Bilim, felsefe, büyü ve dinden en önce sanat vardı. Sanat, ne dinden ve büyüden; ne de oyundan türemiştir. Sanat, tüm bunları da içeren bir insan etkinliğidir.
Sanatsal etkinlik, insanın inorganik parçası olan doğaya karşı savaşımı sayesinde olmuştur. Sanatsal etkinlikler, insanların ortak yaşarlılık sayesinde evrimleşebildiğine de bir kanıttır. Çünkü her sanat ürünü bir başka insana veya insan topluluğuna belli bir mesaj vermeyi içerir. İnsanların doğa karşısında kaldıkları çaresizlik durumları ya da ihtiyaçları onları sanatsal yaratıcılığa yönlendirmiştir. Ölüm acısını dindirmek için ağıtlar yakılmış, hastalıkları iyileştirme arzusuyla büyüler yapılmış. Korktukları ve anlayamadıkları doğa olayları karşısında tanrılar ve dinler yaratılmış.
Dinlere sürrealist sanat diyebiliriz. Tüm dinî metinler şiirsel bir dille yazılmıştır (Özellikle Kurân şiirsel bir akıcılık arzeder). Her insan topluluğu, ilk tanrı veya tanrıçalarını kendi simasına benzeterek yapmış. Çinlilerin tanrıları Çinlilere; bir başka topluluğunki de gene kendisine benzemiştir.
Sanatın ilk biçimlerinden olan resim, müzik, heykel, oyun vb. etkinlikler hep ortaklaşa yapılmıştır. İnsanlaşmada ortaklaşalık önemli bir belirleyen olmasına karşın, tek belirleyen bu değildir. Zira ipekböceği, arı, karınca vb.leri de ortakçıl bir yaşam sürdürürler. İnsanınkini hayvandan ayıran; insanın karın doyurma içgüdüsünden sıyrılması ve sonucunu hesaplayarak ya da daha sanat yapıtına başlamadan, onu kafasında planlayabilmesidir. Yoksa arılar, aralarında hiçbir boşluk kalmayacak biçimde mükemmel altıgen petekler yaparlar. Karıncaların her türlü doğa olayına karşı etkileşimi tamamen karnını doyurma ve soyunu sürdürme içgüdüsünden kaynaklanır.
Pozitivist Darvinciler, sanatsal yeteneğin insanların genlerinde olduğunu iddia ederler. Yapılan arkeolojik kazılardan elde edilen bulgular bu iddiayı çürütmüştür. Kuma Satra adasında yaşayan Kubu toplumunda hiçbir sanatsal ve dinsel simgeye rastlanmamıştır. Hatta Kubular, taş alet bile kullanamamışlardır. Orada bulunan bambu ağacından yapılan tüm alet ve edevatları, taş, tunç vb. biçimde sıralanan tarihsel evrelerle örtüşmemek- tedir. Kubular'ınkine "tahta çağı" denilip denilemeyeceğini antropologlara sormak lâzım! Yakın zamanda İran'da rastlanan âdem babaların sanatsal etkinlikleri veya dinleri var mı henüz bilmiyoruz/öğrenemedik.
Doğaya Karşı Savaşım Aracından Sınıf Savaşımı Aracına
İnsan doğaya karşı olan savaşımını avladığı hayvanın kemiği, kürkü ve doğada nadir bulunan malzemelerle kurduğu ilişkisini anlamlan
dırma amacıyla ürettiği büyülerle güçlendirme ihtiyacı duymuştur. Yüzlere sürülen boya ya da takılar insanın doğayla olan özdeşiminden doğuyor ve bu yöndeki birikim zamanla topluluk içinde seçkinlerin kullandığı malzemeler haline geliyordu.
İnsanın doğaya karşı verdiği savaşımdan doğan sanatsal etkinlik, sınıfların oluşmasıyla birlikte artık sınıf savaşımının bir aracı halini almıştır.Üretim araçlarının gelişmesiyle bağlantılı olarak insan, soyut- mantıksal düşünce aşamasına ulaşmıştır. Dolayısıyla matematik, mekanik, felsefe vb. disiplinler ilk kez köleci toplumda ortaya çıkmıştır. Bu bilimler geliştirilmeden önce, insan doğadan henüz kopmamışken, sa- natsal-imgesel etkinliğe sahipti.
Her sanatçının dünya görüşünü ve ürettiği sanat yapıtındaki içeriği, biçimi belirleyen; o sanatçının içinde bulunduğu tarihsel-toplumsal koşullardır.
Sanat ve estetik, her tarihsel süreçte çok farklı biçimlerde tanımlanagelmiştir. Kendisini değişik isimlerle adlandıran çok sayıda sanat akımı oluşmuştur. 18. y.y.'da (1750) Alman filozof A.G. Baumgarten tarafından kullanılan 'estetik' terimi artık 'sanat' terimiyle birlikte kullanılmıştır.
Ortaçağda hâkim olan dinsel estetik, klasikçi estetik ve akademizm gibi normatif estetik dayatması, karşı sanat ve estetik anlayışlarına yol açmıştır. Normatif estetik dayatması, temel olarak romantiklerin H. Taine ve modern burjuva estetiğinin temsil ettiği, "sanat sanat içindir" formülünde tarifini bulan akımdır. İkincisi ise; normatif dayatmalara, klasikçilere, romantiklere, dinsel estetiğe ve anti- normatifçilere karşı savaş açmış olan Diderot, Lessing ve Herder'in temsil ettiği akımdır. Toplumcu gerçekçi sanat akımının temelini teşkil eden, sanattaki bu yenilenmeyi daha sonra, Belinski, Çernişevski, Dobrolyubov vb. devam ettirmiştir.
Estetiğe birinci derecede önem atfedilmesine ilk itiraz eden Hegel olmuştur. Daha sonraları, aynı nedenden dolayı Marx da bir Amerikan ansiklopedisinin estetik üzerine bir bölüm yazma teklifini reddetmiştir.
Marksizm'le birlikte, estetik kavramı sınıf savaşımı içinde düşünülmüş böylelikle bilimsel tahlille yerli yerine oturtulmuştur. Oysa Hegel ve Feuerbach'ta estetik kuram daha çok ahlâk ve dinle sınırlıydı.
Marksist sanat ve estetik kuramını derli toplu olarak gün yüzüne çıkaranlar; Almanya'da Franz Mehring, Fransa'da Paul Lafargue1, Rusya'da Georgi Plekhanov, Anatoli Vasilyeviç Lunaçarski vb. olmuştur.
Marx ve Engels'in sanat ve estetik hakkındaki fikirleri çok geç derlenerek gün yüzüne çıkartılmıştır. Yazıları ancak 1930'da çevriliyor.
1 Paul Lafargue, Marx'ın damadıdır. Yaşlanıp bakıma muhtaç duruma gelince, başkasına yük olmamak gerekçesiyle eşiyle birlikte intiharı seçmiştir.
Fakat daha sonra Sovyet sanatçıları bu temeli genişletip, dünya çapında bir ağırlık merkezi oluşturabilmişlerdir.
Marksizm'in dünya halklarına taşınmasında, sanat ve sanatçıların rolü büyük olmuştur. Genel olarak yeni düşüncelerin, eskimiş düşüncelere karşı mücadelesinde, felsefecilerin ve bilim insanlarının yanında sanatçıların da çok ağır bedeller ödemiş olduğuna tarih tanıklık etmiştir. Tüm çağların sanatçısı olarak kabul edilen Shakespeare, orta çağ klasikleri ve normatifçileri tarafından barbar ve sapkın olarak damgalanmıştır.
Dünyada yaşanan sosyalizm deneyimi, sanat ve estetik açısından tam bir Rönesans etkisi yaratmıştır. Sovyetler Birliği, sanatsal kurumlar oluşturarak, tüm ilerici dünya sanatçılarını birleşik bir harekete yönlen- direbilmiştir. Nazım Hikmet'i, Resul Hamzatov'u, Picasso'yu, Orhan Kemal vb.ni dünya çapında etkili isimler haline getiren şey ilerici sanatta oluşturulan merkezi kurumlaşma idi.
Sosyalist gerçekçi sanat akımına öngelen süreçte eleştirel gerçekçi akım oluşmuştu. Eleştirel gerçekçiliğin en önemli temsilcileri, Dostoyevski, Tolstoy vb. idi. Bu sanatçılar, toplumu ve insanı çok iyi çözünmüyorlardı. Ancak bir çıkış yolu, bir kurucu perspektif sunamıyor- lardı. En sonunda insanlığa mutluluk yolu olarak sevgi ve Hıristiyanlık dinini öneriyorlardı.
Plekhanov'un 'Adressiz Mektuplar' yapıtıyla yer edinmeye başlayan Marksist sanat ve estetik kuramı 1950'lere gelindiğinde dünya çapında ilerici sanat cephesini etkilemiştir. Dünyada en nitelikli sanat yapıtları bu kuramının etkisiyle ortaya çıkmıştır.
Durumun ciddiyetini anlayan ABD, güdümlü kültür-sanat araçları oluşturmaya girişti. Rockefeller, Ford vb. şirket ve vakıfların finansmanıyla, anti-komünist faaliyetler yürütecek olan sanat kurumları oluşturulmaya başlandı. Congress For Cultural Freedom (Kültürel Özgürlük Kongresi) kuruldu. Bizzat CIA tarafından yönlendirilen kültür-sanat dergileri çıkarıldı. Bu dergilerde yazması için ünlü "solcu" yazarlara yüksek miktarda maaşlar ödendi. Almanya'da Der Monat (1948) çıkarıldı. İngiliz Dışişleri Bakanlığı ve CIA ortaklığında Encounter (1953) adlı bir dergi çıkartıldı. Sanatın her dalında faaliyet yürüten bir anti- komünist sanat cephesi oluşturuldu. CIA güdümlü bu sanatsal faaliyetlerde şu ya da bu şekilde rol alan isimlere bir bakın: George Orvvell[1], Henry Miller, Ernest Hemingvvay, Simone de Beauvoir, Arnold Toynbee, Jean-Paul Sartre, Jorge Luis Borges, Arthur Koestler, Hamish Hamilton, Bertrand Russell vb. gibi en ünlü kişiliklerdir bunlar. Encounter Dergisi 1953'ten 1990'a kadar yayın hayatını sürdürüyor. Bu dergi o zamanlar 40 bin tiraj yapıyor.
Sanat Savaşımı Sınıf Savaşımından Kopuk Değildir
1920'lerde öne çıkan gerçeküstü akımlar ve kaba materyalizm, 1950'lerde sosyalizm deneyleri sayesinde nispeten geriye itilmişti. Sosyalizmden geriye düşüşle birlikte; gerçeküstü, nihilist, freudyen, dinsel mistik akımlar yeniden moda durumuna geldi. Bir dönemin sosyalist etiketli bir yığın sanatçısı, yenilgi döneminde maaşını aldığı şirketin, medya holdinginin düdüğünü çalmaya başladı. Bu tarihsel deneyim çok önemli bir gerçeği kanıtlamış oluyor: Sanat savaşımı, sınıf savaşımından kopuk değildir. Sınıf mücadelelerinin durumu, sanat ve kültür durumunu da belirliyor.
ABD'nin kurduğu sanat merkezlerinin satın alamadığı, Pablo Picasso gibi sanatçılar da vardı. Picasso; "sanat düşmana karşı savunmada ve saldırıda bir savaş enstrümanıdır" diyordu. Nazi işgaline karşı Paris'te direniş hücrelerinde görev almıştı Picasso. ClA'nın bütün çabalarına rağmen SSCB aleyhinde tek bir demeç vermemişti. SSCB'de veya üyesi olduğu Fransız Komünist Partisi'nde yaşanan sorunlara o; "bunlar bizim aile içi sorunlarımızdır, sizi ilgilendirmez" diyordu. Ayrıca Stalin'in ölümünden sonra SBKP yönetiminin Stalin'i eleştiren değerlendirmeler yapma teklifini de geri çeviriyor.
Sanatı, toplumu değiştirmenin bir aracı olarak gören ve bunun gereğine göre konumlanan sanatçılar, bu duruşlarının bedellerini hapis, ölüm, sürgünlerle ödemişlerdir. Bertolt Brecht, Nikola Vaptsarov, Federico Garcia Lorca, Victor Jara, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Yılmaz Güney vb.leri bu gerçek sanatçılardan yalnızca birkaçıdır.
Burjuvazi saldırdığı yerlerde, oranın kültür mirasını yağmalar, tarihte İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılmasıyla, bugün Irak'taki tarihi kütüphanenin yağmalanması aynı nedenden kaynaklanır. Kültürel ve tarihsel bağları kopartarak insanları denetleyebilme ihtiyacıdır bu.
Egemen sınıf, tamamen yok edemediği şeyi içeriğini bozarak kendi çıkarına kullanmaya bakar. Doğumunun yüzüncü yıldönümüne kadar, Picasso'nun Guarnica adlı tablosu, ülkesi olan İspanya'ya sokulmamıştı. ABD tarafından özel olarak görevlendirilen sanatçıların, karşısında dayanamayıp birer birer intihar ettikleri Picasso'nun, resimleri Türkiye'de uluslarötesi tekelci sermayenin yerli baş temsilcilerinden olan Sabancı'nın müzesinde sergilendi (Şimdi de ilerici heykeltıraş Rodin'in eserleri Sabancı'nın müzesinde sergilenmektedir). Picasso, sosyalizmden yana olan duruşundan arındırılarak ve içi boşaltılarak sistem tarafından kullanılmış oldu. Yaşarken satın alınamayan sanatçılar böylelikle ölümlerinden sonra zararsız hale getirilerek, sistem lehine bir kullanıma tabî tutuldu. N. Hikmet, S. Ali, O. Kemal, Y. Güney vb. sanatçılar tüm dünyadaki benzerleri gibi ölümlerinden sonra bazı yönleri magazinleştirilerek ve bu kişilerin asıl kimlikleri ustalıkla gizlenerek sistemin hizmetine koşuldu.
Dünya çapında, sanatçıların birçoğu; sosyalizm cephesindeki geriye düşüşle birlikte yaşayan ölülere dönüştürüldüler. Dünyadaki sanat ortamına, varoluşçuluk, nihilizm, freudculuk, bilinemezcilik, sürrealizm, vb. gibi bayağılığı estetize eden akımlar hâkim olmuş durumdadır.
Bugünün sanat ortamına baktığımızda, sanat ve estetik düzeyinin tüm bilimsel-teknik ilerlemelere rağmen, antik dönemden ya da Rönesans döneminden daha ilerde olduğunu söyleyebilir miyiz?
Gerek antik çağda, gerekse Rönesans döneminde sanat, bilim ve felsefe insanlarında tüm eksikliklerine rağmen bir ilkesel duruş vardı. Şimdiki küresel gericilik döneminde ise, bunun tam tersi olarak; açgözlülüğe, erdemsizliğe, ilkesizliğe, aşksızlığa, bayağılığa övgü vardır. Sınıf mücadelelerindeki yenilgilere bağlantılı olarak, bilim ve felsefede olduğu gibi, sanat ve estetikte de bir çoraklaşma-gericileşme yaşanmaktadır. Dünyada en çok sattırılan kitap, film, resim, müzik, mimari, vb. eserlerin içeriği fantastik bilim dışı düşlerle doludur. En vahim tarafı ise, kitlelerin bunu isteyen, bunu seven duruma getirilmiş olmasıdır. Sınıflar savaşı önce zihinlerde kazanılıyor.
Putları Kırmak
Nazım Hikmet, o dönemin sanat-edebiyat alanında oluşmuş gericiliğe karşı savaş açmıştı. Eserlerinde yalnızca iç dünyalarını veya yalnızca dış alemini konu edinen sanat ve sanatçıları 'put' olarak tanımlayıp, çıkardığı "Resimli Ay" adlı dergide bu putları yerden yere vuruyordu. Putları kırma kampanyası öyle bir etki yaratıyor ki, Nazım- lar'ın bürosu fiilî saldırılara maruz kalıyor.
Rusya'da gerçekleşen sosyalist devrim, tüm dünya da olduğu gibi Türkiye'de de S. Ali, K. Korcan, E. Gökçe, N. Hikmet, O. Kemal, R. İlgaz, Y. Güney, A. Dino, A. Memedoğlu, A. Arif vb. gibi işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana taraf olan sanatçıların yetişmesine etki etmiştir. Sosyalizmden geriye düşüş, Türkiye'de yaşanan askerî faşist cuntalarla birleşince, sosyalist gerçekçi sanat akımı tasfiyeye uğradı. Sosyalist gerçekçi sanat akımının yarattığı dalgadan etkilenmiş sanatçılar, daha sonra iki uca savruldular. Bir kesim, zaten başından beri şu ya da bu şekilde taşıdıkları Kemalizm ağusunu tamamen yuttular. Bir kısmı da; A. Camus, J. P. Sartre, Nietzsche vb. gibi varoluşçuluk ve nihilizm kulvarında kulaç atmaya başladılar. Sistem bu sanatçıları kendi hizmetine koşmayı başardı.
Kimileri TRT'de istihdam edildi. Kimileri de Doğan Holding vb. sermaye kuruluşlarında istihdam edildi.
Ama sistem, yalnızca eski solcuları soğurarak kullanmakla yetinmedi. Sıfırdan modeller de yarattı. Örneğin; Tarkan adında bir genci müziğin "mega star"ı olarak sundu. Seda Sayan'ın giydiği kıyafetin aynısını alabilmek için mağazaların önünde uzun kuyruklar oluştu. Artık gençler arasında Y. Güney gibi ya da N. Hikmet gibi olmak isteyenler çok azdı. Tam bir mankurt (beyni alınmış insan) toplumu oluşturuldu. Hababam Sınıfı'nın, Rıfat İlgaz gibi hapis yatmış bir solcu öğretmen ve sanatçının eseri olduğunu çoğunluk bilmez. Lüküs Hayat'ı Nazım'ın yazdığını, Tatar Ramazan'ı Kerim Korcan gibi Sinop Hapishanesinde yatan Nazım'ın kitabını kitapçıdan satın alırken tutuklanan birinin yazdığını gençlik bilmiyor.
Bugünün sanat ortamını yönlendiren putların hayatlarına kısaca bir göz atalım. Bakalım, nasıl yaşıyor ve nasıl üretiyorlarmış?
Hürriyet Gazetesi'nin bu yıl verdiği 'yeni yıl' ekinde Ertuğrul Özkök, Türkiye'de sanat, medya, spor sektöründe meşgul olan ekiplerin hayat hikâyelerini konu yapmış. Şirket patronları, köşebaşı yazarları, şairler, romancılar, felsefeciler, müzisyenler, yelkenciler, futbolcular vb.ler hep aynı karedeler. Hepsinin yaşam tarzı birbirine benziyor. Bu ekipler arada bir buluşup yiyip içiyorlar. Sohbet ediyorlar. Çünkü bir arabanın içinde Doğan Hızlan'a poz veren bu her daldan tüccar takımları; Baylan Pastanesi, Çiçek Pasajı, Bebek Bar, Karadeniz, Ege kıyıları, poker masaları, Atatürk Bulvarı, fest travel, Meyyali Resturant, Şükrü Saraçoğlu Stadyumu, Beşiktaş Balık Pazarı, Er Şen Tesisleri, Rumeli Hisarı, Pera Balık Lokantası, Cumhuriyet Meyhanesi, Veli Bar... vb. yerlerde buluşuyorlar; yiyip içip poker oynuyorlar. Yapıtlarının ne kadar sattığını konuşuyorlar. Dedikodu yapıyorlar. Bazen de kıskançlık nedeniyle kavga ediyorlarmış. Şairler "müşterilerine" indirim yapıyorlarmış.
İşte Türkiye'de ödüllü yarışmalar, imza günleri düzenleyen, bu sanat patronları belirliyor kitlelerin estetik yargılarını. Bir giyim firmasının o seneki modayı belirlemesiyle, bu sanat patronlarının sanat estetiğini belirlemesi aynı saikleri içerir. Her ürün piyasadaki kâr, müşteri, rekabet, reklam vb. durumuna göre üretilip sunuluyor.
Bir dönem bu sistemin mahkemeleri, Orhan Kemal'e eserlerinde hep fakir-fukarayı konu edindiği için davalar açıyordu. Şimdinin sanat patronları da Cezmi Ersöz'ü "konfeksiyon kızları"nı konu edindiği için hor görüyorlar.
Marx, "Kutsal Aile" adlı eserinde Eugene Sue'nun "Paris'in Gizemleri" adlı romanını eleştirir. Çünkü Eugene Sue, romanlarındaki karakterlerini toplumsal koşul ve nedenlere göre değil, kendi iç saplantıları doğrultusunda hareket ettirir. A. Camus ve J. P. Sartre'nin eserlerinde de benzer bir tarz görürsünüz. Bir karakter, hiçbir neden yokken birini öldürür. Annesinin ölümü karşısında da hiçbir şey hissetmez. Bu gibi yazarların sanat yapıtlarındaki içeriği belirleyen, onların dünyaya bakışlarıdır. Bu yazarlar, hayatın-toplumun değiştirilebileceğine inanmazlar. Onlara göre yaşam hep karanlıktır. Işıklı bir çıkış yolu yoktur.
Tüm bilimsel-teknolojik gelişmelere karşın, bu gün Şarlo, Shakes- peare, Cervantes, Tolstoy, Gorki, Nazım gibi sanatçıların ve nitelikli sanat ürünlerinin çıkmayışının sebebi nedir acaba?
Sanat da tıpkı aşk gibi insanî bir eylemdir. Kapitalizmin daima insanî olanı törpülemesiyle birlikte, sanatta "ilerleme" tartışmalı bir şey haline geldi. Şimdi insanlık antik dönem sanatını, Rönesans ve Sosyalist dönem sanatını özlemle arıyor.
Sanaldan Gerçeğe
L. Tolstoy gibi sanatçıların, insanın psikolojik dünyasını ve bağıntılı olarak toplumsal yaşamı o kadar derinlemesine çözümleyebilmele- rinin nedeni; gerçeği -hâkikati- bulup açığa çıkarma tutkusuydu. Bununla bütünleşmiş bir etik, erdem ve onura ulaşma arzusuydu.
Tolstoy, ömrü boyunca, savunduğu şeylere pratik olarak yaşadığı hayatı tutarlı hale getirememenin acısını çekmiştir. Tolstoy, tüm kötülüklerin kaynağının özel mülkiyet olduğunu görmüştü. Ancak kendisi bir çiftlik sahibiydi. Çiftlikte çalışan çok sayıda hizmetçileri vardı. Bir türlü yakasını sıyıramadığı bu hayat, Tolstoy'u mutsuz ediyordu. Başta ailesi olmak üzere, çevresindeki insanların onun mirasının peşinde olmasından müthiş rahatsızlık duyuyordu. Tolstoy'u mutsuz eden diğer bir şey de ün idi. Ünden ve mülkiyet ilişkilerinden kurtulup, sade bir köylü gibi yaşamak istiyordu. Sırf bu yüzden evden kaçıyor. Bir tren istasyonunda, halk bu kişinin Tolstoy olduğunu anlayınca, önünde kuyruğa giriyorlar, ün belası yüzünden yakayı ele veren Tolstoy, uzun süre bankta soğukta beklemenin de etkisiyle rahatsızlanır ve tam da hayalini kurduğu gibi sade bir kulübede ölür.
Şimdiki sistem içi sanatçıların çoğu, ün, şan, şöhret, para için her şeyini feda eder durumdadır. Bu sanatçılar kapitalist anarşi ve sömürüyü mutlak kabul etmektedir. Dolayısıyla bunların düşüncelerini belirleyen yaşam tarzlarıdır. Çünkü sanat toplumsal/düşünsel bir süreci içerdiği için; sanatçının yaşam tarzı sanat ürününün niteliğini belirler.
İnsanı hakikate bağlı kılan, biraz da yaşamın güçlüklerini yaşaması veya hissetmesiyle ilgilidir Charlie Chaplin, okula giderken yalnızca bir çift olan pabuçlarını kardeşiyle vardiyalı olarak kullanırmış. Biri öğleden önce, biri de öğleden sonra giyip okula gidermiş. Keza Orhan Kemal, altı delik çoraplarla gezmeyi tercih edip, kendisine teklif edilen karaborsa işine girmeyi reddediyor.
Bu tür sanatçıları, gerçeğe tutkuyla bağlayan işte bu yaşam tarzlarıdır. Burjuva kökenden gelip de proletaryadan yana tavır belirleyen sanatçılar da vardır.
Küresel gericilik döneminin sanatçıları bir sınıflar üstülük, ideoloji dişilik söylemi tutturmuşlardır. Dolayısıyla sanat ortamına bir halüsi- nasyon, bir sanallık egemen olmuş durumdadır. Bilgi dilendiği gerekçesiyle yargılanan ve gerçeği derinlemesine anlayabilmek için gözlerini kendi elleriyle kör eden Demokritos'un tersine, küresel gericilik döneminin sanatçıları önlerinde cereyan eden gerçekleri görmemek için gözlerini yumuyorlar. Kapalı bir karanlığa, büğüye, halüsinasyona, bilinçaltına, bulantıya yönlendiriyorlar insanlığı.
Yeniden İnşa
Burjuvazi bizim insanlarımızın yarattığı değerleri, kendi çıkarı için kullanmasını çok iyi beceriyor. Bakınız Nazım'ı nasıl işliyorlar? Nazım hakkında yapılan belgesel veya diğer etkinliklerde neler öne çıkarılıyor? Nazım'ın "hayatımda pişmanlık duyduğum tek şey, Piraye'ye büyük haksızlık etmemdir" dediği şeyi, sanki Nazım yalnızca bundan iba- retmiş gibi öne çıkarıyorlar. Ya da Nazım'ın şiirlerini Kemalist ırkçılığın propagandasında kullanıyorlar.
Genel bir savaş kuralıdır bu; yaşıyorken çektirmediği acı koymayanlar, bizim sanatçılarımızı öldükten sonra içlerini boşaltarak kendilerine araç yaparlar. Nazım'ın da eleştirilecek yanları vardır, Pir Sultan'ın da. Ama bunlar özünde halkın sanatçılarıdırlar. Onlarla ilgili her şeyi burjuvazinin elinden söküp almak gerekir. Onların eleştirisi bizim iç meselemizdir.
Nasıl ki yeniden sosyalizm kuruculuğuna girişmek için, sınıfın partisi gibi araçların inşa edilmesi gerekirse; elimizden alınan ve alınmaya çalışılan sanatsal ve kültürel mevzilerimizin de yeniden inşa edilmesi gerekir.
Sanat da tıpkı savaş gibi, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir. Sanat da güçle yapılır. Victor Jara'ya parmakları ezilmesine rağmen, stadyumdaki kitleye coşku vermek amacıyla şarkısını mırıldatan şey, onun emekçi halkın gücüne duyduğu güven idi. Tüm kuşatmalara karşın Grup Yorum'u kesintisiz kılan şey, sanatsal eleştirisi bir yana, onun örgütlü gücüdür. Aslında sınıf mücadelesinin seyri, sanat ürünlerinin muhtevasını da belirliyor.
Sanatçı, kapitalizmde, metanın dolaşım sürecinde artı-değer üretimine katkı yapan bir konuma sahiptir. Ancak sanatçıların bir kısmı, sanatçı aristokrasisini oluşturarak, artı-değerden pay alırlar. Doğal olarak da artı-değere el koyan sınıftan yana bir duruş sergilerler. İşte Türkiye'de şu andaki sanat "piyasası"na yön verenler bu sanat aristokratlarıdır. Bunun dışında kalan sanatçılar ise tek tek ve cılız bir konumdadır. Sanatçı aristokrasisine ve egemen sınıfa karşı etkili mücadele, ancak gerçek sanatçıların ortak mevziler inşa etmesiyle başarılı adımlar atma şansını yakalayabilir.
Bir coğrafyada sanat ve siyaset ne kadar geniş halk kitleleri tarafından ilgi konusu ise, o kadar çok sanatsal uğraş olur ve sanatçı yetişir. Atina'da agora(meydan)da esnaflar alış-verişten sonra toplanıp sanat, siyaset konuşurlarmış. Halk, yapılan her türlü sanatsal etkinlikten haberdar olurmuş. Aslında Anadolu coğrafyasında da zengin ve çok renkli bir kültürel temel vardır. Ancak, "devlet için ulus yaratma" işinde tek ırk ve tek mezhep esasına göre bir düzenleme yapıldığı için, bu zengin kültürel altyapı küllendirilmeye çalışılmıştır. Ziya Gökalp, Namık Kemal vb. simalarla ırkçı-ümmetçi yeni bir kültür mirasının temelleri atılmaya çalışılmıştır. Sovyet Devrimi'ni etkisini biçimsel anlamda taşıyan ve eklektik bir mantıkla kurulan Köy Enstitüleri kültürel küllenmeyi kırmada kimi olumlu etkiler oluştursa da; aynı Köy Enstitüleri Kemalizm ağusunu aydın ve sanatçıların zihinlerine derin bir iz olarak nakşetmiştir.
Orhan Veliler'in oluşturduğu Garip akımının aşılmasında ve sürrealizmi savunan İkinci Yeni akımına karşı mücadelede yer alanlardan Atilla İlhan, ne kadar sosyalist gerçekçi olduğunu iddia etse de kemalizm kulvarlarında kulaç atmış ve bugün oluşan gerici Kızıl El- ma'cıların temel harcı olmuştur. Zaten sistem Atilla İlhan'ı sırf bu dev- letçi-ırkçı-kemalistliğinden dolayı aşırı öne çıkararak ve heykelini dikerek yeni dönemin devletlû Nazım'ı yapmak istiyor.
Sosyalizm dalgası ve Tarihî TKP'nin etkisiyle, Anadolu halklarınca miras bırakılmış olan kültürel-sanatsal temel açığa çıkarılmaya çalışılmış ve epeyce de mesafe alınsada faşist cuntalar bu etkiyi büyük ölçüde kırdı. Sanatın her dalında büyük bir yüzeyselleşme, yozlaştırma dalgası (kapitalist yabancılaşma) aldı yürüdü.
Bu kültürel erozyon dalgası solu da kapsadı. Devrimci hareketin içinden ve etki alanından sanata merak salan insanlar, daha Marx'ı okumadan, kadını köle olarak gören hiççi Nietzsche'nin hayranı kesildiler. Marx'ı okumadan ve özümseyemeden Marksizmi eleştirme "mo- dası"na kapıldılar. Hiyerarşi karşıtı, örgütçülük karşıtı bir pozisyona savrulanlar oldu. Bilimsel terminolojimiz sulandırıldı, dil, terim, kavram ve literatür kargaşası yaygınlaştırıldı. Tabii bu tablonun oluşmasında devrimci hareketin iradî rolünün olduğuda söylenmelidir.
Mevcut sanat ortamında iki cepheden söz edilebilir. Biri, bayağılığı, nihilizmi, freudyenliği, bilinemezciliği, vb. esas alan kesim; diğeri de Kemalist ırkçılığın biçimciliğini "toplumcu gerçekçilik" olarak pazarlayan kesim. Marksist sanat cephesi olarak tanımlanabilecek bir ses henüz parçalı ve cılız durumdadır. Bir otorite, bir belirleyici etken olarak henüz vücut bulmamıştır.
Sınıf savaşımında sanat cephesinin küçümsenemeyecek bir rolü ve etkisi vardır. Emperyalistler saldırı ve katliamlarını, dünya halklarına "normal" olarak kabul ettirmek için sanatsal araçları kullanıyorlar, Saldırı politikalarına uygun film senaryoları önce Holivvood gibi merkezlerde gerçekleştiriliyor. Daha sonra kitleler aynı filmi izliyormuş gibi, Irak ve Lübnan'daki katliamı seyrediyorlar. En çok izlenen filmler, diziler, çizgi filmler ırkçılığı ve mistisizmi pompalıyor kitlelerin beyinlerine. Toplum bu şekilde kolayca ve hızla yönlendirilebiliyor. Kurtlar Vadisi'nde "kahraman" olarak yansıtılan çete, mafya, kontrgerilla, gerçek hayatta da "kahraman" olarak alkışlanıyor!
Yaşananlar doğal bir sonuçtur. Fakat nereye kadar? Hızla tükettirilen yoz ve anlamsız sanat ürünleri, aynı hızla yok olabiliyor. Bayağılığın değerli hale gelmesi sınıfsal yenilgiyle ilgili bir durumdur ve geçicidir. Oysa gerçekçi ve sosyalist gerçekçi kaygılarla üretilmiş sanat ürünleri, bir dönem için hasıraltı edilse de gücünü gerçek yaşamdan ve hakikatten alan değerini yitirmeyip ölümsüzleşiyor. Özgün örnekler sunabiliriz. Bu gün yaşamı bütün yönleriyle ele alabilen sanat ürünlerine ihtiyaç vardır. Shakespeare veya Cervantes'i ölümsüz kılan, onların yaşamı bütün çelişkileriyle birlikte ele almış olmalarıdır. Don Kişot'ta iyilik-kötülük, bayağılık-yücelik, gerçek-ütopya, çirkin-güzel, vb. karşıtlıklar bir arada verilmiştir.
Bir işçinin sorunlarını işlemek için mutlak olarak işçinin yaşamının ele alınması gerekmeyebilir. Patronu anlatarak da işçinin sorunları sergilenebilir. Örneğin, Shakespeare Kralı anlatarak halkın sıkıntılarını çarpıcı olarak ortaya koyabiliyor.
Bir sanat eserinin içeriğini belirleyen; genellikle o sanatçının dünya görüşü veya hayata bakış açısıdır. Biçim de bu içeriğin bir yansıması olur. Nazım Hikmet, içerik ve biçim ilişkisini kadın çorabıyla örnekliyor. "Biçim tıpkı kadın çorabı gibi olmalı" diyor. Eseri güzel gösterecek, ama kendisi belli olmayacak. İçerik net olduktan sonra, bu içeriği yansıtacak çok çeşitli biçimler denenebilir.
Aynı konuyu ele alan iki ayrı sanatçı birbirinin zıddı mesajlar verebilir. Örneğin; Sait Faik, hayat kadınlarını ele alıp, hayat kadınlarının insanları yoldan çıkaran ve kötü, çirkin birer şeytan oldukları mesajını verirken; Orhan Kemal, bunun tam tersi bir mesaj verir. Orhan Kemal hayat kadınlarının yaşam zorluklarını, içinde bulundukları durumun nedenlerini verir. Onlardaki insanî yönü öne çıkarıp aydınlığa ulaştırır. Onları aşağılamaz.
Görüngüyü olduğu gibi taklit etmek de, gerçekliği tersine çevirmek de doğru değildir. Esas olan; görüngüyü mevcut durumundan olması gereken duruma doğru değiştirmeye çalışmaktır.
Piyasayı işgal etmiş olan sanat patronları, bataklığı olağan gösterip, bataklığa övgü diziyorlar. Bizim sanatçılarımız ise bataklıkta çiçek yetiştirmeyi başarmak zorundadır.
5 Ağustos 2006 2 Nolu F Tipi Cezaevi-Kandıra
[1] Ölüm döşeğindeyken cebinde taşıdığı not defterine kaydettiği komünist eğilimli arkadaşlarını ingiliz gizli servisi MI 6'ya ihbar ediyor.
