TC Devletinin kuruluşunda askerlerin büyük bir rolü var. 86 yıldır askerler politikada söz, yetki ve karar mekanizmalarına sahip. TSK, izlenecek politikalarda belirleyicilik vasfını korumak azminde. TSK, aynı zamanda finans kapitalin önemli bir gücüdür. Bankası, sigortası, sınaî kompleksleri olan biricik güçtür. Uluslarötesi tekelci sermayenin yerli-iç ortağı sermaye sınıfı ile TSK hemen hemen her alanda ve konuda içli dışlıdır. TSK'nın elindeki finans kuruluşlarının TÜSİAD, MÜSİAD ve Anadolu Kaplanlarının elindekilerden geri bir yanı yoktur. TC Devleti ABD ve AB'ye bağımlıdır. NATO-PENTAGON-CIA-MOSSAD, vb. ittifak ve ilişkiler içindedir.
TSK'nın yetiştirdiği emekli-emeksiz paşalar, hemen her alan ve kurum da "köşe taşı" misali el üstünde tutulmaktadır. Siyasî partilerde, bankalarda, holdinglerde, fabrikalarda, basında, Tv'lerde, anılan ve anılmayan istihbarat birimlerinde, "derin" diye anılan kimi ilişkilerde, vakıflarda, dernek ve spor kulüplerinde, üniversitelerde, elçiliklerde birinci sırayı daima askerlerin aldığı bilinmektedir.
Emekli-emeksiz paşaların yurtiçi ve yurtdışı eğitimlerinde edindikleri bilgi ve bilinç düzeylerinin test edilmesi aktüel olaylar karşısında verdikleri beyanlardan anlaşılmaktadır. Basında, Tv'lerde kendilerine uzatılan mikrofonlara verilen mesajlara bakıldığında ideolojik, teorik, kültürel birikimlerinin çok geri bir düzeyde seyrettiği görülüyor.
Emekli-emeksiz paşaların biricik ideolojik gıdası resmî tarih anlayışına ve resmî ideolojiye (Kemalizme) dayalıdır. Militarist, ırkçı ve şoven öğeler tüm söylemlerine egemen durumda. Sosyal bilimler, tarih, felsefe, siyasal-ekonomi, sanat, kültür ve estetik gibi dal ve alanlarda, eğitim-öğrenim ve konumları gereği, daha ilerde ve yetkin olmaları da zaten kendilerinden beklenmiyor.
Devrimci, demokrat, ilerici, sosyalist, Marksist düşünce akımlarına karşı ve kapalı biçimde yetiştirilen askerler arasından bu çemberi kırıp aşmaya yönelen askerler TSK camiasında asla barınamaz, tasfiye edilirler. En somut biçimiyle 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askerî faşist darbeler sürecinde TSK'nın Kara, Deniz, Hava, Jandarma kuvvetlerinde ve çeşitli kademelerinde görevli askerler arasında sistemi devrimci yol ve yöntemlerle dönüştürmek isteyenler çıkmıştır. TSK bünyesinden çıkan bu askerler arasından yargılanıp idam edilenler, ordu bünyesinden ihraç edilenler, ağır hapis cezasıyla hüküm giyenler, ordudan firar edip yurt dışına siyasî mülteci olarak gidenler de bulunmaktadır.
TSK bünyesi, tıpkı üniversiteler gibi bilimsel bilgi ve bilinç veren bir kurum işleyişine sahip değildir. Olamaz. Irkçı, militarist, şoven ve Türkçü akımlarla beslenen kurumlardan yetişip de ilerici ve dönüştürücü fikirlerle tanışan TSK mensuplarının sayısı da parmakla sayılacak kadar azdır.
Emekli-emeksiz paşalara mikrofon uzatmak artık bir moda oldu. Onlar da mevcut Anayasa ve Yasa'lar karşısında "doğal" bir koruma zırhına sahip olduklarından her konuda destursuz söz etmek hakkını kendilerinde görmektedirler.
Örneğin Nâzım Hikmet'in Kore'ye gönderilen Türk askerlerine bu haksız savaşa karşı barışı ve insanlığın sosyal kurtuluşunu açıklayan bildirileri Kore'deki Türk askerine havadan atılışına tepki gösteren bir emekli paşa, Kore'ye asker gönderilmesini siyasî ve etik açıdan içine sindirebil- mekte fakat Nâzım'ı etik açıdan çok çirkin bir üslupla suçlayabilmektedir!
Nâzım'ın siyasî, sanatsal, estetik ve etik açısından eleştirisi, ırkçı, militarist, gerici ve faşist düşünce akımlarına girip çıkmış kimselerin işi değildir. Bu görev, ancak ve ancak Devrimci ve Marksist Kadro olmayı hakedenlere aittir. "İç meselemizdir." Yeri gelmişken söylemek durumundayız: Anılan Kadrolarla "iç meselemizi" olması gereken yerde tartışamadık. Eloğulları, bizim insanlarımızı mevcut yasal düzenlemeleri de çiğneyerek paşa gönüllerine göre yargılamak hakkını kendilerinde görebiliyorlar. Bu bir yana Nâzım'ın şiirlerini sömürücü çıkarlarına alet edip parselasyona tabî tutabiliyorlar...
Aynı ağızlar yine mevcut Anayasa ve Yasa'ları hiçe sayıp açıkça darbeyi savunabiliyorlar. Darbe savunuculuğunu "İç Hizmet Yasasfna, "sistemi koruyup-kollama" şiirsel dizelerine dayandırabilmektedirler. Emekli-emeksiz paşaların bu konular üzerindeki "yüksek performansını sollayıp darbe ve cunta gibi kalkışmaların "bir hak" olduğunu çok üstün belagatıyla ileri süren üniformasız gazeteciler de vardır. De Gaulle'ün V. Fransız Cumhuriyeti'ni kurmasına imkân tanıyan Fransız paraşütçü birliklerinin Paris'e çıkarma yapması olayını "örnek" gösterip "Ordu-Asker Partisi"ne trenin makasını açan gazeteci, eski Harici Büro "TKP"si, Barış Derneği kurucusu zat, hayatı boyunca işçi sınıfına, emekçi halklara güvenen bir konumda olmamıştır. Cuntacı-Darbeci seçimleri böylelerinin ekmek parası olmuştur.
Yine emekli-emeksiz paşalardan biri (adlarını, kimliklerini anmak istemiyoruz, belgelidir.), Tv'lerin birinde kendisine uzatılan mikrofonda ve sorulan "Asker ne zaman darbe yapar?" sorusuna, "15/16 Haziran gibi bir kalkışma olduğu zaman" biçiminde bir cevap vermekte/verebilmektedir.
Emekli-emeksiz paşalar gayet normal biçimde ve kendilerini layusel addederek 15/16 Haziran Hareketi'ni sistemi yıkmaya karşı bir "kalkışma" olarak değerlendirmektedir. Onların bu türden bir literatür kullanarak Darbe-Cunta yapma haklarını savunması karşısında yine "doğal" olarak hiç bir savcı mevcut Anayasa ve Yasa'lara dayanarak asla soruşturma açmayacaktır. Niçin açsın ki? Adliye binalarında "Adalet Mülkün Temelidir" diye yazmıyor mu? Devlet tekelci kapitalizmi sistemin, rejimin, düzenin tek egemen gücü değil mi?
İdeolojik ve sınıfsal seçimleriyle bu sistemin çıkarlarını koruyup- kollamaya koşullu olanlar 15/16 Haziran'a "kalkışma" diyor, böyle bir literatür kullanıyor. Sol cenahtan kimileri de fukara Sırrı Öztürk'ün 15/16 Haziran Hareketi'ni diyalektik tarihsel materyalist yönteme uygun olarak her açıklayışında O'na saldırıyorlar, sataşıyorlar... En son örneğini Almanya'daki bu konuda yapılan etkinliklerde gördük. Hayatları boyunca ne askerlik bilimi, ne fizik bilimi, ne de diyalektik yasallık- ları okuyup özümleyememiş olanlar 15/16 Haziran Hareketi'nin "kendi- liğindenliği"(!)ni akıllarınca öne çıkarıp bizleri vurmayı denemiştir. İşin özüne inmeden hemde... Kimileri de en keskin bir literatürü kullanarak emekli-emeksiz paşaların kullandığı literatürü sollamak istemiştir. Ne mi demişlerdir? "Ayaklanma, başkaldırı, vs." Oysa ayaklanan, başkal- dıran, isyan eden, darbe ve cunta yapan emekli-emeksiz paşalar olmuştur. Kime karşı? İşçi Sınıfı ve emekçi halkların haklı talep ve ihtiyaçları uğruna ayağa kalkmalarına karşı.
Devlet tekelci kapitalizminin yüksek çıkarlarını koruyup-kollama aşkına! avantalar ve yağmalar düzeninin korunup-kollanması için de militarist baskı ve teröre ihtiyaç duyulmaktadır. Sistemin mantığına uygun olarak da ırkçı, kara gerici, şoven, sosyalşoven, Türkçü, "Türk- İslâm Sentezci", faşist akımlar doğrudan ve dolaylı biçimde desteklenmektedir. Devlet destekli çete ve mafyatik örgütlenmeler, kapitalist anarşinin doğal bir bölümü olarak tüm süreçlerde sotada hazır tutulacaktır. Sosyal muhalefet olaylarının kabardığı, siyasal-ekonomik krizlerin derinleştiği süreçlerde anılan gizli örgütler işbaşı yapmaktadır. "Linç" girişimlerini salt bir siyasî eğilimin "vukuatı" olarak anmak doğru olmayacaktır. Faşist, faşizan yöntemler arasındaki "Linç" olayının da bir açıklaması vardır.
"Siyasî İslâm" AKP iktidarının dördüncü yılını ikmal ederek beşinci yılına (seçim yılına) girmesiyle birlikte, sosyal olaylarda bir hareketlilik gözlenmiştir.
Toplumdaki olay, olgu, süreç, veri vb.'lerini somut şartları içinde değerlendiren ve kitlelerin talep ve ihtiyaçlarına doğru teşhis koyup onlara yol gösteren örgütlerden yoksun bulunmaktayız. Sağlı "sol"lu burjuva partileri, sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliği üzerine oturtulması gereken gündemi, bilinçli çarpıtmalarla "laik-şeriat"gibi sunî ve sahte bir gündeme kaydırmak istemektedir.
Laik-şeriat, irtica-mürteci, dinci-atatürkçü, ilerici-gerici, vb, isim ve nitelemelerle yapılmak istenen tartışmaların bilimsel bir yanı yoktur. Tartışmayı bilimsel temellerine oturtmak isteyen Devrimci ve Marksist Kadrolar, sistemin baskı ve terörü altındadır. Onların düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerini kullanmaları keyfî ve fiilî kuşatmalarla ellerinden alınmak istenmektedir. Anılan özgürlüklerimizi kullanıyoruz, buna cüret ediyoruz. Fakat çok büyük bedeller de ödüyoruz. İşlevsel olmamızın önü binbir cezaî, hukukî, maddî, manevî, moral tehditlerle kesilmek isteniyor.
Yukarıda sıralanan sahte ve sunî gündem maddelerini anlatan literatürlere bakarak bir kere daha tekrarlamak ihtiyacını duyuyoruz: TC Devleti ne laik, ne demokratik, ne cumhuriyet, ne sosyal, ne de hukuk devletidir. "İrtica, mürteci, dinci, gerici" tanımlamaları yalnızca ve sırasıyla DP, MP, CKMP, AP, DYP, ANAP ve AKP gibi partiler için değil, ilerici ve atatürkçü geçinen CHP ve öteki partiler için de söylenecektir. Bu partiler de sosyalizme karşı gerici, tepkici ve tutucu birer rol oynayan partilerdir. Burjuva partilerinin tamamı bilim ve akıl dışı yol ve yöntemlerle sosyal sınıfları ve emekçi halkları dışlayıp büyük demagojilerle onların talep ve ihtiyaçlarını sis perdesiyle karartmaktan yanadırlar. Hatta burjuva demokrasisi(!)ni fazlaca idealize ederek açık faaliyet alanlarında güvencesiz, kabak çiçeği misali açılıp, sisteme kalp ilacı olan işçi ve komünist isimli örgütler de birer "resmî" ya da "muvazaa" partileri olarak "Demokrasimizin" nezaketini korumaktadırlar...
AKP'nin iktidara gelişi, tekelci sermayenin programını uygulayışı, ABD ve AB'ye kölece bağımlı oluşu, emperyalizmin Yakın Doğu'ya müdahalesi sürecinde, Bölge halklarının ABD'ye karşı eylemli kalkışması, kimilerinin ise, ABD-AB ile sarmaşıp işbirlikçilik yapması, pek çok sorunu tartışmaya ve çözüm yöntemi üretmeye çalışanları düşündürmeye itmiştir.
TC Devleti, NATO'cu, PENTAGON'cu, ABD'ci ve AB'ci konumuyla asla ilerici, antiemperyalist bir konumda değildir. Olamaz. Başta Cumhurbaşkanı, Başbakan, TBMM Başkanı, Kuvvet Komutanları, Siyasî Partiler, Basın ve Yayın kuruluşları, Tv'ler, Üniversiteler, sahte ve suni gerekçelerle, ayrıca kapitalizme bizzat karşı çıkmadan sözde antiemperyalist görünmeye büyük bir özen göstermektedirler.
Son ayların gündemini belirleyen beyanatların hiç birinde ABD ve AB'yi işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal çıkarları doğrultusunda karşıya alan bir tavıra rastlanmamaktadır. İdeolojik-sınıfsal seçimini, uluslar ötesi tekelci sermayenin ve O'nun yerli ortaklarının düzeninden, sisteminden ve rejiminden yana yapanların sözde antiemperyalizmi kimseyi yanıltmasın. Tutarlı bir antiemperyalist duruşun, mutlaka kapitalizme karşı çıkılarak olabileceğini unutmayalım. Devrimci ve Marksist Kadrolar dışında tutarlı bir antiemperyalist aramanın saçmalık olduğunu bilince çıkaralım.
TC. Devletinin her 30 Ağustos dizaynında ve özellikle de burjuva ve küçükburjuva kimi kesimlerinde "darbe-cunta" tartışmaları öne çıkarılır. Terfi sırası gelen paşaların söylemlerine, biyografilerine bakılarak gündeme taşınır.
Bu 30 Ağustos'ta işbaşına gelen paşalar sözleşmişçesine çeşitli beyanatlarıyla "siyasî islâm" AKP iktidarını top ateşine tuttu. Paşalar âdeta birer politikacı gibi konuştu. Zaten "Ordu-Asker Partisi" denilmesinin maddî bir zemini yok değil. TC. Devletinde Devrimci ve Marksist Kadrolar dışında herkes, her kurum doğrudan siyasetle iştigal etmektedir. Sistemin; hakikî Komünistleri "resmî" ve "muvazaa" partileriyle kuşatarak, artık biçimsel kaba güce başvurma yöntemlerine iltifat etmediği anlaşılıyor. Fakat, "hini hacette" cezaî, hukukî, keyfî ve fiilî baskı ve terör uygulamaktan da geri durmuyor.
"Siyasî İslâm"ı ilkin Cumhurbaşkanı Meclisi açış konuşmasıyla topa tuttu. "Darbe-Cunta" heveslileri bu topa tutuşa büyük anlamlar verdi. Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve Anayasa Mahkemesi gibi kurumların açılışlarında da benzeri sahneler görüldü. Cumhurbaşkanı, sistemi koruyan bir konumdadır. O'nun sistemi koruma aşkına söylediklerine farklı nitelikler yüklemeye kalkanların perişanlığını da unutmamak durumundayız. "Gerekirse Laik Cumhuriyet'i korumak için temel hak ve özgürlükler sınırlandırılabilir." diyen Sezer, bu türden tavrıyla hemen 12 Mart 1971'in ilk başbakanı Nihat Erim'in "gerekirse demokrasinin üzerine bir şal örtülür..." özdeyişini(l) hatırlatmıştır. Sezer, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı, Erim, Üniversite öğretim üyesi Prof. kimliği ile bu sözleri sarf ediyor! Emekli-emeksiz paşalar zaman zaman ve çok açık biçimlerde "şu insan hakları, demokrasi olmayacaktı ki, biz iki haftada hallederiz" diyerek bilinçlerini(!) konuşturmuştur. 12 Mart "ara rejim" dedikleri süreçte, zaten faşist yasalar yürürlükteyken, bir de "makabline şamil" yasal düzenlemelerin uygulanacağını da çok işitmiş idik...
30 Ağustos dizaynı sonucunda işbaşı yapan generallerin çıkışını burjuva basını "askerin yeniden siyasete dönüşü" ya da "askerin, siyasî rolünün kısıtlanmasına direnişi" biçiminde değerlendirdi. Yeni bir "28 Şubat postmodern darbesi"nin çeşitli versiyonlarının deneneceğini söyleyenler de çıktı.
Laik-şeriat, ilerici-gerici, irtica-mürteci, dinci-atatürkçü gibi bir literatürü bilimsel tanımı yerine herkesin işine geldiği biçimde kullandığı bir ortamda (çünkü bu ortamı tersyüz edecek ne İSP ne de TKP gibi bir PARTİ'miz vardı.), bu süreci ayakları üzerine oturtacak bir kurumsal düzeneğimiz henüz işbaşı yapamamıştı.
"Ordu-Asker Partisi" kılıcını atmış "Rejimle ilgili bazı endişelerimizden rahatsızlık duyanlar varsa bu onları bağlar."diyordu, Büyükanıt paşa. KKK İlker Başbuğ, "TSK başka ordulara benzemez...'iç mihraklarla' mücadelesini 'tavizsiz'yürütecektir."diyordu. HKK Faruk Cömert "Çatı yıkılırsa herkes altında kalır." diyerek amaçlarını dillendirirken, DKK Yener Karahanoğlu: "Bu mihraklar ya ülkeyi terk edecekler ya da Anadolu denizinde boğulacaklar!"demek ihtiyacını duymuştur.
Bu türden söylemleri faşist partiler zaten her vesileyle "ya sev, ya terk et", "türksen öğün, değilsen itaat et" diyerek dillendirmekteydiler. Duvar yazıları bu türden "vecizelerle doludur.
Cumhurbaşkanı, bürokrasinin kimi kurumları, TSK ve onların işaret ettiği hedefe yönelen gerici CHP vb. siyasî partilerin, 30 Ağustos sonrası "Cumhurbaşkanı dizaynı" kavgasında AKP'yi iyice köşeye sıkıştıran bir yöntemi uygun buldukları anlaşılıyor.
Sözde laikler, Köşk'te frak giyen, batılı görünümlü, kokteyllerde kadehini kaldıran, devlet tekelci kapitalizminin işleyen çarkına biçimsel anlamda çomak sokmayacak birini Cumhurbaşkanı olarak görmek istemektedir. "Siyasî İslârrT'cılar ise, sözde laiklerin yerine sözde dindarların Cumhurbaşkanı olarak devlet tekelci kapitalizminin yüksek çıkarlarının daha iyi kollanacağını iddia etmektedir. Yaptığı "hizmetlerle de bunu kanıtlamaktadır.
Bu tartışmalarda galiba en anlamlı sözü "Allahın dediği olur" öz- deyişindeki gibi TÜSİAD ileri gelenleri söylemiştir: "Demokrasimizin ve ekonomimizin sürekliliği ve güven ortamının devamı için uygun bir formül bulunacaktır."
Devlet tekelci kapitalizminin yüksek çıkarlarını koruyup-kollama işinde ne "yasal" parti AKP'nin, ne de "yasal olmayan" "Ordu-Asker Partisi" nin dediği olacaktır. Öteki burjuva partilerinin de dediği olmayacaktır. Uluslar ötesi tekelci sermayenin ve yerli ortaklarının dediği olacaktır. Finans oligarşisinin hegemonyasındaki bir sözde demokraside "yasal" parti AKP, "yasal olmayan" ve doğrudan politika ile uğraşan emekli-emeksiz paşaları ne kızağa çekebilecektir, ne de emekliye sevk edebilecektir. Taraflar arasındaki kayıkçı dövüşü karakolda bitmeye- çektir. Düzen içi ve uzlaşır çelişkileri yeniden dizayn ve telif edilecektir. Sonuçta da "kabak" ilerici, demokrat, devrimci, yurtsever, sosyalist ve Marksist cenahımızın başında patlayacaktır.
Faşist ve faşizan unsurları sürekli biçimde bağrında taşıyan sistemin militarizme ihtiyacı vardır. Faşizmin-Militarizimin panzehiri de "Birleşik İşçi Cephesi"nin örülmesi ve İşçi Sınıfı Partisi'nin işbaşı yap- masındadır.
ABD'nin Ankara'daki Büyükelçisi, generallerin çıkışını soran gazetecilere verdiği cevabında "bunlar kuru gürültü" diyor/diyebiliyor. ABD, Yakın Doğu'ya müdahalesinde belli ve bilinen projesini uyguluyor. "Kürt Sorunu" nun çözümünde ise, emperyalizme zarar vermeyen uğursuz bir projeyi mek parmak mek parmak ilerletiyor. Bölgeye "genel müfettişler" ve "koordinatörler" gönderiyor. TC Devletine "işte muhatabınız" bunlar diye tebligatını yapıyor. Öte yandan da AKP'nin seçim öncesi büyük ihtiyaç duyduğu ABD desteğini almanın görüntülerinde, emperyalizmin en iğrenç sözcüsü, haksız savaşların ve tekellerin baş temsilcisi konumundaki bir adamın icazetini almak için G. W. Bush'un ayağına gidiyor. Fukara Müslüman emekçilerin değil, emperyalizmin dostu olduğunu Bush'un ağzından kanıtlamış oluyor: "Dostum ve barış adamı Tayyip!... " sözleri AKP'ye de yaramayacaktır. Daha önceleri İnönü'ye, Demirel'e, Özal'a, Ecevit'e yaramadığı gibi Tayyip'e de yaramayacaktır.
Seçim hesaplaşması sürecinde kullanılacak argüman şimdiden belli olmuştur: Kürt realitesi, Ermeni sorunu ve Kıbrıs. Seçimlerde tüm siyasî partiler milliyetçi bir söyleme gelmiştir. Sarı ve kirli sollar da "dar- be-cunta" çağrışımlarından medet ummaktadır. Nasyonal sosyalistler, her boydan ve soydan faşistler de aynı ata oynamaktadır. Dünyanın pek çok bölgesinde olduğu gibi "gericilik dalgası" bulunduğumuz bölgeyi ve coğrafyayı da etkisine almıştır.
"Ezeceğiz, yok edeceğiz, savaşacağız" söyleminden gayri niyeti olmayanlardan ülke ve bölgenin sorunlarına çözüm üretilmesini beklemek, siyaseten intihar demektir.
İktidarın paylaşımındaki çıkar çelişki ve çatışkıları devam edecektir. 12'li darbeler yerine 28 Şubat'ınkinden daha farklı bir darbe beklentisi kimi çevrelerce açıkça (alenen) telaffuz edilmektedir. TCK'ya göre "Anayasal suç" işlenmekte ve fakat sonu "kahrolsun" ile biten nakaratlarla Devrimci ve Komünistlerin yanı sıra Kürt düşmanlığı körüklenmektedir.
Sistemin temel direkleri çatırdıyorken, "kuru gürültü" çıkararak varlıklarını sürdürmekten yana olanların suni ve sahte gündemlerine al- danarak rehavete, korkuya ve sömürücüye biat etmeye dayalı projeler açığa düşürülmüştür. Cenahımızın anlamlı ve ileri bir adım atmasıyla
açığa düşürülenler arasına, çatlağı derinleştirilebilecek kamaların sokulması kolaylaşacaktır.
Tarihsel haklılıklarıyla işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluşundan yana olan tüm güçlerle; baskı, terör ve sömürü uygulayan güçler karşı karşıya gelmiştir. Cenahımız bir çetin sınavın eşiğindedir.
Yapılacak iş, tutulacak yol-yöntem bellidir:
İşçi Sınıfı Hareketi ile Sosyalist Hareketi buluşturup bütünleştirecek ve böylelikle ancak Devrimci ve Marksist olabilmeyi hak edecek bir inisiyatifi hareketlendirmek. 'Partileşme Sorunu'nu gündemleştirip PARTİ'nin oluşturulması yolunda çeşitli istişari toplantı, konferans ve kurultaylar düzenlemek. Bu sürecin doğal uzantısında II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi'ni (II.TTKK) gerçekleştirip tarihsel hesaplaşmada belirleyici yığınağı yapabilmek...
PARTİ'nin oluşturulması, Birleşik İşçi Cephesi'nin örülmesi sürecin en anlamlı adımıdır. Bu görevin gereğini yapanlar sistemin uygulaya geldiği baskı, terör ve sömürüyü anladığı dilde karşıya alabilir ve sıçramalar yapabilir. Yoksa? Yoksası-moksası da kalmadı gayri.
|
15 Ekim 2006 |
