II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi

Hakan Mertoğlu

Yabancılaşmış Örgütün Mekanik Algısı Ve Proleter Devrimci Kurultaylar!..

"...Denikinci ve Beyaz kazaklar, bizim hatlara yaklaşmıştı, ateş edilmesinin daha erken olduğu hususundaki bütün ısrarlarıma rağmen, yavaş yavaş yaklaşan düşmana, ateş kendiliğinden ve kumanda haricinde hızlanıyordu. Düşmanın da maksadı, zaten bize daha fazla mermi sarf ettirmekti. Siper­lerde yer yer, mermi bitti sesleri yükselmeye başladı. Bu sesler yükseldikçe ve sıklaştıkça düşman da yürüyüş ve sıçrayış temposunu hızlandırıyordu, bu tempo hızlandıkça da bizim hatlardan ateş sesi azalmaya başladı ve ni­hayet kesildi, yani siperler terk edildi... "[1]

Tarih, büyük zaferlerin kazananlar açısından büyük yenilgilere dönüştüğünün ya da bunun tam tersinin mümkün olduğunun birçok ör­neğini takipçilerine gösterdi. Yukarıdaki pasajda Büyük Ekim Devri- mi'nin yenilgiden zafere ve oradan tekrar yenilgiye diyalektik ilerleyişi­nin hareket halindeki küçük bir kesitini bulabilirsiniz. Ama aynı zaman­da bu kesit kendi içinde önemli bir vurgu yapmaktadır. Bu vurgu daha sonraki zaferlerin ya da yenilgilerin belirleyeni olabilmiştir.

Aradan bir asır geçmesine rağmen Devrimci ve Marksist Hareke­timiz aynı yollardan geçmek zorunda kalıyor. Düşmana kumanda hari­cinde, dağınık siperlerden ve kendiliğinden bir biçimde kurşun sıkılma­ya devam ediliyor. Düşmanın en büyük temennisi mermilerimizi bitir­mektir ve bir dolup bir boşalan siperlerimizin asla birleşerek bir ku­manda merkezinden yönetilmemesidir.

Ekim Devrimi'nin kadroları öndersizlik krizlerini aşarak kendi "ye­nilgilerini" zaferden zafere taşıyabilmişlerdir. Bolşevikler birçok defa burjuvazinin asırlık "böl parçala yönet" stratejisini boşa çıkartmayı ba­şarmıştır. Hareketimiz için aynı tespiti yapmak şu an için mümkün gö­zükmüyor. Hareketimiz yenilgilerini ancak kendini var edebilme biçi­minde yeniden üretebilmektedir. Ya da önderinin bol; önderlik edile­ceklerin kıt olma çelişkisini aşamamıştır.

Devrimci ve Marksist Sol hareketimizin kendi konumunu ve çelişki­lerini bilince çıkararak öndersizlik krizini aşmak gibi bir plân ve projesi de yoktur. Bu durum tam bir ufuksuzluğu, yenilgiyi, karamsarlığı ve belirsiz­liği işaret etmektedir. Sonuç olarak hareketimiz kendi iradesini toplumsal dinamiklerin ve sosyal-politik yasaların belirleyiciliğine bırakmıştır.

Devrimci ve Marksist hareketimiz içindeki hiziplerden önderlik ede­bildiği "kitlelerin niceliği görece daha fazla olanlar politikalarını, strateji­lerini, kapitalizmin ve onların yerli ortaklarının kendi iç çelişkilerinin, ken­dilerine sunduğu imkânları örgütleyerek varlıklarını sürdürme uğraşısına girmişlerdir. Kendilerini burjuvazinin gündemine o kadar kilitlemişlerdir ki, bu gündemlerin maruz bıraktığı ideolojik savurmaları âdeta fark et­memekte ya da umursamamaktadırlar. Kapitalist emperyalist sistem bu hizipleri fiilî olarak kendi içine alıyor. Örneğin, bugün Yakın Doğuda pat­lak verecek ve bölgenin politik aktörlerini içine çekecek bir savaşın yara­tacağı "anti-emperyalist" bir dalgayı ya da oluşacak bir iktidar boşluğunu örgütlemenin hesabını yapan onlarca örgüt bulunuyor. Ama bu örgütler öylesine tepeleri üstüne durmaktadır ki, bu savaşın yaratacağı milliyetçi dalganın örgütleri maruz bırakacağı politik-ideolojik erozyonu savuştur­mayı ya hesap etmemektedir ya da gündemlerine almamaktadırlar. Bu örgütler bu türden çelişkileri örgütlemeye kalkarken öyle esnek davranı­yorlar ki, bu halleriyle değme köçeklere taş çatlatmaktadırlar.[2]

Aynı durum sendikal alanda ya da işçi sınıfının geneli temsil et­meyen dar bir kesiminde çalışma yürüten hiziplerimiz için de geçerlidir. Bu hizipler bir iki sendikaya öyle sıkı tutunmuşlardır ki, işçi sınıfının sendikal birliğine yönelik sınıfsal tutum hasıraltı edilmiştir. Bu 'ya_ pı'ların etkin oldukları bir iki sendikada yönetimi ellerinde tutma ya da belirlemek için verdikleri mücadele tam anlamıyla işçi sınıfının sendikal birliği ilkesini hiçe sayıyor. Diğer taraftan belli atelye ve iş kollarında ya da sistemin zaten kendi dışına iterek varoşların kötü hayat koşullarına terk ettiği bu nedenle de din, etnisite, cemaat ilişkileriyle ayakta kalma­ya çalışan emperyalist kapitalist sistemin gayri meşru çocukları içinde­ki örgütlenmemiz konusu vardır. Bir iki mahalle ile politikanın boyutla­rını daraltan hiziplerimiz, işçi sınıfının genel somut hedeflerine hep bu varoşların ölçeğinden bakmıştır. Ve her nedense işçi çalışmasının bo­yutları Kürt ve Alevi ailelerin çevresinde dönmüştür; yani kapitalist em­peryalist sistemin biçtiği örgütlenme çerçevesinde. Sistem plânını iyi kurgulamış ve hareketimizin dağınık hizipleri zokayı yutmuştur. Bu tür­den çalışmanın boyutları hiçbir zaman Türk ve Sünnî olan varoş ma­hallelerine taşınmamıştır. Bu mahalleleri örgütleme, sistemin işçi sını­fını din, etnisite ve cemaat ilişkileri ile parçalama plânının karşıtı olarak kurgulanmamıştır. Ya da hareketimizin hiziplerinin böyle bir örgütleme stratejisini hayata geçirecek gücü ve niyeti yoktur. Ancak işçi sınıfını bir bütün olarak düşünmeden, kapitalist emperyalist sistemin işçi sınıfını parçalama oyununu boşa çıkarmadan sosyal-siyasal devrim gerçekleşti­rilemeyecektir. Bu durumu gayet iyi bilenler politik hatlarının da sadece 'var olma' mücadelesi vermekte olduklarını iyi bilmektedirler. Var olma içgüdüsü üzerine kurulu bir stratejinin başarı şansını Sovyetler örneğin­den biliyoruz. Çürüme hem de mideleri bulandıran bir koku ile!..

Hareketimizin hizipleri içinde kendi gündemini politik olarak işle­yen örgütlerde yok değildir. Ancak bu gündemler işçi sınıfının katılımı­nı ya da daha doğrusu kendi ifadeleriyle 'halk' kesimlerini içine taşı­madığı için ona yabancı kalarak politika dışına itilmiştir. Bu nedenle de bu gündemler kendi varlıklarının devamı için sürdürülüyor. Ve tüm ça­balarına âdeta bir namus meselesi haline getirilmiştir. Bu haliyle politik coğrafyamızın gerçekliklerine diğerlerine nazaran daha doğru bir poli­tik seçimdir. Ancak bu 'yapı'lar çelişki ve çatışkı halinde bulundukları diğer politik nüvelerle ayrımlarını 'halk' nazarında koyamamaktadırlar. Örneğin çatışmalı olan iki 'yapı'dan biri diğerinden olduğu yanılsama- sıyla 'halk' tarafından linç edilmek istenmiştir. Bu hazin tabloyu çok ra­hatlıkla faşist devletin provokasyonu, medyanın dezenformasyonu şeklinde tanımlamak kolaycılığa kaçmaktır ki, politikada bu türden tah­lillerin gerçekliğe yansıması ve ipliğinin pazara çıkması çok çabuk olur. Politik olarak ayrımlarını kitleler nezdinde koyamadığın diğer 'yapı'larla hareket etmek stratejik olarak daha doğrudur.

Devrimci ve Marksist Sol hareketimizin bir bölümü de ya mevcut nesnelliklerinin buna izin vermemesinden ya da yaşadıkları iç çelişkiler ve bölünmelerden dolayı politik örgütsel gerçekliklerini kitleler içinde diğerleri kadar realize edememişlerdir. Bu hareketler oldukça geçiş­ken, hareketli, mobilize ve çeşitlilikli bir biçim oluşturarak sayıları ol­dukça fazladır. Ancak bu hareketlerin sayıları ne kadar çoksa; parça­lanmışlıklarına paralel olarak politik etkileri ters orantılı ve zayıftır. Maddenin tabiatına uygun olarak bu hizipler varlıklarını ideolojik alan­da realize etmektedirler.

Hareketimizin son 10-15 yıllık sürecinde bu türden örgütlerin sos­yal politik yasaların itkisiyle bir araya gelerek (ancak bu bir araya gel­me biçimi aynı türden yapıların çoğunluğunu genel bir partileşme pla­nıyla içine almamıştır; bu nedenle de sonucu daha başından bellidir.) Devrimci ve Marksist Sol hareketimizin genelini etkileyen olumlu ideo­lojik politik zorlamaları olmuştur. Kaba bir betimlemeyle aslında Dev­rimci ve Marksist ideolojik-politik süreklilik bu zorlamaların yüzü suyu hürmetine bu günlere taşınmıştır.

Bu örgütsel biçimler kendi hareketlerini kitleler içinde realize ettik­çe sağa savrulmuşlardır. Sağa savruldukça çıkış hattından uzaklaşa­rak bölünmüşler, tekrardan gerisin geriye başladıkları noktaya dön­müşlerdir. Tabiî ki çürük yumurtaların tasfiye olmasıyla.

Ancak bu yapılar ne kadar daralsalar ya da partükülize hale gelse­ler de denemelerine ve örgütsel politik zorlamalarına devam etmekte­dirler. Ancak bu biçimleri, kendilerinin aksi bir iddiası da olsa, A, B, C, diye tanımlayanlayız. Boyutlarına orantılı olarak bir var olup bir yok olabilen, birbirinin içinde ya da birbirlerini kapsayan bir biçim olarak ol­dukça belirsiz süreçlerin etkisi altında kalan bu yapılar Devrimci ve Marksist hareketimizin dinamik unsurlarını oluşturmaktadır. Birçok or­tak yanlarının yanında en önemli özellikleri, kendilerini ideolojik alanda konumlandırmaları nedeniyle Marksizmin-Lenizmin temel ilkelerini lâf- zen kabul etmiş olmalarıdır. Ancak pratik mücadele hattında bu ortak özellikler birbirlerine çevrilmiş mızraklara dönüşür.

Politik olay, olgu ve süreçleri doğru değerlendirirsek göreceğiz ki, bu türden 'yapı'lardan ayrılanlar denemelerine devam etmektedirler. Sosyal ve politik bir değerlendirme olarak Hareketim izdeki hacmi hem zamansal hem de niceliksel olarak daha kuvvetli 'yapı'lar içinden ayrı­lanlar eleştirel süreçlerin sonunda ya yukarıdaki gibi bir hizbe dönüş­mektedir ya da tamamen hareketimizin dışına savrulmaktadır. Ancak kendilerini ideolojik alana hapseden hiziplerin içinden ayrılanlar ısrarları­na farklı biçimler halinde devam etmektedir. Ancak bu denemelerden de usanmayan yok değildir. Usanmışları çeşitli biçimlerde burjuvaziyle kol kola görebiliriz.

Hareketimiz açısından bakarsak daha güçlü bir örgütün içinden hareketin dışına düşenler kendi savunma mekanizmalarını doğrudan Devrimci ve Marksist Hareketimize yöneltmekte; bu süreç Marksizmin (olumsuz anlamıyla) sorgulanmasına kadar gitmektedir. Ancak hareke­timizin dar hiziplerindeki sorgulama kendi başarısızlıklarına yöneliktir ve farklı biçimlerde denemeler devam etmektedir. Çıkış hattından ba­karsak hareketimizin ağır toplarının karakteri statükoyu devam ettir­mekken; yani bir 'var olma' mücadelesi vermekken; diğerlerinin karak­teri bu statükoyu bozmak parçalamaktır. Kapitalist emperyalist siste­min hedefi de statükoyu kendi lehlerine devam ettirmektir. Yani; birinci­ler sistemle karşıtların birliğinde buluşurken ikinciler tıpkı bir kanser vi­rüsü gibi vücudu (Devrimci ve Marksist Hareketimizi) sarma eğilimin­dedir. Ve ne zaman ki bu virüsler birleşip öldürücü ve yayılan bir tümör oluşturur o zaman yeni bir yaşam kaynağının yolları açılacaktır.

Bir Değerlendirme Önerisi: Yabancılaşmış Örgütün Mekanik Algısı

Devrimci ve Marksist Hareketimizin öndersizlik krizini aşma projesi olarak II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi ni örgütlemeyi dillen­dirmemizden bu yana birçok eleştiri aldık. Ancak bu yazıyı koşullayan eleştiri II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi projesinin mekanik bulunarak eleştirilmesidir. Bu eleştiriyle vurgulanmak istenen düşünce, çok kaba bir biçimde Devrimci ve Marksist hareketimizin 25-30 yıllık politik, ideolojik mücadelesinin yaratmış olduğu ayrımları yok sayıp; örgütlerin bir araya gelerek II. TTKK'nın çatısı altında birleşmesidir.

Devrimci ve Marksist hareketimizin geçmiş deneyimleri ışığında bakıl­dığında bu türden birlik mücadelelerinin sonunun hüsranla bittiği gün gibi açıktır. Hareketimizin birliğine ilişkin bu türden bir bakış açısı tam da mekanizm eleştirisini doğrulamaktadır; aynı zamanda ekleyelim bu düşünce tarzı bir idializmdir. Ancak Kolektifimizin II. TTKK ile ilgi açı­lımlarında mekanizmi çağrıştıracak türden bir yorumun bulunduğunu düşünmüyoruz. Tersinden Hareketimizin siyasî birliğine ilişkin farklı konumlardaki yapıların vurgularına bir genelleme olarak mekaniktik eleştirisi getirilmesi de bir alışkanlık haline getirilmiştir. Bu eleştiriyi ge­tirenlerin de hareketimizin siyasî birliğine ilişkin ya hiçbir projesi yoktur ya da hedefsiz, sonuçsuz, amorf bir birlik projesi önermektedir. Ya par­ticilik oynanmakta ya da bir dernek (kooperatif, meclis, cephe, vb.) ça­tısı altında kitlesiz bir "sivil toplum" (her ne kadar söylemler sivil toplu- cu söylemi aşacak politik nitelikte olsa da söylemler kurumla sınırlan­mıştır) dayanışmacılığı sergilenmektedir. Yani birlik söylemi altında antibirlikçilik yapılmaktadır. Bu da mekanizmin başka bir koludur.

Bu noktada mekanizmin ne olduğunu açıklamak yararlı olacaktır. Mekanizm:

Bu kavramı daha iyi somutlamak için üretim bandında çalışan bir işçiyi ele alalım.

Her sabah belli bir saatte kalkıp işine giden bir işçi, belirlenmiş iş tanımı çerçevesinde 8-10 saat mesleğini icra ettikten sonra paydos eder. Ve süreç hergün tekrar eder durur. Onun için üretim kendi kişili­ğine yabancı uzak ve soyut bir kavramdır. Çünkü ne üretim faaliyeti içinde üretimin niteliğini belirleyecek bir iktidara sahiptir ne de ürettiği ürün üzerinde herhangi bir hakkı vardır. Çoğu zaman ürettiği ürün ile meta piyasasında karşılaşmaz bile. Üretim onun için sadece ihtiyaçla­rını karşılamak ve toplum içinde varolabilmek için yürüttüğü katlanıl­maz bir faaliyettir. Bu nedenle ürettiği meta üzerinde hiçbir moral ve düşünsel tasarrufu yoktur.

Bu nedenle; önceden belirlenmiş üretim plânını tekrar etmek zo­runda kalmak onu düşünsel açıdan güdükleştirir, kendini üretimin akı­şına bırakır. Tanımlanmış faaliyeti yerine getirme konusunda hem pat­ronu hem de üretim ortamındaki diğer işçiler karşısında kendini maddî ve manevî zor altında hisseder. Onun için belirlenmiş kotaları gerçek­leştirmeyi hedeflemek işine son verilmemesi açısından önemlidir. Bu baskı onu yalnızlaştırır, kişiselleştirir, korkutur ve üzerindeki baskıcı ik­tidara boyuneğmesini koşullar. Bu durum onun kendisini bir sınıf olarak görmesini ve kendisi gibi olanlarla dayanışmasını engeller. Kapitalist, iş sürecindeki hiyararşi, ödül, pirim ve ceza sistemiyle rekabet koşulları ya­ratarak bu etkiyi pekiştirir. Sonuçta tekrar eden bu davranış ve koşulla- ma sinsilesi işçi için pekişir, meşrulaşır ve kalıcılaşır. Onun için iyiye doğru bir değişimin olacağı inancı kesilmiştir. Sosyal yaşamının değiş­mezliği ve süreklilik onun tek şahit olduğu gerçekliktir. Bir kere kapitalist üretim bandına giren işçi düşünmez, sorgulamaz verileni alır. İtaat eder. Korkularından dolayı yalnızlaşır ve kişiselleşir. Yerleşmiş fikir ve düşün­celerine bağlı kalır, muhafazakârlaşır; yaşam koşulları onu güdülendiği içindir ki, farklı düşüncelere karşı inisiyaklarıyla hareket eder. O artık ça­lışan bir makinenin neresi olduğu önemsizleşmiş bir parçasıdır.

İşçi açısından üretim, algılarının dışına, güdülerinin içine girdikçe yabancılaşmıştır. Mekanizm, yabancılaşma nedeniyle oluşan algı bo­zukluğudur. Tıpkı mekanik bir süreç gibi olay, olgu ve süreçlere düşü­nülmemiş, sorgulanmamış ama belirlenmiş kalıplarla yaklaşılmasıdır.

İşçi zaman zaman yabancılaştığı üretime, sevdiği birkaç arkadaşı­nın sebepsiz yere işten atılmasıyla, bir iş kazası gelişen olayların yarat­tığı etkiyle ve en önemlisi toplumsal-ekonomik bir krizin koşulladığı grev­ler ve direnişlerle yabancılaşır. Bu onun için yabancılaşmaya yabancı­laşmadır. Bu aynen Bertolt Brecht'in[3] sergilediği oyunlardaki gibi bir ya­bancılaşma efekti etkisi yaratır. Bu bir şoktur ve üretim soyutlaması onun algısında netleşir, somutlaşır. Üretimin kimin ve ne için yapıldığı, kendisinden olanların aslında bir sınıf olduğu ve değişim doğrultusunda politik-iktisadî bir gücünün olduğunu kavrar ve sınıf bilinci kazanır.

Yabancılaşmanın maruz bıraktığı bir başka hastalık ise onun fetiş boyutuna ulaşmasıdır. Fetiş aynen paranoyid-şizofren belirtileri göste­rir. İşçi, sınıfına tamamen yabancılaşmıştır. O artık kendini bir işçi gibi tanımlamaz o patronun en önemli adamıdır; bu haliyle bölünmüş kişi­liktir. İşçiler onun için bir tehdittir. Her şey onun aleyhine gibiymiş gö­rünür; bu da onu hâkim ideolojiyle bütünleştirir. O iktidarın kapıkuludur; bu algı da onu paranoyak yapar. Bütün dünya ondan ibarettir ve bütün üretimin gerçekleşmesi onun çabalarının "sayesinde"dir. O bir işten atılma ve grev esnasında çoktan safını belirlemiştir.

Yabancılaşmış Örgütün Mekanik Algısı:

Tıpkı üretimin soyutlaştıkça işçiye yabancılaşması gibi siyasal ve sosyal devrimi inşa etmek amacıyla yola çıkan bir örgüt için Devrim, ne kadar uzak ve ulaşılmaz ise soyutlaşır. Devrimin içine doğacağı po­litik arenada politik güç ilişkileri devreye girer, örgütün politik gücü sos- yal-siyasal olay, olgu ve süreçleri belirleyebilme ve etkileyebilme gü­cüdür. Örgütün bu gücü yoksa sosyal-siyasal Devrim'e ilişkin açılımları soyutlaşır ve politik arenada karşılık bulmaz. Kitlelerle bütünleşeme- yen Devrim fikri içe dönük olarak pekiştirilir. Ve kitlelerle buluşamadığı koşullarda kendini yenileyemeyen bir süreklilik oluşur. Bu süreklilik ör­gütün sadece içe dönük olarak varlığını koşullayan moral değerler bü­tünlüğüne dönüşür.

Politikadaki sürekli hatalar ve tekrarlar örgütü ideolojik olarak gü- dükleştirir. Böylelikle örgüt kendini politik koşulların ve sınıf mücadele­lerinin akışına bırakır. Çünkü bu mücadeleyi etkileyecek bir politik- dönüştürücü gücü yoktur. Bu dönüştürücü gücün olmaması nedeniyle sınıf mücadelelerinin kendi yararına sağladığı olanaklardan sadece varlığını sürdürebilecek kadar yararlanabilir.

Emperyalist-kapitalist sistemin baskısı ve kendi dışındaki benzer örgütlerin koşulladığı rekabet nedeniyle yalnızlaşır. Kendi mücadelesi içinde yaşadığı zaferler ya da yenilgiler bu benmerkezci konumunu güçlendirir.

Kendi hareketi içinde kırılmadan tekrar eden süreçler örgüt için za- mansal bir algı yaratarak (sol literatürde buna gelenek deniliyor. Oysa bu gelenek değil görenektir.) örgütü kendi ideolojisi yönünde muhafaza- kârlaştırır. Yöneltilen eleştirel katkıları bu algılayış nedeniyle önemsen­mez. İçe dönük koşullanma ve varlık mücadelesi kendi coğrafyasındaki sosyal-siyasal Devrim hareketini bir bütün olarak görmesini engeller. Bu türden 'yapı'lar artık selin üstündeki saman çöpüdür. Akıntı nereye savu- rursa oraya gider.

Bu noktadan sonra örgüt emperyalist-kapitalist sisteme karşı tek başına en doğru mücadeleyi (aslında bu mücadele artık bir 'var olma' mücadelesidir) veren tek örgüttür. Bu da onu emperyalist-kapitalist sis­tem nazarında yutulacak kolay lokma yapar.

'Var olma' mücadelesi zaman içinde sosyal-siyasal Devrim müca­delesi yerine ikâme edilir. Bu ise örgütsel bir yabancılaşma yaratarak politik ve ideolojik olay, olgu ve süreçlere önceden belirlenmiş, kemik­leşmiş, anlık, plânlanmamış ve geleceği kapsamayan mekanik açılım­larla (tepkilerle) yaklaşılmasına neden olur.

Sosyal ve Siyasal Devrim'e yabancılaşmadan kaynaklanan örgütsel ya­bancılaşma nicel ve nitel olmak üzere iki mekanizm algısına neden olmuştur.

Nicel Mekanizm:

Örgütler coğrafyamızın politik arenasında emperyalist-kapitalizme karşı kendilerinde orantısız bulunan politik güç olgusuna yönelmişler­dir. İlk etapta doğru bir yöneliş gibi görülen bu olgu aslında nitelikten soyutlanmış niceliğe yönelmiştir. Yani kafa sayısına. En son Danıştay saldırısı sonrası göstermiştir ki, şimdiye kadar iktidarı ortaksız elinde bulunduran Kemalist rejim'in kafa sayısı hiçte beklendiği gibi değildir. Ne zaman ki iktidara ortak olacak bir güç belirmiştir. Kemalizm kendine kitleler içinden taban arama uğraşına girmiştir.

Bu mekanizm algısını daha da somut örneklendirmek gerekirse:

a)    Coğrafyamızda hangi örgütün kapısını birlikte iş yapalım diye çalarsanız, alacağınız yanıt tabanda (tabandan kastedilen, bir kaç kül­tür merkezi, mahalle çalışması, varoşlar, birkaç atelyedeki enformal sektör işçileri örgütlenmesidir. Bu örnekler küçümsenmek için söylen­memiştir.) ortaklaşalım olur. Bu örnekler durum aslında birlikten bir ka­çış bahanesidir. Komünistler tabanda birlik aramazlar, kurumsal örgüt­lenmeyi öne çıkarıp, belirli ilkeleri işleterek yetkili organların devrimci oturumunun sonuçlarına katlanırlar.

b)   Devrimci ve Marksist Hareketimizin kitle örgütlenmelerinin çoğu örgütlenmeye oldukça yakın Kürt ve Alevi ve birkaç bölgemize mensup kitleler içindedir. Çünkü buradan sayısal nicelik kazanmak daha kolay­dır. Türk ve Sünni kitlelerin örgütlenmesi uzun ve programlı bir çaba­nın sonucunda gerçekleştiği için tercih edilmez.

c)    Hareketimizin kitle örgütleri çoğunlukla geneli kapsayan sivil toplum örgütleri biçiminde örgütlenmiştir. Örgütler, kitle örgütlerinde particilik, partilerinde dernekçilik yapmaktadır. Bu örgütlenme biçimleri beraberinde popülizmi ve ideolojik savrulmaları getirmektedir.

d)   Hareketimizde sistemle doğrudan ve sistem dışı mücadele eden 'yapı'ların yarattığı politik gücün etkisinde kalma eğilimi vardır. Kürt ha­reketi buna örnek olarak verilebilir. Ancak Kürt hareketinin önderliğinin içinde bulunduğu durum daha öncelerden kendisini belli etmiştir. İttifak­lar politikası güdülürken devrim ve sınıf bağlantısı kurulmamıştır. Bolşe­viklerin Sosyal Devrimcilere bakışıyla, Devrimci ve Marksist Hareketimi­zin Kürt hareketine yaklaşımı arasında dağlar kadar fark vardır.

Politik güç yalnızca kafa sayısı değildir. Ancak hareketimiz içindeki hizipler her ne kadar bu doğruyu dillendirseler de örgütsel yönelimleri açı­sından oluşturulan politikalar kafa sayısına endekslenmiştir. Bu konumu meşrulaştırmak için geliştirilen ideolojik açılımlar sağa savrulmalara neden olmaktadır. Bu konum alışlar varlık inisiyakına bağlanmış anlık, verili ko­num tarafından belirlenmiş niceliksel mekanizmin görüntüleridir.

Niteliksel Mekanizm:

Sosyal-Siyasal Devrim olgusunun zamana ve mekâna uzaklığı nedeniyle soyutlanması, onun tarihsel algılamasının ise içinde bulunu­lan coğrafyanın verili politik konumundan zaman ve mekân farklılıkları yaratması bir de politik güçsüzlük ya da iktidarsızlık ile birleşince ör­gütlerin Devrim olgusunu anlamasını ve sosyal-politik süreçleri yön­lendirmesini güçleştirmiştir.

Niteliksel mekanizm, Devrimin niteliği, onu gerçekleştirecek olan sosyal-siyasal sınıflar ve bu sınıflara öncülük edecek önderlik arasın­daki ilişki biçimlerinin doğru kavranamamasıdır.

Nicelik olarak zaten yabancılaşmış biçimler hem bu yabancılaşma nedeniyle hem de kendi içine dönük tekrarların oluşturduğu zaman al­gılaması (yani gelenek) nedeniyle kendilerine has bir devrim, sınıf ve öncülük kavramlaşması oluşturmuşlardır. Kendi dışında işleyen süreç­ler dönüşüme uğramasına rağmen gelenek (yani görenek) verili politik koşulların içindeki değişimin kavranmasını engellemektedir. Çok kaba bir değerlendirmeyle örnek vermek gerekirsek ülkemizde köylülük poli­tik olarak devrimin itici gücü olmaktan 1960'larda çıkmasına rağmen, şehirlere büyük göçler ve tarımın tasfiyesi nedeniyle artık daha da net­leşen süreç köylüğü devrimin öncü gücü olmaktan çıkarmıştır. Ancak bu konumda ısrar bir niteliksel yabancılaşmadır.

Sistemin zor aygıtı, kendi dışındaki örgütlerle dar alandaki rekabet, tekrarın getirdiği gelenek (görenek) algısı, örgütü yalnızlaştırır ve benmer- kezci bir konuma sürükler. Örgüt hareketin merkezine kendini koyar ve kendi benzerleriyle dayanışma halinde değil rekabet halindedir. Coğraf­yamızdaki birlik hareketlerinde örgütler, çoğunlukla Devrimci ve Marksist Hareketimizin ihtiyaçları doğrultusunda değil; kendi ihtiyaçları doğrultu­sunda politik ve örgütsel tartışmalar yapmışlardır. En genel kitle gösteri­sinde bile tek meydan seçilmez ve kitle gösterisinin 3-5 mekânı vardır. Örgütlerin kendi aralarında yaptıkları ortak eylemlere ilişkin toplantılar bık­kınlık verecek düzeyde ayrıntılara kilitlenir. Bu örnekler çoğaltılabilir, an­cak hepsi örgütler arası dayanışmaya değil rekabeti belgeler. Demagoji sanatı gelişmiş örgütlerimiz bu hareketlerine de çok çabuk ideolojik neden bulabilirler.

Emperyalist-kapitalizmin iç çelişkilerinden kaynaklanan olay, süreç ve olgular ülkenin sınıflar mücadelesinin penceresinden bakılarak de­ğerlendirilmez. Daha önce yazımızın başında verdiğimiz "Yakın Doğuda patlak verecek ve bölgenin politik aktörlerini içine çekecek bir savaşın yaratacağı "anti-emperyalist" bir dalgayı ya da oluşacak bir iktidar boşlu­ğunu örgütlemenin hesabını yapan onlarca örgüt bulunuyor. Ama bu ör­gütler öylesine tepeleri üstüne durmaktadır ki, bu savaşın yaratacağı milliyetçi dalganın örgütleri maruz bırakacağı politik ideolojik erozyonu savuşturmayı ya hesap etmemektedir ya da gündemlerine almamakta­dırlar". Değerlendirmesi buna iyi bir örnek teşkil ediyor. Coğrafyamızın sınıfsal konumlanışı, ülkemizdeki politik güç dengeleri ve atılacak adım­ların sınıflar mücadelesine ne kazandırılacağı hesap edilmiyor. Hareke­timizin içindeki örgütler stratejilerini çizerken hep kendi gelenek (göre­nek) penceresinden ya da daha önceki sosyalist deneyimlerin yarattıkla­rı birikimden bakıyorlar. Bu tutum doğru gibi görülse de, bu referanslar tarihsel koşulları içindeki neden ve sonuçlarıyla ele alınmadan şabloncu bir bakışla güncel konulara uygulanmak isteniyor. Hareketimiz içindeki bu türden değerlendirmeler daha sonrasında eleştirel süzgeçlerden ge- çirilmiyor. Sorgulanmıyor ve kalıcılaşıyor. Bu da görüş ve düşüncelerin alışkanlık haline gelerek tutuculaşmasına yarıyor verili politik koşula ve­rili politik değerlendirmeyle bakmayı getiriyor. Marksizmin içindeki dö­nüştürücü ve pratikte yeniden üretici öz çıkarı lam iyor.

Hareketimizin nitelik olarak mekanizme yakalanması, Sosyal- Siyasal Devrimin soyutlaşması ve yabancılaşması nedeniyle sınıflar savaşının kazanılması yani Zafer zamansal olarak uzak ve ulaşılabilir olarak görülmemektedir. Dolayısıyla hareketimizin sınıflar savaşı açı­sından bir zafer algısı yoktur. Bu durum baştan kendini reddetmedir.

Mekanizm bir yabancılaşma biçiminden yavaş yavaş fetiş boyutuna evi- rilmiştir. Yabancılaşmış bir örgüt çeşitli yabancılaştırma efektleriyle içinde bu­lunduğu konumu algılayabilir. Fetiş haline dönüşmüş bir yabancılaşma için yapılabilecek bir şey yoktur. Fetiş karakteri örgütü bütünüyle gerçeklikten ko­parır. Artık o bir idealar âlemindedir. Tek doğru kendisidir ve kendi dışındaki bütün hareketler onun alehinedir, bu haliyle de paranoyid şizofreni yaşar.

Devrimci ve Marksist Hareketimizin tarihinde birçok yabancılaşma efekti ya­şanmıştır. Yabancılaşma efektleri, yabancılaşmaya yabancılaşma olarak hareke­timizin saflarına çekidüzen verir ve gelecek kuşaklara olumlu ideolojik izler bırakır.

Sonuçsuz Bir II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi Deneyimi: Proleter Devrimci Kurultaylar (28 Ekim 1970)

"12 Mart Muhtırası devrimci ve demokratik güçlere karşı verilmiş bir muhtı­radır. Bu yeni biçimiyle faşizm halkımıza karşı bir savaş çağrısı yapmıştır. Bu çağrıya bizim cevabımız şudur: Kabul. Bizim bundan sonra yapacağımız bu çağrıya cevap vermek olacaktır. "Bu bilinmeyen bir şey midir ki soruyor­sunuz? Artık bizim Üniversite kantinlerinde lafazanlık edecek kadrolarımız yoktur. Mademki azgın faşizm dişlerini göstermiştir, mademki emperyalizm ve yerli ortakları bizlere bir davetiye çıkarmıştır, biz de görevimizi yerine ge­tireceğiz. Emperyalizmin randevusuna cevap vereceğiz. Hangi dilden anlı­yorsa o dildenl.. Mücadelenin biçimini faşizmin halkımıza reva gördüğü te­rör tayin edecektir... Biz proletarya sosyalistlerinin bundan sonraki kimliği profesyonel devrimci kimliğidir. Burjuvazinin bize verdiği kimlikleri burada onların suratına atıyoruz!.."[4]

Proleter Devrimci Kurultaylar, Devrimci ve Marksist hareketimiz açı­sından bir yabancılaştırma efektidir. Ve ideolojik yığmamıza olumlu katkı­lar yapmıştır. Toplanma amacı olan TİP'in gericiliğine karşı bir ağırlık mer­kezi oluşturmak ve ideolojik olarak saflarımızdaki savrulmaları açığa çı­karmak, mahkûm etmek gibi görevlerini yerine getirse de sonuçsuz bir II.TTKK demesidir. Çünkü toplanma amaçlarından biri olan partileşme sü­recini nihayetine erdirememiştir. Proleter Devrimci Kurultaylara 1970'lerin hemen hemen bütün dinamik eğilimleri katılmıştır.2 Bu deneyim; Devrimci ve Marksist hareketimiz açısından yabancılaşmaya yabancılaşmadır.

Yabancılaştırma Efektleri:

"12 Mart 1971'tere doğru ülkedeki ekonomik, sosyal ve siyasal bunalımın arttığını, burjuva gerici ittifak arasındaki çelişkilerin su yüzü­ne çıktığı, yönetemez duruma düştüğünü, kitlesel hoşnutsuzluğun art­tığını, ilerici ve devrimci güçlerin hak arama mücadelesiyle bunalımın derinleşip sergilendiğini sıralamaya gerek yoktur. (...)

ABD emperyalizmi ile Ortak Pazar'ın ülkeye armağanı: Ekonomiyi hızla dışa bağlamak, devalüasyonlara kapı açmaktı. Tüketim ekono­misini pompalayıp montaj sanayini kurmaktı. Kapitalist yağma, vurgun ve talana dayalı plânsız bir kapitalist kalkınma (kapitalist anarşi), itha­lat, ihracat yağmaları, kısaca haydutluktu.

Ülkedeki devalüasyon, sistemin ve hâkim gerici ittifakın yıkılışını ve yeni arayışlarını gündeme getirmişti. Tıpkı, 1946-50, 1957-60'lardaki bunalım dönemleri gibi, 1967-70 bunalımı da "12 Mart 1971 Muhtırası" seçeneğini hızla hazırlamaktaydı.

Hâkim gerici ittifak parçalanıp iktidar olamaz duruma gelirken ona alternatif olabilecek hareketler de aralarında bölünüp parçalanmaktay­dı. Toplumdaki hareketlilik bir İSP kanalına dönüştürülüp kütleselleşe- miyordu. İşçi ve emekçi halkın taleplerini yanına alacak bir yapı iç ve dış gerici ittifakın karşına dikilemiyordu. İlerici ve devrimci yapılar ise güçsüzdü. (...)

CHP içinde bulunan burjuva laik, liberal ve demokrat akıma onayını esirgeyen hâkim gerici ittifak bu konuda da ilkelliğini ortaya koymuştu. Oysa "sosyal demokrasi" tekelci sermayenin bu aşamada yedek iktidar gücünü oluşturmaktaydı. Kısaca ne asil ne de yedek iktidar güçleri fi- nans oligarşisinin bunalımlarının çözümünde bir "rol" üstlenemiyordu.

Programı ile nispeten tekelci sermayenin "alternatif" i olarak mü­cadele eden TİP, aleyhindeki bütün faktörlere rağmen bir rol üstlene­miyor; aksine ilerici ve devrimci kadroların iyice parçalanması sürecine körükle gidiyordu. TİP'in sağ teslimiyetçi tutumu, giderek "sol" teslimi­yetçi akımların gelişmesini kamçılıyordu.

İlerici ve devrimci gençliğimizin ustalıkla kırılıp kıyılmasında öteki partilerden AP ile CHP'nin rolleri de göz ardı edilemez. Bu partiler de bilinçli çabalarla hazırlanan senaryolardan sorumludurlar.

Bu kaosta ilerici ve devrimci işçi ve gençliğe fazla bir seçenek bı­rakılmamıştı. Her birim, zayıf ve donatımsız örgütlenmelerle finans oli­garşisinin diktatörlüğüne karşı dikilmiş, işlevsel olmayı düşünmüş, oluşturulması gerekli mekanizmaların yerini almasına cür'et etmiştir.

İç ve dış gerici ittifakın baskı ve teröre başvurmaktan öte bir seçe­neği kalmayınca, ufuktaki kara faşizmin işbaşı yapması için bazı şart­lar oluşmuştu.

Sol'daki dağınıklığa son vermek gerekiyordu. Bu konuda yapılan çalışmalar yeni bir organizasyon ihtiyacını dayatıyordu. Çeşitli odakla­rın problemleri vardı. Tabandaki kadrolar İSP'nin eksikliğini hissedi­yordu. 15-16 Haziran Direnişi, bir anlamda işçi sınıfının kendi hareke­tine damgasını vurmada gecikmeyeceğini işaretliyordu. Sıkıyönetimler, işçi sınıfına ve onun demokratik ve siyasi taleplerini haykıran kitlelerin hareketliliğine karşı ilan edilmişti. Tabii olarak finans oligarşisi sıkıyö­netimi birer baskı aracı olarak kullanmış, işçi kıyımı mekanizması ra­hatlıkla işletilmiştir.

TİP işçi hareketlerini yönetip yönlendirecek bir siyasi parti olmadı­ğını bir kez daha göstermişti, Çok az da olsa Marksizm'den esinlen­mesine rağmen, TİP ve yönetici kadrosundan bir İSP'den beklenenler asla beklenmiyordu. TİP'i bir "Marksist Leninist Parti" yerine koyan an­layışlar yan ılıyordu. TİP'in 15-16 Haziran Direnişi ile ilgili yayımladığı bildiride açıkça değindiği gibi, o işçilerin sadece "yanında" idi (Emek Dergisi, 1970, s.73, 74, 75, 76.).

Hâkim sınıfların "Sendikalar Kanunu"nu çıkarmak gibi istek ve gi­rişimleri, ilerici ve demokratik gelişmelere karşı büyük bir tehditti aslın­da. Bu kanunlar meclislerden geçebilseydi, ardından diğer faşist yasa­ların da geçmesi kaçınılmaz olacaktı. (...) "Partilerüstü sendikacılık", ülkedeki demokratikleşmeye ters olmasına rağmen finans oligarşisinin gönlünde yatan, iştahını kamçılayan ezeli bir istek idi.

Burjuva iktidarlarının, en liberalleri bile yeri gelince en acımasız şiddet ve baskı yöntemlerini uygulamak için asla tereddüde düşmeye­cek kadar bilinçli olduklarını göstermişti. Burjuva "demokrasisi" alaşağı edilebilir, Anayasa ve yasalar rafa kaldırılabilir, üzerine "şal" örtülebilir­di... Bu uygulamalarıyla burjuva siyasetlerinin özünde işçi ve demok­rasi düşmanı, ikiyüzlü demagojiler olduğu açığa çıkmıştı. Kitlelerin ha­reketliliği, demokratik talepler için verilen etkili mücadele hâkim gerici ittifakın şaşkınlığa kapıldığını, iktidarlarının nasıl çürük temellere da­yandığını okraya koymuştu.

Bunalımın aşılamayışla, kitle hareketleri hızla gelişme göstermiş, hem hâkim sınıflar hem de "sol" kesimlerde yeni arayışlara ve bölün­melere yol açmıştı. (...)[5]

Dönemin aktörlerinden Sırrı Öztürk'ün aktardığı bu etkiler Devrim­ci ve Marksist Hareketimizi kendi sorunlarını tartışma ve bunlara bir çözüm yolunu hepbirlikte bulma konusunda uyarmıştır. Proleter Dev­rimci Kurultayla (PDK) hareketimiz işçi sınıfının önder kadrolarıyla bü­tünleşme fırsatı yakalamıştır. İşçi sınıfı ve devrimci hareket arasındaki makas kapanmış; artık İSP'nin oluşması için gerekli şartlar oluşmuştu. Ancak yaklaşan faşizmin ayak sesleri yeni bir darbenin sireninin çalın­ca bu proje rafa kaldırılmıştır. Başlığın altındaki alıntı sadece Ertuğrul Kürkçü'nün ruh halini ve bilinç düzeyini yansıtmaz. O dönemin bütün Devrimci ve Marksistleri aynı ruh hali ve bilinç durumu içindedir. O dö­nemin Devrimcileri siyasal ve sosyal Devrimin ana unsuru olan işçi sı­nıfı ile bütünleşmek ve partileşmek yerine onlar adına kendilerini öne çıkararak hareketi mutlaklaştırmışlardır. Kitlelerden soyutlanarak sis­tem için kolay lokma haline gelmişlerdir. THKO, THKP-C, TİİKP, TKP(M-L), vb. örgüt arayışları ayrıntılı incelenmelidir.

Emperyalist-kapitalizmin ve onun yerli ortaklarının "böl-parçala-yönet" taktiklerini İSP'nin oluşturulması ile bozamamışlardır. Bu tespit ilk etapta o dönemin gerekleri buydu eleştirisiyle karşılanabilir; ancak Proleter Devrici Kurultaylar ve 12 Mart Darbesi arasındaki tarih bu tespiti şaşmaz bir doğru­luğa götürmektedir. (PDK, 28 Ekim 1970/ 12 Mart 1971, yani 4,5 ay gibi bir süreç). O dönemin devrimcileri bir seçim yaparak kitlelere yabancılaşı- yorlar. Devrim, onu yapan sosyal-siyasal sınıflar ve onun öncüsü arasın­daki ilişkileri doğru kavrayamamışlardır. Bu seçimin etkisi günümüze kadar uzanmaktadır. Hareketin amacından çok hareketin kendisinin mutlaklaştı- rılması şimdiki parçalanmış tabloya bir atıftır ve hareketimiz içindeki bütün hiziplerin temelleri neredeyse o dönemde filizlenmiştir. PDK'nın başarısız­lığının bedelleri ağır olmuştur. Aynı zamanda hareket yönünde bir fetiş olu­şarak günümüzdeki yerinden kıpırdamaz hiziplerimizin fetişe olmuş karak­terlerini açıklamanın ipucunu vermektedir; ayrıca, Devrimci ve Marksist Ha­reketimizin bu kesimi için yapılabilecek pek fazla bir şey yoktur.

Emperyalist-kapitalist sistem her durumda hareketimiz açısından yabancılaştırma efektleri vermektedir. Ancak hareketimiz kendini sınıf mücadelelerini akışına bırakmıştır.

Hareketimizin doğruları o kadar çok ve dağınık haldedir ki, bunlar yabancılaşmaya yabancılaşmadan bir araya gelememektedir. Bu du­rumdaki bir harekete II. TTKK gibi bir projeyi götürmek pek bir fayda do­kundurmuyor. Politika doğru zamanda doğru hareketi yapmaktır. Ancak bu anlayış da komünist hareketin bilinç unsuruna yabancılaşmadır. Ha­reketimiz ya kendi yabancılaşmasıyla barışık bir halde kurtarıcısını bek­leyecektir ya da kendi yabancılaşmasına yabancılaşarak sınıflar müca­delesinin bir oyun olmadığını seyircilerine bir şok halinde verecektir.

Ancak bu ihtiyaç gerçekten hissedilmeden gerçekleşmeyecektir. Kolektifimiz'in vurgulamak istediği tarihsel olarak II. TTKKyı Devrimci ve Marksist hareketimizin genelini kapsayacak şekilde gerçekleştirerek partileşmektir. Bu mücadelenin birçok hizbi yabancılaşmadan kurtara­cağına inanıyoruz. Bunun için öncelikle hâlâ sınıflar mücadelesine ve Devrimci ve Marksist Hareketimize yabancılaşmamış unsurların bir araya gelerek belli ilkeler doğrultusunda PDK benzeri bir oluşumu ger­çekleştirmeleri gerekmektedir.

19 Ağustos 2006


[1] Süleyman Nuri, Çanakkale Siperlerinden TKP Yönetimine Uyanan Esirler (Anı), TÜSTAV Yn., 1.bs., 2002, s.223. Güney Kafkasya halklarının Beyaz Ordu'ya karşı verdiği savaştan kısa bir panaroma olan alıntı, aslında yaşadığımız coğraf­yanın Sol'unun tarihine çok iyi bir göndermedir. Şimali Kafkasya'da siperler bir dolup bir boşalsa da Kafkasya'nın şanlı proletaryasının ve köylüsünün partisi ön­derliğinde Kafkasya'nın ezilen halkları birer birer kendi Ekim Devrimlerini örmüş­lerdir. Onların şanlı mücadelelerini saygıyla anıyoruz...

[2] Çok yakında MHP ile aynı kitle mitinginde İP'liler yerine madalyonun öteki yüzü olan SİP'lileri görürsek şaşırmayacağız.

[3] Brecht sahnelediği oyunlarda sahnede olanın aslında bir oyun olduğunu ve se­yircinin oyundaki karakterle bütünleşerek katarsist yaşamasını engellemek için oyunun içine oyunun akışını bozan ve seyirciyi kendine getirmeye yarayan bazı mizansen, efekt, roller vb. koymuştur. Amaç aslında oyunun ne anlatılmak iste­diğini seyircinin karakterle bütünleşmeden eleştirel bir gözlemle anlamasını sağlamaktır.

[4]     Sırrı Öztürk, 12 Mart 1971'den Portreler I, Sorun Yayınları, 6. Baskı, Şubat 1999, s.25-26.12 Mart Muhtırası sonrası Ertuğrul Kürkçünün Ankara SBF'de gazetecilere yaptığı konuşma.

[5] A.g.e., s.41 -44.

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.