Birkaç yıl önce yaptığım bir çalışmaya, Martin Bernal'den alıntılayarak "tarih tarihçilere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir" sözleriyle başlamış ve naçizane bir eklemede bulunmuştum: "üstelik maaşlı tarihçilere hiç..." Son günlerde meydana gelen kimi tartışmalarla birlikte bir boş zaman değerlendirmesi olarak gördüğüm maaşlı tarihçileri okuma işi, üsteki aforizmaları yeniden sorgulamama aracılık etti. Acaba onlara haksızlık mı yapıyorduk? Ellerinden geldiğince yazmışlar, çizmişler, ancak daha önemlisi hak etmeye çalışmışlar; bu kesin olan bir şey! Uzun sıcak yaz sona erdiğinde bu okumalardan onlarca sayfalık notla -daha fazla değil- karşı karşıya kaldığımda, kendime boşa zaman harcayıp harcamadığımı sordum, bugünkü polemik yazımız bu öznel soruya aranacak bir yanıt olarak da ele alınabilir, bir antoloji denemesi olarak da. Yazının farklı bir yöntemle kaleme alındığını ve farklı bir okumaya hazır olunması gerektiği konusunda önceden bir uyarı yapmakta yarar var. Bir diğer uyarımız ise bu kez biraz daha tehlikeli sularda dolaşacağımız hakkında; tabii ki ucuz kahramanlık yapmamaya ve birazcık da pragmatik davranmaya dikkat edeceğiz. Şimdiden eleştirmeye başlayabilirsiniz.
Yolculuğumuz 1913'e Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesiyle -ya da öldürerek- iktidara doğrudan ve açık bir şekilde gelen İttihat Terakki'nin üzerinden gizlilik perdesinin kalkmasa da aralandığı nadir tarihsel süreçlerden biri ile başlayacaktır. Biliyorsunuz ki, "merkez-i umumi" adı verilen gizli, açık olmayan, geçirimli ve değişken bir yapının yönetim erkini tümüyle elinde tutması temel siyasî geleneğimizi oluşturmaktadır. İşte 1913'de bu yolla iktidara gelen parti/merkez-i umumi 1915 yılında en güçlü günlerini yaşamış, ardından on üç yıl süreyle merkezi umumi=devlet hedefli bir iktidar mücadelesi yapılmıştır, bu bir iç mücadeledir. Anılan dönemde dahi gizliliğin temel siyasî yöntem olarak sürdürülmesine azami özen gösterecektir ve bu on üç yıllık süreçte iktidar militer olduğu kadar paramiliter kurumlar aracılığıyla idame ettirilecektir.
|
1915 önemlidir. Çünkü partinin gizli yönetim aygıtı merkez-i umumi tümüyle meydanda görünmektedir, çünkü parti kendisini çok güçlü hissetmektedir, güçlülüğün birçok argümanına sahip görünmektedir. Diğer taraftan 1915'de olanların üstünün kapatılması, yok sayılması ve dezenformasyonu için zor kullanımlı çaba gösterilmesinin ardında ya |
tan unsurlardan birisinin de bu yılda yaşanan olaylar nedeniyle gizli merkezi umumi ilişkilerinin deşifre olmasının oluşturduğunu unutmayalım. Yönetim ve hükmetme "geleneğinin" deşifre olduğu ender tarih süreçlerinden birisini tanımlar 1915.
Bu bölümde, 1915'i kısaca değerlendireceğiz ve daha önceki yazılardan farklı olarak, resmî tarihin kendi içinde saklı olan polemik unsurlarını okumaya çalışacağız. İlginç ve eğlenceli ve daha önemlisi öğretici bir yöntem: resmî tarihin kendisini yeterince ele verdiğini göreceğiz, özellikle de erkini huzurlu hissettiği anlarda...
Okumaya geçmeden önce "yöntemimiz" ve tanımlamamız hakkında kısa bir açıklamada bulunmamız gerekiyor; herhangi bir kitabevi ve kütüphaneye gidip ilgilendiğimiz konuyu kapsayan "resmî tarih külliyatı" arasından rast gele seçtiğimiz kitaplarda, kimi zaman açık bir şekilde dile getirilmiş, kimi zamansa metinlerin, paragrafların arasına saklanmış, gizlenmeye çalışılmış düşünce ve niyetleri saptamaya çalıştım.
Raflardaki diziliş sırası rast gele seçimimize kolaylık sağladı; sıradan, seçtiğimiz bir sayı kadar atlayarak elimize gelen kitapları gözden geçirdik ve Ermeni mevzuuna az ya da çok değinenleri ayıkladık ve okuma zorluğunu da düşünerek kitap sayısının da zorunlu olarak az olmasına özen gösterdik. Doğal olarak konuyla ilgili daha derin çalışmalar taramamızın dışında kalabildi, bunda yöntemimizle birlikte kitabevi portföyünün de etkili olduğu düşünülebilir. Ancak yeterliydi!... Sadece tanımla ilgili bir sorun çıkıyordu; "Ermeni" girişinin arkasına eklenecek tanımlayıcı kelime; onu da resmî tarih yazımına bıraktık: mevzu, sorun, tehcir, mezalim en çok kullandıklarıydı. Hukukun sakıncalı gördüğü diğer tanımlamaları kullanan yoktu! Bizde onların diliyle yola devam edip mevzuu ya da sorun demeyi deneyeceğiz.
Diğer taraftan Ermeni sorununun yalnızca resmî ideolojinin değil, yakın zamanlara kadar kendini resmî ideoloji/resmî tarih tezlerinden bağımsızlaştıramamış "sol"un tabu konularından biri belki de en önemlisi olduğu anımsanırsa "resmî tarih" başlığı altında irdeleyeceğimiz ve ismini vereceğimiz kitaplar arasında kendisini sosyalist sayan ya da sanan yazarların çalışmalarının da bulunmasının kaçınılmaz olacağı kabul edilmelidir. Hatta, resmî tarihten beslenen bazı "batılı" tarihçilerin yazdıklarının da çok farklı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Rastlantıların bu çalışmada bize öğrettiği budur, diğer taraftan bu saptamamız bizi "beslenme sorunları" üzerine araştırma yönünde kışkırtıyor. Farklılıklar yalnızca tonlamadadır. "Sol"dan sağ'a doğru gidildikçe tehcirin, dolayısıyla bu süreçte olup bitenlerin reddine yönelik vurgu artmakta ve Türklere yönelik katliamlar ritüellere/gösteriye dönüşen toplu mezar açma seanslarıyla bu yaklaşım desteklenmeye çalışılmaktadır. Sol'da ise durum "yaşanan an'ın koşullan" ya da "her iki tarafında mağduriyeti" gibi özgül olamayan yaklaşımlar arasında sıkışıp kalmış gibi gözükmekte, var olanın kabulüne ya da bu bağlamda resmî ideolojinin tartışılmasına yönelik cesaretsizlik göze çarpmaktadır. Kaldı ki, döneme ait arşivlerin açılmaması ve bu durumunda son derece doğal karşılanması anılan tarihçilerin konumunu daha da tartışılır hale getirmektedir. Çoğu zaman arşivlerin açılma tartışması bile görünmez bir el tarafından engellenmekte ve -sözde- bilim ortamını derin bir sessizlik kaplamaktadır. Kuşkusuz, geçmişinden korkan erk tarafından beslenenlerin -bu beslenme durumu yalnızca dünyevi değil manevi de olabilir- aynı korkuyu duyması da kaçınılmazdır. İncelediğimiz dönem 20. yüzyılı içeriyor. Ancak bu yaklaşım, "zorla göçertme" olgusunun bu yüzyıla özgü bir durum olmadığı, hep bir köprü olduğu iddia edilen Anadolu topraklarının binlerce yıllık kaderi olduğu gerçeğinden bizi uzaklaştırmamalıdır.
Yirminci yüzyılın başlarında yaşanan iki olayı, Ermeni ve Rum sorununu tarihçiler genel olarak "tehcir" başlığı altında inceler. Arapça "hicret" kelimesinden köken alan tehcir bir yerden bir yere göç ettirme anlamına gelmektedir. Ne var ki bu, göç olayının zorla oluştuğunu tümüyle vurgulayan, içeren bir tanımlama değildir. Oysa olay, bir halkın yaşadığı topraklardan "bir başka yere" zorla göçertilmesi ve gerekli görülen tedbirlerin alınmasını ya da alınmamasını içermektedir! Tehcir bu bağlamda önceden planlanmış, programlı ve sistemli bir harekettir.
Önce konuyla ilgili yaptığım okumalardan genel bir değerlendirme yapılmasını gerekli görüyorum; Resmî tarihte "Ermeni Tehciri" olgusunu incelemeden önce, bu olguyla ilgili olarak bazı önemli noktaları kısaca belirtmek gerekiyor. Ermeni Sorunu'nun kanlı bir süreci olan zorla göç ettirmeyi, soruna bakışın merkezine yerleştirmek bizi bazı yanılgılara sürükleyebilir. Bunlardan belki de en çok gözardı edileni olgunun yalnızca 1915 yılına indirgenmesi ve soruna, bu nedenle oldukça dar bir perspektiften bakılmasıdır.
Oysa anılan "sorun" ne yalnızca 1915'e, ne de 20. yüzyıla aittir. Daha önceki yüzyıllardan itibaren başlayan, anılan tarihte oldukça kanlı ve acı bir dönemeçten geçen süreç, şu anki yaklaşımlar korunmaya devam ederse bir yüzyıl daha maaşlı ve maaşsız "tarihçileri" oyalayacaktır! Bir kez daha tekrarlamak gerekirse, büyük bir titizlikle korunan ve saklanan döneme ait Osmanlı arşivlerinin açılması sorunun çözülmesi için bilimsel bir müdahale ortamının oluşmasını kısmen sağlayabilir. Hatta "iyi niyetli bir adım" gibi gözükebileceğinden kimilerine prestij bile sağlayabilir!
İttihat Terakki'nin yapılanması ve işin bu yapıyla -yüz yıllık merkezi umumi geleneği- olan ilişkisi göz önüne getirildiğinde arşivler konusunda da fazla iyimser olunmaması gerektiği düşünülebilir. Ancak tarihçilerin resmî tarihin dışına çıkacak cesaretten yoksun oluşları ve şovenizmle, geri dönüşüm yollarını tümüyle kapatacak şekilde beslenen önyargıları, bu tartışılır bulduğum "bilimsel adım" yolunun tümüyle tıkanmasına neden olmaktadır.
1800'lü yılların ikinci yarısından itibaren Ermeniler üzerine uygulan şiddet ve yağma hareketleri, imparatorluğun çöküş sürecine girmesinin de itelemesiyle sistemli bir politikaya dönüştürülmüştür. Abdül- hamit'in "Hamidiye Alayları" bu politikanın çok belirgin bir örneğidir ve bu yıllarda yaşananlar 1915-16 yıllarının habercisidir. Abdülhamit yıllarında ilgili sorunların çözümü, Kürt aşiretlerinin oluşturduğu "çeteler" aracılığıyla sağlanıyor, Hamidiye Alayları adı verilen bu hukuki çeteler yetersiz kaldığında Osmanlı ordusu devreye sokularak sorun hallediliyordu. Bu durum hükümete dış politikada da bazı kolaylıklar sağlıyordu. Ancak bölgesel çıkarlar -bunu "emperyalist politikalar" şeklinde okumakta olanaklı- gündeme geldiğinde Ermenileri anımsayan "batı", vicdanını rahatlatma yolunu Osmanlı üzerinden sağlıyordu, bu da emperyalizmin bu bağlamdaki pragmatik yaklaşımını örneklemektedir. Bu örnek devamlılık göstermektedir.
Genellikle bir provokasyonu takiben başlayan yağma ve katliamlar hızla bölgeden bölgeye yayılıyor, zaman zaman ilginç bir şekilde şiddeti azalıyor sonra yine provokasyon olduğu kuşku götürmez bir olayın ardından tekrar ve daha şiddetli bir şekilde başlıyordu. Burada okuyucuyu yanılgıdan kurtaracak bir diğer unsuru anımsatmak zorunlu oluyor. Bu yanılgı, Ermeni Sorunu'nun tümüyle Doğu Anadolu'ya hapse- dilmesiyle ilgili.... Gerek anılan yıllarda gerekse ele alacağımız "tehcir" yıllarında Anadolu'nun birçok ilinde Ermeni nüfus bulunmaktaydı.
Trabzon'dan Erzurum'a, Sivas ve Diyarbakır'dan Ankara, Kastamonu, Bursa'ya dek tüm illerdeki Ermeni halkı bu şiddetten payına düşeni alıyordu. İstanbul ve Trakya illerinde yaşayanlar ise, elçiliklere ve "Avrupa"ya yakınlıkları nedeniyle ve konjonktürel durumun kendilerine sağladığı şanstan zaman zaman yararlanıyorlardı!
Abdülhamit "istibdadına" karşı ortaya çıkan ve imparatorluğu kurtarma sloganı etrafında örgütlenen Jön Türk hareketi ve 1908 darbesi ile rahatlamayı uman Ermeniler bu umutlarının kısa bir süre sonra söndüğünü gördüler. Çöküşe "pan-türkizm"le karşı koyma hezeyanına kapılan İttihat ve Terakki yönetimi, iktidara gelişinin ardından Anadolu'daki Ermenileri gündemine aldı, Ermeniler pan-türkizm ile Kafkasya- Orta Asya arasında, üstelikte müslüman olmayan bir halk olarak varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Emperyalist paylaşım savaşının sonucunda ortaya çıkan kaotik ortam, uzun zamandan beri düşünülen planın uygulamaya sokulması için eşi bulunmaz bir fırsat yaratıyordu. Ve böylece kimi yazarlara göre üç yüz bin kimilerine göre ise bir buçuk milyon Ermeni'nin ölümüyle sonuçlanacak süreç başladı.
Bugün birçok yazar ulusal kimliklerin oluşmasında bir başka ulusu "düşman" olarak görüp mücadelede hedef olarak seçmenin önemi konusunda çeşitli teoriler ortaya sürerler. Bunun doğru olduğunu kabul edersek, Türkler için 20. yüzyılın başlarında ve devamında Rum ve Ermenilere duyulan nefretin realizasyonunu, daha kolay yapmak olanaklı hale gelir.
Batı'da sürekli toprak kaybeden bitik Osmanlı için kurtuluş Do- ğu'ya, Orta Asya'ya açılmaktan geçiyordu. Bu yaklaşımın realizasyonu ise "Türkçülük" ideolojisiyle yerine getiriliyordu. Kuşkusuz yüzyıllardır "ümmet" kavramı ile yetişmiş Osmanlı "aydını" için Türkçülük ideolojisinin de somut bir çıkış noktası bulması zorunlu hale gelmişti. Bu nedenle "Türk Yurdu" ve "Türk Ocağı" kavramları "Hıristiyan unsurlardan arındırılmış bir toprak parçasını" dayatmaktaydı. Ve artık iş sadece eyleme kalmıştı!
Ana konu ya da metin arasında Ermeni Tehcirine değinen resmî tarih kitapları gözden geçirilirken dikkati çeken bir diğer unsur da konuya ait yaklaşımların belli başlı tezler etrafında dönüp durmasıdır. Ve bu yaklaşımların tümü ya resmî görüşü doğrudan desteklemekte ya da resmî görüşteki kimi çelişkileri onarma-kapama işlevine yardım etmektedir. Bu yaklaşımlar, ana hatlarıyla şu biçimlerde sınıflandırılabilir:
1) Süre giden Ermeni isyanları ve Ermenilerin 1. Dünya Savaşı yıllarında ve öncesinde Ruslarla ittifak yaparak Osmanlıyı zayıflatan -Osmanlı ordusunu arkadan vuran- hainlikler yapmaları... Bu şekliyle Ermenilere bir müdahalenin kaçınılmazlığı ve meşruluğu. (Ermenilerin askerden kaçtıkları şeklindeki söylemler bu bağlamda bireysel ayrıntılara kadar inebilmekte ve neredeyse Osmanlı ordusundaki tek tek Ermeni askerlerin bireysel ihanetlerinin orduyu zayıflatarak yenilgiye sürüklediği görüşü satır aralarında sık sık dile getirilmektedir.) Diğer taraftan birçok resmî tarih kitabında bu tezlerle çelişen bir şekilde "savaştan önce Osmanlı ordusundaki Ermeni askerlerin tümüyle silahsız- landırıldığı" bilgisi yer almaktadır. Ermenistan "hayali" ile Ermeni halkının kandırılıp ülkeyi bölmek için Türklere saldırdıkları ve hainlik yaptıkları, böylesine emperyalist oyunlara gelinmemesi, tüm "bölücü" hareketlerin aslında emperyalistlerin birer oyunu olduğu tezleri ise en çok kendisini antiemperyalist ve solcu sanan "sol Kemalist" yazarlar tarafından dile getiriliyor.
2) Ermenilerin bulundukları topraklarda özellikle de Doğu Anadolu'da, Türk ve diğer Müslüman halklara karşı sürekli ve sistemli katliam girişimlerinde bulunması... Bu, özellikle şovenistlerin en fazla etrafında dönüp durdukları ve toplu mezar gösterileriyle kitleye yönelik propagandayı aktif -ve isterik- bir şekilde yaptıkları konudur. Dönemi inceleyen birçok çalışmada "Ermeni mezalimine" ait sayfalar dolusu bilgi bulunurken tehcir olayına hemen hemen hiç yer verilmemesi de bu yaklaşımın uç bir noktasını oluşturur.
3) Rusların Anadolu'da yayılmak amacıyla Ermeni aydınları kullanma düşüncesi... Rusya'da gelişen "yeni" düşünce akımlarının Ermeniler arasında filizlenerek Osmanlı'da bölünmeye yol açacağı korkusu kuşkusuz ilk iki yaklaşıma göre daha entelektüel düzeyde tartışılmaktadır! Diğer taraftan bugünün tarihçisinin hâlâ Osmanlının parçalanmasının nedenlerini anlayamadığı ya da onu yeterince analiz yapamadığı düşünülebilir; hadi onların bilgi ve birikimlerine bu kadar da haksızlık yapmayalım ve durumun bir hazımsızlıktan kaynaklandığını ya da tümüyle psikolojik bir sorun olduğunu da not edelim!
4) Olayı salt 1915-16 yılları ile sınırlama yaklaşımı... Bu yaklaşımla Ermeni Sorunu bir savaş psikozu olgusuna indirgenmek istenmektedir. Böylece savaş yılları karmaşasında meydana gelen "üzücü" olayların bir sorumlusunun olamayacağı görüşü empoze edilmeye çalışılmaktadır. Bu yaklaşımın kendisini sosyal-demokrat olarak tanımlayan yazarlar arasında fazlasıyla yer bulması oldukça ilgi çekicidir. Böylece, önceki yüzyıllardan başlayıp 1915-16 dönemecinden geçen ve "Varlık" vergisi ile günümüze uzanan "sorunun" tartışılması oldukça sığ bir ortama çekilmektedir.
5) Haksız kazançla zenginleşen, bunun sonucunda da Türk halkının yoksullaşmasına neden olan Ermenilerin mallarına el koyulmasının meşruluğu... Böylece gerek Ermeni gerekse Rum tehciri sırasında yapılan mülkiyet devirleri/kamulaştırmalar ya da "sermayenin Türkleştirilmesi" yasallaşmakta ve günümüzdeki, Kuvayı Milliye/Müdafaa-i Hukuktan beslenen birçok sermaye grubunun haklılığı da böylece kanıtlanmış olmaktadır!
6) Ulus-devlet anlayışının gelişmesine paralel olarak Ermenilerin yetki alanlarının kısıtlanmasının zorunluluğu... Bu yaklaşımda Osmanlının varlığını sürdürebilmesi için "kısıtlamanın" meşruluğuna vurgu yapılmaktadır.
7) Ermenilerin doğuda zaten azınlıkta olduğu... Böylesine garip bir yaklaşımın etrafında katliamı onamaya çalışma hakkında fazla bir söz söylenemiyor. Nüfus çalışmaları ile bu tez doğrulanmaya çalışılıyor. Açılmayan arşivlerden her nasılsa nüfus kısmı cımbızlanıyor.
8) Uçlarda bir diğer yaklaşımı ise "yok sayma" oluşturmakta... Sorunu "tümüyle yok sayma" eğilimi içine girilebiliyor. Bu yaklaşım sonuçta; "sol"da bildiğimiz-gördüğümüz sularda gezinirken, "orta"da Ermeni tehciri diye bir şey olmadığı, "sağ"da ise Ermenilerin olmadığı noktasına varabiliyor.
9) Emperyalist tuzak tezleri... Bu tezlerin ulaştığı noktada, yeryüzündeki "dost" ya da düşman tüm ülkelerin Türkiye Cumhuriyeti'nin büyümesinden korkup sürekli olarak bölücüleri destekledikleri ve bununda önemli örneklerinden birinin "Ermeni Sorunu" olduğu sanrısına kapılana biliniyor.
10) Resmî tarih yazılarında konunun tartışıldığı bir diğer ekseni ise tehcir kararını alan kişi ya da kurumun kimliği oluşturuluyor. Sonuçta karşımıza Talat Paşa ve Enver Paşa ile başlayıp İttihat ve Terak- ki'nin ismi çoktan unutulmuş üyelerine varabilen bir isim listesi çıkıyor. Kuşkusuz, toplamda böyle bir listenin hazırlanmış olması uygulamanın ve benzeri uygulamaların bir devlet politikası-geleneği olduğu gerçeğini de gizlemeye yarıyor. Asıl ilginç olan nokta ise İttihat Terakki ve partinin lider kadrosunu neredeyse tümüyle olumsuzlayan Kemalist tarih yazını bu konuda onları suçlamaktan özenle kaçınmasıdır. Gerek Lozan yazışmalarında gerekse Nutukta Osmanlıya ait birçok "şey" reddedilirken, ısrarla korunan unsurların başında "Ermeni Sorunu" geliyor.
11) İletişim sorunları... Olup bitenlerden merkezi idarenin haberinin sonradan olduğu ve yerel yöneticilerin insafsız ve başıbozuk davranışlarının ölümlerin başlıca nedeni olduğu şeklindeki yaklaşım resmî ideolojinin olayı de facto kabullenmemesinin araçlarından birisi oluyor. Yerel çete ile "merkezin" çatışması ya da kimi zamanlarda çatışıyor gibi görünmesi bir gelenek mi?
12) İlginç bir tez... Ermenilerin vesaire nedenlerle değil göç sırasında ortaya çıkan hastalıklar nedeniyle, olumsuz iklim koşulları nedeniyle vb. öldükleri ortaya sürülmektedir. Bu yaklaşımın en şovenist ucunda ise Ermenilerin bu göçe kendi istekleriyle başladıkları gibi son derece şaşırtıcı görüşler yer almaktadır.
Buraya kadar sıraladığımız, resmî tarihin konuya bakışını özetleyen yaklaşımların birbirine göre ağırlığı ve üstünlüğü bulunmamaktadır. Sadece yazarın siyasî kimliğindeki farklılıklar ağırlığın göreceli olarak birinden bir diğerine geçmesine yol açmakta çoğu kez de yukarda sıraladığımız "tezler" bir arada ve karışmış bir şekilde dile getirilmekte ya da konjonktürel olarak bu yaklaşım ya da tezlerden birine, birkaçına ağırlık verilebilmektedir.
Yazımızın bundan sonraki bölümünde birçok "popüler" yazar ve araştırmacıdan alacağımız örneklerle bu bakış "itiraf ve iftira" ekseninde sorgulanmaya çalışılacaktır. Konuyla ilgili tüm yazın dünyasının taranmasının olanaksızlığını hatta gereksizliğini okuyucu kabul eder kuşkusuz; tekrarlarsak, söz ettiğim tarzda rastlantıların kaderine sığınarak seçilmiş on yedi kitap alıntılarıyla ele alınırken birçoğunun sadece yazar ismi verilecektir.
"Birinci Dünya Harbi içindeki karşılıklı Türk-Ermeni boğuşması ve hesaplaşması, öyle sanıyorum ki, insanlık tarihinin unutulması daha iyi olacak bir sayfasıdır. Bunun ilk ve asıl sorumlusu hangi taraftı? Kimlerdi? Gene sanıyorum ki, bu suallerin cevaplarını araştırmamak ve hikayeyi ebediyen unutmak daha doğrudur."
T.C. tarihinin ünlü döneklerinden ve Kemalizmin "kadro"lu ideologlarından Şevket Süreyya Aydemir, "kızıl elma" peşine takılıp çıktığı "turan" yolculuğunda, Suyu Arayan Adam adlı anı kitabının Erzurum durağını yazarken, tarihe ve dolayısıyla gelecek kuşaklara unutmayı dayatıyor. Unutma olgusunun geleneksel eğilimlerimizden olduğu anım- sanırsa Aydemir fazla yadırganmayacaktır. Nitekim birkaç satır sonra da resmî tarihin konuyla ilgili temel tezlerinden birisini ilginç bir şekilde kurgulamaktan geri kalmıyor: "Tarihte kısa süreli bir Ermeni devleti izlenebilmektedir. Ama daha ziyade Asurîler, İranlılar, Romalılar arasında bocalayan, şu veya bu devlete haraç veren birtakım beyliklerin hikayeleri, yarı aydın bir kısım Ermenilerin elinde bir ihtilal edebiyatına daima konu olabilmişti.
Birinci Dünya Harbi ile beraber Anadolu'nun öyle yerlerinde Ermeni isyanları olmuştu ki, etrafları Türk halkıyla çevrilen, hiç bir yabancı memleketle bitişiği olmayan bu iç bölgelerde, orduya isyan edebilmek için bir cemaatin, düşünce ve mantıktan ne derece uzaklaşması lâzım geldiğine insan hakikaten şaşardı."
Aydemir, kan, ölü, çürüyen ve yanan insan eti kokuları arasında "turan yolculuğuna" devam eder. Bu haliyle bile anılarını anlattığı bu kitap "iddialı" diğer biyografi çalışmalarından daha dürüst ve hiç kuşkusuz daha nesneldir. Örneğin "Tek Adam" adlı Mustafa Kemal Atatürk biyografisinde Ermeni sorununa hiç değinmezken, "Enver Paşa"da sorunun anlatımında resmî tarih kendisini tüm tutuculuğuyla hissettirmektedir. Bu kitapta Enver Paşa'nın yaşamından çok "Türkçülüğü" bir kişide fetişe etmeye yönelik çaba olarak göze çarpmaktadır. Gittikçe küçülen imparatorluk, yazarın deyimiyle "Türklüğün dahi kaybolması" tehlikesini ortaya çıkarmıştır ve tarih bundan böyle, Türklüğü her ne pahasına olursa olsun koruma tarihine dönüşecektir. Dolayısıyla Ay- demir'in Enver Paşa'da anlattığı gibi, Talat Paşa'nın Berlin'e kaçarken önemli bir kısmının Ermeni tehciri ile ilgili olduğu düşünülen bavullar dolusu belgeyi imha etmesi bu bağlamda kolayca anlaşılabilir bir hareket olmaktadır. Diğer taraftan bölgede yaşananlar, Aydemir'in deyişiyle "Halk arasında Ermeni Kırımı şeklinde yerleşmesine vesile verecek uygulamalar", yapılanların satır aralarına gizlenmeye çalışılmış izleri olarak değerlendirilebilir. Unutulması gereken olaylar tanımlaması, "ön yargı" ve "söylenti" metaforuna uğramıştır. Aslında değişen belki de Aydemir'in "devlef'le olan ilişkisidir.
Yazdıklarıyla "Atatürk'ün eşsiz takdirlerini kazanan" Aydemir'den çok sonra, onun ekolünden yetişen ve kendisini birçok platformda sol- sosyal demokrat olarak tanımlayan en son olarak da "en eski" siyasî partimizin "tarih bilirkişiliğini" yapan Tevfik Çavdar ise, bu Türkiye "sol"unun tabu konusuna yaklaşmakta Aydemir kadar bile cesaretli olamamaktadır. Bugün artık adı Ermeni Tehciri ile özdeşleşmiş olan Talat Paşa'yı anlattığı kitabında, Ermeni hareketlerini emperyalist bir planın parçası olarak gösterme eğilimi ilgili bölümlerde "sorun" Çav- dar'ı zorlama bir yazım üslubuna götürür. Anılan bölümün kitabın tümü içindeki ayrıksılığı hemen duyumsanabilmektedir.
"Tehcir" başlığı altında konuyu incelerken tehciri anlatmak yerine Anadolu'daki Ermeni hareketlerini anlatmayı tercih etmesi, sebebi ne olursa olsun yüz binlerle ifade edilen ölümleri açıklamakta kuşkusuz yetersiz kalmaktadır: "Osmanlı İmparatorluğu'ndaki değişik etnik gruplarda olduğu gibi Ermeni topluluğunun savaşımı da emperyalist ülkelerin istekleri doğrultusunda düzenlenmiş ve gelişmiştir." diyen Çavdar daha sonra Ermenilerin bölgede zaten azınlıkta olduğunu iddia eder ve ilginç bir noktaya ulaşır: "...Doğu Anadolu'ya yönelik reform önerilerinde sivil ve askeri yönetimde Ermenilere Müslümanlarla eşit temsil hakkının sağlanması da istenmekteydi ki, azınlıkta olan bir halk için bu, demokratik olmanın da ötesinde bir istekti." Konunun tümüyle dışına çıkalım bir "komünist" parti yazarının "yerel ölçekli eşit temsil hakkını" tanımlamasını ve bu isteme karşı duruşunu not edelim! "Tehcir" başlığı altında tehciri anlatmama ısrarı Çavdar'ın bildik tezler etrafında dolaşmasına neden olmaktadır.
Bu yaklaşım genel olarak "sol" kimliğinde tartışılması gereken bir yönünü oluşturur ve "sol"un resmî ideolojinin tabu konularına yaklaşımındaki tutarsızlıkları örnekler.
Çavdar'ın yazıları nesnel bir tarih çalışmasından çok, günümüze aktarım yapmak amacıyla tarihi kullanma amacı gütmektedir. Bu çabanın ulaştığı nokta daha da ilginçtir. Döneme ve konuya ait tek bir orijinal kaynağın referans gösterilmediği çalışmada Ermeni hareketi ile Filistin'deki Yahudi kolonizasyonunun başlaması özdeşleştirilmeye çalışılır. Ermenistan devleti kurulmasının bölgede yalnızca İsrail devletini rahatlatacak emperyalist bir plan olduğunu ileri süren -ya da paragraftaki betimlemeyle "gören"- Çavdar şöyle devam eder: "Bu görülüp, kamuoyu aydınlatıldığı anda Ermeni Özgürlük hareketinin temel dayanakları ortadan kendiliğinden kalkacaktır." TKP'nin de arasında olduğu "ulusalcıların" özgürlük kavramına yaklaşımını anlayabilmek için ilginç bir örnek; özgürlük hareketinin temel dayanaklarını uzaktaki bir başka devletin oluşumuna bağlayabilen Çavdar, tehcir olayına ilginç bir şekilde çok daha sonra yayınladığı geniş kapsamlı bir başka çalışmasında yer verir: Türkiye'nin Demokrasi Tarihi adlı çalışmasında olayı şu sözlerle ele alır: "Savaş döneminde bugün dahi büyük tartışmalara neden olan Ermeni tehciri yaşandı.
Özellikle doğuda cephe arkasında Ermenilerin Türk ordusunu arkadan vurma çabaları bu kararın alınmasında en büyük etkendir. Gerçek olan şudur ki, Rus ordularının ileri harekatı sırasında Erzurum'da, Van'da ve Doğu Anadolu'da Ermeniler büyük zulümler yapmışlardır. Tehcir olayı da çok acıklı sonuçlar veren bir mecburi göç olayıdır. Yani terazinin iki kefesi de acıyla, ölümle doludur. Bu konunun ayrıntısına kitabın dar çerçevesi içinde girmek istemiyoruz."
Burada bir soru daha sormak zorunlu oluyor. Çavdar haklı olarak 1839'dan 1950'ye kadar geçen "demokrasi" tarihimizi anlatırken "bu konuya" girmeyebilir. Ancak Talat Paşa'yı ve "Tehcir'i" anlattığı geniş hacimli kitabında "konuya" niçin girmemiştir? Çavdar sol'un savruluşuyla paralel olarak Ermeni tehciri tezlerinde de bulanıklık yaşamaktadır.
Yazıya anı ve biyografilerden yaptığımız örneklemelerle devam edelim. Eski İttihatçı, sonra Kuvayı Milliyeci Celal Bayar'ın da konuya yaklaşımının diğerlerinden farklı olmadığı düşünülebilir. Tehcir ve taktil gibi suçlamalarla doğrudan karşı karşıya kalan Bayar'da benzer yaklaşımlarla kendini savunmaya çalışır. Ve savunmasının ana eksenini Ermenilerin, savaş sırasında Osmanlı ordusuna karşı ayaklanmaları oluşturur. Bu durumu doğrudan "vatana hıyanet" olarak değerlendiren Bayar, Türk'e düşman olan dış devletlerin (!) tahriklerini de sıkça savunmasına dayanak yapar.
Bunun yanında birkaç sayfa arayla birbiriyle çelişen ifade ve notların aktarımı da ilginçtir. Ben'de YazdımlMilli Mücadeleye Giriş başlıklı anı kitabında önce bir emir verildiği taktirde buna uyacağını söyler, ancak sözleri süre giden tehdidi de göstermektedir: "Umumi merkezden Ermenilerin tehcir veya öldürülmeleri için emir aldığımız veya böyle bir karar olduğu keyfiyetine gelince: Merkezin böyle bir kararı olduğunu bilmiyorum. İttihat ve Terakki disiplini olan bir kuvvetti. Eğer dediğiniz gibi, bir karar olsaydı ve bize bildirilseydi, düşünmeden itaat eder, tatbikine geçerdik. O zaman da, hiç olmazsa, yaptıklarımızın izleri kalırdı."
Bu ifade 1919 yılında verilmektedir ancak Bayar birkaç sayfa sonra geriye döner ve Doğu Anadolu'da meydana gelen olayları anlattıktan sonra 14 Mayıs 1915 tarihli bir hükümet kanunundan bahseder. Bu kanunun birinci maddesinde, silahlı saldırı ve direnme halinde karşılık verilmesi emredilmekte ve bu karşılığın ne olabileceği 2. madde ile tamamlanmaktadır: "Madde 2- Ordu ve müstakil kolordu ve fırka (tümen) kumandanları askeri icaplara mebni veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri köyler ve kasabalar ahalisini münferiden (birer birer) veya toplu olarak diğer mahallelere sevk ve iskan ettirebilirler."
Bayar bu emre uyulduğunu ve savaş bölgesi ile stratejik bölgelerden Ermenilerin uzaklaştırıldığını ve bu süreçte görevlerini kötüye kullananların idam cezasına çarptırıldığını söylemekten de geri kalmaz. Bu nedenle hapsedilen Vali Doktor Reşit Bey'in intiharına da yer verirken sözlerini şu şekilde sonlandırır: "Ailesine bıraktığı evrak arasında Ermeni meselesine ait vesikalarla bağlı olduğu makamdan aldığı emir ve talimat da vardı. Bugün tarih için değer olan bu belgeleri ilerde kendisini müdafaa için saklamış olması hatıra gelir." Ancak, niçin kendisini müdafaa etme gereği duyabileceğinden -kime karşı? Neyi göstererek?- söz edilmez.
Siyasî yaşamındaki zigzagları ve "USA" patentli "vatanseverliğini" çok iyi bildiğimiz Celal Bayar'ın kapsamlı anıları konumuzla ilgili birçok ip ucunu daha içermekte ancak onun "Ermenileri 'Hıristiyan' oldukları için toptan kılıçtan geçirtmekle" suçlanan Abdülhamit için yaptığı birkaç satırlık övgüsü, anıların diğer bölümleri için de fikir verecektir: "Ab- dülhamit'e gelince, rahmetli hakan en kuvvetli tarafından vurulmak istenilmiştir. Onun yaptığı, her devlet başkanı, her kral ve imparator gibi memleketini, baş kaldırmakla, ayaklanmalarla parçalamak isteyen siyaset zorbalarını tenkil etmekten ibaretti."
Anı-biyografilerden son örneği, son zamanların Türkçüsü/Kızıl Elma ideologu cuntacı Kemalistlerimizden İlhan Selçuk'un "bestseller" olan "Yüzbaşı Selahattin'in Romanı" adlı çalışması. Suyu Arayan Adam'a benzer şekilde bir arayış anlatısı olan kitapta Yüzbaşı Selahattin'in savaş anılarına yer verilir. İlginçtir ki Yüzbaşı Selahattin Bey, 1915 yılında doğu cephesinde Ruslara ve Ermenilere karşı savaşmasına, ardından da Kütülammare ve Bağdat'ta bulunmasına yani neredeyse Ermeni tehcir yolunu izlemesine rağmen -Atay'ın "Zeytindağı"nı anımsayın- anılarında tehcir olayına hiç yer vermez. Bu durum olayı "yok sayma" eğiliminin güzel bir örneğidir.
Kitapta yalnızca bir dipnotta kıyım hakkında küçük bir ipucu vardır. Savaşın başladığı günlerde İstanbul Merkez Komutanı Binbaşı Halil hükümet adına Ermeni patrikliğine iki maddeden oluşan bir nota verir: "1. Biz savaşta ya galip geleceğiz ya da yenileceğiz. Eğer bu dönemde siz bize kötülük yapmazsanız ve biz galip gelirsek, merkezi Erivan olmak üzere bir Ermenistan kurulmasını (Türk-İran-Rus topraklarında) kabul ederiz. Yok yenilirsek zaten büyük devletler bunu yapacaklardır. 2. Ermeniler düşmanlarımıza yardım ederlerse, o vakit Türkiye'deki bütün Ermenileri mahvederiz. Galip gelir ve Kafkasya'ya geçersek orada aynı davranışı devam ettiririz. Yenilsek dahi Ermeniler için kazanç yoktur." Kuşkusuz Ermenilerle savaşların anlatılıp, tehcir olayının yok sayılması-anlatılmaması, bu dipnotla birlikte daha anlamlı olmaktadır ve İlhan Selçuk'un bugünkü -aslında her günkü- duruşu anımsandığında bu yaklaşım fazla yadırgatıcı olmayacaktır.
Bundan sonra da Ermeni Tehciri sırasında hükümet olan İttihat ve Terakki'yi anlatan kitaplarda olayı izlemeye çalışalım. İttihat Terakki üzerine belgelere dayalı ayrıntılı bir kitap yazan Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasal Partiler-İttihat ve Terakki adlı kitabında Ermeni So- runu'nu emperyalistlerin oyunu, Ermenilerin ayaklanması ve Rusya'nın kışkırtması ana eksenlerinde anlatır. Yaklaşık yedi yüz sayfalık incelemede Ermeni Sorunu'na yalnızca üç sayfa ayrılması da bu genel tavrı destekleyen bir yaklaşımdır. Önce "Ermenilerin, bitmek bilmeyen ıslahat isteklerinden ötürü sürüldüğü"nden söz edilir.
Bir başka ulus için, örneğin Türkler için en doğal hak olarak görülen ıslahat ve özgürlük isteğinin başka bir ulus tarafından istenmesinin yadırganması, bu "ünlü" tarihçimizin ve onun izinden giden diğerlerinin mentalitesini özetler. Birkaç sayfa sonra konu "Ermeni Sorunu"na gelir. Önce Rusların desteği ile Ermenilerin Doğu Anadolu'da bazı hak istemlerinden söz edilir, ardından savaş yılları içinde Ermeni-Osmanlı- Rus ilişkilerine kısaca değinilir: "Ermeniler ittihatçılar tarafından, Rusya'ya karşı ihtilalci bir tavır alma önerisini "hıyanet" olarak tanımlıyorlar ve böylece Rusya'yla savaşa girmiş Osmanlı İmparatorluğu'nu kendi ülkesinde Rusya lehine hareketlerle yenilgiye sürüklemek istiyorlardı.
"Tehcir" denen olay bu karışık durum içinde görülmektedir." Yazar sonraki sayfada bağımsız Ermenistan kurma girişimlerinden söz eder ve: "Ermeni meselesi, Umumi Harp sonuna bırakılmış bir çözümsüzlük içinde gösterilse de aslında yüzyıllarca bir arada iç içe, dost yaşamış iki milletin arasını açmış olan emperyalist devletlerin karışmasıyla tamamen ters bir yöne döndürülmüştür..." der, tehcir olayına yalnızca yukarda gösterdiğimiz kadar değinir!
Diğer taraftan Tunaya daha sonraki dönemi anlattığı Türkiye'de Siyasî Partiler-Mütareke Dönemi adlı kitabında yayınladığı belgelerde "tehcir gerçeğini" fazla gizleyemeyecektir. Kitapta yer alan, Talat Paşa'nın İttihat ve Terakki Cemiyetinin son kongresindeki konuşması il
ginç bölümler içerir: "...Erzurum'da ordunun hareketlerini zorlaştıran Ermeni çeteleri vardı. Bunlar başları sıkıştıkça Ermeni köylerinden yardım ve himaye görüyorlardı. Kiliseler silah deposu halindeydi. Tehcir çaresizdi. Her yerde intizamlı bir şekilde kalındığını ve zaruretin icaplarının dışına çıkılmadığını iddia edecek değilim. Birçok yerde düşmanlıklar bu münasebetle patlak verdi. Hiçbir suretle istemediğimiz kötülükler oldu.
Birtakım memurlar haddinden ziyade zulüm ve şiddet göstermişler, bir hayli masum haksızca kurban olmuştur..." Tunaya'nın çalışmasının bu bölümünde Ermeni Sorunu birçok şekilde, özellikle mütareke döneminde kurulan çeşitli parti ve derneklerin tüzüklerinde dile gelir. Bunların birçoğu Ermeni tehciri konusunda doğrudan İttihat ve Terak- ki'yi suçlarken, bir kısmı da Ermenice yayın yapmayı doğrudan programına koyar. Tunaya tarafından yayınlanan Hürriyet ve İtilaf partisinin programında İttihat Terakki'ye yönelik suçlama son derece açıktır.
Parti tehcir ve taktille (öldürme) suçlanmakta ve sorumluların cezalandırılması istenmektedir. Tunaya'nın ilgili kitabının bir başka baskısında ise konunun "yanlış anlatıldığı" düşüncesine yer verilir: "1914 Ağustosunda, Erzurum'da toplanan Taşnaksütyun kongresi, Rusya'ya aleyhtar cephe alınmasını reddetmiş, Ermeniler Rus ordularında Türkler aleyhine vazife almışlardır. Bu sırada, sonsuz bir dava olarak ortaya atılan ve Avrupa efkarına sebeple netice karıştırılarak yanlış anlatılan tehcir hadisesi cereyan etmiştir." Aynı çalışmanın farklı basımları arasındaki belge tutarsızlığının bilinçli olduğu düşünülmeli ve böylesine duyarlı bir konuda oldukça anlamlı bir tavır olarak değerlendirilmelidir.
Ele aldığımız ya da elimize geliveren bir diğer kitap ise Sina Akşin'e ait Jön Türkler ve İttihat ve Terakki başlıklı çalışma... Bu çalışmasında Akşin, olay yok sayma anlamında Tunaya'nın neredeyse birebir izinden gitmeye özen göstermektedir. Akşin'de hacimli çalışmasının çok az bölümünde, ancak iki sayfada olaydan söz eder. Ama önce iki itirafa yer verecektir. İttihatçılara Rumeli günlerinin öğrettikleri arasında "pek yaman bir milliyetçilik eğitimi"de vardır. Ve bu, kuşkusuz Yunan bağımsızlık savaşının yarattığı psikolojide gelişen eğitim, bir başka "düşman"a karşı pratiğini bulacaktır.
"...İttihatçılar Rumeli'de yalnız komitacılığı öğrenmediler. Milliyetçilik uğruna aynı dinden bile olanların kanlı bıçaklı olduklarını ve en kirli, insanlığa en aykırı davranışlarda bulunduklarını yakından görerek ve bu kavgaya katılarak pek yaman bir milliyetçilik eğitimi görmüş oldular. Bu yaşantıların sonradan Ermeni tehciri gibi olaylarda İttihatçıların karar ve davranışlarını etkilediği apaçık ortadadır..." ve aynı kitabın baş-
S.P. F/5
ka bir yerinde: "Burjuvalaşma sürecinin savaş içinde hızlı olmasının bir başka nedeni, Anadolu'daki Rum ve Ermeni nüfusundaki büyük azalmadır. Aşağıda anlaşılacağı üzere, Anadolu'daki Ermenilerin pek çoğu tehcir ettirilmiş, yani göç etmek zorunda bırakılmıştı..." Kuşkusuz burada tehcirin "geride kalanlara" bir başka katkısından da söz edilmektedir!
Anadolu'da çoğu ticaretle uğraşan Rum ve Ermeni nüfusun göçünden sonra geride kalan mal varlıklarının yağması ve bu yağmayı simgeleyen örgüt isminin burada anımsanması gerekmektedir. Örneğin bugün statünün en muhafazakar savunucularından olan geçmişin sözde ilerici bir gazetesi varlığını bu yağmaya borçludur. Bu yağmanın günümüze kalan artık izini ise bir bağımlılık haline gelen "hazinecilik mesleği" oluşturur. Hazinecilerin ya da define arayıcılarının bugün en yoğun bir şekilde "çalıştıkları" bölgeler, "göç olayının" yaşandığı bölgelerdir.
Kitabın "Ermeni Tehciri" başlıklı bir sayfadan oluşan bölümünde ise, yine diğerlerinden farksız olarak Ermenilerin "özgürlük" istemlerinden, Ruslarla olan ittifaklarından ve savaş yıllarındaki "isyanlarından" söz edilir. Tehcir ise sayfanın geri kalanındaki iki paragrafa sığdırıla- caktır. İşte bu paragraflardan birkaç cümle: "...Türkiye bu ölüm kalım mücadelesindeyken Ermenilerin bu davranışları, savaşın başarılması için onların zararsız hale getirilmesi gerektiği kanısını verdi... böylece... tehcir tedbirine başvurulmaya başlandı... Ermeni tehcirinin en kötü yanı, yolda başlarına gelenlerdi. Açlık, hava şartları, hastalık, sefalet yüzünden ölenler oldu. Ayrıca, yağmacılık ve intikam gibi amaçlarla bazı yerlerde kendilerine kötülükler yapıldı, öldürüldüler."
İttihat Terakki'nin 1918 sonrasını inceleyen Hollanda'lı araştırmacı Zürcher'de birçok konuda geri dönüşlere yer vermesine rağmen Ermeni sorununa, Milli Mücadelede İttihatçılık adlı kitabında "milli mücadele" yıllarında Anadolu'da kurulan örgütleri anlatırken yalnızca bir satırda yer verir. Burada da konu, "Ermeni katliamı ile ilgili Türk aleyhtarı propaganda" şeklinde yer alacaktır. Bu tavra Türkiye tarihi üzerine çalışma yapan batılı tarihçilerde sıkça rastlanılır. Kuşkusuz bunun en tanınmış örneği en "tüm özellikleriyle" Zürcher'den farklı bir yerde duran (!) resmî batılı tarihçi olan ve sıkışılan tüm durumlarda başvurulan, zamanla devletin batıda sözcüsü durumuna gelen ve bu nedenle de devlet tarafından ödüllendirilen Bernard Levvis'tir. Levvis ayrı bir araştırma konusu olmayı hak eder nitelikteki bir tarihçimizdir.
Şimdide kısaca genel tarih kitaplarından elimize geçen birkaç örneğe kısaca bakalım. Tarih Kurumu tarafından basılan Yusuf Hikmet Bayur'un Türk İnkılabı Tarihi adlı kitabının üçüncü cildinin üçüncü kısmında ele aldığımız "göç" olayına tarihsel sürecin anlatımı içinde zaman zaman yer verilir. "Kafkas Cephesi Vuruşmaları" başlığı altında önce Rusların bu cephede ilerlemeleri ve Osmanlı ordusunun yenilgileri, başarısızlıkları Ermenilere bağlanır. Yazar, diğer bazı örneklerde olduğu gibi Ermenileri bir bütün olarak ele almaktan kaçınmaz. Ermeni ayaklanmasının ve onun bastırılma biçimini tarihte Hitler ya da "Sovyetlerde, diğer bütün unsurlara" karşı girişilen hareketlerin yanında önemsizleştirme girişimi yazarın temel çabasını oluşturur. Bunun hemen ardından bu "ayaklanmanın" bastırılmasının haklı gerekçeleri aranmaya başlanır.
Sağ kulvarda bir devlet memuru olmaktan öteye gidemeyen bu "bilim adamının" temel savı, belirttiğimiz gibi Ermenilerle Rusların işbirliği yapmış olduğudur. Dolayısıyla "tehcir" devlet için olduğu kadar, ona bilim yapar yazar için de bir zorunluluktur: "Ermeni ayaklanması ve tehciri Osmanlı ordusunun en sıkışık bir durumda bulundukları bir sırada yapılmıştır.
Hiçbir hükümet kendisi bu derece tehlikelerle kuşatılmış olduğu sıralarda, kendi isteği ile Ermeni tehciri gibi bin bir tehlike ile dolu bir işi yoktan ortaya çıkaramazdı... ancak Ermenilere durup dururken zulüm edildiği yolundaki iddialar baştan başa yalandır." Durup dururken görülmeyen bir zulüm! Yazara göre, durup dururken böyle bir uygulamayla karşı kalınmayacağına göre, yazarın mentalitesini izlersek "hakkedilmiş zulüm" gibi bir kavrama ulaşmak ta olanaklı olabiliyor! Yazar daha sonra bugünlerde fazla yabancısı olmadığımız bir yaklaşımla bağımsız bir Ermenistan'a Ruslarında izin vermeyeceği görüşünü dile getirir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise savaş ortamının şiddetinden Ermenilerinde payını aldığı şeklinde, birincisini destekleyen ikinci bir yaklaşıma yer verilir.
Diğer taraftan müttefik Almanların Ermenilere olumlu yaklaşımları da ulusu bölmeye yönelik Emperyalist taktikler arasında kısaca anılır. Ermeni tehcirinde Enver Paşanın sorunun "kökünden yok edilmesini önemli gördüğü" ve bu nedenle üçüncü orduya bağlı özel bir kuvvetin görevlendirildiği bilgisi ile Talat'ın "herhangi bir kanun çıkarmadan Ermeni tehcirini başlattığı" böylece bu büyük sorumluluğu "vatanın esenliği için tek başına sırtlandığı" gibi bilgilerde Bayur tarafından kaleme alınan resmî tarihin bu versiyonunda, resmî tarihin üstü kapalı itirafları arasında yer alır.
Ve bu türden satırlar resmî tarih yazımı içindeki çelişkileri de örnekler. Şu satırları sanırım bu itirafları-çelişkileri daha açık bir şekilde dile getirmektedir: "Artık Ermeni tehciri yapılmıştır. Doğu ve Orta- Anadolu'da Ermeni kalmamış denecek bir durum vardır... Sason ayaklanmasından 1915 yılı sonlarına kadar akmış olan Ermeni kanı bu ulusun durumunu hiçbir bakımdan iyileştirmiş değildi. Ermenilik bakımından boşu boşuna akmıştı... 1915'te Ermeniler bazı kışkırtıcılara uyarak ayaklanacakları yerde uslu dursalardı Anadolu'nun büyük devletler arasında paylaşıldığı sırada çok daha iyi bir durum ve büyük menfaatler sağlarlardı. Onlar ayaklanıp kendilerini kırdırmak ve sürdürmekle göz diktikleri bölgelerde varlıklarını hiçe indirgemişlerdir." "Uslu durmak", "varlığın hiçe indirgenmemesi için" gerekliyse kuşkusuz haklı zulüm de vardır; "kendilerini kırdırmak" durumu da. Ve üzücüde olsa ülkemizde bilim adamı olarak anılan birçokları gibi Bayur'un da vardığı nokta budur. Ancak hakkını da teslim etmek gerekir ki Bayur yol arkadaşlarına göre daha cesur bir yazım/üslup benimsemiştir.
Resmî tarihin ve tarihe yönelik duruştaki resmîyetin/resmî ideolojinin dışında kalmaya özen gösteren Mete Tunçay, Türkiye Tarihi/Çağdaş Türkiye adlı ortak bir çalışmada 1915 yılını anlatırken tehcir nedenini "cephe gerisinde karışıklık çıkmasının önlenmesi" olarak gösterir. Konuya benzer bir şekilde uzak duruş "sol" kulvarın bir diğer yazarı Doğan Avcıoğlu'nda da görülebilir. Birbirine oldukça yakın sözleri tekrarlamanın gereği yok. Farklı kulvarlardan birkaç isim okuyucuya örnek olarak verilebilir; Enver Ziya Karal, Bülent Oral, Falih Rıfkı Atay, Türkkaya Ataöv...
Sorunun niteliği ve Türkiye'nin özellikle uluslararası arenada bu mevzuu nedeniyle sık sık başının ağrıması birçok araştırmacıyı doğrudan "Ermeni Sorunu" üzerine yazılar yazmaya yöneltmiştir. Tabii ki bu çalışmalar Türk tezlerinin doğrulanmasına, tekrarlanmasına yönelik olup, beklenen nesnelliği sağlamaktan uzaktır.
Bu haliyle de bu çalışmaların yurtdışında beklenen etkiyi yapmış olduğu düşünülemez bile. Sanırım buna en güzel örneğini etkin bir devlet adamı olarak tanıdığımız Kamuran Gürün'ün "Ermeni Dosyası" adlı çalışması oluşturur. Çalışmasında kendisine yüklenen bu sıfatın hakkını fazlasıyla veren önce Anadolu'daki Ermeni nüfusun varlığını ve nüfus sayıları arasındaki çelişkiyi tartışan yazarın asıl niyetinin ilerleyen sayfalarda da görüleceği gibi tehcir sırasında ölen Ermeni sayısının azlığını ortaya çıkarmaktır. Daha sonra Ermeni bağımsızlık hareketlerini ve 1.Dünya Savaşı yılları içinde Ermeni-Rus ilişkilerini özetler.
Satır aralarındaki yorumlar yazarın tezinin oluşumunun da işaretlerini vermektedir: "Harp halinde bir devletteki kanun kaçakları (bunlar asker kaçağıdır) konusunda misyonerler anlaşma teminine çalışıyorlar, onları besledikleri ve sakladıkları belli ailelerin Maraş'a şevkini misyonerlerin menfaatine bir darbe sayıyorlar. Bu kanun kaçakları silahla mücadele ederlerken ölürlerse, bu da Ermeni katliamı oluyor...
Bir savaş halinde her devlet kendi topraklarında bulunan düşman ülke tabiiyetindeki kişileri toplama kamplarına gönderir, bu yerleşmiş ve ülkede tatbikat görmüş bir usuldür." Düşman ülke tabiiyeti kavramını daha sonra tartışan yazar bunun kolay yanıtlanmayacak bir soru olduğunu belirtip ileri sayfalarda Osmanlı yazışmalarını örnek gösterip tehcirin hukukiliğini ve insancıllığını kanıtlama çabası içine girer. Gürün'ün konuya yaklaşımındaki temel tez "Osmanlının Ermeni katliamı yapmadığıdır". Gürün'e göre katliam olmayıp her nedense meydana gelen göç sırasında olan ölümler vardır. "Göç" olayını nedensellik ilişkileri içinde hiç sorgulamayan yazar bu süreçte ortaya çıkan hastalıkları, olumsuz iklim şartlarını ya da çocuk ve yaşlıların bu yolculuğa daya- namayışını ya da göçenlerin eşkıya saldırılarına karşı iyi korunmayışı- nı ölümlerin nedeni olarak gösterir.
Kuşkusuz zorla göç yok sayılırsa bunların hepsi ölüm nedeni olabilir. Hatta yazar daha da ileri giderek bu kişilerin evlerinde, köylerinde dahi kalsa salgın hastalıklara yakalanıp ölebileceğini de söyler. Bu arada kendisiyle de tartışarak nesnelliğini kanıtlama yoluna gider! Evet, kuşkusuz göç etmeselerdi, örneğin iklim şartlarından dolayı ölmeyeceklerdi. Sivillerin her savaşta öldüğünü atom bombası ile örnekleyen yazar şöyle devam eder: "Türkiye'nin maksadı öldürmek değil, göç ettirmekti. O günün imkânlarına göre daha mükemmeli temin edilemediği için yol meşakkatine tahammül edememiş oldukları için ölenlerin Türkler tarafından katledildiğini kabul etmeye imkân yoktur... Geriye sadece yolda müdafaasız durumda öldürülenler kalıyor.
Bunların mesuliyeti, korunmadıkları için yahut öldürülmelerine göz yumulduğu için hükümetindir... Ancak unutulan bir husus var(dır). Türkiye'nin Birinci Cihan Harbinde savaştığı milletlerin arasında Ermeniler de vardır. Hem de Türkiye'de yaşayan, Türk vatandaşı Ermeniler... Ermenilerin göç ettirilmesi düşman cephesine mensup oluşları sebebiyledir. Sivil olmaları durumu değiştirmiyor" Gürün'ün çalışmasında verdiği ve katliam olmadığı iddiasında olduğu ölü sayısı ise 300.000'dir. Sanırım fazla yoruma gerek yok! Yazarın tüm çalışması, kendi verdiği kadarıyla bile korkunç bir boyutta olan bu rakamın aklanma çabasıdır. Ve yazarın yaklaşımıyla tüm sebeplerden olan ölümler bu sayının altında kalmak zorundadır!
Görülen odur ki, yazarın kafasında bir olaya "katliam" denebilmesi için belirli bir sayı vardır ve 300.000 sayısı bu sayının altında kalmaktadır. Böyle bir tartışmanın ölen insan sayısı üzerinden yürütülmesinin en azından etik olmadığını belirtmek zorundayız tabii ki bilimsel hiç değil. Gürün'ün ölümleri saptadıktan ve saydıktan sonraki çabası ise hep reddedilen İttihat Terakki hükümetini aklamaya yöneliktir: "Katil katildir, mazur görülmez. Biz, Ermenilerin Türkleri katletmiş olmalarını nasıl maruz görmüyorsak, Türklerin Ermenileri katletmelerini de mazur görmemekteyiz. Ancak, bu katledilen Ermeniler, Hükümetin emri üzerine katledilmiş değildirler. Yakalanabilen suçlular yukarda belirttiğimiz gibi mahkemeye verilmiş ve idam dahil mahkum edilerek cezaları infaz olunmuştur." "Türklerin Ermenileri katletmesinin mazur görülmemesinin" nadir rastlanan bir durum olduğunu da belirtmek gerekmektedir. Ancak bir tekrar zorunlu oluyor; Gürün'ün yaklaşımındaki en önemli unsur "kendi topraklarında yaşayanların "Ermeni vatandaşlarının" "düşman ülke tabiyetinde" değerlendirilmesidir ki, bu resmî ideolojiyi örnekleyen bir diğer yaklaşımdır.
Benzer çalışmalar diğer birçok "araştırmacı-yazar" tarafından da yapılmıştır. Burada ilginç olan, konu spesifikleştikçe ya da minimalize oldukça, tehcir olgusunun neredeyse tümüyle reddedilir hale gelmesidir.
Yukarda yaptığımız gibi, aynı yolu izleyen birkaç ismi anmak okuyucular için yol gösterici olacaktır: Bilal Şimşir, İlhan Akbulut, Niyazi Ahmet Banoğlu... Okuma yapılabilir... Bu yazarlar arasında sayabileceğimiz Mim Kemal Öke'nin, Ermeni Sorunu 1914-1923 (Devletin Dış Politika Araç Alternatifleri Üzerine Bir İnceleme) adlı kitabı da iddialı (!) adına rağmen, doğal olarak genel kabul gören tezlerin içindedir. Önce Ermenilerin uluslararası bir sorun haline gelme sürecini özetleyen Öke, ardından 1.Dünya Savaşı yıllarında Ermeni Rus ilişkilerini ve Ermenilerin İttihat-Terakki hükümetine karşı muhalefetini anlatır. Ana eksen budur ve "tehcir" bu anlatımda oldukça küçük bir yer kaplar. Gelinen yer ise "emperyalist tuzak" tezleridir: "Ermeni sorununun aslında pek bağımsızlık ihtiyacına dayalı bir self-determinasyon mücadelesi değil de; Büyük Güçler'in Osmanlı İmparatorluğu'nu azınlıklar-ayrılıkçı akımlar kanalıyla çökertmek, parçalamak ve aralarında paylaşmak hedefine yönelik proje demetlerinin bütünü olarak tanımlayacağımız "Şark Meselesinin bir boyutu olduğu ortaya çıkmaktadır." Yazara göre Ermeni iç dinamikleri oldukça zayıftır, bağımsızlık talepleri samimi değildir.
Ancak bu kadarıyla bir "Büyük Güçler'in maşası olmalarına yeterlidir: "Büyük Güçlerin sunduğu tarzda Ermeni Sorunu", bir "hürriyet" vaadi değil de, İtilaf Devletleri'nin Osmanlı Türkiye'sindeki bazı toprakları "ilhak" etme emellerini içermektedir... Ermeni Sorunu sadece Osmanlıları tedirgin eden bir azınlık meselesi değil, Ortadoğu'da çıkar ve emelleri olan devletlerin hepsini birden ilgilendiren uluslararası nitelikte bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yazar Osmanlıların Türkleşme sürecinde Ermenilerdeki karşı- kültür zıtlığını bir türlü eritememesinin bu soruna neden olduğu gibi asimilasyoncu-ırkçı bir çizgide görüşlerini aktarmaya devam eder. Emperyalist tuzak tezini tamamlayan bu ırkçı yaklaşımda aslında nadir olarak ifadesini bulabilmektedir. Yazara göre Ermeniler ulusal düşmanımız olmaya devam etmektedirler ve çok sayıdaki düşmanımızdan yalnızca birisidir. Buna karşılıkta Türkler, düşmanlarını ve düşmanlarından biri olan Ermenileri ve Ermenileri destekleyen dünyadaki diğer devletleri -giderek yeryüzündeki tüm devletleri-düşmanları- iyi tanımak zorundadırlar.
Ermeniler ve tehcir gibi konuları inceleyen benzer çalışmalar özellikle Erzurum'daki Atatürk Üniversitesi ve Van'daki Yüzüncü Yıl Üniversitesi tarafından desteklenmekte ve "yerel" çalışmalar mezar açma ritüelleriyle onurlandırılmaktadır. Okuyucu her yıl özellikle mart-nisan aylarında bir toplu mezar haberiyle mutlaka karşılaşmıştır. Konunun bu şekilde yerelleştirilmesi, örneğin "Van'da Ermeni Mezalimi" ya da "Erzurum Köylerinde Ermenilerin Yaptığı Katliamlar" gibi başlıklarda sunulan yazılarda tutucu, giderek ırkçı-faşist yan ağırlık kazanmakta ve tehcir tümüyle yok sayılarak aslında Ermenilerin "Müslümanları" ve Türkleri öldürdüğü tezleri kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Birçok kitabın bulunmadığı kütüphanelerimizde bu çalışmaların eksiksiz bir şekilde yer alması ve kitap basmakta oldukça cimri davranan üniversitelerimizin bu ve benzeri konularda kitapların basımına bonkörce yaklaşması önemlidir.
Azmi Süslü kitabına tüm benzerlerinde olduğu gibi Ermenilerce katledilen bir milyondan fazla "şehidimizin aziz ruhlarına" bir ithafla başlıyor. Yazara göre Ermeniler, bin yıldır müreffeh yaşadıkları bir ülkeyi bağımsızlık adına parçalamaya yönelmişler bunun üzerine de Osmanlı son derece insancıl olan bir çareye başvurarak Ermenileri ülkenin emniyetli bölgelerine tehcire tabi tutmuştur! Sadece bu başlangıç bile yazarın nesnelliği hakkında bir bilgi vermektedir. Kitabın önemli bölümünde Ermenilerin Doğu Anadolu'da azınlıkta olduğu kanıtlanmaya çalışılır.
Verilen nüfus sayılarının kendi içlerinde tutarsızlığı bir yana, kaynakçada önemli bir yer tutan Gürün'ün kitabıyla da uyumsuzluk ve çelişki göze çarpmaktadır. Yazar, tehcir nedeni olarak 1.Dünya Savaşı yıllarında Ermenilerin yaptığı Müslüman katliamı ile Ermenilerin İtilaf devletleri adına casusluk yapmalarını gösterir. Tehcir sırasında meydana gelen ölümlere ise neredeyse hiç yer verilmez. Kitabın arka sayfalarını ise yine benzerlerinde olduğu gibi, "Ermenilerin yaptığı" Müslüman katliamlarına ait fotoğraflara yer verilir. Tıpkı mezar açma törenlerinde olduğu gibi fotoğraflarda da tarih belirsizliği vardır. Bu olaylar 1915 ve öncesine mi yoksa 1919 sonrasına mı aittir, saptamak zordur, diğer taraftan söylenmez...
Yöntemimiz bize iki savunmayı değerlendirme fırsatı verdi; bunlardan birincisini, mütareke döneminde yurt dışına kaçmamış ya da kaçamamış ittihatçıların "Divan-ı Harb-i Örfi'deki yargılanmaları sırasında söyledikleri -ya da söylemedikleri- oluşturuyor. İkincisi ise Fransız bir avukatın resmî görüş savunusu! Emperyalist paylaşım savaşından taraflardan biri olan Osmanlının yenik çıkması, İttihatçı geleneğin kısa bir süre iktidardan uzaklaşmasına neden olmuş dönem hükümetlerince kurulan mahkemelerde ele geçirilebilen İttihatçılar yargılanmışlardır. Bu dava ve soruşturmalar söylenenler kadar söylenmeyenleriyle de konumuz bağlamında, tehciri doğrulayan kimi zamanlarda da onu savunan ifadelerin gün ışığına çıkmasını sağlamıştır. Selim Kocahan- oğlu'nun İttihat Terakki'nin Sorgulanması ve Yargılanması başlıklı kitabından birkaç satır savunma... Said Halim Paşa'nın Meclis-i Mebusan Tahkikatı sırasında tehcir kanununun varlığı tartışılırken üyeler ve Paşa arasında geçen konuşma ilginçtir: "Tehcir Kanunu vardır. Fakat ordu komutanlarının asıp kesmeleri hakkında kanun gelmedi.
- O kanun da geldi. Kumandanlar, o kanuna müsteniden istediği cezayı tatbik edebilir.
-...Fakat kadın ve çocukların bulundukları yerlerden çıkarılıp idam ettirilmesi için kanunda bir sarahat var mı?
Said Halim Paşa: İdam için olmaz, fakat kanunun tatbiki keyfiyeti var."
Daha sonra Paşa Ermenilerin çeteler oluşturarak Osmanlı ordusunu arkadan vurmaya çalıştığını, kanunun bunun için çıktığını söylemekte "fakat maalesef icrasına memur olanlar kanunu fena bir halde tatbik eylediler" diyerek sorumluluktan sıyrılmaya çalışmaktadır. Adliye Nazırı (Adalet Bakanı) İbrahim Bey'de hemen hemen benzer yaklaşımla kanunun zorunlu olduğunu vurguladıktan sonra kanunun suiistimal edildiğinden söz eder. Soruşturmanın bir yerinde ise "tehciri ordunun güvenliği için mi yaptınız" şeklindeki bir soruyu, "Biz yapmadık, esbab-ı mucibe olarak askerler öyle söylediler" diye yanıtlayarak siyasî ve cezaî sorumluluğu reddeder konuma gelmektedir. Maarif Nazırı Ahmed Şükrü Bey'in de söylemi İbrahim Bey'inkine yakındır; ordunun emniyeti için ordunun isteği üzerine kanun düzenlenmiş ve tehcir ordu kumandanlarının karargah raporlarıyla yapılmıştır. Tehcir sırasında meydana gelenler hakkında ise o da diğer birçoğu gibi konuşmamayı ya da geçiştirmeyi tercih etmektedir. Hariciye Nazırı Ahmet Nesimi Bey ise Ermeni tehcirinin nedenini Rusların kışkırtmalarına bağlamakta ve Ermenilerin yaptıkları katliamlar nedeniyle ortaya çıkan "zorunluluğa" dikkat çekmekte ve bazı itiraflarda bulunmaktadır:"...meşhur meseledir tabii İsa'yı gücendirdiler, Muhammed'i de memnun etmediler. Esas tehcirin, buyurdukları gibi olduğuna Heyet kanidir. Ancak bugün nasıl bir kabine çekiliyorsa orduyu tehlikeden kurtarmak için ahalinin tehcirine karar verirken hükümet, senelerden beri o havalide kalan unsuru, ahaliyi nazar-ı itibare almadı, düşünmedi." Soruşturmada Abbas Halim Paşa "Tehcir meselesi bulunduğunuz vaziyette zannetmem ki büyük bir hata olsun." derken daha sonradan hükümette yer almış birçok milletvekili tehcirden çok sonraları haberdar olduklarını söylemektedirler ki, "merkezi umumi" olgusu düşünüldüğünde gerçek olma olasılığı bir hayli yüksektir. Yapılan sorgulamalar sonucu oluşan "Divan-ı Harb-i Örfi Muhakemesi"nde ise tehcir sırasında meydana gelen olayların "münferit vakıalardan ibaret olmayıp, isimleri zikredilen kişilerden mürekkep bir merkezin kuvvetleri tarafından tertip olunan ve icraatının şifahi ve hafi emir talimatlar vermek suretiyle" oluştuğu söylenmektedir. Raporun geri kalan kısımları acı verici sahneleri açık bir şekilde yansıtır. Kastamonu halkının Vali Reşit Paşa'ya verdiği dilekçe halklar arası düşmanlık olmayacağının da bir göstergesidir: "Civar vilayetlerden Ermenileri mezbahaya sevk eder gibi çoluk-çocuklarıyla dağ başlarına çıkartarak katlediyorlarmış, biz memleketimizde böyle şey istemeyiz. Gazabı ilahiden korkarız. Küfr ile hükümet payidar olur. Zulümle hükümet payidar olmaz." Bunun yanında Teşkilat- Mahsusa'dan Bahattin Şakir Mamuretü'l-aziz valisine çektiği telgrafta sorduğu sorulardan birisi de şudur: "Sürüp yağmalandığını bildirdiğiniz muzır kişiler imha ediliyor mu? Yoksa yalnızca sevk ve izam mı olunuyor?" Mahkeme yargısı, ilginç bilgilerle devam ediyor ve katliamların Talat, Enver, Cemal Beylerin emirleri dahilinde yapıldığına ulaşıyor. Bu kişilerin özellikle "kanıtların", cesetlerin imhasına ya da gözden uzaklaştırılmasına özel bir önem verdikleri görülüyor. İttihat ve Terakki önderliğinin emirleriyle gerçekleştirilen katliam, imha ve malların yağma ve gasbedilmesi "işi" ise başta Bahattin Şakir olmak üzere bölge Teşkilat-ı Mahsusa'cıları tarafından yürütülüyor. Bir konuşma tutanağı daha: "Agah Bey: Senin için 10.000 Ermeni imha etti diyorlar...
Zeki Bey: Benim namusum var, on bine tenezzül etmem, daha çık bakalım..."
Yargı şöyle devam ediyor: "İstanbul'da bu meselenin mahzurlarını Talat ve Nazım'a anlatırken, bu işin lüzum ve faydasına inandıklarını ve Dr.Nâzım'ın daha da ileri giderek "bu teşebbüsün Şark Meselesini halledeceğini söylediğine..."
Galiba en "cesur ve tarihi" ifadeyi 17 Mayıs 1919'daki celsede Ziya Gökalp veriyor: "Milletimize iftira ediyorsunuz. Türkiye'de bir Ermeni katliamı değil bir Türk-Ermeni mukabelesi olmuştur. Bizi arkadan vurdular, bizde vurduk."
"Eski" olarak tanımlanan İttihatçılar kadar bile net olamayan bir tarih yazını ile karşı karşıya olduğumuzu okuyucu sanırım kabul edecektir. Bu bölümde son olarak Georges de Maleville isimli Fransız avukatın Ermeni tezlerine karşı Türkiye'yi savunduğu kitabını ele alacağız. Kitap ya da savunma tümüyle resmî tarih tezlerinin özet halinde tekrarından oluşuyor. Öyle ki bu tekrarlar yayınevi tarafından yetersiz bulunmuş olacak ki, bir başka resmî tarihçiye, Çetin Yetkin'e bir giriş "not"u yazdırılarak bu yetersizlik giderilmeye çalışılmış. "Tarihinde soykırımcılık şöyle dursun, etnik ayrımcılık yapmayan bir-iki ulustan biri Türk ulusu" diyen Yetkin, olayı tümüyle yadsıyan bir tavır içinde "eğer arkadan vurunca soykırım yapılsaydı önce Rumlar bundan payını alırdı" şeklinde örtülü bir gözdağı vermeyi de ihmal etmiyor. Türk unsurunu tümüyle olayların dışında tutma eğilimi yazarda giderek başkalarını suçlamaya dönüşüyor. Kürtlerle Ermenilerin bir arada yaşadıklarını söyledikten sonra Kürtleri kastederek, ilgili bağlamda resmî tarihin yaklaşımlarına yeni bir madde daha ekliyor:
"Göç sırasında kıyıma uğrayan Ermenilere bu kıyımı kimlerin en yüksek oranda ve en büyük olasılıkla gerçekleştirdiği açık olsa gerekir." Maleville kısa bir tarihçenin ardından tehciri neredeyse es geçerek 1916-17 yıllarında Doğu cephesinde Ermenilerin durumu hakkında bilgi veriyor, kuşkusuz bu "Ermenilerin Osmanlıyı arkadan vurduğu" tezine de dayanak yapılmak isteniyor ve ardından bu süreçte anıldığı kadar ölüm olmadığı görüşüne ulaşılıyor.
Yazara göre Ermenilerin tehcir sırasında "sağ kalmış olsalar bile, savaşta kaybolanlar arasında sayılmış olma" olasılığı mevcut. Ve bugün Doğu Anadolu'da Ermeni olmamasının nedenini de onların geri dönmeyi istememelerine bağlıyor. Soykırım yapılmadığı tezine bir diğer dayanağı bu konuda düzenli bir planın varlığının kanıtlanmamasına bağlayan yazar, olayların kronolojik incelenmesinin bunu göstereceğini söylerken her nedense kendisi kronolojik anlatımı tercih etmiyor ve satır aralarında tarihsel çarpıtmayı da ihmalden uzak durmuyor. Ve bu durum itirafı beraberinde getiriyor: "Osmanlılar bunun yerine, - beceriksizce- en insancıl çözümü, yani cephe gerisine gönderme yöntemini seçtiler. Bu çözüm daha da beceriksizce gerçekleştirildi ve bir dram oldu." Yazara göre Osmanlı, Rusların yaptığı gibi, savaş alanı ilan ederek Ermenileri kurşunlayarak öldürebilseydi, becerikli bir yöntem seçmiş olacaktı.
Diğer taraftan Osmanlı kendisine sadık halkında güvenliğini kuşkusuz sağlamak zorundaydı! Osmanlı Yunanlıları gibi rahat dursalardı; "Eğer Ermeniler aynı şeyi yapmış olsalardı, kısacası sürgün ve bununla gelen katliam olgusu gerçekleşmeyecekti."
İtiraflarını tezleriyle dengeleyen yazar batılı bir avukat olmanın verdiği rahatlıkla konu hakkında söylenen olumsuz her şeyin Ermeni propagandası olduğunu da ilan etmekten geri kalmıyor. Ölümler hakkında yapılan göstermelik kovuşturmalar ise bu durumda karşı tezin birer kanıtı olabiliyor. Aynı zamanda İttihat-Terakki ile Teşkilat-ı Mahsusa Örgütlenmesini katliamla ilişkilendirmeme gibi bir tavır içine girmesi savunuyu daha da çelişik kılabiliyor. Konu hakkında yazılı bir evrakın olmamasını, mütareke döneminde İttihatçıların bu suçla da yargılanmasını ve bu yargılamanın sonuçlarını kendi tezlerine dayanak yapabiliyor.
Maleville'in Osmanlı arşivlerinin önemli bir kısmının açılmadığını, diğer taraftan hükümetler değişse bile değişmeyen "derin devlet" gerçeğini bilmediği ya da bilmezliğe geldiği bu gibi iddiaların dayandığı tezler ve yaklaşımlarda açıkça ortaya çıkıyor.
Maleville'in diğer tezleri ise; Ermenilerle Osmanlı arasında hiçbir sorun olmadığı, hatta ulusal ve dini ırkçılığın olmadığı; bu kadar yaygın bir Ermeni ayaklanmasının örgütsüz ve dış desteksiz olamayacağı şeklinde özetlenebilir. Birincisi, kendisinin birkaç sayfa öncesinde sunduğu tarih özetiyle çelişirken ikincisi geleneksel "Türk ideolojisiyle" doğrudan örtüşüyor. Yazının devamında yazardan yapacağımız birkaç alıntı içerdiği şaşırtıcı yaklaşımlarla kendi kendini yalanlayan bir savunma -daha doğrusu bir itiraf- örneği olarak önümüzde duruyor: "Bu kurbanlardan bazıları varacakları yere vardıklarında, güçsüzlükten ölmüşlerdir. Ötekiler yolculuk sırasında ölmüş, diğerleri de sadece normal olarak kaybolmuşlardır... Gizlice hazırlanan bütün bu saçma ayaklanmalar o anda sadece gereksiz ölümlere neden olmakla son bulmuştur... Cinai sorumluluk tüzel değil, (hükümete ait değil) kişiseldir...
İstanbul'u savunan Türk ordusunun, yiyecek olmaması nedeniyle açılıktan ölmesine izin veriliyordu. Bu koşullar altında, Suriye'nin kuzeyine nakledilen zavallı sivil Ermeni nüfusunun başına ne gelmesi gerekirdi acaba?" Tümüyle ilginç, ancak ben daha çok "normal olarak kaybolma" ifadesine takıldım!
Bütün komşularını, hatta "anavatanının" sözünü dinlemeyen Kıb- rıs'lı Türkleri dahi düşman sayabilen bir söylemle karşı karşıyayız. Kuşkusuz bu ideolojik yaklaşım birden oluşmadı. Yunanlıların doğrudan Osmanlıya karşı baş kaldırıp bağımsızlık savaşı sonunda yeni bir devlet kurmalarının yarattığı etki günümüze dek sürdü. O tarihten sonra Yunanlılar kalıcı düşmanımız oldu. Toprak kayıpları birbirini izledi. Ruslara kaybedilen her toprak parçası düşmanlarımızın sayısını arttırdı. Birçok resmî tarihçinin deyimiyle "Müslüman unsurların" tam ortasında, üstelik Türklerin eski ve gelecekteki (!) dünyası Orta Asya'ya açılan yolda yaşayan Ermenilerin özgürlük, reform gibi taleplerine göz yumulması ise, artık gelinen çöküş noktasında neredeyse olanaksızdı ve bir şekilde bu sorunun çözümlenmesi gerekiyordu. O gün çöküşün önlenmesinin gereği olan "çözüm arayışı" bugün yarattığı söylemle resmî ideolojinin en önemli dayanak noktalarından birisini oluşturdu. Yakın ve uzak tüm komşularını düşman sayan devlet, -genel kriterlerin ve somut durumun aksine- güçlenmesinin önünde engel oluşturmak isteyen "dış mihrakların" kendisini parçalayıp böleceği paranoyasını toplumuna aktararak otoritesini güçlendirmeye çalıştı.
Burada bir ara not olarak her nedense gölgede kalmış ve geniş kesimlerce pek bilinmeyen, bilinse de dile getirilmeyen iki olaydan söz etmek istiyorum. Bunlarda ilki Pontus Rum tehciri. Rus ordularının Doğu Karadeniz'in bir kısmını işgal etmesi ve işgal altındaki bölgede kısa sürede bağımsızlık hareketlerinin filizlenmesi üzerine, ordunun güvenliği, düşman hattındaki Türk olmayan unsurların temizlenmesi vs. benzer nedenlerle, özellikle Trabzon'un batısında yaşayan Rum yerleşimleri boşaltılarak geçici denilen (!) "tehcir" hareketi başlatıldı.
Ancak yola çıkışın hemen ardından onlara ait tüm izlerin yağmalanması ve yok edilmesi işin geçici olmadığını gösteriyordu ve bu hareketlere katılan "çete"lerden en önemlisinin her devrin tetikçisi Topal Osman'a ait olması işin hiyerarşik niteliğini de ortaya koyuyordu. On binlerce kayıpla İç Anadolu'ya ulaşan göçmenlerin çok azı o da turistik olarak doğdukları topraklara geri dönebileceklerdir.
Diğer taraftan, 1.Dünya Savaşı yıllarında Hicaz başta olmak üzere çeşitli bölgelerde meydana gelen İngiltere destekli Arap ayaklanmaları ve "özerklik" hareketleri üzerine Arap nüfusunun yaşadığı bölgelerde de çeşitli göç hareketlerinin uygulamaya sokulduğu bilinmektedir. Elen bağımsızlığı ile başlayan sürecin Arap ve Ermeni virajlarından sonra bugün geldiği noktayı tartışmak bu kısa "derlemenin" amacını aşıyor. Ancak anılan halklarla ilgili olarak paranoid bir sendrom yaşandığı da ortada. Konumuz bağlamında bir örnek verebiliriz. Her yıl nisan ayında dünyanın çeşitli ülkelerinde, özellikle de Ermeni toplulukların yaşadıkları ülkelerde "tehciri" anma toplantıları düzenlenir. Bu toplantılar resmî ideolojiyi doğal olarak rahatsız eder ve hemen karşı atağa geçilir. 1915'in tartışılmasından özenle kaçınılarak Ermenilerin Doğu Anadolu'da "Müslüman unsurlara" karşı giriştikleri katliamların anma törenleri başrolü oynar. Birkaç maaşlı bilim adamı uzun ve sıkıcı sohbet programlarında Ermenilerin haksızlığını uzun tartışır ve sorun yeniden alevlenene kadar unutturulmaya çalışılır.
Aslında sorunu unutturma, onu yok saymanın en önemli gerçekleştirme yollarından birisidir. Genel tavır yüz binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bu acı olayı hiçbir şekilde tartışmama yönündedir. Birtakım - sözde- bilimsel gerçeklerle "aslında olayın öyle olmadığı" propagandası sürekli yapılır. Ne var ki bu duruş en önemli somut desteğinden yoksundur. Çünkü döneme ait Osmanlı arşivleri açılmamıştır ve açılması yasaktır, Tapu kayıtları bile emir ve komuta zinciri içinde zapturapt altına alınmak istenmektedir. Bu şartlarda bilim yaptığını savunanlar, arşivlerin kapalı tutulması konusunda her nedense sessiz kalırlar ve ilginç bir şekilde hiçbir -resmî- tarihçimizin bu arşivlerin açılmasına yönelik bir talebi de yoktur. Böylece gerçeğin ortaya çıkışı bir şekilde engellenmek istenmektedir. Ve kuşkusuz bu şartlarda eski tip propagandaya istenildiği gibi devam edilebilecektir; olay yok sayılıp sorumluluk konusu tartışmaya dahi sokulmayacaktır. Bir diğer ilginç nokta ise 1923'te kurulan ve dönem dönem Osmanlıyı tümüyle reddeden devletin bu olaya karşı gösterdiği muhafazakâr tutumdur. Diğer taraftan İttihat ve Terakki'yi ve onun önderlerini tümüyle olumsuzlayan Kemalist geleneğin, bu sorun tartışılmaya açıldığında onları özenle ve inatla savunur olmasıdır. Bunu "resmî ideoloji" mantığı açıklar. Kendisini "sol" olarak tanımlayan tarihçi ve araştırmacıların da bu ideolojik yaklaşımdan kendilerini kurtaramadıkları görülür. Hatta resmî ideolojik söylemin yarattığı bulanıklıktan en çok sol'un etkilendiğini söyleyebiliriz. Bunun en önemli nedeni resmî ideolojinin ve bunun devamında Kemalist tarih söyleminin etkisinden kurtulamamış olmalarıdır. Bu konudaki nesnellik ölçüsü, kendisini "sol" olarak tanımlayan tarihçiler için ayırıcı bir katalizör işlevi görür. Kişinin kendisini tanımlayışından çok yaptıkları-yazdıkları onun tanımlanışını belirler. Ve bu duruşlarıyla bu kişiler sağ tarihçilerden daha geri bir konuma da sürüklenirler.
Soluklanıp sorumuzu yineleyelim "tarihi meselelerin tartışılmasını tarihçilere bırakalım" mı?
7 Ekim 2006 (Devam Edecek)
