Bilim Üniversite ve Gerçekler -1

Serhat Munzur

"Bilimsel bilgi" olarak adlandırılan terim, elbetteki farklı bilim disip­linlerinin bütününü içerisine almaktadır. Bilim, yaşamı bir bütün olarak algılama işi ise eğer -ki bilim insanları bu gün bunu söylüyor:- "Bilim, yaşamı kucaklayan bütün alanlarda bir gelişim sağlama ve bu alanları birer araç biçiminde kullanarak bunu yapma işidir" deniyor. O halde; sosyal, kültürel, politik, felsefî, antropolojik, tarihî, coğrafik, teknik, tıbbi vb. alanlarda elde edilen veri ve bilgileri sistemleştirerek yeni veri ve bilgilere ulaşma biçiminde bir gelişim sağlama ve bu alanları gelişimin sağlanması için birer araç olarak kullanma, bu yöntemle toplumsal ge­lişimin önünü açma çabasıdır bilim.

Kabaca tanımlamaya çalıştığımız bilim, üniversiteler vasıtasıyla topluma yön vermek ve toplumsal gelişimi sağlamak amacı ile kulla­nılmaktadır. Üniversiteler, bilindiği üzere bilgi üretme ve bilim alanında çalışmalar yürütme merkezleri olarak tanımlanırlar. Bir üniversitenin varlık nedeni de budur zaten. Yani bilim alanında uğraş vermek, bilim­sel bilgiyi sistematize etmek biçiminde kullanarak toplumsal ilerlemeyi sağlamak. Bu yönü itibari ile üniversiteler ilk varoluş dönemlerinden günümüze kadar toplumsal ilerlemenin manivelası görevini görmüşler­dir. Zira üniversitenin varlık nedeni olarak yaşam bulan, bilimsel bilgi üretim sürecinde, fikirlerin kendilerini özgür bir şekilde ifade etmesi du­rumu ve buna bağlı olarak farklı düşüncelerin çarpışması sonucu orta­ya çıkan yeni fikirler, toplumu, içinde bulunduğu iktisadî, sosyal- kültürel, politik vb. konumlanışından daha ileri bir aşamaya sıçratma özelliği taşımaktadır.

Denilebilir ki, üniversitenin, temel uğraş alanı olan bilim disiplinle­rinin gelişimine yönelik yoğun çabası nedeniyle, üniversiteyle ilişkilen- miş her bireyi ilişkilendiği oranda bilgi sahibi eden, geniş düşünmeye iten ve yerel ölçekte, yaşadığı coğrafyanın toplumsal yapısının gelişi­mini, evrensel ölçekte ise tarihsel mirasıyla insanlığın gelişimini hedef­leyen bilinçli bireyler yaratma gibi bir misyonu vardır.

Bilim ve üniversitenin yukarıda açıklanan bu misyonunun, bugün ülkemiz üniversiteleri için geçerli olduğunu ileri sürmek gerçekçi bir be­lirleme olmasa gerek. Üniversitelerin bugün içinde bulunduğu duruma ilişkin bir saptama yapmak için, öncelikle üniversitelerin genel yapısı hakkında bilgi edinmemiz gerekmektedir. Bu temelde ülkemiz üniversi­telerinin yapısı hakkında ana başlıklara değinmek gerekirse:

Üniversitelerde Bilimsel Eğitim

Bugün TC devleti sınırları içerisindeki herhangi bir üniversitede bi­limsel bir eğitimin var olduğunu söylemek son derece saçma bir belir­leme olsa gerek. Üniversitede okuyan aklı başında her öğrenci, eğitim sistemindeki bozukluğun, üniversitedeki yansıması olarak açığa çıkan ezberci, mistifikasyona dayanan, idealizme bulaşmış, resmî ideoloji ve onun tarih anlayışı olan resmî tarih anlayışına dayalı, Türk-İslâm sen- tezci, destansı, kelimenin gerçek anlamıyla masalımsı özelliklere sahip bir eğitimin var olduğunu bilmektedir.

Sonuç itibariyle, üniversite öncesinden başlayarak, bilimsel olma­yan bu türden bir eğitimden geçen ve kapitalist anarşinin yönlendirme­si sonucu, para kazanma hırsı ve amacı ile üniversiteye gelebilmiş bi­rey, üniversitede beynine yerleştirilenlerle birlikte iyice gerçek bilgiden uzaklaşmış, böylelikle de üniversite okumuş cahil yığını içerisindeki yerini almış oluyor.

Bunun sonucunda ise Neruda'yı tanımayan edebiyatçılar, İzafiyet teorisini açıklayamayan fizikçiler, Adem ve Havva'dan türediğine ina­nan hekimler ve öğretmenler, Klimanjaro'nun Latin Amerika'da oldu­ğunu zanneden coğrafyacılar vb. üniversite okumuş cahil sürüsünün parçası olarak her geçen gün çoğalarak toplumsal yaşamdaki yerlerini almaktadırlar. Bu türden bir bilgi derinliğine(l) sahip bireylerin, toplum içerisinde sosyal, kültürel ve siyasal alanda söz sahibi olduğu düşünü­lürse, üniversitenin varlık nedeni olan toplumsal gelişimi sağlama ça­basının ne kadar vahim sonuçlara yol açtığı görülecektir. Hele birde bu bilgi derinliğine(l) sahip bireylerin, kendi alanlarında, okullarda eğitim veren öğretmenler oldukları düşünülürse, durumun vahamiyeti daha iyi anlaşılacaktır.

Üniversitelerde Eşit ve Parasız Eğitim

Sınıf sömürüsüne dayalı kapitalist sistemin varolduğu her alanda olduğu gibi, üniversitelerde ve üniversite eğitiminde de eşitsizlik kapita­list sistemin varlık nedeni olarak yaşam bulmak zorundadır. Üniversite eğitiminde eşitsizliği koşullayan temel öge, yine ekonomi olarak karşı­mıza çıkmaktadır.

Ağırlıkla emekçi sınıf ailelerinden gelen bireylerin eğitim gördüğü devlet üniversiteleri, eğitim kalitesi, sosyal ve kültürel yaşantıdaki akti- viteleri ve koşulları, yurtları, yatakhaneleri, yemekhaneleri, öğrenci ev­leri, bilgi edinme sürecinde kullanılması gereken her türden materyali, sağlık koşulları vb. bakımından, üniversiteye bilgi birikimi ve emeği ile değil de parasıyla girebilen öğrencilerin varolduğu özel üniversitelerle karşılaştırılamayacak boyutlarda eşitsiz bir durumdadır.

Özel üniversitelerde, sosyal ve kültürel aktiviteler için gerekli olan tüm koşullar, tam teçhizatlı olarak hazırlanmıştır. Ancak sistem bu ko­şullardan yararlanma fırsatını sadece parası olanlara tanımaktadır. Zi­ra özel üniversitelere sadece parası olanlar gidebilmektedir. Emekçi halk çocukları, okumaya zorunlu bırakıldıkları devlet üniversitelerinde tüm bu sosyal ve kültürel aktiviteleri gerçekleştirmek için gerekli olan altyapıdan yoksundur. Bununla birlikte parası olanların okuduğu üni­versitelerin yurtlarında, tek kişilik, son derece lüks ve konforlu, duşu, mutfağı, kliması ile dört dörtlük odalara aylığı bin dolarlarla ödemeler yapılırken, emekçi halk çocuklarının okumaya zorunlu oldukları devlet üniversitelerindeki yurtlarda ise on, on altı kişilik odalarda son derece elverişsiz koşullarda, ortak tuvalet, ortak duş kullanılmakta ve cezaev­leri özentili sözde disiplin uygulamaları bulunmaktadır. Gene aynı şe­kilde parası olanların gidebildiği üniversitelerde okuyan öğrenciler ile devlet üniversitelerinde okuyan öğrencilerin beslenme, sağlık, bilgi edinme sürecinde yararlanılması gereken materyal ve araçların kulla­nımı konusunda derin uçurumlar bulunmaktadır. Bir tarafta altlarında pahalı arabalarla paralı üniversitelerin öğrencileri diğer tarafta ise be­lediye otobüslerini kullanmak zorunda olan devlet üniversitelerinin emekçi halk çocukları.

Temelde sınıflı toplum yapısının, özelde ise paralı eğitim sistemi­nin bir sonucu olan özel üniversitelerin varlığı, eğitimde ve eğitim son­rasındaki yaşantıda büyük bir eşitsizliği yaratmaktadır.

Bununla birlikte devlet üniversitelerinin parasız olduğu söylenir. Oysa her kayıt döneminde harç adı altında tüm öğrencilerden haraç alınmaktadır. Alınan bu para ise üniversitelerde eğitim kalitesinin yük­seltilmesi için kullanılmamaktadır. Her kayıt döneminde yüz binlerce öğrenciden alınan bu paranın eğitime değil de militarist devlet yapısı­nın daha da güçlendirilmesi amacıyla silaha ve savaşa aktarıldığı bili­nen bir gerçektir.

Anadilde Eğitim

Anadil, adından da anlaşılacağı üzere, bireyin ebeveynlerinden öğrendiği dil manasında kullanılır. Bununla birlikte çeşitli nedenlerden kaynaklı olarak ebeveynlerin çocuklarına öğretemedikleri bir dil olarak da varolabilir. Elbette ki bu nedenlerin başında, çokça karşılaşılan bir uygulama olarak, dillerin, faşizan uygulamaların hüküm sürdüğü ülke­lerdeki yasakçı ve baskıcı rejimler tarafından yasaklanması ve yok edilmeye çalışılması gelmektedir. O halde anadil üzerine yapılacak bir tanımlamada, bireyin o dili bilip bilmemesi her hangi bir belirleyici ölçüt olarak değerlendirilemez. Son belirlemede anadili, -birey onu bilsin ya da bilmesin- bireyin etnik ya da ulusal dili olarak adlandırmak müm­kündür.

Yukarıda adı geçen, faşizan uygulamalarda bulunarak dilleri ya­saklama yöntemini uygulayan, resmî dil olarak kabul edilen ezen ulus dilinden başka tüm dilleri yasaklayan bir devlet mekanizması içerisinde bulunmaktayız. Bu devlet mekanizması, kuruluşundan günümüze, dil­leri sadece resmî alanda değil sosyal yaşantıda dahi kısıtlamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında, resmî dil Türkçe'yi bilmeyen vatandaşların alış verişte dahi farklı dil kullanmalarına, rejim, çoğu zaman para, kimi zamanda hapis cezası vermiş bu yöntemle rejim, resmî dilin dışında her hangi başka bir dilin kullanılmasının sosyal yaşantıda da yasak­lanmasını hedeflemiştir.

Anadilini, dünyayı tanımaya ve anlamlandırmaya başladığı dö­nemde öğrenen her hangi bir bireyin, zihinsel, kültürel, bilimsel ve sos­yal gelişiminin ileriki aşamalarında farklı bir dille eğitim görme zorunlu­luğunda bırakılması, bireyin öğrenme ve bilgi edinme sürecini yavaşla­tıcı bir etken olma özelliğini taşır. Bu da bireyin zihinsel, kültürel, bilim­sel ve sosyal gelişimini olumsuz etkiler.

Eğitim ve üniversiteler ölçeğinde düşünüldüğünde, ana dille eğiti­mi iki biçimde ele alarak değerlendirmek durumundayız. İlk olarak bi­reyin gelişimi üzerindeki etkisini, bireyin kendi dilinde almış olduğu eği­timin daha verimli bir eğitim olacağı gerçeğini ve her bireyin kendi ana dilinde almış olduğu eğitimin, farklı bir dilde eğitim görmenin yarataca­ğı öğrenme zorluğu nedeniyle eşitsizliği ortadan kaldıracağı gerçeğini göz önünde bulundurmalıyız. Ülkemiz ölçeğinde düşünüldüğünde resmî dil olarak adlandırılan zorunlu dil Türkçe'yi anadil olarak kulla­nanların yanında, ilk öğrendikleri dil Kürtçe, Lazca, Dersimce, Arapça vb. olan bireylerin Türkçe eğitim görme zorunluluğunda olmaları, daha baştan, Türkçe dışında farklı bir dil kullanan bireylerin eşitsiz koşullar­da -en azından dil alanında- eğitim gördüğü gerçeğini yansıtmaktadır. Sıkça karşılaşılan bir örnek olarak vurgulamak gerekirse, Türkçe bilen öğrenciler, ilkokul yıllarında, ilkokulda almaları gereken bilgileri edinme çabasında iken, başta Kürt köylerinde olmak üzere Dersim ve Laz köy­lerinde Türkçe bilmeyen ilkokul öğrencileri, ilkokul yıllarının tamamını bilgi edinmek yerine Türkçe öğrenmek zorunda bırakılarak geçirmek­tedirler. Bu durum ise anadilde eğitim almamış farklı etnik ve ulusal yapıdaki öğrencilerin, kendi ana dillerinde eğitim almış Türk öğrenciler karşısında hayata yenik başlamalarını yaratmıştır.

Anadil eğitiminin ele alınması gereken ikinci boyutu ise daha çok toplumsal-evrensel ilişkisi eksenindedir. Anadilin kullanımını, sadece o dili kullanan bireylerin kişisel gelişimlerini daha rahat sağlayabilmeleri

S.P. F/4 için değil, bununla beraber, politik, insanî, etik bir bakış açısı ile yak­laşmamız durumunda ortaya çıkacak olan, her ulusun her dilin kendi­sini yaşatma ve özgür bir şekilde yaşamın her alanında kullanma öz­gürlüğünün varolması içindir.

Yukarıdaki belirlemeler ışığında düşünüldüğünde görülecektir ki, toplumsal gelişimin önündeki kanalları açmakla görevli olan üniversite­ler ülkemizde bu kanalları açmak bir yana, toplumsal gelişimin önüne set çekme amacıyla hareket etmektedirler. Her dilin kendini özgürce ifade ettiği, dillerin eşit kullanım koşullarının yaratıldığı bir ortam top­lumsal gelişkinliğin bir göstergesi ve aynı zamanda toplumsal gelişimi hızlandıracak bir durumdur. Burjuva ideologları, bize, üniversitelerin toplumun önünü açabilecek yegâne kurum olduğunu anlatadursunlar, üniversite yönetimleri de anadilde eğitimin ve bu türden bir istemde bu­lunmanın suç olduğunu ileri sürsün. Bilindiği üzere yakın geçmişte -iki binli yıllarda!- tüm burjuva yasallığı içerisinde anadilde eğitimin seçmeli ders olarak, dilekçe verme yöntemiyle oldukça kibar bir istemi, üniver­site yönetimleri, okuldan ve hatta YÖK'ten atma biçiminde cezalar ve­rerek karşılamıştır.

Tüm bu koşullarda, "üniversitede anadilde eğitim için ne yapılabi- linir" sorusuna verilecek en anlamlı yanıt, yan yana durarak BİRLİK oluşturmamız gerektiğidir.

Üniversite-Polis-Ülkücü İşbirliği ve Ortak Saldırıları

Eğitim alanında varolan tüm bu çarpıklıkların yanında, üniversite­lerin demokratik ve politik tutumları da sınıf sömürüsüne dayalı toplum düzeninde sistemi yani sınıflı toplumu koruma adına hareket etmekte ve bu yolda her türden antidemokratik ve faşizan uygulamalarda bu­lunmak biçiminde olmaktadır. Üniversitelerde, düşünen, sorgulayan, üreten öğrencilere ve öğretim üyelerine karşı baskıcı uygulamalarda bulunmaktan çekinmeyen üniversite yönetimleri bu uğurda öğretim üyeleri ve öğrencileri okuldan atmakta, uzaklaştırma cezaları vermek­te, soruşturmalar açmakta, üniversitelere giriş ve çıkışlarda cezaevi uygulamalarını aratmayan kimlik kontrolleri, üst aramaları yapmakta, bilim üretmekle görevli olan üniversiteye kimi zaman kitap, dergi vb. gi­rişini yasaklamakta, toplumun ve gençliğin içinde bulunduğu çürümüş­lüğe dur diyebilmek için politika yapan öğrencilere sert önlemler alarak karşı durmakta, toplumsal gelişimin manivelası olarak adlandırdıkları üniversitelere afiş sokmayı yasaklamakta, gençliğin kendi imkânları ile gerçekleştirmeye çalıştığı etkinlikleri, şenlikleri, konserleri ve her tür­den sosyal aktiviteyi yasaklamakta, üniversitelere her an polis eşliğin­de ülkücü faşistleri sokmakta, üniversite içerisindeki hemen her ilerici etkinliğe polisi saldırtmakta, polis üniversite içlerine girerek üniversite kantinlerinde öğrencileri bayılıncaya kadar gaz bombaları, kalaslar ve coplarla dövebilmekte (İst. Üniv. Edebiyat Fak. 2006), tüm bunların ya­nında üniversite önlerinde bekleyen ülkücü güruhu üniversite yönetimi­nin ve polisin gözleri önünde devrimci öğrencilere saldırırken hiç bir müdahalede bulunulmamakta âdeta üç maymunlar oynanmaktadır. Üniversite öğrencileri içeri girişlerde zorla aranıp kimlik kontrollerinden geçirilirken, üniversitelerle hiçbir bağlantısı olmayan tamamı ülkü ocak­ları gibi faşist kurumlardan gelen bir kısmı orta yaşlı olan faşist güruh rahat bir şekilde üniversiteye girebilmekte ve üniversite içerisindeki po­lislerle ahbap çavuş ilişkisi sergiledikten sonra ellerinde kılıç kalkanla- rıyla öğrencilere saldırabilmekte, gene ülkücü olarak bilinen üniversite öğrencisi okulda silahını çekerek tehdit savurabilmekte (İst. Üniv. 2005) ancak buna karşı hiçbir soruşturma açılmayabilmektedir. Yine üniversi­te polisi üniversite içerisinde bir öğrenciye ölüm tehdidinde bulunabil­mekte (İst. Üniv. Edeb. Fak.2004), tüm bu antidemokratik uygulamalara karşı geliştirilen en demokratik bir eyleme dahi üniversite yönetimi tara­fından, polislere verilen direktifler doğrultusunda, öğrencilerin kafaları yarılarak saldırılabilinmektedir. Bununla beraber, ülkücü faşistlerin de­netiminde olan birçok taşra üniversitesinde faşist uygulamalar Nazi Al­manya'sını ya da molla rejimlerini aratmayacak boyutlara varmıştır. Bir­çok taşra üniversitesinde saçı sakalı uzun olduğu için birçok erkek öğ­renci dövülmüş, satırlanmış ve hatta ağır yaralanmıştır. Yine birçok öğ­rencinin saçları ülkücüler tarafından zorla kesilmiş, küpe taktığı için bir­çok öğrenci adı geçen güruh tarafından dövülmüş, insanların çenesin- deki sakala tahammülü olmayan bu ülkücü faşistler el ele tutuşan sev­gililere de tahammül gösterememiş ve bu nedenden kaynaklı olarak birçok öğrenciye saldırılmış, Türkçe dışında (Kürtçe, İngilizce) konuşul­duğu ve müzik dinlenildiği için birçok öğrenci dövülmüştür.

Tüm bu uygulamaların varolduğu ülkemiz üniversitelerinde hâlâ bilimsel, demokratik ve eşit bir eğitimin varolduğunu söylemek ne ka­dar gerçekçi bir belirlemedir? Burjuva ideologları tarafından ortaya ko­nulan üniversite tanımının ülke ölçeğinde bir karşılaştırma yapılması durumunda ne kadar asılsız olduğu görülecektir.

Toplumsal duyarlılığı yüksek olması gereken her üniversite öğ­rencisi başta içerisinde yaşadığı toplumun sonraki aşamalarda ise farklı toplumların ve insanlığın sorunlarına çözüm aramakla mükelleftir. Sorunlara yaklaşım önceliğini belirlerken tümevarım yönteminin kulla­nılması uygun bir çözüm yolu olabilir. Son çözümlemede toplum so­runlarına cevap olabilmek amacı ile hareket eden her birey ya da daha özel bir vurgulamayla her üniversite öğrencisi, başta doğru bilgi alın­ması durumunda toplumun dönüştürülüp-devrimcileşeceği gerçeğin­den hareket ederek, toplumun içinde bulunduğu çürümüşlüğe kendi içinde bulunduğu cepheden öğrenci cephesinden bakmak durumun­dadır.

Bilinen bir gerçektir toplumsal duyarlılığı olan her bireyin, toplum­sal gelişimin sağlanması için yine toplumsal bir mekanizmada yani bir örgütlenme içerisinde olması zorunludur. Bunun dışındaki her türden bireysel çaba belli bir sınırı aşamayacak ve gerçek anlamda sorunların çözümüne katkıda bulunamayacaktır. Ve belirli bir aşamadan sonra sadece bireysel vicdanı tatmin etme aracı olarak varlığını sürdürecek­tir.

13 Ekim 2006 (Devam Edecek)

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.