Türklerin Ortadoğu'ya (İran-Irak-Türkiye-Mezopotamya'sı) gelerek Selçuklu Sultanlığı altında egemen devletler kurdukları Miladi 11. yüzyıldan başlayarak Vezirden tahsildara kadar uzanan zincirdeki "memurlar aristokrasisinin hep İranlı ya da İranîleşmiş unsurlar olduğu konu ile ilgili tüm toplumsal tarih araştırmalarında görülen ortak bir saptamadır. (C.Cahen, F.Sümer, S.Yerasimos, E.VVerner, Gordlevski )1
Kimlerdir bu "Türk" devletleri olan İran-Selçuklu ve Anadolu (Rum) Selçuklu Sultanlıklarında idarî-yönetsel, kültürel-edebî, ideolojik ve daha az ölçekte askerî egemenler olan İranî unsurlar? Hangi tarihsel sosyo-ekonomik koşulların ürünü olarak ortaya çıkmışlardır? Daha doğrusu tabanlarının Türk/Türkmen karakterine karşılık, daha sonra tam tersine bu tabana yabancılaşıp başta İranî olmak üzere kozmopolit yapıya evrilme süreci hangi tarihsel gelişimin ürünüydü?
Araştırmacılar, bu konuda nesnel yapıya bağlı olarak toplum dinamiğini değerlendiren tutarlı görüşler getirmişlerdir. Bunlardan birine, 15. yüzyılın Kuzey Afrika Mağrib'li ünlü İslâm bilgini İbni Haldun'a verilen referans; çözümleme yapmak açısından ilgi çekicidir. İlk kez Tarih sosyoloji bilimini kurduğu kabul edilen İbni Haldun'un "Mukaddime" adlı eserindeki büyük imparatorluk kuran hükümdarların çok güç bir görevle insanların kendine yöneltmeye zorladığı, bunun için de kendi kabilesine sanki yabancı bir halka boyun eğdiriyormuş gibi davranmaya zorlandığı, öylece kendi yurttaşlarını düşmanlaştıracağından kendi savunmasını ve devletini "yabancı dostlara" emanet etme durumunda kalacağı şeklindeki kuramsal belirlemesi bu konuyu açıklamak için referans yapılıyor.2 Teknik açıdan ise, Sultanlara devleti nasıl yöneteceği konusunda ıslahat projeleri sunan Miladi 11. yüzyıl Selçuklu-Fars devletinin ünlü veziri Nizamülmülk'ün "Siyasetname"sine gönderme yapanlar da var.
Ama daha doğru bir açıklamanın, Miladi 11-14 yüzyıllar arasında dalga dalga göçlerle giren bu yarı yerleşik/göçebe tarım-çoban ekonomin Oğuz-Türk kütlelerin, geldikleri yerlerin ihtişamlı Sasani-Doğu Roma-Arap topraklı-kentsoylu uygarlığını yönetecek devlet mekanizmasına ve kadrolarına yabancı oldukları gerçeğidir ki, bu nesnellik Selçuklu askeri Aristokrasisinin "kendi" kandaş kardeş Oğuz-Türk tabanından kopuş sürecini başlatacaktır. Onun içindir ki, gerek İran ve Anadolu (Rumî) Selçuklu Sultanlığı gerek Beylikten Sultanlığa dönüşüm geçirince Osmanlı devletindeki üst yönetici sınıfları içinden çıktıkları "kendi" Türklüklerine karşı tarihi boyunca hor, aşağılayıcı, tacizkâr olarak hep "Etrak" sıfatlar eşliğinde saldırmış ve de Rumi ya da Müslüman tabirini kendine yakıştırmıştır.3
Çünkü Selçuklu aristokrat-egemen sınıfın girdiği Sasani-Bizans- Arap topraklarındaki "feodalite zenginlik dünyasfnda artık-emek/artık- ürün üzerinden sağlayacağı rantçı birikimi güvenceye alma politikası, "gaza" yolundaki Türkmenlerin anarşist yağmasına karşı çıkmalarını gerektiriyordu.
Tarihin diyalektik özdekçi yorumlanmasının getirdiği bu açıklama bize özgü değil, yeni de değil.
Burada yeni olan şey ise, Selçuklu-Osmanlı'daki sivil-yönetsel sınıfın ana gövdesi olan bu Müslüman-İranî unsurların kimliklerini deşifre amacıyla sorgulamamız olacaktır.
Türk Devletlerini Yöneten İranîler
Hemen bir açıklama yaparak başlayalım. Bizans-Sasani egemenlik dönemlerinde İran, kültürel-politik coğrafya olarak bu günkü Türkiye ve Irak sınırları içindeki kimi yöreleri de kapsıyordu. En azından kültürel sınırlar iç içe geçmiş durumdaydı. Bu yörelerde Kürt Mervani ve Eyyubi hanedanlık egemenlikleri malumumuz.
Asıl olarak İran'da yaşayan halkları ise Farslar ve Kürtler başta olmak üzere Acemi, Nebati, Deylemi, Gürcü, Ermeni etnik unsurlar oluşturmaktaydı.4 Bizi bu yazının esprisi içinde asıl ilgilendiren ise, Selçuklu ve Osmanlı'da yönetim, idare, kültür, politika, ordu-silahlı kuvvetler içinde erke (iktidar) odağı olarak Kürtlerin yeri sorunudur. Böyle bir denklemin unsuru olarak Kürtler mevcutsa, çıkar özlemlerini gözetecek politik organizasyonu da (illegalite de olsa) meşru bir güç olarak saltanatta (devlet ve toplum) kabul görecekti şüphesiz ki.
Konuyu ustaca toparlayan araştırmacılardan biri olan Nejat Birdoğan'a bakarsak, Türkmenlerin 11. yüzyılın ilk yarısında Batı İran'a doğru genişlemeleri sırasında Kürtlerle karşılaştıklarını, devlet nedir bilmeyen bu göçebe Türk ve Kürt oymaklarının dağı-taşı doldurduklarını, Anadolu'ya (Mezopotamya üzerinden, S.B.) giren bu Oğuz-Türk kitlelerin Harezm bölgesinde yanlarına aldıkları Kürtlerle yürürken yazgı birliği yaptıklarını, kız alıp verdiklerini, ortak müzikleri-dansları olduğunu vb. okuyoruz. Ancak bu bilgilerin Türklerin ve Kürtlerin "alt- tabakaları" (yani Etrak ve Ekrat taifesi) için geçerliliğini unutmamalıyız. Selçuklu Sultanlığında yönetici askerî-sivil Kürt unsurlar kendilerinin "ayak takımı" Ekrat olarak değil de, tersine mal-paracı ve topraklı aristokrat "İranî sınıf" tan görmekteydiler.
İşte, İran-Selçuklu Sultanı Tuğrul Beyin yanından ayırmadığı Hezaresb gibi Kürt komutanları, Alparslan'ın 1071 de Bizans'a karşı Malazgirt savaşında ordusundaki Kürt ganimet "gönüllü" süvarileri, Ravadi Kültlerinden Ahmedil gibi Tebriz-Selçuklu emirlerini "İranı anasır" içinde mütalaa etmeliyiz.5
Bunun gibi Konya merkezli Rumî Selçuklu sultanlığı kozmopolit askeriye yapısı içinde Kürt paralı-kul askerler görüyoruz ki, "gulam" tabiri bu kategoriyi tam içeremez. Nasıl ki Bağdat'a giren Selçuklu ordusunda Oğuzlar yanında İranlılar (Farslar-S.B.), Kürtler, Deylemliler, bulunuyorsa, Konya Selçuklu ordusunda da Türkmenler yanında Kürtler, Harezmler, Ermeni, Rum, Gürcü, Frenk, Rus ve Kıpçak unsurlarda bulunuyordu.6
Tersinden okursak Kürt Eyyubi ordusunun Kürtler ve daha çokta Türkler, yani "Türk Kölemen" askerler oluşturmaktaydı.
"Paralı" Kölemen (Memluk) askerlerin iktidar denkleminde fonksiyonları büyüktü. Saray entrikalarına karışabiliyorlar, Hükümet (Vüzerat) devirebiliyorlar, erke'ye tekelci el koyabiliyordu. Eyyubi saltanatında Çerkez ve Türk gulamlar (kul askerler) bu gibi yöntemle Mısır Memluk devletini kurmuşlardı.
Selçuklu-Osmanlı İktidar Blok'urıda Kürt Anasır!
Burada hemen bir parantez açayım. Sivil asker idarî cihazda İranî- Kürt unsurların mevcudiyetine parmak basarken, Selçuklu-Osmanlı döneminde Mezopotamya'da kendi kendine yeterli dukalıklar misali "bağımsız" Kürt yönetimlerinin (emaret devletlerin) varlıklarını konu dışı etmemiştim. Meselâ 10-11. yüzyıldaki Meyyafarkin (Silvan) merkezli olup, Amed'i ( Diyarbakır) de kapsayan Mervaniler olsun, özellikle Miladi 16. yüzyıl'ın ilk çeyreğinde Kürt Mir'i olan İdris-i Bitlisi'nin gayretiyle Osmanlı merkez'e gevşek tabiiyet bağı ile bağlı olarak kurulan yurt- luk-ocaklık Ekrat sancakları böyle Kürt feodal-beylik organizasyonlarıdır.7
Bunlar Kürt tarihinde birer realite. Benim bu yazıda vurgulamak istediğim farklı bir düzlemde bakış, bir belirleme olacak. Yani İran- Mezopotamya ve Küçük Asya'da kurulan başlıca "Türk devletleri" olan iki Selçuklu ve bir Osmanlı devletinde bile Kürtlerin ezilen bir unsur olarak yerlerinin ethnique (bugünkü deyimle ulusal) zeminde tanımlanmalarının abesliği. Ezme-ezilme ilişkisini açığa çıkarmak istiyorsak Kürt'lerin de tarihi düzlemde bile sınıfsal parçalara ayırarak kategorize edilmelerinin kaçınılmazlığı. Çok çarpıcı anlaşılması için işte "paranın yazı turasının" tarihi toplumsal bir olguda nasıl göründüğüne bakalım, 1237'de nasıl ki Babai-köylüler toplumsal kalkışmasında bu "ezilenlerin ordusu"nun bileşimini Türkmenler yanında Kürtler ve Hıristiyan (Rum- Ermeni-Gürcüler) oluşabiliyorsa, onu bastıran Selçuklu ezenlerin ordusunda da aynı Türkmen, Kürt vs. ile Hıristiyan "paralı" askerleri görmekteyiz (Doğan Avcıoğlu, Faruk Sümer)
Osmanlı biraz farklı. 1300'lerde, sıradan bir Türkmen aşiretinin çeşitli ırk, din ve kültürlerin mozaik halinde yaşadığı Bizans-Selçuklu uç bölgesi olan Bitinye'de (Balıkesir-Bursa vb.) bir "Gaziler, Ahiler ve Dervişler" beyliğine dönüştüğü Osmanlının da kurucu ve sürükleyici unsurlarına baktığımızda ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Bizzat Osman Bey'in babası Ertuğrul Gazi'nin, ilk "padişahlar" olan I. Orhan ve I. Murat'ın, keza Osman'ın kayınpederi olan Ahi-piri şeyh Edebali'nin, gazi dervişleri olan Geyikli Baba ve Abdal Musa'nın Tac'al-Arifin Ebu'l VVefai-Kürdi öğretisine ve VVefaiye yolakına bağlı olduklarını görüyoruz.8
Anılan Ebu'l-VVefa başlıca olarak Cemşit Bender'in, Nejat Birdoğan'ın, Mehmet Bayrak'ın ve Ahmet Yaşar Ocak'ın tarihsel belge ve bulgulara dayalı araştırma sonucu eserlerinde "Anadolu Alevi- Bektaşiliği"inin ilk kilometre taşı, fikirsel-kültürel banisi "Bilad-ı Ekrad" dan (Doğu Anadolu) bir Kürt eren olarak tanıtılmaktadır hep.
Bunlardan, Geyikli Baba ve Abdal Musa'nın ise "Kuzey Batı İran'"dan Hoy kasabasından olduğunu görüyoruz.
Osmanlı'nın genişleme, daha doğrusu para-malcı bazergan ekonomi ile örülerek "İmparatorluk"a evrilme sürecinde ise işbu ilk "Asr-ı Saadetçi" Bektaşi öğeler de yavaş yavaş İslâm Ortodoksisince kuşatı- lacaktır. Ama ne gam! Sünni-Osmanlı yönetimle ideolojik aygıtta da "İranî" Kürtlerden Ümera ve Ulema öğeleri olarak önemlerinden vazgeçilmeyecektir.
Ordu Hıristiyan devşirme askerlere ve Tımar (kamu) arazisini rea- ya'ya işlettiren Sipahi'nin gelir üzerinden çıkartacağı cebeli süvariye bakıyor en başta. Burada Kürt görülmüyor. Ama ya yönetim aygıtında, tonla. Kataloglayabiliriz.
Fatih Sultan Mehmet'in hocası olup, daha sonra medrese müderrisi ve kazaskerlik yapan Molla Gurani, İran-Gurani Kürtlerindendir ki, İslâm Ansiklopedisi'den yazan Ahmet Ateş belirtiyor.(C.8) Medrese deyip geçmeyin. Ne tür "İlim" öğretildiği ayrı bir konu, ama Selçuklu ve Osmanlı medreselerinde hep Arapça, Arapça-Farsça karışık Osmanlıca ve Kürtçe tedrisat yapılırken Türkçe'nin "yasaklı" olduğunu biliyoruz. Boşuna mı, 1277'de Fars kültür ve dilinin hâkim olduğu Selçuklu
Konya'sında kısa bir süre iktidarı ele geçiren "kızıl külahlı, siyah libaslı (yoksul giyimli), ayağı çarıklı" Babai-Türkmenleri, "Bundan sonra sarayda, konakta, divanda ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır" ferman eylemişlerdi. Arap kaynaklarının diyar-ı Rum'un alimi "dediği" Molla Gurani'nin başına buyruk atamalar yaptığı, saray ve divanı bu yüzden rahatsız ettiği ve taşrada pasif bir göreve çekildiğini görmekteyiz ki, Osmanlı'da merkezi yönetimde de Kürt anasır'ın iktidar bloğundaki yerini tahkim etme mücadelesini göstermiyor mu bu durum?
Ya Padişah Yavuz Sultan Selim'le Kürt mefkuresi adına 24 Kürt emaretini "bağlayan" ünlü egemen-mir İdris-i Bitlisi, yazdığı Farsça "Heşt Behişt"(Sekiz Cennet) eseri ile Osmanlı'nın -kendine kadar ki- ilk sekiz padişahına methiyeler düzen, padişah meclisinin nedimelerinden ve Mısır seferinde neferlerinden olan Mevlana İdris!
Ya da, 50 bin Türkmen ve Kürt köylüsü Alevi-Kızılbaş'ın Osmanlı tarafından katledilmesi fermanını veren, bütün tarihlerin en bağnaz ve gerici "alim'"i olan "Kuzey Irak'ın" Amadiye Kültlerinden şeyhülislam Ebussuut Efendi!
Ya da Osmanlı padişah'ı Mehmet Han lll'ü "Her iki karanın her iki deniz'in sultanı, Ömer'in-Büyük İskender'in ikincisi" diye övgülere gark eden Farsça Şarafname (Kürt emaretler tarihi konulu) eser'in sahibi "Bitlis emiri" Şaraf Han! Bunlar başlıcaları, daha kataloglanacak niceleri de var. Kürt partisinin "Osmanlı oğulları Cumhuriyetinde" nelere kadir olduğunu göstermek için yeter bu üç tipolojik örnek.
Osmanlı'dan Cumhuriyete
Şüphe yok ki, Fransız Devrimi'nin "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" şi- arlarınca da esinlendirilen 19. yüzyıl sonlarında başlayan "Kürt ulusçu hareketleri"realitesini ayrı bir düzemde tartışmalıyız.
Ama şu da bir realiteydi ki, Osmanlı'da da Kürtler, hem Konstanti- nopolis merkezli yönetim bloğunda bir bileşen olarak yer alıyorlar, hem de Fırat-Dicle'nin Ekrad sancaklarında tekelci iktidarıyla merkezi unsurlar bağı oluşturuyorlardı. Bu iktidar pozisyonları Cumhuriyet Türkiye'sinde ethnique düzlemde asimilasyon-eritilme politikalarıyla aşındı- rılırken, toplumsal-ekonomik ve hukukî düzlemde Türkler ile "yurttaş eşitliği" nedeni ile sürmekteydi ki, doğruluğunu ölçmek için "Sosyaliste Kürd" yazar S. Çiftyürek'in "Ulusal Sorunda Somut ve Tarihsel Yaklaşım" adlı hacimli eserine bakılabilir (Gün yn.).
Şüphesiz ki Kürt realitesidir, mızrak çuvala sığmayacağından asimilasyonu kaldırmazdı. Kaldıramadı da. Ancak bu öyle bir "Kürt
Türkleri" asimilasyon "orjinalitesi" idi ki, şaşılacaktır belki ama, saldır- gan-ırkçılığa değilde "Türklerin kendilerinden bir bileşen" varsaydığı Kürtleri severek "Kürt-Türk kardeştir" ülküsüne yolu açıyordu. (Şimdi bilmem ama yaklaşık çeyrek yüzyıl önce Yalçın Küçük ve Halil Berktay da bu meyanda değerlendirmeler yapmışlardı, sanırım). İşte son olarak Şemdinli kalkışmasını da, Türk tarihi boyunca devlet iktidar bloğunda bir bileşen olmuş olan Kürtlerin Cumhuriyet rejiminin bu halkayı koparmada zorlanma girişimine süre gelen tepki ile, hemen yanı başlarındaki İdris-i Barzani devletine ya da nam-ı diğer Amerika Bitlis'i devletine rağmen, Türkiyelileşme çabalarını ısrarlı olarak değerlendirmek istiyorum.
Kapitalizmin hem Metropol'deki hem Mezopotamya'daki "Kürt top- lumu"nu emekdar/sermayedar şeklinde sınıfsal olarak parçalayalı on yıllar oluyor. Ek olarak Mezopotamya-Güney'deki küreselci-emper- yalizmin jandarması pozisyonunda duran A. Barzani D.'nin kaçınılmaz etkilediği/etkileyeceği de dikkate alınmalıdır. Türkiye Komünist hareketi "sorun"a sosyal kurtuluş perspektifiyle yaklaşıyorsa eğer, tek başına "Kürt Ulusal Hareketi"nden devrimci dinamik beklentisinin çöldeki serap olduğunu artık görmelidir.
Marıisa-12 Eylül 2006
Dipnotlar:
1 Claude Cahen, Türklerin Anadolu'ya ilk Girişi, Belleten/201; Claude Cahen, Osmanlıdan Önce Anadolu, Tarih Vakfı Yn., ist. 2000, s.108 b ve 213; S. Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Kitap 1, Belge Yn., ist., 1986, s.110, 112, 121, 122, 129; E. VVerner, Büyük Devletin Doğuşu, Alan Yn., ist. 1986, s.56, 58; Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, Onur Yn., Ank., 1988, s.252-254.
2 S. Yerasimos, age, s.109-110.
3 F. VVerner, age, s.151, Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, Kitap 1, Tekin Yn., ist., 1979, s.134-135.
4 Mesalâ Bkz. Faik Bulut'un iki taksitle saptadığı iranî halklarının kimliği için islâm Komüncüleri, Doruk Yn., Ank., 1997, s.131 ve 176.
5 Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, Mozaik Yn., ist., 1995, s.97, 106, 110.
6 Doğan Avcıoğlu, age, s.131; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Boğaziçi Yn., ist., 1993, s. 388, 389.
7 Mesalâ, i. Hakkı, Uzunluçarşılı'ya refaransla Yerasimos, age, s.209-210.
Erdoğan Aydın, Nizam-ı Alemin Gayri Resmî Tarihi-Osmanlı Gerçeği, Su Yn., ist., s.66, 78, 90, 97.
