Rayber ve Rayberlik Kurumu
Sözcüklerde Rayber: Dinî yol gösterici, yol açan olarak kullanılıyor. Dersim üzerine yazılan hemen hemen bütün anı, roman, şiir, inceleme ve araştırma kitaplarında bir "Rayber" tipolojisine rastlanır. Bölge halkı bir zamanlar yaygın biçimde "Rayber" ismini çocuklarına verir- lermiş. Osmanlı'nın Dersim'e uygulayageldiği baskı, terör, kırım ve kıyıcılığı artırılarak Cumhuriyet dönemine aktarılmış. TC Devleti'nin de devlet tekelci kapitalist dönemine evrilmesi aşamasıyla birlikte, Bölge halkını içinden vurmak, zayıf düşürülmüş karakterli kimseleri para ve altın karşılığında kullanmak düşüncesi hâkim bir uygulama olarak varlığını korumuş. Bu uygulama yeni nitelikler kazanarak sürdürülmüş. Özellikle 1938'deki kırım ve katliamlarda Seyyid Rıza, Seyyid Hüseyin ve Alişer'lerin öldürülmesi gibi olaylarda "Rayber" isimli birinin Ocağına, aşiret, inanç, kült ve kültürel geleneğine karşı ihbar, jurnal, ispiyon ve adı ne olursa olsun Kızılbaşlık birikimlerine aykırı kullanılmasıyla birlikte artık bu ismi hiç kimse çocuklarına koymamaktadır. Gezilerimiz sırasında da Rayber isimli birine rastlamadık. Bu ismi duyan herkes Seyyid Rıza ile Alişer'in dram ve trajedisini anmadan edemiyor. Buruk bir kasvete bürünerek konuşmak bile istemiyor.
Rayber'in Alişer'in öldürülmesini gerçekleştirdikten sonra O'nun adına türküler ve ağıtlar söylenmiştir. Destansı direngenliği ile kurmaylığı kitaplaştırılmıştır. Kızılbaşlık geleneğinde, günümüzde de sahipleneceğimiz dürüstlük, mertlik, erdemlilik gibi nitelikler doğallıkla karşıtını da yaratmıştır. Dersim halkının haklı talepleri karşısında daima inkâr, imha ve asimilasyon uygulanırken, Dersim direngenliğini içinden vurmak yöntemi de ihmal edilmemiştir. En büyük ihanetler, sistemle çelişen ve asla uzlaşmayan bu türden niteliklerinden ötürü, Dersim Harekâtı içindeki çürük insan malzemesinden çıkmış/çıkarılmıştır. "Biz düşmanı içimizde ararız." devrimci özdeyişimiz, içimizdeki eloğulları ve "Rayberlik Kurumu" için de geçerliliğini korumaktadır.
Salt bu olgu bile; üzerinde bilimsel bir inceleme yapılamayan ya da bu yoldaki çalışmalar henüz daha yeterlilik, yaygınlık ve etkinlik kazanmadan Kızılbaşlık, Anadolu Aleviliği, Kadın-Ata, vb. konuların irdelenmesinin ne denli önemli olduğunu işaret ediyor. Onbinlerce yıldır kimi geleneklerini ve varlıklarını korumaya çalışan bir halkın bu türden bir duyarlılığı beni de düşündürdü. Günümüzün hâkim gerici sistemi artık "Rayber" isminin nüfus kütüklerinden fiilen silinmesi karşısında
pek çok "şeytanlıklar" düşünmüş, çete mantığına ve işleyişine dayalı teşkilâtına bir de "Rayberlik Kurumu"nu oluşturmuş, hatta kökleştirmiş- tir.
Sistemin "rahatlıkla" uygulayageldiği baskı, terör, inkâr, imha ve asimilasyon politikası karşıtını yaratmakta gecikmemiştir. TC Devleti "Rayberlik Kurumu"nu yalnızca Dersim'de değil her yerde ve politikasının bir "temel direği" olarak kullanagelmiştir.
Yalnızca Bölge halkı Kızılbaş kült ve geleneğinin bir gereği olarak değil, Dünyamızın ezilmiş, sömürülmüş bütün emekçi halklarında "Rayber" ve "Rayberlik Kurumu" gibi olay ve olgular karşısında, tek yanlı olarak halkına ihanet edenler suçlanmamıştır. Onları buna zorlayan, para ve bazı vaadlerle insanı düşkünleştiren rejim ve sistemler de hak ettikleri ölçüde şiddetle eleştirilmiş, açığa vurulmuştur.
Emekçi halkların her şeye rağmen koruduğu, korumak istediği bu türden değerlerine bağlı kalışını anlamaya çalışmalıyız. Kapitalist anarşiye karşı Dersim halkının direnişi ve hak arama konusundaki kararlılığını anlayabilmek için Kızılbaşlık, Anadolu Aleviliği, Kadın-Ata kültünü iyi incelemek lâzımdır.
Sol'umuzun ayağını bastığı, üzerinde yaşadığı coğrafyayı yeterince tanımadığı bu minicik, fakat bizce çok anlamlı örnekler karşısında takındığı tavırlarından da açıkça anlaşılmaktadır.
Sol'un ve özellikle de Devrimci ve Marksist Sol Kadroların hızla düşünce hamallığından kurtularak bu konulara kafa yorması gerekiyor. Tutarlı bir tarih ve sınıf bilinci kazanarak politika üretebilmek için öncelikle yaşadığımız coğrafyanın tarihini, efsanelerini, mitolojisini, masallarını, din ve inanç sistemlerini, gelenek, görenek, töre, din, dil, kült, kültür, folklor, müzik, vb. etmenleri incelemek durumundayız. Orijinal sınıf ve emekçi halk ilişki ve çelişkilerini, kadını-erkeği bu çerçevede ele alıp doğru tahlil yapabilenler politikada başarı sağlayabilecektir. Yoksa, söze "dedi ki" diye başlayıp bitmez tükenmez üniversite okumuş ya- rım-aydın tekerlemeleriyle, "Mao dedi ki", "Troçki dedi ki", "Che Gue- vera dedi ki" gibi eklektik, pragmatik söylemlerle yapılmaya çalışılan politikalar bu coğrafyanın emekçi halklarına büyük zararlar veregelmiştir. Dersim bölgesi bu türden geçersiz politikaların âdeta bir laboratuvarı olma niteliğini sergilemiştir.
Dersim'in tüm yerleşim birimleriyle kırsalında daima "Rayberlik Kurumu"nun elemanlarıyla karşılaştık, şu kısacık gezimizde...
Nasıl olmasın ki? Kuruluşundan bu yana yüzde yüz bağımsız ve yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın sosyal kurtuluşundan yana olan Kolektifimizi Devrimci ve Marksist Kadroları baskı, terör, tehdit altında tutan bir sistem, elbette ve doğallıkla benim Dersim'e geleceğimden ve geldiğimden haberdar olacaktı. Adım adım da izlenecektik. Tunceli'nden bir ilçeye her gidiş-gelişimizde en az üç yerdeki askeri karakolların sıkı kontrol ve denetiminden geçiyorsun. Çifter çifter namluların burnuna dayatıldığı bu kontrollerde kimliklerimiz BİM işleminden geçiriliyor. Ovacık'a daha gelir gelmez gece yatısı için kalacağımız "Öğretmenevi" ne yerleşirken "Rayberlik Kurumu"nun bir elemanı ile yüzyüze gelmiştik. Şunları dile getiriyordu: "Efendim, Dersimli bir hemşehrimiz, yazarımız gelmiştir. Şimdi istirahat edin. Yarın birlikte bir kahvaltı ederiz. Benim misafirimizsiniz. Sonra da Kaymakam beyi, Emniyet Müdürünü, Jandarma Komutanını ziyarete gideriz..." Bu önerinin hangi manaya geldiğini kavramakta gecikmedik. "Neden?" diye karşılık verince, "efendim âdettendir, bir yazarımız gelmiştir..." yine aynı tekerlemeleri öne süren zata bizde şu karşılığı vermek durumunda kaldık: "O sözünü ettiğin kimseler benimle konuşmak-görüşmek ihtiyacını duyuyorsa, onlar gelsin... Niçin onların ayağına gidecekmişim?"
Sonradan soruşturdum. Bu işe âlet edilen zat, biraz saf, herkes tarafından kullanılmaya aday zavallı biriydi. Kimliği ve kişiliği ağır tahribatlar geçirmişti. Zaten ahmakça yaklaşmasından da belliydi. Yaptığı zevzekliklerinden ötürü bir zamanlar Partizan gerillaları, son dönemlerde de PKK gerillaları bu zatı "Rayber" kimliğinden dolayı sorgula- mış, tehdit etmişti. Bölge halkı böyle söylüyordu. Araya "etkili" kimselerin girmesiyle ilk gecemizde, Ovacık'a gelir gelmez karşılaştığımız bu insana bizler de Kızılbaş geleneğine uygun biçimde davrandık. O'na kem söz söylemedik. Yaptığı işin onurlu bir şey olmadığını hatırlatmak gereğini dahi duymadık.
Dersim'de Zevzeklik İnsanın Başına İş Açar
Dersim'e eşim ve ben, Bölge halkından "mihmandar" bir yol arkadaşım ve eşi ile birlikte gitmiştik. Bölgeyi iyice tanımıyorduk. Halkın kullandığı lisanı, Dersimceyi bilmiyorduk. Yalnızca da gidebilirdik. Kızılbaşlık geleneğine göre her gittiğimiz evde konuk edilirdik. Dostluk ta görürdük. Fakat Ovacıklı "mihmandar" yol arkadaşım ve eşi de memleket özlemi ile doluydu. Uzun bir zamandır da buralara gelememişlerdi. O'nun da atalarının topraklarını görmek, gezip tozmak, yörenin mahalli yemeklerini hasretle tadmak, otuz yıldır tahrip edilerek göçe zorlandıkları köyünü ziyaret etmek, akrabalarıyla görüşüp koklaşmak, birde buralara gelemeyenlerin özlemini duyduğu görüntüleri kameraya kaydedip onların izlemelerini sağlamak gibi insanî-duygusal düşünceleri vardı. Onları bu türden bir ziyarete yıllardır zorlayan da ben idim. "Yahu, terk-i dünya etmeden şu Dersim'i bir görelim. Bizimkilerin Ata topraklarını, Bölgenin günümüzdeki durumunu yakından izleyelim..." diyerek önerilerde bulunuyordum. Derken yıllar öncesi bir özlemimiz bu yıl gerçekleştirilmiş oldu.
"Mihmandar" yol arkadaşım da, ailesi de bizim Aile Kolektifi'mizin başından geçenler gibi bir serüveni yaşamıştı. Dersim ile organik bağı ve halen orada bulunan akrabaları vardı. Üstelik Dersimce'yi de iyi biliyordu. Onlar da ailece her "ara-rejim" döneminin büyük sıkıntılarını (hapis, işkence, yokluk, işsizlik, vb. ) çekmişti. Aile fertlerinden herbiri bu sürecin maddî, manevî ve moral tahribatından büyük ölçüde "nasibini" almıştı, Kafa dengi insanlardı. Aramızda kayda değer bir çelişki yoktu. Kendilerini ailecek tanıyor ve seviyorduk. Çeyrek yüzyıllık bu tanışıklığı ilkeli ve temiz tutmaya özen gösteriyorduk. İlle de düşünce- davranışta tıpa tıp aynı şeyleri söylemek gibi bir sıkıntımız da yoktu. En azından "birlik, zıtların birliğidir" denilmesini içimize sindirmeyi biliyorduk. "Herkesin yeteneği ölçüsünde, herkesten ihtiyacı kadar" Komünist ilkeselliğini sınıflı toplumların bütün pisliklerine rağmen, işimizde, özel yaşamımızda ve üretimimizde göstermeye çalışıyorduk. Kızılbaşlık kültü birlik ve dayanışmayı, paylaşmayı, ortaklaşmayı gerektiriyordu. Sınıflı toplum ve kapitalist anarşi kadın-erkek ve çocuklarımızı büyük ölçülerde yabancılaştırmanın ağına düşürmüş olsa da Kızılbaşlığın bozulup dejenere olmamış, yer yer temiz ve diri kalmış geleneklerini de birlikte koruyor ve seviyorduk. Bu hazır insan malzemesinin üzerine Komünizmin, çok sağlam bir bina inşaa edebileceğini düşünüyorduk.
Dersim'deki bütün diyaloglarımız, kurduğumuz ilişkiler, tanıklıklar, sohbetler, gözlem ve izlenimlerimiz bu noktalarda düğümleniyordu. Olabildiği kadar da gerçekçiydik. Kapitalist yabancılaştırmanın insanımızı ne derece kuşattığını burada da görüyorduk. Nasıl olmasın ki? Dersim, bütün hayatı boyunca hâkim gerici sınıfların çok yönlü baskı, terör ve kuşatması altındaydı. Kızılbaşlık kültünden geriye bir iki sağlam öge kalmışsa ona da "şükür" demek gerekiyordu.
Arkadaşım ilerici, demokrat ve dürüst bildiği bazı kimselere bendenizin hayat öyküsünü, hapishane deneyimimi, işimi, iyi niyetlerle de olsa bazı abartılarla anlatmadan edemiyordu. Özellikle de "Mahir, Ulaşlarla hapis yatmıştır..." gibi anlatımları Bölge'de aleyhte yankı yapabilecek ölçüye varabilirdi. Eşi ise, Kadın-Ata kültünden olsa gerek, daha gerçekçiydi. Kocasına itidal ve denge tavsiye ediyordu. Sık sık "zevzeklik insanın başına iş açar" uyarısında bulunmaktan edemiyordu.
Bölge halkı yüzlerce yıllık deneyimiyle dikkatli ve dengeli olmayı yeğliyordu. "İç Savaş" yaşamıştı son olarak... Hâlâ da askeri timlerin, helikopterlerin, savaş uçaklarının, namluların ucundaki demokrasimizde nasıl ayakta kalabilirim'in kavgasını veriyordu. Kuzeyli Kürtlerin ve
Dersimlilerin, özellikle de yoksul köylülüğün, emekçilerin ekmeğini kazanırken nelere katlandığını, ne yiyip içtiğini, hangi şartlarda üretim yapmaya çalıştığını herkes bilemez. Bunları bilebilmek için bizzat yaşamak ya da Devrimci ve Komünist olmak mı gerekiyor?
Tunceli'de bir parkta oturuyoruz. "Bu parkın adı nedir?" sorumuza Bölge halkı "İsmet Paşa Parkı" dediğinde, bu ismin parka verilişini yadırgadığımızı hissettiriyoruz, fakat halk temkinli, "tahrik" dolu eleştirimize hemen cevap vermiyor, gülümseyerek, sağına soluna bakarak cevap vermeyi yeğliyor. Bölgenin tüm sokak, cadde, okul, meydan, park, hastane, vb. resmî ideolojinin ve resmî tarih anlayışının uzantısında isimlendirilmiştir. Çoğu Ermenice ya da sonradan Dersimce konulan köy, mezra, dere, geçit, mağara isimleri de öztürkçeleştirilmiş...
Öztürkçeciliğin büyük bir zevkle tadını çıkaranların hâkimiyetinde- ki bir bölgede elbette şaka yollu da olsa asla zevzeklik yapamazsın. "Eline, Diline, Beline Sahip ol!" öğretisine sahip olamazsan, "Rayberlik Kurumu"nun işbaşında olduğunu unutursan, başına iş açarsın!..
Kültürel Erozyonun Çocuklardaki Yansıması
Çok sık uğradığımız Ovacık'ın yakın köylerinden birindeyiz. Bu gezi notlarında gerekmedikçe yer ve isim zikretmemeyi uygun buluyoruz. Bölge halkının bu nedenle rahatsız edilmemesini ve olmamasını düşünüyoruz. Ana babası iyi-kötü asgari ücretin de altında bir iş bulabilen bir ailenin en küçük çocuğu 8 yaşlarında bir kız. Görünüşü, davranışları ve konuşmalarıyla 8 yaşında değil de sanki ergenlik çağındaki bir kız görünümünde. Dış görünüşü ve giysileriyle Batı kentlerinde görülen çırıl çıplak kızlar gibi giyinmiş, ya da ailesi O'nu öylesine giydirmiş. Yüzü ve omuzları güneşin etkisiyle yanmış, âdeta simsiyah olmuş. Eşim O'na, başını ve omuzlarını güneşten koruyucu bir şapka armağan etti. O, bu şapkayı da aynı genç kız imajlarıyla giyiniyordu. Daha çok kendinden büyük oğlan çocuklarıyla oynamayı seviyor. Onlara bağırıp çağıran, oyun kuran, kurduğu oyunu istediği gibi yönete- meyince bozuk çalan bir yaradılışa sahipti. Sevimli mi sevimli. Yaşına göre çok ta cılız. Yemesine, içmesine, uykusuna, kılık kıyafetine pek dikkat etmiyor. Ana-baba emekçi olarak çalışınca, O'da yakınlarının evinde, kırda, tarlada, orada burada gezinip duruyordu.
Çok bilmiş bir insan hâliyle Ovacık dışından yaz aylarında gelen, iyi-kötü bir mekân kuran, tatil yapan akrabalarının yanından hiç ayrılmıyor. Onlar da seviyorlar bu büyümüşte küçülmüş insan yavrusunu...
"Bu yonca tarlasının tapusu benim, onun yanındaki bostanın da tapusu benim. Şu yazlık evlerin, bu kavaklıkların, yolun, arkadaki gölün, köyde Nenemin oturduğu evin hepsinin tapusu benim..." diye herkese diskur çekip duruyor. "Ne yapacaksın bunca mülkü?" diye takılıyoruz, çok şımarık pozlarıyla omuz silkiyor, sesini yükseltiyor ve kavga çıkarıyor. Elinden gelse ya da fırsat verseler bu yüzden herkesi yum- ruklayacak kadar gözü mülk hırsıyla dolmuş ya da doldurulmuş.
Tv.'lerin ve boyalı basının propoganda ettiği boyalı şeker, sakız, gofret, krem, krema, şokellasından ne varsa işi gücü onları yemek. Köyde bol bulunan süt, kaymak, yumurta, yoğurt ve et yemiyor. Fakat saçına, tokasına, tuvaletine ve süsüne de pek düşkün. Yakınlarına saçını tarattırıyor, kılıktan kılığa giriyor, kendisine yakıştırılan saç modelini beğenmiyor. Sinir krizi geçiren hâllere giriyor. Sesini yükseltikçe tiz ve cırlak sesler çıkarıyor, boyun damarları oklava kalınlığında şişiyor, terliyor... ve Bölge halkının konuşma, ses ahengini bozan yapmacık bir ağzı deniyordu.
Çocuk eğitiminde bildiklerimizi ve bu yoldaki bütün belagatimizi kullanıyoruz, ne mümkün kızımızı ikna etmenin hiçbir yolu yok. O, sevildiğinin farkında, bunu bir silah olarak çok güzel biçimde kullanıyor. Nasıl olsa gelenler misafirdir, onların yanında kimse de O'na karışamaz havalarında... Bu keratanın hangi dilden anladığını biliyorduk, eğitici yöntemlere başvurduk, fakat bu da para etmedi.
Ailesi ile tanışarak çocuk eğitimiyle ilgili bazı uyarılarda bulunmak istedik, o da olmadı. Çalışan Ana-Baba bu konuyu görüşmek üzere yanımıza kadar gelemedi.
Birgün kızımız her günkü saçmalıklarına bir yenisini ekleyerek şunları söyledi: "Ben intihar edeceğim." "Niçin" diye sorunca yine şımarık pozlarıyla "Kafamı keseceğim. Sonra kafamı alıp masanın üstüne koyacağım..." "Sonra ne yapacaksın?" sorumuza cevap yok. O'nun kurgusunu mantıksal bir çerçeveye oturmak için, "Kafasını kesen biri, onu nasıl kalkıp masanın üzerine koyabilir?" dediğimizde ise, "Olsun, ben koyabilirim" deyip kestirip atıyordu.
Kulağına küpe, hem de sıra sıra kulağını delerek takmayı, göbeğine küpe takmaya özendiğini, dövme yaptırmayı düşündüğünü, gelinlik elbiselere büyük merakı olduğunu söyleyip duruyordu.
O'nu birgün çağrılı olduğumuz bir düğünde gördük. Özlemini duyduğu bir kıyafete bürünmüş, koluna yıldız bir dövme yaptırmış, saçını berbere ya da ailenin biçimlendirmesine göre taratmıştı. Genç kızlar gibi halay çekenlerle yarışa hazırdı. Yanağını okşadık, sevdik, iltifatlar yağdırdık hepsi o kadar.
Kızılbaşlık geleneğinin bu tekne kazıntısı çocuklar giderek büyük bir dejenerasyonun kucağına itiliyordu. Tv. ve kapitalist tüketim propagandası çocukları hipnotize ederek ağına çekiyor ve erozyona uğratıyordu. Pek çok olguda korunan, yer yer kimi Kadın-Ata figürünü yaşatanların yerini bu kerata kız çocukları alacaktı. Sistem bu yabancılaştırmadan ötürü memnundu. Çocuklar ise, kimliksiz, kişiliksiz, ruh ve beden sağlıklarını yitirmiş garip yaratıklar olarak toplumdaki yerini alıyordu...
Kadın-Ata Geleneği nden Üç Örnek
Bir yandan Arap İslâm'ın, bunun üstüne Osmanlı'nın, bunun da üzerine TC Devletinin Kızılbaşlık geleneği üzerine sistemli biçimde uygulayageldiği baskı, terör, kuşatma, kıyım ve kırımlar Dersim'deki Kadın-Ata geleneğinin etkisini kırmayı denemiştir. Özellikle Kızılbaşlığa, Anadolu Aleviliğine, Batınî bütün düşünce-davranış çizgilerine karşı düşmanlık ilk komünal toplum yapılarının tek tanrı dinleriyle, devletin mülkiyeti koruma anlayışlarıyla taban tabana zıt olması yüzündendir. İlk komünal toplum yapılarında Anaerkil ilişkilerin egemenliği, ancak; Dersim gibi düşmana karşı korunaklı bir tabiat harikasında barınabilecek^. Bölgenin dağlık yapısı, mağaraları, çılgın akan Munzur'u, iklimi Kızılbaşlığın Arap İslâm'a, Osmanlı kıyıcılığına ve TC Devleti'nin politikalarına karşı bir "müstahkem mevki" konumundaydı. Dersim halkı özgürlüğüne düşkündü. Kılıç zoruyla kabul edilen Arap İslâma karşıydı. Devlet anlayışına, vergi vermeye, askere gitmeye, nüfus kütüğüne kaydolmaya karşıydı. Halkın isyan, başkaldırı ve hak arama yolundaki direngenliğinin çok yönlü nedenleri ve tartışılan haklı gerekçeleri vardı. Bu türden bir direngenlik, isyan ve başkaldırı Devrimci ve Marksist Sol Kadroların siyasal-sosyal devrim ütopyasıyla örtüşüp çakışıyordu. Kapitalist özel mülkiyetin, paranın ortadan kaldırılmasıyla hem insanlık hem de kadın-erkek tüm insanlar eşit, özgür, adil ve demokratik bir düzene kavuşacaktı. Nihai amacı üretim mülkiyet ve paylaşım ilişkilerinin sermayenin elinden alınıp işçi sınıfı ve emekçi halkların elinde dönüştürülmesiyle, devletin sönümlenmesi, savaşların, militarizmin, ar- tı-değer sömürüsünün, sınırların kalkmasıyla insanlık kurtulacaktı. İdeolojik, teorik, örgütsel ve kültürel yaklaşımımızla Sosyalist-Komünist topluma ulaşmanın kavgasını verirken, onbinlerce yıllık insanlık tarihindeki Anaerkil gelenekler hâliyle dikkatimizi çekiyor. Dersim halkının, Kızılbaşlığın kültü bu açıdan incelenmelidir. Hâkim gerici sınıfların Kızılbaşlık ve Anadolu Aleviliği hakkındaki bilim ve akıl dışı karalamalarına karşı cenahımızın da sistemli biçimde bu saçmalıklara karşı çıkıp görevini yapması gerekir ve beklenir.
Cenahımızın bu konu hakkındaki "vukuatı" (hepimizin vukuatı) affedilir cinsten değildir. Konuya kafa yoran bilim insanlarımız son yıllarda oldukça artmıştır. Roman ve öyküleriyle konu kapsamlı biçimde işlenmeye başlamıştır. Anaerkil geleneğe kafasını yoran insanlarımızın eserleri okunmayı ve tartışmayı bekliyor. Arap İslâm ve tek tanrı dinlerinin tuzaklarına düşmeden Osmanlıya, Cumhuriyete ve her türden resmî tarih anlayışına ve resmî ideolojilere prim vermeden konuyu incelemek durumundayız. İslâmcı, Türkçü veya her ikisini sentezci düşünce akımlarına üstü örtük mesaj vererek konuya saptırmamak ta gerekiyor.
Öte yandan sosyalist ya da radikal sol argümanlarıyla "Alevicilik" yaparak politikasızlık güzergahında kılıktan kılığa girenlere de bir çift sözümüz olacaktır. Böylelerinin "encamını" 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül sürecinde çokça görmüştük. Devrimciler ve Marksistler teori- pratik duruşlarıyla işçi sınıfına ve emekçi halklara zarar veren bir pozisyona asla giremezler. Girenleri hayat ve mücadele açığa düşürür. Dersim'de de bu konu enine-boyuna tartışılmaktadır.
İlerleyen konu başlıklarıyla sorunu daha da açacağız.
Ovacık'ın kırsalında ve bazı köylerinde Kadın-Ata geleneğinin uzantılarını aradık. Bulduğumuz örneklerden biri Mıkıko köyü yıkıntılarının yanıbaşındaki yaylada 85-90 yaşlarındaki karı-koca örneğinde ortaya çıktı. Kadın-Ata âdeta bir heykel gibi dimdikti. Uzun boylu ve soylu bir Kızılbaş geleneğinin bir parçasıydı. Kızılbaş Ana-Ata'larla karşılaştığımızda ellerinin içi ve omuzları öpülüyor (niyaz ediliyor)du. Kızılbaş Ana-Ata kadınlarımızdan özellikle 1938'i dinledik. Sorunlarını öğrendik. Böyle bir karşılaşmada "mihmandar" yol arkadaşımıza (ki ağır şaka yapmasını sever) bizlerin kim olduğumuzu sorduklarında: "Bunlar Tırkî (Türk)" dediğinde uzattıkları ellerini hemen geri çekmiş bizlerle tokalaşmamışlardı. Dersimceyi bilmeyişimiz "mihmandar" arkadaşımızın muzipliğini kolaylaştırmış ve zor bir sahnenin yaratılmasını tetikle- mişti. Sonradan kimlik ve kişiliklerimizi ve aile kolektifimizin 120 yıllık serüvenini anlatınca sıkılmayan eller daha sıcak bir kabule dönüşmüş birbirimize sarılmış, kucaklaşmıştır. Kadın-Ata örneğindeki Ana'lar gözyaşlarını tutamamıştı. "Bize otuzsekizi hatırlattınız. Yaralarımız derindir. Sen bizim aşirettensin. Koçgirilisin. Sen bizim Alişer'imizsin. Ne iyi ettiniz de geldiniz. Lisanımızı konuşamasanız da simanızdan (cemalinizden) bellidir. İyi ki kendinizi korumuş, bu günlere gelmişsiniz" diyen Kadın-Atalar ile bizim hanım (eşim, hayat arkadaşım) da kırk yıllık Kızılbaş gibi kaynaşmış gözyaşı selinde kucaklaşıp hemhal oluvermişti.
İkinci Kadın-Ata örneğini torunu dünyaya yeni gelen yoksul bir emekçinin evinde görmüştük. O da heykel gibi duruyordu. Dışarıda 40- 45 derece sıcaklık vardı, fakat O mahalli giysileri içinde çok rahat ve gururluydu. Hane'nin direği ve sözü geçeniydi. Geleneklerin durumu hakkında pek az şey konuştuk. Giyim ve kuşamı dışında, görsel malzemelere hayranlığımız dışında konuya derinliğine giremedik. Torununun doğumunu kutladık, görevimizi yerine getirdik ve Hane'sinden ayrıldık.
Üçüncü Kadın-Ata örneğini yılın altı ayı kış, altı ayı yaz Ovacık kırsalında, kışı İstanbul'daki oğlunun yanında, yazı ise burada geçiren bir Ana'da gördük. Ovacık'a gelir gelmez Kadın-Ata giysileriyle kurum kurum kuruluyordu. Kendisini bu türden giysiler içinde çok daha rahat hissettiğini söylüyordu. O'na da sormuştuk: "İstanbul'da da bu giysilerinle mi dolaşıyorsun?" sorusunu "Evet" diye cevaplamıştı.
Kadın-Ata örneklerinin nisbeten bozulmamış olan günümüzdeki uzantısı Analarımızla her karşılaştığımızda sordukları şu soru dikkatimizi çekmişti. Benzeri soruları erkekler de ezberlemiş gibi tekrar ediyordu: "Merhaba, Durumlar Nasıl?" Bu soruyu bilmem ki nasıl cevap- lamalıyız? Aynı soruyu Sol cenahımıza sormak lâzım: "Durumlar nasıl?" Bu hatır sorusu sosyal bir içeriğe sahiptir. Öyle "keyfin nasıl, anan, baban, çocuklar iyi mi?" gibi bir soru değildi. Yahut "Allah iyilik versin" türünden her işi Allaha yükleyen "yasak savar" ve geleneksel bir soru yerine daha somut, konkre ve içeriği doldurulmaya değer böyle bir soru daha anlamlıdır: "Arkadaş Durumlar Nasıl?" denilmesi çok hoşumuza da gitti. Oradan aldığımız "feyz" ile biz de cenahımızı sorgulayalım: "Arkadaşlar Durumlar Nasıl? Ne yiyip içiyorsun? Nerede oturuyorsun? Nasıl geçiniyorsun? Kapitalist anarşiden memnun musun? İçimizdeki eloğullarıyla beraber nasıl yıkacağız sermayenin padişahlığını? İçerideki-dışarıdaki hapishaneden ve tecritlerden memnun musun? Olup bitenler karşısında geceleri nasıl uyuyorsun? Uyuyabiliyor musun? 'Komünistlerin Birliği' sorunsalının çözüme kavuşturulması için neler düşünüyorsun? Kitap-Dergi okuyor musunuz? Kurumlarımızı niçin ziyarete gelmiyorsun? Yayınlarımızın daha da okunması için niçin elinizi cebinize sokmuyorsunuz? Cebinizde akrep mi var yoksa? Cenahımızda neden herkes kendine müslüman, neden herkes kendi amentüsünü okuyor/okuyabiliyor? Kızılbaşlık geleneğindeki gibi bir or- taklık/ortaklaşacılık'tan da mı daha gerilerdeyiz? Kolektif aklı, bilinci ve eylemi örmemizin önündeki engel nedir?"
İnsanın aklına çok soru geliyor, fakat burada uygun da düşmüyor. Dersim'de diyalog kurduğumuz, ilişkiye girdiğimiz ilerici, demokrat insanlarımızla (daha çok ta kadınlarımızla) "Durumlar Nasıl?" sorusunun cevaplarını uzun uzadıya konuştuk. Bunun imkân ve fırsatlarını arayıp bulmuştuk. "Durumlar" iyi değildi. Sistem krizdeydi.
Bu türden diyaloglara hasrettik. Onlar da bizler de hasretimizi gidermeye koyulmuştuk.
Diyaloğa, iletişime, ilkeli tartışmaya, enformasyon ağı kurmaya ya da "Devrimci Oturum" gelenekleri yaratıp tartışmanın sonuçlarına katlanma gibi konularda üniversite okumuş yarım-aydınlarla bir türlü müşerref olamıyorduk. "Durumlar Nasıl?" diye sorgulayan emekçi halkımız bize kentlere yuvalanmış küçükburjuva avantüryeden daha yakın ve sevimli geliyordu. Sosyalist-Komünist toplumun insan malzemesi de buradaydı. Taksim-Kadıköy solculuğunda değil.
Arap İslâm-Kızılbaş Karşıtlığı
Aile Kolektifimiz'in bütün canları Arap İslâm'ın etkisinde kalmamıştır. Düşünce-davranış çizgilerimizi besleyen ilerici akımlar ve geleneklerin yüzü gözü hürmetine gerici fikir akımları Hane'mize hiç uğramamıştı. Çocukluğumuzda da çevrenin binbir kuşatmasına karşı mistisizmin etkisinde kalmamayı başarmıştık. "İsa Bu Köye Uğramadı" isimli bir kitap okumuştum. Kitabın içeriği bir yana ismini çok beğenmiştim. Bundan esinlenerek sık sık şu sözleri tekrar eder dururduk: "Hane'mize, Musa, İsa, Muhammed uğramadı." Hane'mize bulaştırılmaya çalışılan Arap İslâm etkileri de şaka ile karışık bir yöntemle savuşturu- lurdu.
Kızılbaş-Müslüman karşıtlığı ve çelişkisi üzerine bilimsel bilgilere dayalı olarak fazla bir şey söylemeyi uygun bulmuyorum. Bu konudaki uzmanların daha fazla söz hakkı vardır diye de düşünüyorum.
Son yıllarda Alevi-Bektaşi inanç, kültür ve gelenekleri üzerine oldukça fazla yayın yapıldı. Bu yayınların bence en ilginci Alev Yayınları arasında çıkan Haşim Kutlu'nun yazdığı 'Kızılbaş Kadın' isimli incelemesidir. Bu türden yayınlara ilgi duyarak sorumlulukla yayımlayan Alev Yayınlarını ve değerli yazarını kutlamak gerekir. Bu türden yayınlarla hem bizim insanımızın bilinçlenmesi sağlanacaktır, hem de Kızılbaşlığı Arap İslâmın etkisine almak isteyenlerin çabası, bir ölçüde de olsa, kırılmış olacaktır. Alev Yayınları bu konular üzerindeki kitaplarının yanı sıra 'Serçeşme' isimli aylık bir Dergi de yayımlamaktadır. 'Serçeşme' öteki Alevi-Bektaşi yayın organlarından ayrılmaktadır. 'Serçeşme' Dergisi "Alevicilik" yapmıyor. Bulunduğumuz coğrafyadaki emekçi halklarımızın tarihi, kültürü, ilerici gelenekleri, inanç, kült, folklor, vb. birikimlerini tahlil etmek istiyor. Kızılbaşlığı kuşatmak isteyen akımları ve etkilerini açığa vurmaya çalışıyor.
Anadolu Kızılbaş geleneğinin yoz ve kozmopolit düşünce- davranış çizgilerinden etkilenmemesi yolunda çok sağlam yanları bulunmaktadır. Kapitalist yabancılaşmanın yıkıcı etkileri Kızılbaş insanını da büyük ölçülerde kuşatmıştır. Kızılbaşlık, Zerdüştlük ve Mazdeizm gibi ilk komünal toplum biçimlerinden oldukça etkilenmiştir. İlk komünal kültlerden çok fazla etkilenmiştir. Etkilenmelerini günümüze değin bünyesinde taşımıştır.
Anadolu Kızılbaşlığı, yoğunluklu olarak Dersim ve Yukarı Mezopotamya'da varlığını yer yer korumaya çalışmıştır. Kızılbaşlık kültü ile yetişen kuşaklar, âdeta, sosyalizmin altyapısını oluşturmaktadır. Böylesine hazır bir altyapıya proje üretmek Sosyalist-Komünist Kadroların görevleri arasında olmalıdır.
Yalnızca Kızılbaşlık kültü değil, emekçi halkların dil, tarih ve geleneklerini günümüze taşıyan öykü, masal, mitoloji ve dinlerin incelenmesi de gerekiyor. Bulunduğumuz coğrafyada devrimci politika üretebilmek ve kitleleri sosyalizm yoluna kazanabilmek açısından da bu türden inceleme ve araştırmalara büyük bir ihtiyaç vardır. Emekçi halkları vareden bu kültün coğrafyamızda geleneğini sürdürüyor oluşu da önemlidir. Devrimci ve Marksist bilim insanları bu mirası ilerici, iyimser, dinamik ve yaratıcı bir yöntemle yorumlayarak (diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemle) yorumlayarak, açıklamakla yükümlüdür.
Bu görev yapılmadığı veya yeterince yerine getirilemediği zaman, kara gerici, ırkçı, şoven ve sosyalşoven görüşlerin işi kolaylaştırılmış olacaktır.
Munzur Baba'yı ziyaretimizde, O'nu anlatan kocaman tabeladaki Türkçe-İngilizce sunumları okuyunca çok irkildik. Munzur Baba, yok şöyle yapmış da... Okuyup üflemiş de... Kâbe'de sıcak helva yedirmiş de... türünden sunumlar Kızılbaşlığın kültü ile ters orantılıdır. Kızılbaşlığın kültü ilerici, iyimser, dinamik ve yaratıcı bir yöntemle (Marksist yöntem) yorumlanmadığı/yorumlanamadığı koşullarda mistisizm, Arap İslâm ve Devlet bu alana kama sokup gerici-idealist yorumlarla bizim insanlarımızı uyutmak istemektedir. Bu taktirde Kızılbaş ve Anadolu Aleviliğinin egemen olduğu yörelerdeki köylere cami yaptırılması, zorunlu din dersi okutulması ve Cemevi kurumsallaşmasına karşı girişim- ler-saldırılar geri püskürtülemeyecektir.
Son yıllarda Cemevi kurumsallaşması çalışmaları büyük gelişmeler gösterdi. Türkiye'de ve dışarıda Kızılbaşlar, Alevi-Bektaşiler Cemevlerinde "cemmolma" çalışmalarının yanı sıra Tv. kurumsallaşmalarına da hız vermiştir. Kara gerici, dinci, ırkçı, faşist, şoven, sosyalşoven, liberal ve postmodern Tv.lerin ilerici düşünce-davranış akımlarına karşı gözetilen "sinsi kuşatma" ve "yok sayma" gibi tekelci- burjuva politikaları, görece "demokrat" bir ölçü gözeten Su Tv. gibi kanalların yaygınlaşmasını sağlamıştır.
Roj Tv. İle Mezopotamya Tv.ler de Kürt ulusal hareketinin ihtiyaç duyduğu haber, yorum, müzik, vb.'lerini yansıtmaya çalışmaktadır. Bu Tv.ler de ilgi ile izlenmektedir. Roj Tv. İle Su Tv. Liberal, postmodern
S.P. F/8
solların sunumlarına da açıktır. Devrimci ve Marksist Sol Kadrolara ise oldukça 'mesafeli', hatta âdeta 'neredeyse kapalı olan' bu Tv. kanallarının işlevselliği, ayrı bir tartışmanın konusudur.
Dersim'deki gezilerimizde: Kızılbaşlık ve Anadolu Aleviliği inanç, kültür ve geleneğine bağlı olanlar ve bunu sürdürenlerin büyük bir çoğunluğunda sezgisel aklın (yer yer de mantığın) öne çıktığını gözlemledik. İnsana ve insanlığa ilişkin mistik ve dogmatik olmayan bu akım, Devrimci ve Marksist Sol Kadrolarca geliştirilip güçlendirilmeye adaydır. Bu akım, mantık, bilimsel bilgi ve bilinçlenme süreciyle buluştuğunda pek çok dönüşüme-değişime hazırdır diye düşünüyoruz. Elbette bunun kimi işaretlerini çeşitli olay, olgu, veri ve süreçlerde aldığımız için bu türden bir değerlendirme yapmayı uygun buluyoruz.
İnsanın sosyal bir varlık olarak kendi özüne, doğaya dönüşümü Marksizmin temel referanslarına uygundur. Kapitalist anarşinin yeryüzünden kökten kazınması sürecinde, kapitalist yabancılaştırma da ortadan kalkacak ve insanın bütünlüklü insanîleşmesi gerçekleşecektir.
Kızılbaşlık ve Anadolu Aleviliği, tarihsel seyri içinde kendi ürettiği araçları doğrultusunda hareket etmiştir. İnanç, kültür ve geleneklerinin günümüze kadar taşınmasında "Dedelik Kurumu" önemli bir rol oynamıştır. Bu kurum aynı zamanda ve doğallıkla sınıflı toplumlardaki sömürü ilişkilerini de bağrında taşıyagelmiştir. Kapitalist yabancılaşmadan önemli oranda etkilenen "Dedelik Kurumu" geleneği de bazı istisnaları dışında yozlaşmıştır.
Bölgede gerilla faaliyetinde bulunan örgütler, bu yozlaşmış "Dedelik Kurumu"na karşı mücadelede bazı ilginç yaptırımlarda bulunmuştur. Bu yozlaşmalara yaptırım olarak bazı "Dede"ler şiddetle uyarılmış, bazıları da yargılanmıştır.
"Dede"lerin de, kapitalist yabancılaşma koşullarında iradî müdahaleden yana, ütopik sosyalizm anlayışına ve "devrimci romantizme" yer yer bürünmüş gerilla faaliyetinden, ayrıca kendilerine karşı yapılan uyarı ve yargılamalardan son derece rahatsız oldukları da açıktır. Bu rahatsızlıklarını kendileriyle yaptığımız söyleşilerde ifade etmekten çekinmiyorlar. Özellikle de bazı 'gerillalar'ın kadın-erkek ilişkileri konusundaki "özgürlük"lerini "Eline, Diline, Beline, Sahip Ol" gelenek ve kültü gereği şiddetle eleştirmekten geri durmuyorlar.
Bu konuyu, biz bize bir ortamda konuştuğumuzda bir dostumuz, bize şu değerlendirmeyi yaptı: "PKK, kadın-erkek evliliğini gerillaya resmen yasaklamıştır. Bazı istisnalar dışında bu uygulama sürdürülmüştür. Kadın gerillanın cinselliği, vb. konuları yenerek dağa çıktığını yakın örnekleriyle biliyoruz. TKP (ML) ise, bu konuda özgürlük tanıyan bir yapıya sahiptir. Onlar herhalde cinsel özgürlükler konusunda Kollantay'dan fazlaca esinlenmiş olsa gerek!.."
Kır faaliyetindeki gerilla, Latin-Amerika örneğinde çokça görülen kilise ve bazı rahiplerin devrimcilere verdiği aktif destek, Bölge'de ne yazık ki, yoktur.
Köy gezilerimizde "Dede" olduğu her halinden belli olanlarla konuşma fırsatı yakalamaya çalıştık. Fakat yararlı bir diyaloga giremedik. Hasan Hüseyin Kormazgil'in bir dizesinde belirttiği gibi, yalnızca "bıyıklarımız konuştu", mesajlarımızı bu düzeyde ilettik...
Söylemek zorundayız: Babaî'ler, Hacı Bektaş'lar ve Pir Sultanlardan süzülüp gelen inanç, kültür, gelenek ve erdemler günümüzdeki "Dede"lerde yoktu. Yeni nesillerin de "Dede"lik geleneğine bir ihtiyacı yoktu. Paranın, serbest pazarın tahakkümü altında bulunan insanın insan olması düşünülemezdi. İnsanın insan olması, evrensel ölçekte kapitalizmin tüm ilişkileriyle yıkılıp, kapitalizmin yerine, üretici modern örgütlü (sınıf bilinçli) işçilerin-emekçilerin bu sömürgen gidişe dur demesi, el koyması, devirmesi ve devrimci işçi iktidarını kurması gerekmektedir.
Üretim sürecindeki ücretli emek-sermaye ilişkisi, insanın insan olmasını, ihtiyaçlarının karşılanmasını değil, parayı, mübadeleyi, rekabeti, kapitalist özel mülkiyeti, kârı (artı-değeri), serbest pazarı, sömürüyü (artı-değer sömürüsü ve emperyalist sömürüyü) esas alır. Bu ilişkiler işçi sınıfı tarafından ve onun genel çıkarına göre ters yüz edilmeden, insanın gerçek anlamda insan olması asla düşünülemez.
İlksel komün kültürü olan Kızılbaşlık ile, modern komün kültürü olan bilimsel sosyalizmi buluşturup bütünleştirmeden; insanı özne yapan Kızılbaşlık kültü de çürümemiş öğelerini de uzun süre koruyamaz.
İlksel 'komünizmin' modern-bilimsel sosyalizme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı hisseden komünistlerin ilksel 'komünizmle' buluşmaları zorunludur!
Definecilik...
Yer-Gök Kültü ve Ermeni Mezarlıkları
Anadolu halklarının çeşitli tarihlerdeki tehciri ve kırım- kıyımlarından sonra onların geride bıraktığı mal, mülk ve kültürel birikiminin nasıl yağmalandığını biliyoruz. Bu konuyu dillendirip gündeme bilinçle sunan değerli insanlarımızın eserlerinden de konuyu ayrıntılı öğreniyoruz, Bu gezimizde de kitaplardan öğrendiklerimizi gözlemlerimizle doğruluyoruz. Tehciri çok büyük acılar ve kayıplarla yaşayan Ermeni, Rum ve Kürt halkları olmak üzere Anadolu halklarının yaşadığı dram ve trajedileri bizler de irkilerek anıyoruz.
Göçe zorlanan halkların mal ve mülklerine konan yerli eşraf, mü- tegallibe takımının gelirlerinin arttığı belgelerle sabittir. Dersim'de de Ermeni mal ve mülklerinin yağmalanışında bazı aşiretler arasında büyük paylaşım kavgalarının yaşandığını ve bu arada Ermeni tehcirinin desteklendiğini de biliyoruz. Dersimli Kızılbaşların yerleşim bölgelerinde Ermenilerin de yaşadığını ve iki halkın birlikte yaşarken aralarında kayda değer bir sürtüşmenin asla meydana gelmediğini de biliyoruz.
Dersimli insan tipolojisini ve kimliğini yansıtan -karakterize eden- bazı eserlerin de kaydettiği gibi, tehcire karşı çıkan Dersimliler çoğunluktadır. Bu olguyu atadan aktarımlarla bizlere de anlatanlardan öğreniyoruz. Kara gerici, ırkçı ve faşist anlayışların bu coğrafyada çimle- nemediği de bir gerçekliktir. Kızılbaşlık kültü bu açıdan da doğru olarak incelenmelidir diye de düşünmekten, ayrıca bu düşüncelerimizi sıkça tekrarlamaktan kendimizi bir türlü alamıyoruz. Bölge halkı Ermeni halkını seviyor ve tehciri şiddetle reddediyor. Ermeni halkından bölgede kalan kimseler yoktur. Ancak, pek çok yörelerde olduğu gibi Dersimliler de bazı güzel Ermeni kadınlarını alıkoymuş ve onların asimilasyonunda önemli bir rol oynamıştır. "Ben Ermeni halkının asimilasyonundan dördüncü kuşaktanım" diyenlere de rastlamıştık. Ancak, bu "itirafı" yapan insanlarımız ilerici düşünce akımlarıyla yeterince tanışmış kimseler idi. "Ermeni düşmanlığının yaygın biçimde propoganda edildiği dönemlerin estirdiği ırkçı-faşist dalganın korkusu yüzünden Ermeni kimliğini ve kökenini saklayan kimseler de vardır. Ermeni tehcirinde, Ermeni mallarına el koyma yarışında, Osmanlı ordusunun yanında yer alan bazı Şafi Kürt aşiretler, mal-mülk hırsıyla çok kan döktü. Akan kanlarla canlar alındı, canlar verildi... Osmanlı kıyımına karşı Kızılbaşlarla Ermeniler akıl edip birlikte hareket edemedi. İki halk da bu kıyıma "karşı koyma" konusunda yeterli örgütsel güvencelerden yoksundu.
Oynanan oyununun nelere gebe olduğunu göremediler. Tehcirden sonra da Ermeni mallarına el koyma yarışında aşiretler birbirlerine iyice düşman oldu. Bu düşmanlıklar. 1915'lerden 1938'lere kadar artarak devam etti. "Zololardan sonra sıranın Lololara" geldiğini fark edildiğinde, 1938'de de Dersim'liler birlikte hareket edemedi. Tarihsel süreçten ders ve sonuçlar çıkaran önder kadroların izinden gidemedi. O'nları koruyamadı. "Koruyabilir miydi?" Koruyamazdı. "Rayberlik Kurumu"nun oyununa geldi, bu tuzağı aşamadı. "Aşabilir miydi?" Aşamazdı. Bu ve benzeri soruların cevabını ancak Devrimci ve Marksist Kadrolar verebilirdi. Anılan Kadroları hayat ve mücadele üretecekti/üretiyordu...
Resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojiler Kızılbaşlık gelenek ve kültünü Ermeni, Rum ve Kürt halklarının düşmanlığından ayırmadığı da tarihsel olarak belgelidir. Kızılbaşlığın gavurlukla suçlanışı ve giderek "cihat hükümlerine" uğratılışı elbette nedensiz değildir.
Tarihi boyunca Kızalbaşları "kafir, dinsiz ve sapık" olarak değerlendiren görüşler, ne hazin günümüzde de yaygındır. "Siyasî İslârrT'ın sözcüleri politikacılar, Din ve Diyanet yetkilileri, dinci, ırkçı, faşist ve "Türk-İslâm Sentezci"ler de çeşitli vesilelerle ve gerekçelerle bu bilim ve akıl dışı saçmalıkları tekrar etmekten bir türlü geri durmuyor. Cenahımızdan Haşim Kutlu gibi araştırmacı, dilbilimci insanlarımızın bu türden ırkçı, faşist zihniyetleri karşıya alıp sorgulayışını doğru değerlendirmeliyiz ve bu çabaları yalnız bırakmamalıyız. Âdeta kemikleşmiş durumda olan bu türden "yargf'ları açığa vurmak zorundayız.
Kızılbaşların "cümlesinin katli vaciptir" fetvası Osmanlıdan günümüze tüm süreçlerde "olağan" suçlama ve saldırı olmuştur. Bu fetvalar, Kızılbaş Batınîlerin katline, mallarına el koymaya, ailelerinin yağmalanmasına endekslidir. Bu mantığın manası-tercümesi- budur.
Resmî devlet dininin sözcülerinin "cihat" anlamına gelen uygulamaları K. Maraş, Çorum, Sivas katliamlarında, doğallıkla işbaşı yapmakta gecikmedi... Dersim'in insansızlaştırılması, Arap, Osmanlı ve TC'nin resmî anlayışlarının süreğen bir yönelişidir.
Kızılbaş Batınî kült ve geleneğine olan süreğen saldırı ve katliamlar karşısında kimileri susmayı tercih etmiş, kimileri korkmuş, "bizde müslümanız" diyerek bilinçli karşı koymayı göze alamamıştır. Resmî din saldırıları karşısında "Öz-Müslüman" savunuculuğuna soyunmuş Kızılbaş aydınlar, bu türden "arguman"larıyla tarihsel-sosyal-kültürel haklılıklarını bir türlü savunamamıştır.
"Definecilik... Yer-Gök Kültü ve Ermeni Mezarlıkları" ara başlığından sonra konuyu dağıtmayalım. İlerleyen gezi notlarımızda konuya yer yer göndermeler yapacağız. Çünkü konu çok kapsamlıdır. Sorunlarımızın kökeni derinlerdedir.
Orta Asyalı Türk boylarına atfedilen "Yer-Gök kültü" ilk komünal toplumların hepsinde görülmektedir. O günkü sınırlı bilgileriyle insanoğlu çok tanrılı veya "totem" dönemlerinde Güneş, Ay, Yer, Gök, Su, Ateş, Rüzgar, Toprak, vb.leri üzerine son derece "sevimli" şeyler söyleyegelmiştir. Bilinçli üretim faaliyetlerinin gelişimi, bilimde, teknikte, sanat ve estetikteki keşif ve ilerleyişlerden sonra o dönem insanlarının ilk gözlemleri ve değer yargıları bilimsel temellerine dayandırılmıştır. Yalçın Küçük gibi Profların ise, bir türlü yerli yerine oturtamadığı bilimsel bilgi ve bilinçlenme sürecinde, fiziksel, ruhsal ve ideolojik sağlıklarını zedelediğini görmekteyiz. Kimyasal bileşimi bozulmuş bu aydınlardan Yalçın Küçük'ün de "Yer-Gök" gibi bir "tanrısal" literatür çağrışımı yaptığını görüyoruz, yazılarında. İlk komünal toplum insanlarının "Yer- Gök" diyerek tanrısal arayışlarını, aradan bunca yüzyıl geçtikten sonra titreyip kendine dönen üniversite okumuş yarım-aydınların mistisizme kayan görüşlere ulaşmasını son derece doğal karşılıyoruz. Çünkü onlar, lafzen diyalektik materyalist söylemlerine rağmen, başından beri idealist, metafizik orijinalitelerin peşindeydi. Kırk boya küpüne girip çıkışları da bir türlü aydın olamadıklarının işaretiydi.
Dersim'deki "Yer-Gök" kültü konusu nereden çıktı diyeceksiniz? Anlatayım: Bazı Ermeni mezarlıklarını görmeye gitmiştik. Çoğunun kırmızı kiremit rengindeki haç simgeli mezar taşları kırılmış ve tahrip edilmişti. Bu tahriplerin ana nedeni, definecilik olayıydı. Define arayıcıları çocuk mezarlarını değil, haçı büyük yapılmış mezarları soymuştu. Soyulan mezarlardan ne çıkmıştı? Bilen yok. Belki bir iki takı, bilezik metalden başka ne olabilirdi ki? Bu konuyu bilen Ermeni bir arkadaşa sorduk, O'da Ermeni halkının geleneğinde hazinesiyle birlikte gömülme geleneğinin olmadığını söyledi.
Ermeni mezarlığındaki mezar taşları Doğu-Batı yönündeydi. Bu mezarlıkların hemen yanındaki Kızılbaş mezarları da aynı, Doğu-Batı, yönündeydi. Kızılbaşlar aynı mezarlığa defnedilmeyi Müslümanlar gibi ayrı bir mezarlığa gömülme gibi algılamamaktadır. Bu olgu da Ermeni- Kızılbaş halklarının birlikte yaşama, paylaşma, bölüşme gibi ortaklık anlayışını simgeleyen bir işaret idi.
Kızılbaşlar neden mezarlıklarını Doğu-Batı yönünde kazmıştır? sorumuza hiç bir "tahsili ve tetebbusu" olmayan bir emekçi Kızılbaş şu karşılığı vermiştir: "Yahu bu ne biçim sorudur? Yani bizimkiler fena mı yapmıştır Doğu-Batı istikametinde mezar kazmakla? Atalarımız işte Dersime gelmiştir. Ermenilerle yan yana durmuşlardır. Onlardan bağ- bahçe işleri ve çeşitli zenaatlar öğrenmişlerdir. Mezarlarını da Ermeni- lerinki gibi kazmışlardır. Yer-Gök arasında Doğu-Batı istikametini de tabiata uygun biçimde seçmişlerdir. Yani illâ, bizim yönümüzü güneydeki Arap İslâma çevirmenin manasını bir türlü anlamıyorum. Şahsen, ben de "terk-i dünya" ettiğimde mezarımın Doğu-Batı istikametinde olmasını isterim. Tıpkı Ermeni-Kızılbaş geleneğindeki gibi..."
Böyle bir değerlendirmeyi yapan bizim insanımız -canlarımız- üniversite okumuş yarım-aydınlardan bize çok daha yakın idi. Sosyalizm, işte bu türden insanlarımızın emek güçleri üzerinde inşaa edilecekti."Yer-Gök" telaffuz eden Yalçın Küçük gibi her şeyi zedelenmiş Prof.ların inşaa edecekleri bir şey kalmamıştır. Hele bu saatten sonra? Sol, eğer ve hâlâ anılan Prof.lara biat ediyorsa tümünün aklî ve ideolojik kimyası hepten bozulmuş demektir!
Definecilik Anadolu'da çok yaygın bir uğraştır. Hastalık derecesinde herkesi etkilemiştir. Nasıl olmasın ki, pek çok uygarlıklara beşiklik eden Anadolu uygarlıklarını egemen oligarklar yağmalamışken, bu ana yağmadan geriye "birşeyler kalmış mı?" sorusunu soran fukara insanlarımız da defineciliğe merak salmış olsa gerek. Ermeni, Rum ve öteki halkların mal ve mülküne el koyan eşraf, mütegallibe ve aşiretlerin ardından fukara Anadolu halkları da defineciliğe soyunarak, mezarlıkları, kilise ve mabetleri ve anılan uygarlıkların bütün kalıntılarını tahrip etmeye koyulmuştur. Defineciliği eleştirenler, Emperyalist sömürgenlerin Batı'dan gelip tarihsel-kültürel kalıtları tahrip ederek alıp götürmelerine karşı Anadolu tarihinden yok etme; silme girişimine çıktıktan sonra bu soruna parmak basmalıdır.
Dersim'e geliş nedenlerimizi sık sık anlatmamıza rağmen, defineciliğe kafayı takmış olan kimileri de bizi şu şekilde izah etmeye kalkışmıştır, Ovacık'n işsizliğin kol gezdiği 18 adet kahvehanelerinde: "Bunlar Ermenidir. Mutlaka dedelerinin gömdüğü altınları almak için gelmişlerdir. Ne işleri vardır, kalkmış kır bayır geziyorlar. Yok efendim, Dede'- leri Mıkıko'dan 120 yıl önce göç etmiş de... Mıkıko'ya gitmek bile zor, hem yolu yok, hem de oralara izinsiz gitmişler... Orada ne yaptıkları da bilinmiyor... Mutlaka define aramışlardır!.."
Bu türden zırvaları yapan kişinin, bir zamanların TÖS/TÖB-DER üyeliğinde bulunmuş bir emekli öğretmen olduğunu öğrenince hem çok şaşırdık hem de üzüldük. Demek ki, bu öğretmen eskisine TÖS/TÖB- DER süreci hiçbir bilimsel bilgi ve bilinç aşılayamamış. Günümüzdeki kamu emekçilerinin önemli bir bölümünü oluşturan öğretmen örgütlerine bakınca aynı şeyi söylemek geçiyor içimizden. PARTİ kurumsallaşması düşüncemizin ne denli isabetli olduğunu bu olay karşısında da test etmekten kendimizi alamıyoruz. Demek ki, "sendika kültürü" işe yaramıyor.
Bu öğretmen eskisinin saçmalıklarını işitip sinirlenen bir arkadaş şunları söylemekten kendini alamamıştır: "Sırrı Öztürk'ün kimliği, kişiliği ve günümüzdeki arayışlarını yansıtan kitaplarını şu adamın kafasına taş gibi vurmak lâzım...
Evet, kitaplarımız kimi üniversite okumuş yarım-aydınların kafasına vurulmuş bir taş işlevini görmüştür. Onlara söylenecek söz kalmamıştır. Günümüzdeki sözümüz devrimci dönüşümleri birlikte gerçekleştireceğimiz konusunda asla bir kuşkumuz olmayan bizim insanlarımıza olacaktır.
(Devam Edecek)
