TC Devleti emperyalist sistem içinde yeniden şekillendirilmeye ve konumlandırılmaya çalışılıyor. ABD, Avrupa Birliği ülkeleri, TC ordusu, hükümet, muhalefet partileri, sermaye çevreleri kendi politikalarını gerilimi artan bir tonda ifade ediyorlar. Talabani, Barzani, Öcalan ve buna bağlı olarak KKK' da Kürt cephesinden bu tartışmaya müdahiller.
Bilindiği gibi, KKK (halen PKK olarak isimlendirilse de doğrusu KKK'dır), Abdullah Öcalan'ın İmralı'dan yaptığı "ateşkes çağrısı"na beklenen karşılığı vererek resmen "ateşkes" ilan etti. Daha önce ilan edilen dört "ateşkesin" ardından gelen bu "ateşkes" ilanı, KKK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan'ın basın toplantısında belirttiği gibi, ABD'nin 15 Ağustos'ta "silahları bırakın" çağrısının ardından gelişen bir dizi çağrıya da bir yanıttı.
Bu arada Türkiye'de Kuvvet Komutanları birbiri ardına konuşmalar yaptılar. Türkiye Başbakanının ABD'de görüşmelere başladığı gün ise, Genel Kurmay Başkanı, Harp Akademileri'nin yeni öğretim dönemine başlangıç vesilesiyle yaptığı konuşmada Kuvvet Komutanlarının konuşmalarına sahiplenerek temel noktaların altını çizdi.
TC Başbakanı ve ABD Başkanı görüşme sonrası basın mensuplarına görünüşte bir uyum fotoğrafı verdiler. Tayyip Erdoğan Beyaz Saray'da ayrıca yaptığı basın toplantısında da bu fotoğrafı netleştirmeye özen gösterdi. Kuzey Afrika'dan Asya'ya kadar geniş bir yelpazede ABD ile yapacakları daha birçok işin olduğunu, ABD için TC'nin öneminin halen çok önemli olduğunu vurguladı.
Bu arada operasyonlar ve çatışmalar devam ediyordu.
Gelinen aşamada önemli bir yol ayrımı ve karar noktasında olanlar TC Devletini yönetenlerdir. Doğal olarak tartışılan esas nokta da budur.
Sorun, Öcalan ve partisinin TC tarafından muhatap alınıp alınmaması değil, TC Devletinin ABD'nin Ortadoğu politikası içinde eski kalıbından çıkıp yeniden biçimlendirilmeye hangi şartlarda ve nasıl gelip gelmeyeceğidir. Elbette ki bu çerçevede "Kürt sorunu" en hassas ve temel bir noktadır,
KKK son "ateşkes ilam"nda kendini sistem içine dahil etmek isteyen talepler dışında hiçbir talepte bulunmamıştır. Ve bu yeni bir durum da değildir. Öcalan'ın 1999'da İmralı'ya getirilişi sonrasında şekillendirilen konsepte uygun taleplerdir bunlar.
Öcalan, İmralı'da 7.6.1999 tarihinde yaptığı görüşme notlarında (daha sonra da bir çok defa belirttiği gibi), ABD'ye şu mesajların iletilmesini istemiştir: "a- Bu girişim, Ortadoğu'da demokratikleşmeye hizmettir. Bunun gelişmesine karşı değiliz. Irak'da, Balkanlar'da geliştiyse ABD'nin öncülüğünde gelişimine karşı değiliz, b- Güvenceler verilirse bu demokrasi bloğu içinde rolümüzü oynamaya çalışırız. Demokratik bir blok şeklinde gelişeceğine inanıyoruz, c- Arabuluculuğunuzla Türkiye'de silahları bırakmaya hazırız, d- PKK, kendi program ve eylem yapısını değiştirerek, yasal-siyasal oluşuma kendisini hazırlamak istemektedir. Bunun için Türkiye'den beklentiler, bölgede bazı demokratikleşme adımları atmasıdır.(Koruculuğun lağvedilmesi, OHAL'in kaldırılması vb.) e- Toplumsal barış için silahsızlanmayı sağlamak için af gereklidir, f- Hızlı hareket edilmeli, sınırlar değişmeden güneye siyasal himaye (güvence verilmelidir). NOT: Ev gözaltısı gibi statü yaratmalısınız.
Birkaç arkadaş da yanımda olmalıdır. Türkiye'ye kendileri beni teslim etmiştir. Kendileri tarihi en büyük zararı görür. Olumsuz yaklaşım olursa, ABD 21.yüzyılı sadece bizimle savaşarak geçirecektir. Bu konsepte PKK'de dahildir. Hızlı adımlar atılsın. Pratik sonuçları İmralı duruşmalarına yansımalıdır. İngiltere ve Almanya'ya da bu projeyi sunun. Süleymaniye'de ABD ile görüşsünler. Türkmenler ile ilişkileri düzeltin. Talabani ile görüşün, benden de selam söyleyin. Yardım etsin size. 93'dekiyapıcı yardımını sürdürsün..."
Öcalan 10.6.1999 tarihli görüşme notlarında ise şunları söylüyor: "Çözüm-pazarlık ABD ile yapılacak, Avrupa ile değil. Beni canlı tabuta koyarak, PKK'de alternatif bekliyorlardı, olmadı. (ABD'de yayınlanan bir strateji dergisinin yazısı okundu, beğendi.) Bu ABD'nin resmî görüşü, yazıda orta vadeli bir çözüm düşünülüyor. Bence protokole bağlamışlar. Buradaki tavrımla birlikte benim üzerimde karar verdi. Büyük ihtimalle. Ben biraz hızlandırıyorum."
İmralı duruşmalarından bu yana yaklaşık yedi yıl geçti. Şüphesiz bu az bir zaman değil. Bu arada PKK İmralı'ya bağlı olarak ideolojisini, programını, stratejisini, adını değiştirdi, ateşkesler ilan etti, eğitimini bu konsepte göre geliştirdi. Yeni adıyla KKK, Öcalan'ın 1999'da söylediği gibi "ABD öncülüğünde geliştirilen demokrasi bloku" içinde kendisine yer verilmesi halinde "rolünü oynamaya hazır" olduğunu ortaya koymuş durumda.
Bunca yıl sonra ABD ilk defa "ateşkes" konusunda TC üzerinde açık baskı oluşturdu. PKK koordinatörü adı altında doğrudan ve açıkça müdahil oldu. Talabani'nin ABD ziyareti sırasında söylediği sözler de bu kapsam dahilindeydi.
KKK nerede konumlandığını ve ne istediğini net bir biçimde ortaya koymuş durumda. Kendisini emperyalist sistemin kabulüne uygun biçimde değiştirip, dönüştürmüş ve taleplerini de bu çerçevede şekillendirmiştir.
TC Devleti açısından ise aynı şey söylenemez. TC'nin kafası karışık. Korkuları derin. Yarını konusunda emin değil. Başta Kürt halkı olmak üzere halkların inkârı ve imhasına, emekçi sınıf haklarının inkâr ve gaspına dayalı temeller üzerinde inşa edilmiş devlet yapısı, bu iki temel korkusuyla (ne yazık ki sosyalizmin aynasında değil) emperyalist sistemin aynasında yüzleşme gücünü bile gösteremiyor. "Kürt sorunu" sosyalizm mecrasından emperyalist sistem içine akıtıldığı, bu temelde halklar sorunu sistem içi bir sorun olarak AB ve ABD tarafından önüne konulduğu biçimiyle bile devlet tüm yapısıyla korku refleksleriyle hareket ediyor. Kürt ve Ermeni sorunu buna en çarpıcı örnekleri oluşturuyor.
Yani, TC Devleti sadece ABD'nin yeni Ortadoğu politikasında yer alsak mı, nasıl yer alsak noktasında tereddütler yaşamıyor. Bu tereddütlerinin gerisinde kendi tarihinden gelen çok derin korkuları bulunuyor. Bu korkuyu en somut ve yükse sesle dillendiren ise TC ordusu.
Aynı zamanda kendi eserleri olan TC Devletinin temel korku ve reflekslerini çok iyi bilen emperyalist güçler, bu korkuları hafifletmek ve kırılma noktasına getirmeden esnetmek için gerçekten önemli bir çaba sergiliyorlar. Elbette bu kendi politik çıkar ve amaçlarıyla bağlantılı biçimde gelişiyor. Ama buna rağmen, PKK üzerinde gösterdikleri başarıyı TC üzerinde henüz sağlayamamış bulunuyorlar.
İşte tam da bu noktada, Türkiye'de bir kez daha çarpık ve tümüyle yanıltıcı bir antiemperyalizm görüntüsü ortaya çıkıyor. TC Devletinin korkularına dayalı diretmesi, ABD ve AB'ye karşı bir direnme gibi yansıtılarak, antiemperyalizm gerçek temellerinden kopartılıp, TC'nin in- kârcılık ve imha siyasetinin savunulmasına indirgeniyor.
Emperyalizmin böyle bir antiemperyalizmden korku duymayacağı açık. Tam tersine bu, emperyalizmin halkları ve sosyalist güçleri "cep- hesizleştirme ve silahsızlandırma" politikasında ne ölçüde başarılı olduğunun göstergesidir. Nitekim şu aşamada KKK'ya "silahları bırak" dayatması son derecede teknik bir olaydır. Çünkü PKK, esas olarak 1999'da ideolojik ve siyasal olarak zaten silahsızlandırılmış ve cephesi dağıtılmıştır. Türkiye işçi sınıfı açısından da bir direnme cephesinden ne yazık ki söz edilemez. Sınıf ideolojik öncülükten yoksun, örgütsüz, güvencesiz, cephesiz ve dağınıktır. Böyle olduğu için de ağırlıklı olarak egemen sınıf ideolojisinin yönlendirmesi altındadır.
ABD'de en somut ifadesini bulduğu gibi, emperyalizm, 1990'ların sonu ve 2000'li yıllarda tüm dünyaya, ya sistemin merkezine tam anlamıyla "itaat et ya da kendi kaosunda yok ol" politikasını dayatmıştır. Irak buna en somut ve yakın örneklerden biridir. "İtaat ettiğin kadar var olacaksın!" "Çeliştiğin kadar kaosa mahkûmsun!" Yani "istikrar" denilen şey, emperyalizme itaatten geçiyor!
TC Devleti şimdi bu ikisi arasında tercihini yapmak zorunda. Tarihle değil, daha çok önündeki kârlarla ilgili olan tekelci burjuvazi "istikrar" diyor ve esnek bir dönüşümle devletin yeniden yapılandırılmasında kendisi açısından zarar değil yararları önde görüyor. Avrupa Birliği ile uyum tartışmalarına da bu damgasını vuruyor. Ordu ise devletin esas sahibi olma iddiasıyla bunun karşısına esas ve yapay korkuları körükleyerek çıkıyor. Devlet ve toplum içindeki örgütlenmesi orduyu aşılması güç bir engel haline getiriyor. Ordu merkezli devlet ve ulus örgütlenmesi şimdi TC'yi sistem içinde aşılması gereken bir problem haline getirmiş bulunuyor.
PKK bunu geçmişte sosyalizmi esas alarak halklar cephesiyle aşmayı hedeflemişti. Bugün ise, "ABD öncülüğünde demokrasi bloku" dediği emperyalist cephe içinde yer tutma çabasıyla yapmak istiyor, "ideolojik takılmıyor, politika yapıyoruz!" derken bu iddialarını dillendirmiş oluyorlar.
TC Başbakanı Erdoğan'ın ABD ziyareti sırasında TC Devleti'nin bütün kurum ve kuruluşlarıyla teyakkuz halinde bulunuşu, Erdoğan- Bush görüşmesi sonrası basın önünde sergilenen "rahat" görüntü nasıl izah edilmeli sorusunun cevabı acaba bu noktada yatmıyor mu?
ABD, kendisine kölece bağımlı uşaklarını biçimlendirmeyi en iyi bilen güçlerdendir. Korkut..., yumuşat..., esnet...! ABD yine, çıkarları gerektirdiğinde dünkü işbirlikçilerini acımasızca terk etmeyi ve yok etmeyi bilen güçlerdendir. Bunları söylemek Amerikanın yeniden keşfi de değildir, bilinen gerçeklerdir.
TC Devleti de hem bu gerçeği, hem de buna bağlı olarak önünde iki yol olduğunu bilmektedir: Ya esneyerek büyüyecek ve emperyalizmin yeni Ortadoğu politikasının içinde önemli bir yer tutacak. Ya da, kırılarak küçülecek ve tam bir kaos alanı haline gelecek.
TC Devletinin önüne konulan bu tercihlerden hangisini yapacağı kendi bileceği iş. Bize düşen her iki durumda da, emekçi sınıf ve halkların lehine en doğru politikalarla hem kendi egemenlerimiz ve hem de emperyalizm karşısına çıkabilmek ve yepyeni bir yolu açabilmektir.
3 Ekim 2006
