü dar boğaz, işçi sınıfımızın meselesi olması ötesinde yeni değerlendirilmeler yapılması zorunluluğunu dayatıyor.
Özet olarak yaptığım bu değerlendirmelerin tartışmaya açık olduğunun bilincindeyim. Bunu yaparken ülkemiz somutunda yapılan değerlendirmelerde, somut durumun somut tahlillerinin yapılmadığı, eksik yapıldığı gerçeğinden hareketle söylüyorum.
Türkiye sosyal-pratiğinde sermaye sınıfının isçi sınıfının sendikal birliğini daha da bozma, işçi sınıfını politika dışında tutmak ve politikasızlık kuşatması giderek artıyor. Dünya genelinde de aynı şeyler başka biçimlerde gündeme geliyor. Dünya genelinde ve Türkiye özelinde uluslarötesi tekelci sermayenin uygulayageldiği baskılar nasıl kırılıp geriletilecek ve aşılacaktır? Tarihsel iyimserliğimizle söylemeliyiz ki, sermaye sınıfının diktatörlüğü ebedî olmayacaktır. İşçi sınıfının gerek sendikal alanda, gerekse politik alanda yeni nitelikler kazanmasının işaretleri vardır.
İşçi sınıfının sendikal birliği mücadelesinde yeni imkân ve fırsatlar, çok yönlü örgütlenme anlayışları gündeme gelecek ve de denenecektir.
İşçi sınıfının, emekçilerin ve öteki ara katmanların toplumsal çıkarlarını tutarlı ve birleşik organizasyonlarla gündemleştirmeye aday birimlerin çabalarını da görmek durumundayız.
Dar grup çıkarları uzantısında ve de özellikle sendikasız- sigortasız işçi çalıştırılan işyerlerinde bilimsel yöntem dışında "ezilen" edebiyatı ile, "nerede hareket orada bereket" anlayışı ile sömürülen proletaryayı yanlış hedeflere kanalize eden anlayışları da mahkûm etmeliyiz. "Her kırmızı şal devrimin bayrağı değildir" özdeyişindeki gibi işçi sınıfını küçükburjuvazinin "kestirmeden" hesapsız ataklarıyla da gereksiz eylemlerle de yormamak gerekiyor. İşçi sınıfının ciddî ve donanımlı sendikalara kavuşmasının kavgasını politik mücadelenin bir parçası olarak vermek durumundayız.
Samimi olarak işçi sınıfının kapitalist kuşatmalar karşısında öne çıkmasını istiyorsak, o takdirde işçi sınıfının sendikal birliğini savunmalıyız. Günümüz şartlarında ilerici olmanın biricik ölçütü budur.
15/16 Haziran deneyimini unutmayalım. Sendikacıların başaramadığını eylemi tabanda ören önder kadrolar başarmıştır. İşçi sınıfının sendikal birliğini; doğrudan demokrasi yöntemini uygulayarak, işçi sınıfı ve emekçileri fiilen eyleme çekerek, sendika, konfederasyon ayrımını yıkarak bizzat gerçekleştirdiğini unutmayalım. 15/16 Haziran'a siyasal örgütsel rekabet, sendika, etnisite, din, vb. eğilim farklılıkları damgasını vuramamıştır. DİSK, Türk-İş, bağımsız sendikalar, tüm emekçiler, işsizler, ara katmanlar ve ilerici gençliğimiz bu eyleme çekilmiştir.
İşçi sınıfının toplumsal-tarihsel deney birikimi, herşeye rağmen, sermaye sınıfının tüm kuşatmalarını kıracak düzeyde derslerle doludur. Yeter ki, tutulacak 'Ana Halka'nın ne olduğunu kavrayalım. Tutarlı bir tarih ve sınıf bilincini kuşanarak yığınağı anlamlı bir kurumlaşma disiplinine çekebilelim.
İşçi sınfı; değiştirici ve dönüştürücü kolektif nitelikleriyle yen!nin üretilmesinde rol ve sorumluluk alacaktır. Geleceği bizimkiler kuracak, tekelci sermaye güçleri değil!
(1) 4. Bursa Tüyap Kitap Fuarı'nda Kolektifimizin 11 Mart 2006 günü saat 17.15'de düzenlediği "Semayenin Kuşatmasında Sendikacılık" konulu Panel-Söyleşi'de yapılan konuşma metnidir. (S.P.)
