Resmî Tarih Polemikleri - 6

Tolga Ersoy

Türkiye -ve benzeri ülkelerde- tarih okuyucusu olmak zor!

Ya yüzyıldan bu yana anlatılan masallara inanacaksın ve bu yala­na sığınıp reaya olmanın hazzını yaşayacaksın, ya da bu yalanı sorgu­layacaksın ve sorgulama sürecinin her türden eziyetine katlanmayı in­san olabilmenin, onurlu yaşamın bir parçası sayacaksın.

Düşünün bir; önce anlatılan ne varsa tümünü reddedecek ve ar­dından, reddettiklerinin arasından bir ayıklama yaparak gerçeğin kur­gusunu yeniden oluşturacaksın. Ve bu "ret-ayıklama-yeniden okuma" sürecinde bunca yıldan bu yana yalanlarla avutulmanın-uyutulmanın kışkırtıcı kızgınlığına katlanacaksın!

Örnek olsun, bir okuma yapıyorsunuz ya da otuzlu yıllar hakkında küçük bir deneme yazma hazırlığınız var ve otuzlu yıllarda neler olup bittiğini merak etme gibi bir sorununuz var...

Bu şekilde kurgulanmış bir başlığın altındaki "boşluğu" doldura- bilmek için gösterilebilecek çaba, bu çabanın sahibi için hayal kırıklığı yaratabilecek sonuçlar doğurur. Aynı hayal kırıklığını okuyucuda yaşa­yacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki "konunun" kışkırtıcılığını da bu söz ettiğimiz türden hayal kırıklıkları sağlar. Ortalama bir tarih okuyucusu ile sıradan bir tarih araştırmacısı bu unsuru sorgulamakla yükümlüdür; niçin otuzlu yıllara ait okumalarda bir doyuma ulaşamıyoruz, niçin otuzlu yıllar hakkında okurken herhangi bir konuda soru sorabilecek kadar bir bilgiye ulaşmakta dahi zorlanıyoruz vb.?

Tarihin okunmaması ya da sorgulanmaması için yazılan ya da bu kadarının yeteceği düşünülerek hazırlatılan, Enver Ziya Karal türü "ta­rihçilerimizin" yazdıklarını bir yana bırakalım; yerli yabancı "en bi baba" resmî tarihçilerimizin ciltler dolusu efsanelerine bakalım. Zaman geç­tikçe -neredeyse bir yüzyıl- tarihimizdeki konumu itibariyle önemini yiti­ren, bir buçuk günlük yerel nitelikli bir Erzurum Kongresi ile bizim otuz­lu yıllar olarak yeniden tanımlamaya çalıştığımız koca bir on yılın aynı hacimle bir kitapta yer alması okuyucu için sorgulanması gereken bir konu değil midir? Yanıtımız kısaca "evet" şeklinde olacaktır ve tezimiz, otuzlu yıllara ait tarih yazımının, bir futbol deyimi ile tanımlarsak dar alanda kısa paslaşmalar biçiminde kurgulandığı şeklindedir. Yeni uyuşturucumuz futbol sektörünün prim yaptığı bu günlerin etkisiyle söylemimize devam edersek, bir gol atılmış ve üstüne yatılmıştır. İdeo­lojinin oluşumunda ya da onun restorasyonunda-rekonstrüksiyonunda anılan yılların öneminin bilinmesi bu sorgulamayı acil bir sorun haline
getirilecektir. Resmî tarihin, tarihin bu bölümünü dillendirirken genel yön­teminin dışına neden çıktığının nedensellik ilişkileri içinde sorgulanması, daha ilk andan bazı doğrulanmamış yanıtlarımızın zihnimizde kendisine yer bulması sonucunu verecektir: "kemalizmin altın yılları" olarak tanım­lanan ve birçok yazında efsaneye dönüştürülen tablonun yerini sefaletin, gün geçtikçe derinleşen yoksulluğun görüntüleri mi almalıdır?

Her soluklandığımızda sorumuzu tekrar tekrar soralım: otuzlu yıl­lara ait genel görüntünün ancak anlatıldığı kadarıyla, o da kısacık, bi­linmesi istenmektedir, neden? İdeolojinin bu süreçte hangi şartlar al­tında yeniden üretildiği ve dolayısıyla "rejimin" niteliği ya da onun "adı" gözlerden gizlenmek mi istenmektedir... vs. birbirinin benzeri uzayıp giden sorular. Ve elimizde bizi yanıtsız bırakmaya şartlanmış yüz bin­lerce sayfalık tarih masalı...

Polemik(ler)'in bu bölümünde tarih okumasında işimizi kolaylaştırmak üzere kısa bir "otuzlar kronolojisi" oluşturulmaya çalışılacaktır; söz ettiği­miz nedenlerden ötürü bu kısalık, bir zorunluluğun sonucudur. Ayrıntılar hakkında sorgulayıcı bir yaklaşımın zihin açıcı olması kaçınılmazdır.

Önce "otuzlu yıllar" nitelememizdeki sınırlarımızı belirleyelim. Eğer otuzlu yıllar tanımlaması bir nicelikten çok bir niteliği işaret ediyorsa ki, çalışmamızda öyle, onu Serbest Parti deneyimi ve Menemen-Kubilay olayı ile başlatıp Mustafa Kemal'in 1938'deki ölümü ile sonlandırabili- riz. Bir diğer sınırlama niteliğin ağır baskısıyla 1933-1937 yılları arasını kapsayabilir ki bu dönemde totalitarizm ve ideoloji tarihimizin hiçbir döneminde olmadığı kadar "şeffaf" ve açıktır; erkin yoğunluğu hiçbir şeyin gizlenmesine gerek duyulmamasına yol açmaktadır. Daha önce­ki yazılarda sözünü etmeye çalıştığım "merkezi umumi" olgusunun üzerindeki gizlilik örtüsünün kalktığı, daha doğrusu böyle bir gizliliğe gereksinim duyulmadığı bir dönemdir. Yasama-yargı-yürütme erki ka­yıtsız şartsız kişilerin egemenliği altındadır ve doğal olarak devletin bekası ve milletin esenliği için bundan daha iyisinin olamayacağı dü­şünülmektedir. Devletin bu şekilde yapılandırıldığı ve merkezi umumi yapısının kendisini rahat hissettiği bu dönem, resmî ideolojinin kendi­sini yeniden üretmesi ve geliştirmesi için gerekli tüm olanaklara sahip­tir ve kuşkusuz bu "rahatlığı" sonuna kadar kullanmıştır. Resmî ideoloji kendisini geliştirir ve yeniden üretirken, bunun doğal sonucu olarak yoksulluğun ve sefaletin derinleşmesi kaçınılmazdır. Devamında gelen ve yoksullukla paralel bir seyri zorunlu olarak izleyen faşizminde derin­leştiği "millî şef dönemi" bu bağlamda ayrı bir okumayı, kuşkusuz de­vamlı bir okumayı gerektirmektedir.

Serbest Parti muvazaa komedisi ile Kubilay trajedisine açıklayıcı özelliklerinden dolayı deneme dizimizin değişik puzzle'larında (bulma­ca) tekrar tekrar yer verilmektedir. Bu iki olayın çakışmasının ve bu çakışmanın zamanı ile yeni bir sürecin başlangıcını oluşturmasının da üzerinde durulması gereken bir konu olduğunu söyleyip ya da tüm resmî tarihçilerimizin bu türden olayları ele alırken yaptıkları gibi, "oldu bitti" deyip okumamıza başlayalım.

Böyle bir başlangıçla birlikte önceden yaptığımız bir anımsatmaya bir kez daha yer vermek zorunlu oluyor; bu da anlatılmayanın yazılma­yanın aksine yoksulluğun günden güne arttığı sefaletin an be an derin­leştiği gerçeğidir. Böyle bir ortamda ideoloji inşa etmenin de hem güç hem de kolay yanları vardır. Konan yakıcı vergilerle ve gelenekselle­şen söylemle "her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe gerek­sinim duyulduğu ve bunun içinde halktan fedakârlık beklendiği" bu günlerde, devasa bütçelerle yurt dışında ulu önder heykellerinin yaptı­rıldığını ve bu durumu tartışanların yıkıcılık-bölücülükle suçlandığını da anımsayalım. [Resmî tarihin neresinde yazar bu anıtların kaça mal ol­duğu...?, bakınız Taksim anıtı...!] Öğrenelim ve unutmayalım. İşin doğ­rusu, bugünlerde, otuzlu yıllarda irili ufaklı hiç bir muhalefete yaşam hakkı yoktur ve en samimi eleştiriler dahi erksel tepki ve terör uygula­ması ile susturulmaktadır.

20'li yıllardan itibaren süre giden iktidar mücadelesinde bütün mu­halefet unsurları çeşitli testleri takiben susturulmuştur ve yürütme, ya­sama ve yargının neredeyse tek elde toplanması için girişimlere baş­lanmıştır. Potansiyel muhalefet odağı olacağı düşünülen en has dev- letçi-ittihatçı yapılanmalar, Türk Ocakları örneğinde olduğu gibi, kesin emirlerle bir süreliğine kapatılmış ve Serbest Parti sonrası ola­sı/potansiyel tartışmaları engellemek için meclis feshedilerek tek elden yeni milletvekillerinin atanması sağlanmıştır. İstanbul-Ankara ya da eski rejim yeni rejim ayrımının netleştiği süreçte bir diğer muhalefet unsuru olabilecek basın da bu susturma ve yeniden inşa hareketinde payına düşeni alacaktır. Basının payına düşen tehdit ve susturmadır, zor kullanımı olağan ve sıradandır. Yaşamın hiçbir alanında en ufak bir eleştiriye tahammül gösterilmez; "havaların kurak geçeceğini" yazmak, milletin efendisi "çiftçinin aç olduğunu" yazmak ağır cezalar gerektiren suçlar olarak değerlendirilmekte ve cezalandırılmakta ya da konu ya­zarıyla birlikte satın alınmaktadır. Sözlerimin doğruluğu otuzlara yöne­lik bir tarama ile kanıtlanabilir.

Bu "tek elin" görünen kısmını Cumhuriyet Halk Partisi oluşturacak­tır. Yeniden tanımlanmaya çalışılan haliyle CHP'nin ülkeyi ve milleti esenliğe götürecek her türden birikime sahip olduğu ve bu nedenle ulu önderin çizdiği yolda tek yetkili olduğu de facto ilan edilmiştir. Dolayısıyla devletin, ülkenin ve milletin her hangi bir başka yapıya gereksinimi yok­tur. Ve izleyen on yıllar boyunca da olmayacaktır. O yıllarda, bugünün yanlış tanımlamasıyla derin devlet Mustafa Kemal-Recep Peker-İsmet İnönü'den oluşmakta ve tüm egemen kurumsallaşmasıyla CHP bu de­rinliğe fiili ve hukuki bir form kazandırmaktadır. Mustafa Kemal'de birçok konuşmasında partisinin bu niteliğini ısrarla vurgulamakta sakınca gör­memektedir. Kimbilir belki de uluslararası konjonktürün parlayan yıldızla­rının saçtığı ışık, egemenliğin kayıtsız şartsız oluşunun verdiği hazla bu ışığın kaynaşmasının yarattığı hal bu türden konuşmaların yapılabilme­sini kolaylaştırmakta, siyasetin katı uygulamalarını haklılaştırabilmekte- dir. 1931 yılı CHP'nin yeniden örgütlenme yılı olarak resmî tarihin krono­lojilerinde yer alırken, örgütlenme modeli olarak Avrupa faşist partilerinin yapısının ele alınması, örneğin her gencin ve hatta yeni doğan her ço­cuğun partinin asli üyesi ilan edilmesi anlamlıdır. Totaliter parti kendisini "faşist parti" olarak ilan etmek üzeredir. [Bu iki kavram arasındaki geçişli­lik ülkenin liberal ve -her ne demekse- siyaset bilimcilerinin başlıca sığı­naklarından birisini oluşturmaktadır.] Altı oku irdelerken değinilmesi ge­reken 1931 tarihli CHP programı, bu yönelimi tanımlaması ve gösterme­si açısından oldukça anlamlıdır.

Daha sonraki yıllarda otuzun güvencesinde açıkça faşizm isteyen, Alman nazizmi ve Mussolini modelini her zaman saygı ve sevgi ile anmakta bir sakınca görmeyen genbaşkur üyesi Recep Peker parti ile devletin ayrılmazlığını ilan etmiştir. Okuyucu, seçerek sıralamaya ça­lıştığımız, tartıştığımız ve polemik eylediğimiz tüm siyasî tavır ve ey­lemlerin Türkiye siyaset geleneğinin İttihat Terakki'den alıp iki binlere taşıdığı anlayışın en net ifadesi olduğuna dikkat etmelidir.

Kendi yazdığı hukuka uymamayı ve eyleminin ardından hukukunu bu eyleminin kendi hukukuna aykırı yönlerini yeniden biçimlendirmeyi alışkanlık haline getirmiş Türkiye siyasetinin egemenleri, 1931 yılında eski meclisi dağıtıp yenisini kurarken hiç zorlanmamıştır. Milletvekille­rinin birkaç kişi tarafından Çankaya sofralarında kağıt üzerinde belirle­nip Mustafa Kemal'in ve İsmet Paşa'nın vetolarından sonra "seçimle" atandığı artık saklanmayan saklanamayan bir gerçekliktir. Ve hâlâ bu­na demokrasi diyen ve o günleri özlemle ananların bulunması ideolojik başarının bir kanıtıdır. Fakat resmî tarihin bugün bile bu "realiteyi" sak­lamak ya da ona gerekçeler uydurmak için yaptıkları ancak klinik bir vaka olarak değerlendirilebilecek niteliktedir.

CHP'nin ideolojik altı oku'nun da ilan edilmesi bu türden bir seçi­min hemen arkasından gerçekleştirilir ve böylece Mustafa Kemal'in deyimiyle "devlet gibi bir örgüt demek olan uygar bir partinin" sorunsuz bir şekilde oluşması için her şey tamamlanmış olmaktadır. Bu, İttihat ve Terakki'nin parti örgütlenme modelinin sağlam bir şekilde devlet kurgusuna çevrilmesinden başka bir şey değildir.

Şimdi sıra dogmanın argümanlarının oluşturulmasına gelmiştir. Ve Türkiye tarihi kısa sürede "başarılmış" gerici atılımlarla ünlüdür? Geri­cilik, ancak zor altında ayakta kalabilen kaleler inşa etmekle ünlüdür. Bir süreliğine kapatılan Türk Ocaklarının yerine açılan Halkevleri bu türden bir kaleyi-kaleleri tanımlar ve nitelik olarak heykel siparişinden farklı bir işlevi yoktur. Had safhada bir "ekonomik bunalımın" tüm komprador burjuvazi adına görevini yerine getirdiği 1932 yılında, Avru­pa'nın totaliter rejimlerinden ithal edilen bu yapıların "ulusu katılaştır­mak ve sınıfsız katı bir kitle haline getirmek" amacı etrafında parti tara­fından örgütlenen ideoloji merkezleri olduğunu anımsatalım. Halkevle­ri, kimi sol'un sandığı gibi, toplumsal sefaletin ya da sömürünün değil, parti ideolojisinin ancak partili elitler aracılığıyla ve onların yönetimin- de-gözetiminde "tartışıldığı", esasında öğretildiği ırkçı yapılanmalar olarak değerlendirilmek zorundadır. Bu merkezlerin, sol cilalı faşizmin sunduğu fetiş değerler (!) dışında ele alınması gerekmektedir.

Otuzlara damgasını vuran atılımlardan birisini dünya tarihinin yeni­den yazılması oluşturur! Bu "iş", birçok ordinaryüs profesör doçent ve doktorumuzun da katkısıyla hakkıyla yerine getirilmiş ve örnek olsun tüm dünya ırklarının Türklerden türediği, Niagara şelalesinin adının bin­lerce yıl önce oraya ulaşan Türklerin "bu ne yaygara" demelerinden gel­diği gibi had safhada düşük ve düşkünlük ve hatta idiotluk örneği olarak değerlendirebileceğimiz tezler "bilim yuvası" üniversitelerimizde kanıt­lanmıştır. [Bugünkü gazetelerde "YÖK'ün cumhuriyete sahip çıktığı" ya­zıyordu.] İşte Türkiye solunun başına bela olan ve Türk tipi nazizmin beslendiği dil kurumu, tarih kurumu gibi "kurumlar" tartıştığımız süreçte bu safsataları kanıtlamak için kurulmuşlardır. Ve geride bugün, bunlara hâlâ inanmak dışında seçeneği bulunmayan ve kendisini solcu zanne­den bir avuç eski ve eskimiş zavallıdan başka kimse kalmamıştır.

Lozan süreciyle emperyalizme biat etmiş Türkiye devletinin bu du­rumunu aklamak için pembe bir masal yazımına gereksinimi vardı. Ve her ne kadar tüm dünya ırkları Türklerden türese de Orta Asya bozkı­rının "yüksek ruhlu" Türklerin bozulması, diğer ırklarla karşılaşması ve karışmasının ardından başlamıştı. Zaman -ya da burada sözünü etti­ğimiz otuzlu yıllar- bu karışımdan doğan kirliliği temizleme ve diğer ta­raftan da düyun-û umumiyenin borçlarını ödeme zamanıydı. Konjonk­türün verdiği emir buydu. İttihatçılıkla kendisine yön ve yer bulan Türk­çülük akımının kendi mütevazi misak-ı millî sınırları içinde emperyalist­leri rahatsız etmeden ve şimdilik kaydıyla başkalarına zarar ziyan ver­meden yeniden gündeme getirilmesi zamanıydı. Böylece aptallaştırıl- ma projesi kapsamına alınmış bir halkın karşısına son sığınak olan milliyetçilik/ırkçılık çıkartılıyordu. Yapılacak ilk iş Türklere Türk oldukla­rının anımsatılmasıydı -İttihatçılardan miras kalan yükümlülükleri yeri­ne getirilmek zorunluluğu vardı- ki bu iş için yeterli bir kurumsallaşma mevcuttu. Maaşlılar zaten görevdeydi, hevesliler ise maaşa bağlandı, görev başı yaptırıldı ve tarih yeniden yazıldı. İşte bugün hâlâ okudu­ğumuz tarih o günlerde yazılandır ve okutulmaya ve zorla okutulmaya devam edilmektedir. Tarih "bilimi" açısından "devrim" niteliğindeki bu ayılımı "Türk Dili" atılımı izledi. Daha önceden "harf devrimi" ile Latin alfabesine geçilerek bir gecede okuma yazma oranı sıfırlanmıştı: kris­tal gece! Bu hareket nedensellik ilişkileri içinde incelendiğinde, İstan­bul'daki yazılı muhalefetin susturulmasının amaçlardan biri olduğunu düşünmemek için bir neden bulamayız. Ancak asıl sorun geçmişe ait okunabilir eserlerin bir kuşak sonrasında okunulamaz kılınmasıydı, başarıldı. Dil hareketi bu "devrimi" takiben Kuran'ın Türkçe yazılması aşamasından-tartışmasından geçti, cüretkârlığın sınırları test edildi. Sonra işin kurumsallaşmasına karar verildi ve bugünkü Türk Dil Kuru­munun önceli Türk Dilini İnceleme Derneği 1932'de kuruldu.

Bu çalışmalarda hedef, yeni bir dil yaratmaktır ve kuşkusuz bu şe­kilde yaratılan dil Türkçe olacaktır! Ne var ki bu türden bir "dil hareketi" Türkçülük akımının dibe vuruşunun göstergesidir ve bu dibe vuruşun hâlâ farkına varılamamıştır. Yapma-yapay kelimelerle yaratılan anla­şılmaz dil -uydurukça- ancak bu şekliyle kast anlayışına sahip bir şe­kilde örgütlenmeye çalışılan toplumda kendisine yer bulabilirdi ve bu olgu zor baskısı altında denenmiş daha sonra fazla acele edilmemesi gerektiğine karar verilerek bu yapmacık ilkellik geleceğin dil bilimcileri­ne -birçoğu her ne demekse ulusal solcudur- miras olarak bırakılmıştır. Kemalizm, sermayesi ve bürokratik eliti ile birlikte onlardan maaş alan­lara yeni bir dil üreterek kast modelleri üzerinde çalışmaktadır.

"Kronoloji" unsuruna bağımlılık, yazanı zamansal akışa bağımlı kı­lıyor. Belki de okuyucu içinde böylesi daha kolay; her on yılın ciltlerle anlatıldığı tarih ansiklopedilerimizde otuzlar keçiboynuzu tadı veriyor. Zamana bağımlı kalmanın sorumluluğu, zamanı yeniden kurgulamış otuzlu yıllar yoğunluğunda daha da ağırlaşıyor. Bu yoğunluğu aşmanın yolu olarak kronolojik göndermeler yapmak gibi görünüyor. Bu sefalet günlerinde bir taraftan ithal heykellerle iş götürülürken diğer taraftan "yerli malı haftası" türü çok amaçlı komiklikler günlük yaşama sokulu­yor. Bu, ilkokul düzeyinde onlarca yıl sürecek olan aptallaştırma proje­sini örnekler. Turgut Özal'ın bu memlekete yaptığı tek hayırlı iş, bu hafta ve törenleri işlevsiz hale getirmek olmuştur. Kaldı ki bu kendi pro­jesi değil, yüz yıldan bu yana bağımlı olduğumuz emperyalizmle ilgili bir mevzuudur, yanılmayalım!

Otuzlu yıllarda ideolojinin yeniden yazılmasına başlanıyor ve bu yazım işi büyük ölçüde tamamlanıyor. Örneğin 1932 yılında Kuran'ın Türkçe okunmasına "karar veriliyor" ardından bir sene sonra yüzyıllık pratiğin sorgulayıcı okuyucuya komplo olduğunu haykırdığı 1933'de Bursa'da irticaî bir kalkışma olayı tarih kitaplarına sızdırılıyor. (Resmî ideoloji resmî tarih kitaplarına kimi zamanlarda sızdırmalar da buluna­rak uyarılarını sürdürmeyi ihmal etmiyor. Bu türden uyarıların da zor aracı olarak değerlendirilmesi gerekir, en azından yaşayarak öğrendi­ğimiz bu.) Ancak zamanın ilerlemesi ve "olayın soruşturulmasıyla" olay önemsiz olarak addedilip dosya kapatılıyor. İşte o meşhur Bursa Nut­kunun bu olay nedeniyle söylendiği düşünülür ya da sanılır. Çünkü, ör­neğin 12 Eylül faşizmi günlerinde bir kısım -sözde- solcular, paşaların hangisinin daha Atatürkçü olduğunu tartışırlarken bu nutku sıkça oku­muşlardır. Tabii ki tarih bu şekilde yazılınca, rivayetin muhtelif olmama­sı içinde hiç bir neden de bulunmamaktadır. Ancak otuzlu yılların uyarı­ları bu kadarla bitmemektedir. İttihatçılığın ve Türk faşizminin en yetkin kalelerinden olan Millî Türk Talebe Birliği bu uyarıların dile getirilmesi için uygun bir araç olarak görülmüştür. 1933 yılında milliyetçiliğin ayrıca vurgulanması ve paramiliter bir yapıya zemin oluşturması amacıyla ku­rulan ve kendisine amblem olarak bozkurtu seçen Millî Türk Talebe Bir­liği ilkokul sıralarına varıncaya dek serbestçe örgütlenmekte olup resmî ideoloji/devlet tarafından sınırsız bir şekilde destekleniyordu. İşte bu ör­güt, tarihin izleyen yıllarında birçok provokasyonda etkin görev üstlene­cek ve birçok faşizan yapılanmanın temelini oluşturacaktır. İlk deneme­ler için otuzlu yılların kontrollü ortamının seçilmesi doğaldır ve şaşırtıcı olmamalıdır: örneğin "Wagon-lits adındaki yabancı bir vagon şirketinin elemanlarına Türkçe konuşmayı yasakladığı" ya da "Bulgaristan'daki Türk mezarlığının tahrip edildiği" haberi gibi provokatif-uydurmaca olay­lar bu paramiliter örgütün kontrolündeki milliyetçi "nümayişlere" aracılık etmiş Avrupa faşizmlerinin de verdiği esinle bu hareketler derin devlet tarafından "anlayışla ve hoşgörü ile karşılanmıştır". Özetle desteklen­miştir, "Türk Gençliği emanet edilen devrimin ve vatanın esenliği için canını vermeye hazırdır" ancak "Cumhuriyet hükümetinin milî mesele­lerde görevini bilir olduğuna'da güvenmek zorundadır!

Burada üzerinde durulması gereken husus, tüm gücüne rağmen "merkezin" paramiliter yapılanmalara duyduğu gereksinimdir. Bu tür­den oluşumlar merkez kurgusunun olmazsa olmaz dayanağı olarak gücün niteliğinden bağımsız olarak her dönemde karşımıza çıkmakta­dır. Dönemlere göre değişen onların işlevlerinin niceliğidir. Ve bu bağ­lamda bir okuma insanı deja vü olgusu ile karşı karşıya bırakır! (Diğer taraftan bu türden olayların hiç biri yeni bir başlangıç olarak 6-7 Eylül 1955 olaylarının eline su dökemez. Okuyucu bir kez daha okumalı!) Başka bir alt başlıkta okunması gereken Kadro'nun ve İstanbul Darül­fünunun kapatılması ile bu provokasyonların çakışması da anlamlı ola­rak değerlendirilmelidir. Burada retorik Kadro'nun solu, MTTB'nin sağı temsil etmesi şeklindedir. Bu kurgunun da yabancısı değiliz!

Daha önceki yazılarda da söz ettiğimiz gibi üniversite ise "eski­den" kalan muhalif odaklardan biri olarak görülmektedir ve devlet eli- erki ile üniversite oluşturulması gerektiğine 1933 yılında karar verilmiş­tir. Kimse yanılmasın, YÖK 1933'de kurulmuştur. Bu nedenle onuncu yıl marşı hocalarımız tarafından büyük bir şevk ve heyecanla -insan doğasının özelliği bolca gözyaşı ve salya akıtılarak- söylenmektedir. Onuncu yıl marşı otuzların birinci döneminin de kapanışını haber verir. Bu başarılı bir dönemdir.

1934; bu yıla "resmen" damgasını vuran olay Mustafa Kemal'in Atatürk soyadını alması ve ardından soyadı kanunu ile beraber unvan ve özel kılıkların yasaklanmasıdır. Bu uygulama da "çağdaş medeni­yetler seviyesinde görünme" kaygısının yanında, bir kontrol aracı ola­rak düşünülmüş olmalı. Diğer taraftan İslâmcı ideolojinin de içselleşti- rilmesi ya da CHP/devlet ideolojisi tarafından mas edilmesinin bir aşaması olarak da ele alınmalıdır. İslâmcı ideoloji bu yıllar boyunca cı­lız kalmış ve kolaylıkla susturulmuştur.

Ne var ki bu "ideoloji" açısından daha önemli olan, onun bu yıllar boyunca, geçmişinden gelen geleneksel tavrının da etkisiyle devletine sırtını dayamayı ve ondan bağımsızlaşamamayı öğrenmesi ve bu ge­leneğini geliştirmesidir. Otuzlu yıllardan itibaren kesin olan bir şey var­sa bu da İslâmcı muhalefetin devlete sırtını dayaması, kendisini resmî ideoloji içinde tanımlaması -çünkü öyle tanımlanmıştır- gerektiği ger­çeğini öğrenmiş olmasıdır. Şu dakikaya kadar değişen bir şey yoktur. Olacak gibi gözükmemektedir ki bu da kimi sol yapıların "demokratik- lik" adına İslâmcı yapılara yaklaşımında göz ardı ettikleri bir unsur ola­rak göze çarpmaktadır. [Sosyalist demokrasi tanımında da bir bozulma söz konusu mu acaba?]

Kâğıt üzerinde evet, ancak kâğıt üzerinde ilerici bir hareket olan Kadınlara Siyasî Hakların verilmesi de bu yıla rastlar. Verilmiştir. Doğal olarak mücadele sonucu olmayan bir kazanım olduğu içinde hiç bir zaman yeterince verimli olmamıştır. Burada o yıllarda meclis oluşumla­rını ya da "seçimleri" tekrar anımsamakta yarar var; masa başında ka­rar verilir ve rast gele bir sayı ile evet yanlış okumadınız ya da duyma­dınız kesinlikle rast gele bir sayı ile iş bağlanırdı: "üçyüzdoksandokuz milletvekili olsun, bunlar şunlar vekil/saylav olsun, arada da beş-on ta­ne kadın bulunsun. Aman muhalefeti de unutmayalım. Şu şu şu iller­den de partili olmayan birkaç kişi muhalifmiş gibi yapsın, tabii haddini bilmek kaydıyla..." vb. İşte 1935 meclisi -ve diğerleri ve hatta günümü­ze kadar!- bu şekilde inşa edilmiştir. Unutulmadan eklenmesi gereken bir okuma önerisi de bu yöntemle oluşturulan meclislerin sınıfsal niteli­ği ya da bu meclislerdeki sınıfsal temsil durumudur; soru bu meclislere kimlerin temsilcileri girmiştir şeklinde formüle edilebilir. Örneğin "şunlar da işçi temsilcisi olsun" şeklinde meclise atanan milletvekillerinin ger­çekte kimin temsilcisi olduğu araştırılmaya değer. Kadınların da seçim sürecine katılmaları bu ilkeler çerçevesinde olmuştur. Örneğin bağım­sız aday olan Sabiha Sertel seçilmemiş-seçilememiştir. Seçtirilmemiş- tir. Andığımız durum "bir lütuf olarak atanma" tanınan siyasî haklar re­toriğinin esasını oluşturmaktadır. Kaldı ki oluşturulan mecliste ön plana çıkan isimlerin, daha sonradan itibarlarının iade edilmesi kaydıyla, si­linmesi de büyük bir titizlik ve çoğu zamanlarda da kızgınlıkla yerine getirilen bir "görev" olmuştur. Hiç kuşku yok ki tüm bu yapılanlar devle­tin ülkesi ve milleti ile birlikte bekası içindir.

1935'e gelince; işte burası yani bu yıl ideolojinin artık kafalara ka­zınmasına yeni bir anlayışla karar verildiği için önemli... Önce ufak rö­tuşlar: örneğin bayram tatilleri belirleniyor. Önemli, çünkü artık iyiden iyiye güçlenen ideoloji kendi takvimini, kendi zaman ölçeğini yaratıyor. Ancak henüz 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı icat edilmemiş du­rumda, o bu sürecin sonunda tarihteki yerini alacak, çünkü o, Nutuk'ta da dile getirildiği gibi bir "milat" olarak başarının kesin adı olacak bir şekilde bayram olarak tarihe eklemlenecek. Diğer olay ise son yirmi yı­la kadar "üzerinde durulmayan" ya da durdurulmayan Genel Müfettişlik adındaki bölgesel denetleme ve zor kurumunun hukukunun yaratılma­sıdır. Ayrı okumaları hak edecek kadar önemlidir.

Burada bir suikast provokasyonundan söz etmek gerekiyor. "Sui­kastların" yönetimin işini kolaylaştırdığını ve iktidar mücadelelerine yön verdiğini tarihin önceki dönemlerinden biliyoruz. Adını siz koyun ama "işin" iyiden iyiye bir diktatörlüğe evrildiği bu günlerde bir suikasta ge­reksinim duyulmuş olduğu anlaşılıyor. Nedenini açıklamak ise zor. İz­mir suikastı ve sonrasında yaşanan temizliğin anıları tüm dehşeti ile hafızalardayken yeni bir olayın yükünün ve getireceklerinin yaratacağı dehşetin, kim bilir belki de bu türden bir evrilme sürecinin olası sıkıntı­larının daha kolay aşılmasını sağlayacağı düşünülmüştür. Çerkez Ethem'in adamlarının Mustafa Kemal'e suikast hazırlığı içinde oldukla­rı ve bu komplo organizasyonunda, bu amaçla kurulan gizli örgütte onun yakın dostlarından Urfa Milletvekili Ali Ursavaş'ın da bulunduğu "duyulur". Bu "duyum" üzerine harekete geçilir meclis ve meclis dışı tartışmaların ardından dokunulmazlığı kaldırılır ve anılan kişi yargıla­narak aklanır ve 1939'da tekrar milletvekili "seçilir".

[Üsteki paragrafı yazdıktan sonra resmî tarihin bir tuzağına daha düşmüş olduğumun ayrımına vardım; Ethem Bey'i resmî tarihin tanım­ladığı vurgu ile yazdım: Çerkez... değiştirmiyorum.]

Bu ve benzeri bir iki ufak müdahalenin ardından erk, meselenin özüne doğrudan giriş yapmaya karar vermiş ve bu sükut ortamının verdiği rahatlıkla söz ettiğimiz merkez-i umumi diktası yeniden oluştu­rulmuştur. Otuzlu yıllar için bu gizli yapının gizli olmasının fazla önemi­nin olmadığını bir kez daha tekrarlayalım. "Kalpleri kazanarak hük­metmek isterini' diyen Mustafa Kemal çoğu zamanlarda doğrudan ve tek söz sahibi konumundadır ve hemen yanı başındaki iki isim olarak da İsmet İnönü ile Recep Peker göze çarpmaktadır. Bu üçlü "Genbaşkur" olarak adlandırılmaktadır. Öncelikle Mustafa Kemal'den gelen istekler/emirler hükümete çoğu zaman sözel olarak iletilmekte tarihimizde bu bağlamda çoğu zaman "kalem"den başka bir şey olma­yan hükümet bu emri yazılı metne dökerek mecliste onaylatmakta ve söze hukuk niteliği kazandırmaktadır. Emirler istisnasız ve tartışmasız meclisten oy birliği ile onay görerek hukuka dönüşmektedir. Parti- hükümet ve devlet özdeşleşmesi birebir sağlanmış olmaktadır. Recep Peker'in söylediği gibi "Türkiye Cumhuriyeti bir parti devletine dönüş­müştür". Burada anımsatılması gereken bir nokta bu tümce ile özetle­nebilecek tüm tartışmalarda demokrasi sözcüğünün tanımlanmasına azami bir özen gösterilmesidir. Parti ülkenin gereksinimlerini en iyi bi­len organ olduğuna göre onun devletten bağımsızlaşmasına gerek yoktu. Dolayısıyla devlet organları ile parti aygıtının üst üste çakışma­sında da gereksinim duyulan demokrasi modeli açısından bir gariplik görülmüyordu. Parti genel sekreteri İç İşleri Bakanıydı -ya da tam ter­si-. İllerdeki parti başkanı vali olarak ilan edilmişti. (Kâğıt üzerinde farklı görünse bile bugün de durum aynıdır -ya da tam tersi!-) Parti mü­fettişleri devlet kurumlarının denetçisi konumundaydı ve bu konumları­na hukuki bir onay verilmişti. Tüm devlet memurları Nazi Alman- ya'sındakine benzer biçimde parti üyesi sayılıyordu; "memurların poli­tik derneklere girememesindeki amaç, onların Benim Parti m'den başka bir partiye girememesi demektir." Ve tüm bu yapının tepesinde tek bir kişi bulunmaktaydı. Ve bu tek kişi kayıtsız şartsız her şeyi temsil yete­neği ve kapasitesindeydi. Böylesi bir yapılanmada "diğer" olan hiçbir şeye de yer olmaması doğal bir sonuçtu.

Ara not: Çok doğal olarak bunları anlatan kitapların ülkedeki yoksul­luktan söz etmesi beklenemez. Sürmektedir. Ancak toplumun bu olup bi­tenler karşısında ne dediğini ya da bir şey diyebilecek hali, cesareti kal­madığı için ve belki de dışarıda bir şey diyebilecek adam bırakılmadığı için neleri içine atıp biriktirip birikimlerini nelere dönüştürdüğü konusun­daki ip uçlarına açık olmalıyız. Bulmamız çok zor olsa da...

Bu durumda kurgulanan egemenlik türü devlet ya da tanrıdevlet olarak tanımlanabilir. Çünkü hızla gelinen noktada partisiz bir cumhuri­yet oluşturulmuştur ve bu durum İttihat ve Terakki'nin yaptığından ke­sinlikle farklı değildir ve aynı zamanda bir geleneği tanımlamaktadır. Geleneğin devamlılığını -ideolojinin kendisini yeniden üretmesi!- ga­ranti altına almaktadır. Ve bu gelenek, partisiz cumhuriyet geleneği, bir iki ufak aksaklığın dışında günümüze kadar sürmüştür. Bu geleneğin kritik noktasını parti-hükümet-devlet arasındaki kayıtsız şartsız özdeş­leşme oluşturur. Bu mutlak olandır, ilahi yasadır. Bir kısım insanımızın "çeşitli" siyasî partilerin muhalefetteki tavırları ile hükümetteki tavırları arasındaki farkı şaşkınlıkla karşılaması resmî ideolojinin "öyleymiş gi­bi" argümanının başarısından başka bir şey değildir. Kaldı ki resmî ideolojinin temel değişmezlerini bu muvazaa partilerinin muhalefette iken dahi tartışma şansları bulunmamaktadır. Bu "temel değişmezlerin" inşasının da 1915 ile 1935 arasında tamamlandığını söylemek abartı olmayacaktır.

1930'lu yılların sonlarına doğru yaklaşırken Cumhuriyet Halk Par­tisinin, resmî ideologlar tarafından halkçılık, inkılâpçılık, cumhuriyetçi­lik, laiklik, milliyetçilik, devletçilik olarak tanımlanan altı okunun ya da altı umdesinin devletin temel nitelikleri olarak benimsendiğini görüyo­ruz. (Aradan geçen yetmiş yıl içinde devletçilik ilkesinden başkasının tartışılmadığını, bu eksenli tartışmanın da neo liberal ideologlar tara­fından primitif bir şekilde yürütüldüğünü bir ara not olarak anımsata­lım.) Bu benimseme-benimsetme hareketinin ardında CHP'nin kurucu misyonunun da ideolojik bir argümana dönüştürme çabası yatar. İşte bu nedenle 1946 yılından sonra CHP gereksizleşmiştir çünkü diğer partiler "CHP devletinin" birer partisinden başka bir şey değildir, başka bir şey olma şansları da bulunmamaktadır. Böylece "bu kanun ile cumhuriyetimiz, partimizin altı büyük temel taşı üzerine oturtulmuştur ve ne iç ne dış hiç bir depremden etkilenmez!' sağlam bir yapı kurul­muştur. Yapılacak küçük bir taramada bile bu şartlar altında bile ko­münizm korkusunun tutanaklara dek taştığını görmek şaşırtıcı değil açıklayıcıdır, bu temel muhalif unsurun, her türden depreme dayanıklı devlet için temel muhalefetin "sol" olduğu gerçeğinin de bu yıllarda ta­nımlanmaya başladığını gösterir.

Partinin devletleşmesi; yani ittihatçıların ütopyası otuzlu yıllarda gerçekleşmiştir. Kuşkusuz mezarlarında rahat bir şekilde uyuyabilirler. Partisiz devlet ya da partisiz cumhuriyet devletleşmiş parti olgusunun sonucudur. Bunun "siyaset bilimcilerin" tanımıyla "totaliter rejimler" ara­sında nereye oturduğu ya da nereye oturtulacağı sorusunun yanıtlarını okuyucuya bırakıyorum. Gelinen noktayı 1937'nin sonunda İsmet İnö­nü "Cumhuriyet Halk Partisi bugün, artık hükümetten ayrı bir politik ör­güt olmaktan çıkmıştır" şeklinde özetlemektedir. Bu yapı, örnek olsun Almanya'daki gibi tümüyle ortadan kaldırılmadığına göre, bugünkü si­yasî kurgumuzu anlamak için bir nirengi noktası oluşturmaktadır. Dev- letleşen partinin partisiz devletinde kuşkusuz hiç bir siyasî kuruma yer yoktur. Ve bu devleti başka hiç bir sıfata gerek duyulmayacak bir bi­çimde "şef" yönetir. Führer ya da duçe demenizde de bir sakınca yok­tur! Çünkü aynı anlama gelir!

Tüm bu büyük yapılanmanın uğraşıyla geçen yıllardan tarih kitap­larına "diğer" bilgilerin sızma ve sızabilenlerinde tartışılma şansı da yoktur. Örneğin bir tarih kitabı Atatürk'ün çiftliklerinin hazineye "arma­ğan" edilmesini anlatırken önce bu çiftliklerin "yıllardan beri kişisel bi­riktirmeleri ve kişisel emeği ile" oluştuğunu söylemekte ve eklemekte­dir: "Atatürk bu çiftlikleri Halk Partisinin malı olarak saklıyordu." Ancak gelinen nokta itibariyle; "CHP hükümetten ayrı bir politik örgüt olmak­tan çıktığı, hükümetle birbiri içine girip karıştığı ve milletin ve devletin ortak bir kuruluşu durumuna girdiği" için çiftliklerin ve fabrikaların hazi­neye bağışlanmasında bir sakınca görülmemiştir.

1935 yılında çıkarılan bir kanun ile -Tunceli Kanunu- 1924'ten bu yana muhalif olarak kabul edilen bir diğer "unsura" karşı da önlem alınmış ve otuzlu yılların sonunda gelen Dersim Harekâtı ile "Kürt So­rununun" sorun olmasının önü on yıllar boyu kapatılmıştır.

Resmî dedikodu tarihini -buna son zamanlarda "gizli tarih" deni- yor- en çok meşgul eden konulardan biri 1937 yılı içersinde ortaya çıkmıştır. Bu Atatürk-İnönü çatışması ve ardından Celal Bayar'ın baş­bakanlığıdır. İç siyasî tartışmalara başka bir yazıda tekrar dönebiliriz. Ancak burada kısaca not edilmesi gereken "husus" bu değişimin ar­dındaki muvazaanın gözden kaçırılmaya, saklanmaya çalışılmasıdır. Tıpkı Serbest Parti döneminde olduğu gibi. Söz konusu olan bir "deği­şimdir". Değişikliğin nedeninin anlaşılması ancak dönemin ekonomik koşullarının gözden geçirilmesi ile olanaklıdır. İşte Serbest Parti muva­zaası ile Bayar'ın başbakanlığı arasındaki özdeşlik tümüyle buradadır. Sağlanan "istikrara" rağmen ekonomik durumun, yönetilenler ya da CHP'nin reayası için BB olduğunu (Brigitte Bardot değil) söylememizi engelleyecek hiç bir bilgiye sahip değiliz. O halde yapılması gereken "mülkü" oyalarken ikinci emperyalist paylaşım savaşları öncesi emper­yalist bağımlılığı ve olası yeni dünya düzenlerine uyumu perçinleyecek yeni girişimlerin önünü açacak politikaları taze yüzlerle devreye sok­maktan başka bir şey değildir. İsmet İnönü devletin siyasî restorasyo­nunun ve emperyalizme siyasî biatinin günahını üstlenirken Celal Ba- yar'a düşen ise bu biatin ekonomi kısmının düzenlemelerini, uluslara­rası piyasa kurallarına göre ülkenin gücü ölçüsünde yapmak ve eko­nomik bağımsızlık retoriğinin koruyucu-saklayıcı kollarında yeni ba­ğımlılıklara ülkeyi teslim etmekten ibaretti. Zaten başka yapabilecekleri bir şey de yoktu.

1938 ile kronolojiye dönüşen bu polemik yazımızı sonlandırıyoruz; 1938, tarihimize sol üzerine uygulanan devlet terörünün yoğunlaştığı yıl olarak geçer. Aynı yıl Hatay'ın ilhakının sağlanması için gerekli pro­vokasyonlara ve siyasî manevralara da şahit olmuştur. İşin bu kısmını ise okuyucunun araştırma dürtüsüne bırakmayı uygun görüyorum. Ve 10 Kasım 1938'de Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü ve ardından kimi diğer adayların varlığına "rağmen" İsmet İnönü'nün şef ilan edilmesiyle bu bölümü sonluyorum.

Ortalama bir "resmî tarih" yazınının izinde gidildiği taktirde bulu­nabilecek olanların tümünün yorumlu özetini bu şekilde yapmak ola­naklı. Ancak bu şekildeki bir tarih sunumunun birçok eksikliği olduğu­nun da bir kez daha belirtilmesi gerekiyor. Kemalist tarih yazımlarının tümünde olduğu gibi bu aralığa ait yazımlarda da halk yok. Halk adına var olan Cumhuriyet Halk Partisi. Devlet kurgusunun mantalitesi açı­sından bu kadarının yeterli olacağı düşünülüyor. Eksikliği hissedilen bir diğer unsuru "muhalefet" oluşturuyor. Otuzlu yıllar için muhalefetten söz etmek kolay değil, ancak yine de varlar, var olduklarını biliyoruz.

Muhalefeti yok sayma ya da onu tarihten silme düşüncesinin temeli de bu yıllarda atılmış olmalı. Evet "kemalizmin altın yılları" nitelemesinin hak edilmesi için bir şeyler yapılmış olmalı!

Okuyucuyu bekleyen tarih var...!

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.