Kürtlerin Kuzeydeki politikalarının oldukça önemli ve tartışılması gereken bir yığın sorunları var.
"Kürt Sorunu" bulunduğumuz coğrafyada bir yandan sistemin baskı ve terörü, diğer yandan "sol"un politikasızlığı nedeniyle ilkeli ve dürüstçe tart ışı lam adı. Ayrıca, çözüm yöntemlerinin üretilebilmesinde, işçi sınıfı ve emekçi halkların kolektif talep ve çıkarlarını gözetebilecek kurum ve araçların üretiminde, Devrimci ve Marksist Solumuz ne politika üretebildi ve ne de kitlelere öncülük edebilecek örgütler oluştura- bildi. Devrimci ve Marksist Sol'un henüz giderilemeyen "öndersizlik krizi" zaafı yüzünden "Türkiye Solu" olarak tanımlanan sosyalist terminolojimiz milliyetçi söylemlerle, özellikle de MDD formülasyonunun da etkisiyle "Türk Solu" ve "Kürt Solu" biçiminde ayrıştı.
Türkiyeli sosyalist ve komünist kadrolar 10 Eylül 1920'de Ba- kû'daki I.Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (I.TTKK)'nde, TC Devletinin kuruluşundan bu yana bütün komünist tevkifatlarında, özellikle de 1925, 1938, 1944, 1946, 1950 ve 1951 komünist tevkifatlarında, hatta I.TİP'in kuruluşundan kapatıldığı ana (1962-1970) kadar milliyet -etnisite- temelinde "Türk Solu" ve "Kürt Solu" biçiminde bugünkü gibi ayrışıp bölünmemişti.
TC Devletinin coğrafî hudutlarını İngiliz emperyalizmi ile birlikte kimlerin çizdiğini burada tekrarlamaya gerek yoktur. Kürt halkının beş ayrı coğrafyada konuşlanışını (!) komünistler gerçekleştirmedi.
Tarihî TKP'nin oluşturulduğu tarihlerde de o dönemin Komünist Enternasyonali'nin büyük maddî-manevî desteği ile hazırlanan program ve tüzüğünde işçi sınıfı ve emekçi halkları Türk, Kürt, Laz, Çerkeş, Arap, Acem, Ermeni, Gürcü, Rum gibi milliyetçi nitelemelerle tanımlaması asla düşünülmemiştir. Komünist Enternasyonal'de işçi sınıfı ve emekçi halkların ulusal-sosyal kurtuluşunun yol-yöntemlerini sürekli olarak bilince taşımıştır.
Tarihte ilk kez SSCB deneyimi ile Çarlık otokrasisinin alçakça soyup sömürdüğü bütün emekçi halklar, Çarlık Rusya'sının "uluslar hapishanesine çevirdiği zayıf halkayı kopararak, özgürlüğün eşiğine ulaşmış, sosyal kurtuluş sürecinde dil, tarih, kültür ve ilerici geleneklerini geliştirip güçlendirme imkân ve fırsatını yakalamıştır. 73 yıllık SSCB deneyiminde emekçi halkların sosyal kurtuluşu yolunda önemli adımların yanı sıra kimi yanlışların yapılmış olduğunu da, bugünkü sınırlı bilgi, gözlem ve araştırmalarımızla öğrenmiş bulunuyoruz.
Çağımız, "Proleter devrimler ve ulusal kurtuluş devrimleri çağı" olduğu için, "Ulusların kendi kaderlerini tayin-tespit-ayrılma hakkı" biçiminde formüle edilen yöntem hükmünü sürdürdü. Kapitalist- emperyalist sistemin, SSCB deneyiminin büyük acılarla çözülüşüyle birlikte emekçi halkların sosyal kurtuluşu yeniden dünyada, bölgemizde ve ülkede tartışma konusu yapıldı. Çağımızın "ulusal kurtuluş" mücadelesinin mutlaka sosyal kurtuluş mücadelesine doğru gelişmesi ve iki mücadelenin bağının koparılmaması demek olduğu kimi kesimlerde gözlerden kaçırılmaya çalışıldı.
SSCB'nin ve Sosyalist Sistem'in varolduğu koşullarda gelişip güçlenen "Ulusal Kurtuluş" mücadeleleri ve özellikle de "Üçüncü Dünya Ülkeleri", "Sosyalist Sistem-Kapitalist Sisteme" göre taraf olarak ayrışıp saflaşmıştı. Konumu gereği "Üçüncü Dünya Ülkeleri" Sosyalist Sistem'in yanında olan ya da olması gerekirken, Sosyalist Sistem'in çözülüşüyle, uluslarötesi tekelci sermayenin gezegenimizdeki mutlak egemen olma (sömürücü-sömürgeci) yöntemleriyle insanlığın acıyla anacağı sınıf savaşı ve yeni mikro kapitalist paylaşım savaşlarının alanı haline gelmişlerdir.
Kapitalist anarşi; görece kimi bağımsızlıklar kazanmış "Üçüncü Dünya Ülkelerinin bütün kazanımlarını geri alarak bu halkları yeniden köleleş- tirip kuşatmıştır.
Sosyalizmin görece darbe aldığı koşullarda henüz etkili politika üreterek işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketi buluşturup bütünleştiremeyen ve de böylelikle birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir Komünist Parti ya da İşçi Sınıfı Partisi'ni oluşturmayanların "vukuatı" yüzünden -ülkede ve bölgedeki örneklerinde görüldüğü gibi- milliyet -etnisite- temeline dayalı örgütlenmeler, "Ulusal Kurtuluş, Ulusal Özgürlük" gibi örgütlenmeler öne çıkmıştır.
Yeterli bilgi ve bilinç kazanamamış kesimlerde politika üretiminde za- aflı Devrimci ve Marksist Sol'un toparlanamayışı ile "ulusallık" temelindeki arayışları daha da tetiklemiştir.
Asya, Afrika, Uzak Doğu, Latin Amerika'da olduğu gibi Avrupa'da da "Ulusal Sorun" kapitalizmin "zehirli meyvası" olarak hâlâ gündemi işgal ediyor, Yakın Doğu halklarını da kasıp kavuran bu sorun kapitalizmin koşullarında sömürülen ulusun proletaryasının çıkarına göre asla çözülmeyecek, daha da karmaşık hale gelecektir.
İngiltere'de IRA-İrlanda, Fransa'da Korsika, İspanya'da ETA, ve benzeri "ulusal sorun"lar öne çıkarak kapitalizmi hem tehdit ediyor, hem de anılan halkların talep ve ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağı hususunu yeniden gündeme getiriyor.
Yakın Doğu'da ABD emperyalizmi ve ortaklarının bölgenin sorunlarını, "Milliyetler Meselesi"ni uluslarötesi tekelci sermayenin yüksek çıkarları uzantısında çözüme kavuşturacağını düşünenler var. Dahası emperyalizmin "tavşana kaç tazıya tut" politikalarıyla rahatça kullanageldiği bölgenin emekçi halklarını birbirine karşı kışkırtma ve kullanma politikaları karşısında "Marksist tavır" adına kimileri işgale, istilaya, sömürgeleştirmeye, yeni tür asimilasyonlara karşı ABD'den yana bir tavrı doğru bulurken, kimileri de ABD'nin bu türden bir "özgürleştirme" politikalarına karşı direnen milliyetçi akımların desteklenmesi tavrını ileri sürmektedir. Bilimsel ve sınıfsal tahlil yeteneğinden uzak bu türden tavırlar karşısında zihin talimi yapılmamalı. Haksız savaş, istila, sömürü ve sömürgeci yöntemleri rahatlıkla kullanabilen emperyalist güçlere karşı tüm bölge emekçi halklarının topyekûn mücadelesini projelendirmeye aday tezler daha çok senteze kavuşturulmaya aday tezlerdir, Türk, Arap, Acem, Kürt, Türkmen, Süryani, vb. emekçi halkların sosyal kurtuluşunu öne çıkaran, bu yolda program ve proje üreten İSP ya da KP'lerin tezlerini tartışmalıyız, "Ulusal Kurtuluş" şiar ve yöntemleriyle kendini ifade eden örgüt ve hareketlerin tabanındaki sınıfsal bileşime bakarak değerlendirmek Marksistlerin görevidir. Kitlelerin "ulusal" ve "dinsel" temalar uzantısındaki kitlesel hareketlerinin reaksi- yoner (tepkici, gerici, tutucu ve anti-komünist, vb.) özelliklerini ölçüp değerlendirerek bu kitlesel hareketlerin adını koymak da Marksistlerin işidir. Olmalıdır. Kitlelerin "ulusal" ve "dinsel" temaları öne çıkararak gerçekleştirdiği hareketlerin "panzehiri" işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketi buluşturup bütünleştirmek, yani böylelikle İSP ya da KP'yi oluşturacak politikalar üretilmesine emek harcamaktır.
İSP ya da KP güvencesinden yoksun olan kitlesel hareketler nicelik olarak çok büyük çapta olsalar da politikada önemli mevziler kazanamazlar. Şimdiye kadar da kazanamadıkları gibi...
Türkiye özelinde Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) 1969, ardından Kürdistan İşçi Partisi (PKK)'nin kuruluşu, 1974'ler, 1984'lerdeki açılımlar ve benzeri örgütlenmelerden geçip günümüze kadar geçen süreçte "Kürt Sorunu" nereden nereye evrildi? PKK nerelerden nerelere geldi? Kitlesel kırımlar ve kıyımlar, mezra, kom, orman ve köylerin yakılıp boşaltılması, tarım ve hayvancılığın yok edilmesi, üretimin felce uğrayışı, kitlesel maddî, manevî ve moral çöküntülerin artışı, göç, göçe zorlama, asimilasyon, inkâr, imha, vb. politikalarının artışı, siyasî tutuklamalar, cezaevlerinde yaşanan tecrit ve kuşatmalar, açılan dâvalar, anayasa ve yasa değişiklikleri, cezaî, hukukî, maddî, manevî, keyfî, fiilî infaz yöntemleri, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin iyice budanması, siyasî mülteciliğin (ki, Avrupa'da 350 bin, bunların 32 bini siyasî nedenlerle) bu düzeyde artışı, emekçi halkların dil, tarih, kültür ve ilerici geleneklerinin kabaca yağmalanışı ve nihayet gelinen noktada; devlet tekelci kapitalizminin avantalar ve yağmalar düzeninde elo- ğullarının daha da karun oluşu, burjuva diktatörlüğünün, faşizmin, yerine göre faşizan uygulamaların her alanda yeni mevziler kazanması...
Sistemin mantığı ve kimilerinin "ekmek parası" komünizm tüccarlığı iken, bu kez buna Kürt düşmanlığını da ekleyerek tekelci yağma ve kaba sömürünün üstüne tüy dikilmiştir.
Mevcut iktidarların Kuzeydeki Kürtlere, onların siyasî arenadaki politikasızlıklarına vereceği hiçbir "taviz"in olmadığı/olmayacağı anlaşılıyor/ görülüyor.
Türkiye'deki "ulusallık" ve "sınıfsallık" dinamiklerine neden politika üretilemediği ya da bu iki önemli dinamiğin makas açısının neden bu düzeyde kapatılamadığı sorunu ayrı bir tartışmanın konusudur.
Kürt ulusal hareketinin başından beri ırkçı, milliyetçi, şoven politikalara büyük ölçüde düşmemeye özen gösterdiğini yakinen biliyoruz. Bunun somut örneğini 1962'de kurulan I. TİP'e, 1977'de TSİP'e (Mahalli seçimlerde Diyarbakır Belediye Başkanlığına Mehdi Zana 18 bin civarında oy alarak getirilmişti.) büyük destek sunduğunu, aynı dönemlerde Alevi oylarının da I.TİP'e yöneldiğini söylemeliyiz. I.TİP MYK ve GYK'ya Kürt illerinden sosyalist aydınlar (Dr. Tarık Ziya Ekinci, Canip Yıldırım, Mehmet Ali Aslan, Kemal Burkay, vb.) bölgesel aktiviteleriyle katılmıştır. TKP'den haberli ve kadrolarıyla içli dışlı Musa Anter ve TKP tevkif atlarından aydın, sanatçı, şair ve ressamlar (Avni Memedoğlu, Enver Aytekin, Cenap Karakaya ve 49'lar, Ahmed Arif, Enver Gökçe) işçi sınıfı ve emekçi halkların birlikteliği üstüne oldukça önemli emek ve eserler vermiştir.
Kürt illerinde ırkçı, dinci ve faşist partiler tutunamamıştır. Ancak, "ara rejim" denilen dönemlerde (12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980) anılan gerici partiler Kürt illerinde çimlenmeye yüz tutabilmişlerdir. HEP-DEP- HADEP ve PKK'nin giderek politikasızlığı öne çıktıkça Kuzeyli Kürt hareketinde de "Kürt Sorunu"nu temel argüman alan örgütlenmelerin daha fazla öne çıkarıldığını görüyoruz.
Kuzeyli Kürt sosyal muhalefetinde işçi sınıfı, emekçiler, yoksul köylülük hâlâ canlı ve diridir. Örgütlerine tabanda terini-canını vermektedir. Kürt burjuvazisinin çıkarlarını da politikalarına temel alan küçükburjuva "sol" politikaların başarıya ulaşma "şansı" yoktur. Kürt ulusal ve sosyal muhalefeti ulusal-sosyal kurtuluş devrimi "ütopyasinı yitirmiş, iktidar perspektifini ideolojik-politik-örgütsel olarak ortadan kaldırmış, âdeta açık denizde fırtınaya yakalanmış 'rotasız' gemi misali dalgalarla boğuşmaktadır.
Kürt ulusal ve sosyal muhalefetinin açık faaliyet alanlarında yüzde dört ilâ altı oranında değişen bir de oy oranı tablosu vardır. 27 adet "legal" (yakında bu sayının 30'u'da aşacağa benziyor), 61 adet "illegal" "sol" hareketimiz ise böylesine bir potansiyel oy tabanına dahi sahip değildir (İnternetteki "sonarımız ise 170 adet "internet solu" örgütleriyle ile sanal bir gündem ile iştigal etmektedir).
Burada ne sosyal ne de demokrat olan CHP, DSP, SHP, vb. örgütleri, daha doğru bir tanımlamayla devlet tekelci kapitalizminin stepnesini hesaba katmadık. Onların "sosyaldemokrat", "demokratik sol" ve "sosyalizm" tekerlemelerine kanarak bu partilere oy veren, terini, kanını akıtan insanlarımızın bu zehirli iksirlerden nasıl kurtulacağını bilince çıkarmak için anmış olduk.
"Türk Solu" çevresi ile ip partisi gibi ırkçı, gerici, nasyonal sosyalist siyasî akımlarla, resmî tarih anlayışına, resmî ideolojilere saplanmış akımların zehirlediği insanlarımızı yedikleri bu "zoka"dan kurtarmak da Marksist Sol'un görevleri arasındadır denilmesini de ihmâl etmemeliyiz.
25 Haziran 2006'da Ankara'da Atatürk Kapalı Spor Salonu'nda gerçekleştirilen DTP'nin I. Olağan Kongresi'ne yerli yabancı pek çok konuğun da katıldığını gördük. Kuzeyli Kürt hareketinin bu süreçten ne gibi ders ve sonuçlar çıkardığını da öğrenmeye çalıştık.
Kürt politikacılar ve onlara tutunarak "sol" politika yaptığını sanan "sol"ların ne uluslarötesi tekelci sermayenin, ne de artık bu sermayenin yerli ortağı konumuna gelmiş burjuvazinin gündeminden hiç haberli olmadığını da gördük.
Marksizmden haberli olupta DTP'de politika yapanların; Devrimci ve Marksist Sol'un anlamlı ve ileri bir adım atması durumunda, Kürt hareketinin bu şarta bağlı olarak iki adım sıçrama yapacağı bilimsel gerçeğini de kavrayamadığını gördük.
Üretim, mülkiyet, paylaşım ve serbest pazar ilişkilerini elinde tutan iktidarların asla demokrat olamayacağını, demokrasiye bir ihtiyaçlarının olmadığını, "barış, demokrasi, halkların kardeşliği" söyleminin hiçbir kıymet-î harbiyesinin bulunmadığını yüksek sesle dillendiren bir çabaya rastlanmadı DTP'nin Kongresinde...
Kendilerini devrimci, yurtsever, sosyalist ve de komünist sanan Kürt ve Türk kimlikli politikacılar söz ve yazılarıyla "Kürt Realitesi" dediler, "barış" telaffuz ettiler ve taleplerini şöyle sıraladılar: "Kürtlerle diyalog zorunludur, yeni bir anayasa yapılmalı, Siyasi Partiler Yasası değiştirilmeli, TMK tasarısı geri çekilmeli. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü sağlanmalı. Yeni anayasada dil ve kültür haklarına ilişkin güvencelere yer verilmeli. Anadilde yayın ve eğitim hakkı tamamen serbest bırakılmalı. Barışçıl kanalların açılması için siyasi genel af çıkarılmalı. İmralı dâhil, tüm cezaevlerindeki tecrit uygulamalarına son verilmeli. Boşaltılan köylerin dönüş olanakları sağlanmalı ve dönenlere insanca yaşam olanakları sağlanmalı. Koruculuk sistemi kaldırılmalı. Bölge'de- ki gelir dağılımı adaletsizliği, işsizlik ve olağanüstü hâl yöntemleri dikkate alınarak özel bir kalkınma planı hazırlanıp uygulanmalı."
(Ü.Ö.Gündem, 26 Haziran 2006).
Aynı gazetenin (Ü.Ö.Gündem, 22 Haziran 2006) DTP Kongresi öncesi kendisi ile yapılan söyleşide DEP eski milletvekili Orhan Doğan "Kürt Sorunu" hakkında "çözüm için dört somut öneride bulundu." denildi, "Zübeyir Aydar başkanlığında bir siyasetçi grubu, seçimlerden önce Türkiye'ye gelsin. Tutuklanmak bağımsız milletvekili adaylığı için engel değil. Seçimi kazanıp Meclis'e girecekler. AKP hükümeti, çatışmasız bir ortam için, seçim sonrası, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü programına alacağını açıklasın. Öcalan'a ev hapsi uygulanabilir. Bu yapılamıyorsa yalnızlığına son verilsin, tecrit koşulları iyileştiricin. Diğer hükümlülere tanınan haklardan yararlandırılsın. Kongrede Kürtlerin talepleri, Kürtler arası birlik ve sol bir ittifaka yönelik 3 ayrı kurultay kararı alınsın. Tüm sol bileşenlerinin çağrıldığı kurultayda, yeni bir sol tanımı yapılsın..." denilmiştir.
10 yılını içeride bırakan eski DEP milletvekilinin bu söylemleri de "Kürt Realitesi" sözcülerinin düşünce-davranış çizgilerinin hangi düzeyde olduğunu ortaya koymaktadır. "Sol yeniden tanımlanmalı" diyen eski milletvekili, son günlerde birer "moda" akım haline getirilip sihirli bir iksir misali öne çıkarılan Lula, Morales, Chavez'in iktidarlarına benzer "hazır reçeteleri" dile getirdi. Celal Doğan'ı da "yeni bir yüz" ve "lider" olarak önerdi!.. "Kürt Realitesi" TC Devletine şimdiye kadar yüzlerce kez "defne dalı" uzattı. "Barış elçileri" gönderdi. Sistem elçi-melçi dinlemedi, hepsini tutukladı. Ağır hukukî ve cezaî gerekçelerle yargıladı.
Temel politikalarını biçimsel seçimlere endeksleyenler mücadeleyi bu alana yaptıklarında neyi kazanacaklardır?
Günümüzdeki Kürt politikacılarının ideolojik, teorik, örgütsel perişanlığının bu kez DTP'ye taşındığı anlaşılıyor. 12 Mart, 12 Eylül sürecinde ideolojik, teorik, örgütsel barutlarını yitirip bozgunlardan bozgunlara uğrayan ve sosyal-pratikte fiilen hayat dışına düşen kimi "sol" avantürye takımı da hâlâ ve hiçbir özeleştiri vermeden "Kürt Realitesine tutunarak politika yapacağını sanıyor!..
Kolektifimiz'in yüzde yüz bağımsız ve yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluşundan yana konumu, "Kürt Solu"nu da "Türk Solu"nu da etkileyememiştir. Aksine milliyet farkı gözetmeden işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği hattını savunmamızdan ötürü devrimci ve komünist geçinen bütün kesimlerin "düşmanlığını" da kazanmış oluyoruz!..
Marksist-Leninist-Bolşevik uvertürleriyle ülkede ve dışarıda arz-ı endam edenler ise kendiliğinden kurdukları örgütlerini parti yerine ikâme edebilmek için binbir atraksiyona başvurmaktadır. Örgütleri sosyal- pratikte yoksa Batı'daki KP'lerin eşikleri aşındırılacaktır: "Efendim bizim partimiz 10 Eylül 1920 Mustafa Suphi'nin günümüzdeki uzantısıdır. Komünist Enternasyonal'in 3. Kongresinin kararlarına bağlıyız!.."
Şoven ve sosyalşoven duruşlarıyla meşruluk ve yasallıklarını şikâyetlerde bulundukları TC Devletinin vereceği icazette arayan bilcümle komünist mukallitleri Kürt hareketini içine alıp eritmek ya da ona tutunarak varlığını sürdürme inisiyakına kapılmıştır.
DTP'nin I. Olağan Kongresi yapılırken liberal, postmodern ve AB'ci "sol" ÖDP ve aynı kulvardaki sendikalarla diğer "sol"lar ise, aynı günlerde Kadıköy'de "Bir Arada Yaşamı Savunalım" mitinginde devlet tekelci kapitalizminden "özgür, eşit ve demokratik" bir Türkiye taleplerini dile getirdi! Kimileri de "bir arada yaşama"yı Kürt hareketinin başına bir Türk'ün getirilmesi koşuluna indirgeyerek bu "seviyeli" tartışmalara âdeta tüy dikiverdi! ( Radikal, 26 Haziran 2006 ).
26 Haziran 2006 tarihli Ü. Ö. Gündem gazetesinde Prof. Dr. Şeh- muz Güzel ile yapılan söyleşide ise daha "şık" bir değerlendirme yapıldığını gördük; "Erdoğan topu iyi kullanmalı" diyerek şu günlerde "futbol anarşisi"ne girmiş bir dünyada emekçi halkların güncel literatürünü de etkileyen "futbol" uyutucusunu öne çıkaran son derece bilimsel(!) bir yöntemle nasıl bir öğretim görevlisi olduğunu gösterecekti... "Top" dedikleri zaten egemen sömürücü sınıfların elindedir. Diledikleri gibi de oynuyorlar. Kürt emekçileri onlarca yıldır ne iktidarlar, ne başbakanlar görmüştür, ama bu can alıcı sorunu futbolcuların ayağına düşürenleri de şimdi görmektedir!..
Bunca güzellemelerden sonra DTP'nin I. Olağan Kongresi hakkında soruşturma açıldı. "Biz bu filmi daha önce de görmüştük" demekten kendimizi alamadık. Bir yandan sistem, öte yandan kimi "sol"ların "Kürt Sorunu"na proje üretecekleri yerde Kürt hareketini "mil- liyetçi"lik suçlamalarıyla eleştirmeyi öne çıkardıkları görülüyor. Bu çifte kuşatılmışlık "iktidar perspektifinden yoksunluk krizi" yaşayan Kürt hareketini "Güney Kürtlerinin milliyetçilik" durağına itebilir.
Kürt ulusal hareketi, "sosyal kademsizliğinin bütün suçunu SSCB'ye ve sosyalistlere yükleyerek, "sosyalizme karşı" argümanlarını geliştirerek politika yapmaya yönelmiştir. Bu tehlikeli yöneliş bir yandan Hareket'inin ufuk açısını daraltmakta, diğer yandan Kürt sosyal muhalefetinin yeni nitelikler kazanmasının önünü kesmektedir. "Ulusal Kurtuluş" taleplerinin "Sosyal Kurtuluş" talepleriyle bütünleştirilip sen- tezleştirmek demek olduğu bilincini köreltmektedir.
Hatırlatmak istemeyiz ama Kürt hareketiyle kurulan ilkesiz ilişkiler ve faydacı diyalogların encamını unutmadık. Açık ve kapalı alan çalışmalarında Kürt hareketi maddî, manevî, moral destek yanında pek çok imkânını Türkiyeli "sonardan, solculardan, demokrat, devrimci ve komünist geçinenlerden, yazar-çizer takımından esirgememiştir. En somut kanıtı Ülke ve Gündem gazeteleri sürecinde kimi roller (gazete sahipliği, yazı işleri müdürlüğü, genel yayın yönetmenliği, köşe yazarlığı, vb.) üstlenmiş olan "Türk Solu" ne kendine ne de Kürt hareketine katkı sunmuştur. Aksine devrimci dinamiklerin yeni nitelikler kazana- madan sönümlenmesine yardımcı olmuştur. Kürt hareketinin yeni nitelikler kazanarak politikada etkili olması içinden ve dışından gelen binbir kuşatmayı kırıp aşmasına bağlıdır. Bunun temel koşulu da, bulunduğumuz coğrafyada adına layık, ciddî, güvenilir, donanımlı ve birleşik bir İşçi Sınıfı Partisi nin gecikmeden işbaşı yapmasıdır. İSP'nin anlamlı ve ileri bir adım atması koşuluna bağlı olarak Kürt dinamiği ancak iki adım sıçrama gösterecektir.
Kolektifimiz in sıkça ve usanmadan sürekli gündemde tuttuğu II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (II. TTKK) yöntemini boşuna telaffuz etmiyoruz. Kuzeydeki Kürt Devrimcilerinin ve Marksist Kadrolarının yaşadığı "iktidar perspektifinden yoksunluk krizi" sorunsalına proje üreteceğini ummak istiyoruz. "Barış ve kardeşlik şölenine dönüşen DTP Kongresi siyasî mesajlarıyla değil, hukukî boyutlarıyla incelemeye alındı." (Ü.Ö.Gündem, 27 Haziran 2006) diyerek "demokratik cumhuriyef'e tariz okunuzu atıyorsunuz. Kendinize "daha nasıl olacaktı ki?" sorusunu dahi yöneltmeden hem de. Politikada sisteme, onun işleyiş kurallarına ve mantığına sitem ya da tariz oku atarak yapılan etkinlikler başarıya ulaşamaz. Darbe alır. Sitem dosta yapılır. Serbest pazarda sömürücü sınıfların binbir çelişki ve çatışkılarının yaşandığı sınıflı toplumlarda, doğru-dürüst ne demokrasi, ne barış, ne halkların kardeşliği, ne eşitlik ve özgürlük, ne hukuk, ne sosyal adalet, ne terör-terörizm tanımı yapılabilir. En doğal yurttaşlık hak ve ödevlerinin dahi cezaî, hukukî, keyfî, fiilî tehdit ve kuşatma altındaki bir toplum düzeninde, DTP'nin I. Olağan Kongresi "incelemeye" alınmayıp da ne yapılacaktı?
Sorunların çözüm yöntemi sağlı "sol"lu burjuva partileri ile kurulacak diyaloglarda değil, ilerici, demokrat, devrimci, yurtsever, sosyalist ve Marksist kadroların elinde.
30 Haziran 2006
