"Bilimsel bilgi" olarak adlandırılan terim, elbetteki farklı bilim disiplinlerinin bütününü içerisine almaktadır. Bilim, yaşamı bir bütün olarak algılama işi ise eğer -ki bilim insanları bu gün bunu söylüyor:- "Bilim, yaşamı kucaklayan bütün alanlarda bir gelişim sağlama ve bu alanları birer araç biçiminde kullanarak bunu yapma işidir" deniyor. O halde; sosyal, kültürel, politik, felsefî, antropolojik, tarihî, coğrafik, teknik, tıbbi vb. alanlarda elde edilen veri ve bilgileri sistemleştirerek yeni veri ve bilgilere ulaşma biçiminde bir gelişim sağlama ve bu alanları gelişimin sağlanması için birer araç olarak kullanma, bu yöntemle toplumsal gelişimin önünü açma çabasıdır bilim.
Kabaca tanımlamaya çalıştığımız bilim, üniversiteler vasıtasıyla topluma yön vermek ve toplumsal gelişimi sağlamak amacı ile kullanılmaktadır. Üniversiteler, bilindiği üzere bilgi üretme ve bilim alanında çalışmalar yürütme merkezleri olarak tanımlanırlar. Bir üniversitenin varlık nedeni de budur zaten. Yani bilim alanında uğraş vermek, bilimsel bilgiyi sistematize etmek biçiminde kullanarak toplumsal ilerlemeyi sağlamak. Bu yönü itibari ile üniversiteler ilk varoluş dönemlerinden günümüze kadar toplumsal ilerlemenin manivelası görevini görmüşlerdir. Zira üniversitenin varlık nedeni olarak yaşam bulan, bilimsel bilgi üretim sürecinde, fikirlerin kendilerini özgür bir şekilde ifade etmesi durumu ve buna bağlı olarak farklı düşüncelerin çarpışması sonucu ortaya çıkan yeni fikirler, toplumu, içinde bulunduğu iktisadî, sosyal- kültürel, politik vb. konumlanışından daha ileri bir aşamaya sıçratma özelliği taşımaktadır.
Denilebilir ki, üniversitenin, temel uğraş alanı olan bilim disiplinlerinin gelişimine yönelik yoğun çabası nedeniyle, üniversiteyle ilişkilen- miş her bireyi ilişkilendiği oranda bilgi sahibi eden, geniş düşünmeye iten ve yerel ölçekte, yaşadığı coğrafyanın toplumsal yapısının gelişimini, evrensel ölçekte ise tarihsel mirasıyla insanlığın gelişimini hedefleyen bilinçli bireyler yaratma gibi bir misyonu vardır.
Bilim ve üniversitenin yukarıda açıklanan bu misyonunun, bugün ülkemiz üniversiteleri için geçerli olduğunu ileri sürmek gerçekçi bir belirleme olmasa gerek. Üniversitelerin bugün içinde bulunduğu duruma ilişkin bir saptama yapmak için, öncelikle üniversitelerin genel yapısı hakkında bilgi edinmemiz gerekmektedir. Bu temelde ülkemiz üniversitelerinin yapısı hakkında ana başlıklara değinmek gerekirse:
Üniversitelerde Bilimsel Eğitim
Bugün TC devleti sınırları içerisindeki herhangi bir üniversitede bilimsel bir eğitimin var olduğunu söylemek son derece saçma bir belirleme olsa gerek. Üniversitede okuyan aklı başında her öğrenci, eğitim sistemindeki bozukluğun, üniversitedeki yansıması olarak açığa çıkan ezberci, mistifikasyona dayanan, idealizme bulaşmış, resmî ideoloji ve onun tarih anlayışı olan resmî tarih anlayışına dayalı, Türk-İslâm sen- tezci, destansı, kelimenin gerçek anlamıyla masalımsı özelliklere sahip bir eğitimin var olduğunu bilmektedir.
Sonuç itibariyle, üniversite öncesinden başlayarak, bilimsel olmayan bu türden bir eğitimden geçen ve kapitalist anarşinin yönlendirmesi sonucu, para kazanma hırsı ve amacı ile üniversiteye gelebilmiş birey, üniversitede beynine yerleştirilenlerle birlikte iyice gerçek bilgiden uzaklaşmış, böylelikle de üniversite okumuş cahil yığını içerisindeki yerini almış oluyor.
Bunun sonucunda ise Neruda'yı tanımayan edebiyatçılar, İzafiyet teorisini açıklayamayan fizikçiler, Adem ve Havva'dan türediğine inanan hekimler ve öğretmenler, Klimanjaro'nun Latin Amerika'da olduğunu zanneden coğrafyacılar vb. üniversite okumuş cahil sürüsünün parçası olarak her geçen gün çoğalarak toplumsal yaşamdaki yerlerini almaktadırlar. Bu türden bir bilgi derinliğine(l) sahip bireylerin, toplum içerisinde sosyal, kültürel ve siyasal alanda söz sahibi olduğu düşünülürse, üniversitenin varlık nedeni olan toplumsal gelişimi sağlama çabasının ne kadar vahim sonuçlara yol açtığı görülecektir. Hele birde bu bilgi derinliğine(l) sahip bireylerin, kendi alanlarında, okullarda eğitim veren öğretmenler oldukları düşünülürse, durumun vahamiyeti daha iyi anlaşılacaktır.
Üniversitelerde Eşit ve Parasız Eğitim
Sınıf sömürüsüne dayalı kapitalist sistemin varolduğu her alanda olduğu gibi, üniversitelerde ve üniversite eğitiminde de eşitsizlik kapitalist sistemin varlık nedeni olarak yaşam bulmak zorundadır. Üniversite eğitiminde eşitsizliği koşullayan temel öge, yine ekonomi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ağırlıkla emekçi sınıf ailelerinden gelen bireylerin eğitim gördüğü devlet üniversiteleri, eğitim kalitesi, sosyal ve kültürel yaşantıdaki akti- viteleri ve koşulları, yurtları, yatakhaneleri, yemekhaneleri, öğrenci evleri, bilgi edinme sürecinde kullanılması gereken her türden materyali, sağlık koşulları vb. bakımından, üniversiteye bilgi birikimi ve emeği ile değil de parasıyla girebilen öğrencilerin varolduğu özel üniversitelerle karşılaştırılamayacak boyutlarda eşitsiz bir durumdadır.
Özel üniversitelerde, sosyal ve kültürel aktiviteler için gerekli olan tüm koşullar, tam teçhizatlı olarak hazırlanmıştır. Ancak sistem bu koşullardan yararlanma fırsatını sadece parası olanlara tanımaktadır. Zira özel üniversitelere sadece parası olanlar gidebilmektedir. Emekçi halk çocukları, okumaya zorunlu bırakıldıkları devlet üniversitelerinde tüm bu sosyal ve kültürel aktiviteleri gerçekleştirmek için gerekli olan altyapıdan yoksundur. Bununla birlikte parası olanların okuduğu üniversitelerin yurtlarında, tek kişilik, son derece lüks ve konforlu, duşu, mutfağı, kliması ile dört dörtlük odalara aylığı bin dolarlarla ödemeler yapılırken, emekçi halk çocuklarının okumaya zorunlu oldukları devlet üniversitelerindeki yurtlarda ise on, on altı kişilik odalarda son derece elverişsiz koşullarda, ortak tuvalet, ortak duş kullanılmakta ve cezaevleri özentili sözde disiplin uygulamaları bulunmaktadır. Gene aynı şekilde parası olanların gidebildiği üniversitelerde okuyan öğrenciler ile devlet üniversitelerinde okuyan öğrencilerin beslenme, sağlık, bilgi edinme sürecinde yararlanılması gereken materyal ve araçların kullanımı konusunda derin uçurumlar bulunmaktadır. Bir tarafta altlarında pahalı arabalarla paralı üniversitelerin öğrencileri diğer tarafta ise belediye otobüslerini kullanmak zorunda olan devlet üniversitelerinin emekçi halk çocukları.
Temelde sınıflı toplum yapısının, özelde ise paralı eğitim sisteminin bir sonucu olan özel üniversitelerin varlığı, eğitimde ve eğitim sonrasındaki yaşantıda büyük bir eşitsizliği yaratmaktadır.
Bununla birlikte devlet üniversitelerinin parasız olduğu söylenir. Oysa her kayıt döneminde harç adı altında tüm öğrencilerden haraç alınmaktadır. Alınan bu para ise üniversitelerde eğitim kalitesinin yükseltilmesi için kullanılmamaktadır. Her kayıt döneminde yüz binlerce öğrenciden alınan bu paranın eğitime değil de militarist devlet yapısının daha da güçlendirilmesi amacıyla silaha ve savaşa aktarıldığı bilinen bir gerçektir.
Anadilde Eğitim
Anadil, adından da anlaşılacağı üzere, bireyin ebeveynlerinden öğrendiği dil manasında kullanılır. Bununla birlikte çeşitli nedenlerden kaynaklı olarak ebeveynlerin çocuklarına öğretemedikleri bir dil olarak da varolabilir. Elbette ki bu nedenlerin başında, çokça karşılaşılan bir uygulama olarak, dillerin, faşizan uygulamaların hüküm sürdüğü ülkelerdeki yasakçı ve baskıcı rejimler tarafından yasaklanması ve yok edilmeye çalışılması gelmektedir. O halde anadil üzerine yapılacak bir tanımlamada, bireyin o dili bilip bilmemesi her hangi bir belirleyici ölçüt olarak değerlendirilemez. Son belirlemede anadili, -birey onu bilsin ya da bilmesin- bireyin etnik ya da ulusal dili olarak adlandırmak mümkündür.
Yukarıda adı geçen, faşizan uygulamalarda bulunarak dilleri yasaklama yöntemini uygulayan, resmî dil olarak kabul edilen ezen ulus dilinden başka tüm dilleri yasaklayan bir devlet mekanizması içerisinde bulunmaktayız. Bu devlet mekanizması, kuruluşundan günümüze, dilleri sadece resmî alanda değil sosyal yaşantıda dahi kısıtlamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında, resmî dil Türkçe'yi bilmeyen vatandaşların alış verişte dahi farklı dil kullanmalarına, rejim, çoğu zaman para, kimi zamanda hapis cezası vermiş bu yöntemle rejim, resmî dilin dışında her hangi başka bir dilin kullanılmasının sosyal yaşantıda da yasaklanmasını hedeflemiştir.
Anadilini, dünyayı tanımaya ve anlamlandırmaya başladığı dönemde öğrenen her hangi bir bireyin, zihinsel, kültürel, bilimsel ve sosyal gelişiminin ileriki aşamalarında farklı bir dille eğitim görme zorunluluğunda bırakılması, bireyin öğrenme ve bilgi edinme sürecini yavaşlatıcı bir etken olma özelliğini taşır. Bu da bireyin zihinsel, kültürel, bilimsel ve sosyal gelişimini olumsuz etkiler.
Eğitim ve üniversiteler ölçeğinde düşünüldüğünde, ana dille eğitimi iki biçimde ele alarak değerlendirmek durumundayız. İlk olarak bireyin gelişimi üzerindeki etkisini, bireyin kendi dilinde almış olduğu eğitimin daha verimli bir eğitim olacağı gerçeğini ve her bireyin kendi ana dilinde almış olduğu eğitimin, farklı bir dilde eğitim görmenin yaratacağı öğrenme zorluğu nedeniyle eşitsizliği ortadan kaldıracağı gerçeğini göz önünde bulundurmalıyız. Ülkemiz ölçeğinde düşünüldüğünde resmî dil olarak adlandırılan zorunlu dil Türkçe'yi anadil olarak kullananların yanında, ilk öğrendikleri dil Kürtçe, Lazca, Dersimce, Arapça vb. olan bireylerin Türkçe eğitim görme zorunluluğunda olmaları, daha baştan, Türkçe dışında farklı bir dil kullanan bireylerin eşitsiz koşullarda -en azından dil alanında- eğitim gördüğü gerçeğini yansıtmaktadır. Sıkça karşılaşılan bir örnek olarak vurgulamak gerekirse, Türkçe bilen öğrenciler, ilkokul yıllarında, ilkokulda almaları gereken bilgileri edinme çabasında iken, başta Kürt köylerinde olmak üzere Dersim ve Laz köylerinde Türkçe bilmeyen ilkokul öğrencileri, ilkokul yıllarının tamamını bilgi edinmek yerine Türkçe öğrenmek zorunda bırakılarak geçirmektedirler. Bu durum ise anadilde eğitim almamış farklı etnik ve ulusal yapıdaki öğrencilerin, kendi ana dillerinde eğitim almış Türk öğrenciler karşısında hayata yenik başlamalarını yaratmıştır.
Anadil eğitiminin ele alınması gereken ikinci boyutu ise daha çok toplumsal-evrensel ilişkisi eksenindedir. Anadilin kullanımını, sadece o dili kullanan bireylerin kişisel gelişimlerini daha rahat sağlayabilmeleri
S.P. F/4 için değil, bununla beraber, politik, insanî, etik bir bakış açısı ile yaklaşmamız durumunda ortaya çıkacak olan, her ulusun her dilin kendisini yaşatma ve özgür bir şekilde yaşamın her alanında kullanma özgürlüğünün varolması içindir.
Yukarıdaki belirlemeler ışığında düşünüldüğünde görülecektir ki, toplumsal gelişimin önündeki kanalları açmakla görevli olan üniversiteler ülkemizde bu kanalları açmak bir yana, toplumsal gelişimin önüne set çekme amacıyla hareket etmektedirler. Her dilin kendini özgürce ifade ettiği, dillerin eşit kullanım koşullarının yaratıldığı bir ortam toplumsal gelişkinliğin bir göstergesi ve aynı zamanda toplumsal gelişimi hızlandıracak bir durumdur. Burjuva ideologları, bize, üniversitelerin toplumun önünü açabilecek yegâne kurum olduğunu anlatadursunlar, üniversite yönetimleri de anadilde eğitimin ve bu türden bir istemde bulunmanın suç olduğunu ileri sürsün. Bilindiği üzere yakın geçmişte -iki binli yıllarda!- tüm burjuva yasallığı içerisinde anadilde eğitimin seçmeli ders olarak, dilekçe verme yöntemiyle oldukça kibar bir istemi, üniversite yönetimleri, okuldan ve hatta YÖK'ten atma biçiminde cezalar vererek karşılamıştır.
Tüm bu koşullarda, "üniversitede anadilde eğitim için ne yapılabi- linir" sorusuna verilecek en anlamlı yanıt, yan yana durarak BİRLİK oluşturmamız gerektiğidir.
Üniversite-Polis-Ülkücü İşbirliği ve Ortak Saldırıları
Eğitim alanında varolan tüm bu çarpıklıkların yanında, üniversitelerin demokratik ve politik tutumları da sınıf sömürüsüne dayalı toplum düzeninde sistemi yani sınıflı toplumu koruma adına hareket etmekte ve bu yolda her türden antidemokratik ve faşizan uygulamalarda bulunmak biçiminde olmaktadır. Üniversitelerde, düşünen, sorgulayan, üreten öğrencilere ve öğretim üyelerine karşı baskıcı uygulamalarda bulunmaktan çekinmeyen üniversite yönetimleri bu uğurda öğretim üyeleri ve öğrencileri okuldan atmakta, uzaklaştırma cezaları vermekte, soruşturmalar açmakta, üniversitelere giriş ve çıkışlarda cezaevi uygulamalarını aratmayan kimlik kontrolleri, üst aramaları yapmakta, bilim üretmekle görevli olan üniversiteye kimi zaman kitap, dergi vb. girişini yasaklamakta, toplumun ve gençliğin içinde bulunduğu çürümüşlüğe dur diyebilmek için politika yapan öğrencilere sert önlemler alarak karşı durmakta, toplumsal gelişimin manivelası olarak adlandırdıkları üniversitelere afiş sokmayı yasaklamakta, gençliğin kendi imkânları ile gerçekleştirmeye çalıştığı etkinlikleri, şenlikleri, konserleri ve her türden sosyal aktiviteyi yasaklamakta, üniversitelere her an polis eşliğinde ülkücü faşistleri sokmakta, üniversite içerisindeki hemen her ilerici etkinliğe polisi saldırtmakta, polis üniversite içlerine girerek üniversite kantinlerinde öğrencileri bayılıncaya kadar gaz bombaları, kalaslar ve coplarla dövebilmekte (İst. Üniv. Edebiyat Fak. 2006), tüm bunların yanında üniversite önlerinde bekleyen ülkücü güruhu üniversite yönetiminin ve polisin gözleri önünde devrimci öğrencilere saldırırken hiç bir müdahalede bulunulmamakta âdeta üç maymunlar oynanmaktadır. Üniversite öğrencileri içeri girişlerde zorla aranıp kimlik kontrollerinden geçirilirken, üniversitelerle hiçbir bağlantısı olmayan tamamı ülkü ocakları gibi faşist kurumlardan gelen bir kısmı orta yaşlı olan faşist güruh rahat bir şekilde üniversiteye girebilmekte ve üniversite içerisindeki polislerle ahbap çavuş ilişkisi sergiledikten sonra ellerinde kılıç kalkanla- rıyla öğrencilere saldırabilmekte, gene ülkücü olarak bilinen üniversite öğrencisi okulda silahını çekerek tehdit savurabilmekte (İst. Üniv. 2005) ancak buna karşı hiçbir soruşturma açılmayabilmektedir. Yine üniversite polisi üniversite içerisinde bir öğrenciye ölüm tehdidinde bulunabilmekte (İst. Üniv. Edeb. Fak.2004), tüm bu antidemokratik uygulamalara karşı geliştirilen en demokratik bir eyleme dahi üniversite yönetimi tarafından, polislere verilen direktifler doğrultusunda, öğrencilerin kafaları yarılarak saldırılabilinmektedir. Bununla beraber, ülkücü faşistlerin denetiminde olan birçok taşra üniversitesinde faşist uygulamalar Nazi Almanya'sını ya da molla rejimlerini aratmayacak boyutlara varmıştır. Birçok taşra üniversitesinde saçı sakalı uzun olduğu için birçok erkek öğrenci dövülmüş, satırlanmış ve hatta ağır yaralanmıştır. Yine birçok öğrencinin saçları ülkücüler tarafından zorla kesilmiş, küpe taktığı için birçok öğrenci adı geçen güruh tarafından dövülmüş, insanların çenesin- deki sakala tahammülü olmayan bu ülkücü faşistler el ele tutuşan sevgililere de tahammül gösterememiş ve bu nedenden kaynaklı olarak birçok öğrenciye saldırılmış, Türkçe dışında (Kürtçe, İngilizce) konuşulduğu ve müzik dinlenildiği için birçok öğrenci dövülmüştür.
Tüm bu uygulamaların varolduğu ülkemiz üniversitelerinde hâlâ bilimsel, demokratik ve eşit bir eğitimin varolduğunu söylemek ne kadar gerçekçi bir belirlemedir? Burjuva ideologları tarafından ortaya konulan üniversite tanımının ülke ölçeğinde bir karşılaştırma yapılması durumunda ne kadar asılsız olduğu görülecektir.
Toplumsal duyarlılığı yüksek olması gereken her üniversite öğrencisi başta içerisinde yaşadığı toplumun sonraki aşamalarda ise farklı toplumların ve insanlığın sorunlarına çözüm aramakla mükelleftir. Sorunlara yaklaşım önceliğini belirlerken tümevarım yönteminin kullanılması uygun bir çözüm yolu olabilir. Son çözümlemede toplum sorunlarına cevap olabilmek amacı ile hareket eden her birey ya da daha özel bir vurgulamayla her üniversite öğrencisi, başta doğru bilgi alınması durumunda toplumun dönüştürülüp-devrimcileşeceği gerçeğinden hareket ederek, toplumun içinde bulunduğu çürümüşlüğe kendi içinde bulunduğu cepheden öğrenci cephesinden bakmak durumundadır.
Bilinen bir gerçektir toplumsal duyarlılığı olan her bireyin, toplumsal gelişimin sağlanması için yine toplumsal bir mekanizmada yani bir örgütlenme içerisinde olması zorunludur. Bunun dışındaki her türden bireysel çaba belli bir sınırı aşamayacak ve gerçek anlamda sorunların çözümüne katkıda bulunamayacaktır. Ve belirli bir aşamadan sonra sadece bireysel vicdanı tatmin etme aracı olarak varlığını sürdürecektir.
13 Ekim 2006 (Devam Edecek)
