Farklı örgütsel mekanizmalar içerisinde bulunma durumlarına göre finans kapitalin diktatörlüğü, faşizm üzerine yapılan tanımlamaları ve coğrafyamız tarihinde kimlerin faşist ya da hangi dönemlerin faşizm olarak adlandırılması gerektiği yönündeki belirlemeleri, ülkemizdeki Marksistler arasında çeşitli farklılıklar göstermektedir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki bu farklılıklar, faşizmin en azından tanımı noktasında ülkemiz Marksistlerinin, temelde birbirinden bağımsız ve ayrı tanımlar getirerek, çok farklı çözümlemeler yapmalarına neden olacak boyutlarda değildir.
Genel bir değerlendirme ile diyebiliriz ki, adı geçen kesim, faşizm- in-devlet tekelci kapitalizminin hüküm sürdüğü herhangi bir ülkede, demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracağını, soysal yaşantıyı militaristleştireceğini bilmektedir. Bununla beraber, faşizmin ideolojisinin, baskı, sömürü, kaba güce-zora başvuran insanlık dişilik, ırkçılık ve şovenizm olduğunu ve faşizmin iktidara gelmesi durumunda başta komünistler olmak üzere tüm muhalefet kesimlerini, işçi sınıfını ve emekçi halkları sindirmeye yönelik faaliyetlerde bulunacağını, bunu insanlık dışı yöntemler ile şiddet uygulama biçiminde hayata geçireceğini, genel bir belirleme olarak ifade ederler.
Yukarıdaki bu tespit, ülkemiz komünistlerinin üzerinde ortaklaşa- cağı bir tanımlama olmakla birlikte, farklı politik kimliğe sahip birey ve gruplarca da sahiplenilir (demokratlar, yurtseverler, sosyal demokratlar, sosyalistler vb.) .
Faşizme getirilecek genel bir tanım noktasında düşünsel alanda ortaklaşabilen ülkemiz komünistleri, faşizmin dönemsel ayraçları ve ülkemiz tarihindeki yeri noktasında net ve bütünlüklü bir tanım getirememektedirler. Bu durum ise faşizme karşı mücadele metodunun nasıl olması gerektiği ve faşizmin yükselişi sürecinde, faşizme karşı mücadele etmenin tek sonuç alıcı yöntemi olarak sınıfsal temelde birlik oluşturmanın hangi koşullarda ve hangi tarihsel dönemde, hangi sınıfsal güçlerle yapılması gerektiği noktasında fikir ayrılıkları yaratarak, muhtemel birliğin önünde bir engel oluşturmaktadır.
Sınıflar mücadelesinin belirlediği siyasal konumları anlamak ve faşizmi tarif edebilmek için burjuvazi-proleterya ve küçükburjuvazi arasındaki ilişkilere ve aralarındaki kuvvet ilişkilerine bakmak gerekir. Faşizm tanımında somut şartların somut tahlilinden hareket etmek zorunludur.
Türkiye özelinde faşizmin bu düzeyde "rahatça" işbaşı yapabilmesi proleter devrimci PARTİ'nin eksikliği yüzündendir.
"İç savaş"ın, devrimci durumların yenilgi ile sonuçlanması da PARTİ'rim (Devrimci Marksizmin) değil, küçükburjuvazinin sınıfsal, ideolojik, teorik, pratik ve örgütsel zaafları yüzündendir.
Bilinen odur ki, komünistlerin birlik oluşturması ya da "komünistlerin birliği" (ki bu son aşamada komünist parti olarak açığa çıkar) faşizmin ağır baskı koşulları altındaki bir dönemin zorunluluğundan değil, komünist mücadelenin ancak bu şekilde varolabileceği gerçekliğinden kaynaklanmaktadır. Devrime giden yolun temel dayanağı olarak karşımıza çıkan birlik fikriyatı, ülkemiz Marksistlerini, faşizmin yükseliş dönemlerinde dahi bir araya getirememiştir. Bunun bir sonucu olarak ise, faşizmin tüm uygulamalarıyla açık bir biçimde ülkemizde askeri darbeler yoluyla iktidara geldiği her dönemde "sol" yenilgiye uğramış ve yeniden nefes almayı ancak uzun yıllar sonra başarabilmiştir. Ülkemiz Marksist hareketinin, bu olumsuz öznel durumu göz önüne alındığında, faşizme yönelik getirilen tanımlar ve onun coğrafyamızdaki dönemsel ayraçlarını açımlamaya dönük belirlemeler daha bir önem kazanmaktadır.
Bilinmelidir ki; komünistlerin genelde ülkemizdeki tüm olay, olgu ve kavramları, özelde ise faşizmi ve onun tarihsel seyir sürecini belirlemeye yönelik çabalarının nedeni sadece sosyoloji ya da tarih "bilimine" Marksist bakış açısıyla yaklaşma arzuları değil, bununla birlikte faşizmin ideolojik ve sınıfsal karakterini ve onun tarihsel seyir sürecini daha iyi anladıklarında, ancak ona karşı daha iyi savaşabilecekleri gerçekliğinden kaynaklanmaktadır.
Faşizmin Marksist tanımına bakıldığında açık ve örtülü olmak üzere iki ayrı sıfatla anıldığı görülür. Faşizm, tarih sahnesine bu açık ve örtülü olan iki biçimiyle çıkmış ve dünyanın farklı coğrafyalarında bu biçimleri ile bir çok kez varolmuştur.
Açık faşizmi, iktidarın faşizm tarafından aleni bir şekilde ele geçirilmiş olduğu, devlet mekanizmasının tüm yasallıklarını faşizmin denetimine -hizmetine- sunduğu, tek dil, tek din, tek ırk-ulus, tek vatan, tek bayrak ve benzerlerinin tek olması zorunluluğu (monolitizm- korporatizm) teoremine dayandıran, bunun farklı bir biçimi olarak da "tek adam" tarafından yönetilen devlet tekelci kapitalizminin terörist bir diktatörlüğü olarak tanımlayabiliriz. Adından da anlaşılacağı üzere açık faşizm, faşizmin tüm insanlık dışı baskı yöntemlerini, kendi iktidarını (devlet tekelci kapitalizmini) korumak adına açık bir şekilde uygulayan, her türlü terör, katliam, soykırım uygulamalarında bulunan bir iktidar biçimidir.
Faşizmin afişe olmuş bu açık iktidar biçiminin yanında, örtülü faşizm diye adlandırılan ve kitleler tarafından algılanmasının zor bir ihtimal olduğu bir biçimi daha mevcuttur. Örtülü faşizm diye tanımlanan bu biçim, iktidarda olduğunu, ülke yönetimini elinde bulunduruyor olduğunu, çeşitli demagojilerle kitlelerden bilinçli bir şekilde gizleme başarısını göstermektedir. Faşizmin bu biçimi, uygulamalarını, terör ve katliam hareketlerini "yasal meşruluk" içerisinde değil de çoğu zaman gizli-fiilî bir şekilde yapmaktadır. Bu yöntemle hem iktidarını korumakta, hem kitlelere gözdağı vermekte, hem de devletin "demokratlığına" toz kondurmamaktadır. Yine faşizmin bu biçimiyle devlet çoğu zaman parlamenter demokrasiyle yönetiliyormuş gibi gösterilmeye çalışılır. Bu görünürde olmayan iktidar modeli, katliamlarını ve baskı uygulamalarını, kitlelerin açık bir şekilde göremeyeceği koşullarda ve mekânlarda (cezaevleri, işkencehaneler, karakollar, dağ başlarındaki yoksul köyler vb.) uygulayagelmektedir. Tüm bunların yanında örtülü faşizmin bir karakteristiği de bu terör ve katliam uygulamalarını her zaman gizli bir şekilde yapmaması, kimi zaman toplumun gözleri önünde; alenî olarak uygulayabiliyor olması gerçeğidir.
Ülkemizin tarihsel dönemlerine ait faşizm tahlillerinde bulunmak bu yazının sınırlı hacmi içerisinde mümkün olamayacağından, bu konuya ilişkin sadece ana başlıklara değinmek durumundayız.
Ülkemizde, adı geçen açık ve örtülü faşizm koşulları, cumhuriyetin kurulması ile birlikte, belirli aralıklarla tekrarlanagelmiştir. Cumhuriyetin kurulması aşamasında baş gösteren açık faşizm koşullarını, tek partili dönemin sonuna kadar götürebiliriz sanırım. O yıllarda uygulanan terör, katliam ve baskı yöntemlerinin (İstiklâl Mahkemeleri, Kürt katliamları, Kızılbaş katliamı, farklı etnik ve dini topluluklarının asimilasyon yöntemi ile ırkçı bir bakış açısının ürünü olarak Türkleştirilme ve Müs- lümanlaştırılmaya çalışılması, dönemin komünistlerinin vahşi bir şiddet uygulanarak katledilmeleri vb.) adı geçen açık faşizm koşullarının ta kendisi olduğu görülmelidir. Gene faşizmin iktidarı ile birlikte açığa çıkan tek dil, tek din, tek ırk-millet, tek vatan, tek bayrak vb. gibi ırkçı- şovenist bakış açısının bir yansıması olan kavramların o dönemde coğrafyamızda ortaya atılması ve kitlelerin bilincine sokulmaya çalışılması, faşizmin iktidar olduktan sonra uygulayageldiği yol ve yöntemlerin aynısının hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Aynı şekilde faşist iktidarın tek bir "ulu" kişilik tarafından yönetiliyor olması gerçeği coğrafyamızdaki karikatürü ile de sınanmıştır. Evrensel ölçekteki faşizmin karakteristik özelliklerinin hemen hepsini bağrında taşıyan, cumhuriyetin ilk yıllarının en son büyük katliamı olan "Dersim Harekâtı" sırasında iki yıl içerisinde yetmiş bin Dersimli katledilmiş, bir o kadarı da sürgüne gönderilmiştir. Bu örnek bile dönemi tanımlarken sistemin doğru bir tahlilinin yapılmasına yönelik ipuçları vermektedir.
Tek partili dönemin sona erişi ile birlikte ise liberal "kısmî demokratik" açılımların uygulanması ve çok partili döneme geçilmesi faşist uygulamaların son bulması anlamına gelmemiş, bu uygulamaların gizli bir şekilde devam etmesinin koşulları yaratılmıştır. Bundan sonraki dönemde ise açık faşizm yaklaşık her on yılda bir gerçekleşen askeri darbeler ile birlikte demokratik devlet maskesini kullanma ihtiyacı duymadan iktidarını sürdürmüştür. Yani sistemin, finans kapitalin çıkarları doğrultusunda organize ettiği bir maskeli baloda, devlet tekelci kapitalizminin çıkarlarının zedelendiğini hissettiği anda maskesini indirme yolunu seçebilmektedir. Bahsi geçen maske de elbette ki demokratik devlet (siz "demokratik cumhuriyet" diye okuyunuz) maskesi- dir. Daha doğru bir tanımla faşizmin maskeye hiçbir ihtiyacı kalmadığı da görülmektedir.
Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde uygulanagelen şiddet, katliamlar ve "yasal" uygulamalar (OHAL) açık faşizm koşullarının bölgede hemen her dönem varolduğunu gösterir nitelikteki örneklerdir.
Örtülü faşizm koşullarının yaşandığı günümüzde ise Avrupa Birliği emperyalist bloğuna entegre olma sürecinde açığa çıkan görece "demokratikleşme" atılımlarının iktidarın hegemonyasını kısmî de olsa sarsabilecek olması ihtimali düşüncesi, iktidarı ürkütmüştür. Bunun önüne geçebilmek adına ise çıkarları belli ölçülerde zedelenen devlet erki, hem AB ile uyum içerisinde olarak sözde demokratik yasalar çıkarmakta, hem de gene AB ve daha ağırlıkta ABD'nin gözetimi altında faşist uygulamalara yasal zemin hazırlayabilecek yeni yasalar (TMY, GSS vb.) çıkarmaktadır. Militarist devlet aygıtının kendisini varetme çabalarından biri olarak askeri operasyonlara hız vermesi ve büyük çaplı bir savaş-çatışma ortamı yaratmaya yönelik hareketliliği, gene içeride sivil faşist güruhları, ırkçı ve şovenist propaganda ile azdırma çabaları gittikçe yoğunlaşmakta ve ülkenin çeşitli yerlerinde bu yoğunlaşmanın bir sonucu olarak, faşist güruhlar, devrimci ve muhalif kesimlere, üniversitelerdeki ilerici öğrencilere ve Kürt halkına yönelik provakatif saldırılarını arttırmaktadır. Şovenist politikalardan etkilenen halk yığınları ise linç histerisi ile hareket ederek komünistlere, Kürtlere ve kendileri gibi düşünmeyen hemen herkese yönelik saldırılarda bulunmaktan çekinmemektedir. Devletin kolluk güçleri, şiddet ve baskı uygulamalarını arttırarak devrimciler üzerinde bir yılgınlık yaratma çabası içerisindedir.
Tüm bu verili durum değerlendirildiğinde faşizmin, ülkede yeniden maskesini indirmeye başladığı ve çirkin yüzünü bir kez daha açık bir şekilde gösterebileceği varsayımında bulunabiliriz.
Yazının başında da belirtildiği gibi ülkemiz sol hareketi faşizmin gelişim sürecini ve iktidarı açık bir şekilde kullanabilme dönemini bütünlüklü bir şekilde çözümleyememiştir. Bu durumun bir sonucu olsa gerek ki, günümüzde faşizmin yükselişine rağmen, bu yükselişi fark edemeyen ve dolayısı ile bu durum karşısında nasıl bir çözüm üretilmesi gerektiği noktasında düşünmeyen bir çok "sol" çevre bulunmaktadır. Bu madalyonun bir yüzü olarak karşımızda durmakta iken madalyonun diğer yüzünde ise yükselen faşizme karşı bir şeyler yapma bilincine "ermiş" "sollar" bulunmaktadır. Ancak bu bilince ermiş olan "solların" getirmiş oldukları çözüm önerileri ve yöntemleri tutarlı ve bilimsel olma iddialarından uzaktadır. Komünist kadrolar arasında ortak cepheler oluşturma fikri, faşizme karşı dahi olsa tutarlı bir Marksist perspektifi yansıtmamaktadır. Komünist kadrolar arası birlik "PARTİ" perspektifi doğrultusunda gerçekleşecek bir birliktir. Bu türden sınıfsal- ideolojik-politik bir birlik ancak, komünist idealleri gerçekleştirebilecek bir sonuç alıcılığa sahiptir ve gene ancak bu türden sınıfsal bir birlik faşizme karşı sağlam bir duruş sağlayabilir.
Maskeli balodakilerden faşizm cenahının artık maske falan kullanmadığı koşullarda, peki parti maskesi takmış "sol" örgütler ne zaman faşizme karşı mücadelede tutulacak 'Ana Halka'yı keşfedecek ya da maskelerini indireceklerdir?
21 Nisan 2006
