'Bizim Şiir Antolojisi' ve 'Sanat Cephesi' Üzerine
Antolojinin hazırlanmasından elimize geçene kadar emek harcayan her dostun ellerine, yüreğine sağlık.
Baharın kurak olacağını söylemeyin, İşte
çan çalıyor İlkbahar sellerinin işareti.
Barajdan haber var: 'Su gelecek yeni
kanaldan!'"
Li Ying
Antolojinin basımını ilk bakışta küçük bir adım olarak görenler çıkabilir.. Yaşadığımız coğrafyanın kültür emperyalizminin kıskacında olduğunu hatırda tutmayarak bu kitabı ve bu birlikteliği küçümseyenler çıkabilir.. Böyle bir projeyi rant kapısı olarak görüp ilkesiz, düzeysiz gerçekleştirmeye çalışanlar çıkabilir -ki, çıktı da-.. Dar grupçu mantık açısıyla yaklaşıp; "az olsun ama benim olsun" anlayışında olanlar çıkabilir.. Yayınevi sağdan olduğu gibi soldan da değişik "sol" argümanlarla saldırıya tabi tutulabilir., vs..vs..
Böylesine, izlerin birbirine karıştığı bir ortamda böyle bir birlikteliğe farklı anlayışlarla ve farklı beklentilerle girdik. Fakat bu anlayış ve beklentilerin hiçbirinde -inanıyorum ki- maddî beklenti bulunmuyordu / bulunmuyor da!. Sorun Yayınları Kolektifi, Antoloji çağrısı yapana dek böyle bir birlikteliği de düşünmüyorduk -daha doğrusu düşünmüş olsak da pratiğe yansıyan somut bir adım oluşmamıştı-. Proleter-devrimci Sanat Cephesi, cılız-ölgün mecrasında akıp duruyordu/duruyor da! Böyle bir fırsatı doğru ve akılcı değerlendirmek durumundayız. Devrimci durumun tüm nesnel koşulları ortadayken devrimci hareketlenmenin taban yapmaması affedilir bir yaklaşım değildir. Tabanda seyreden hareketlenmenin de proleter-devrimci sanat cephesine yansıyışı küçük daireler içinde debelenip durmaktadır ve bu da affedilir bir şey değildir. Şimdi somut yaklaşımlarla etrafımızdaki duvarları yıkmak durumundayız. Popülist-tüketici ve okur kitlesini rant kapısı olarak gören "devrimci sanatçı" kişilikleri kolektif üretimimiz içerisinde çok rahat yal- nızlaştırabiliriz.
Proleter-devrimci sanatçı; mevcut düzene başkaldıran, kötüden yana ne varsa reddeden, sürekli bilimsel kuşkuculıkla olay, olgu, süreç ve verileri koşulları içinde işleyen ve dünyayı değiştirmeyi hedefleyendir. Popülist-tüketici ve okur kitlesini rant kapısı olarak gören "devrimci sanatçı" kişilikler ise bireyci, kariyerist, egosantrik yanlarını palazlarken ürettikleri "eser"lerle de hiçbir etkileşimde bulunmazlar ve burjuvazinin tekniğiyle pazarlama yoluna giderek ürettikleri şeye para gözüyle bakarlar. Oysa proleter- devrimci sanatçı ürettiği esere benimsediği görgü ve geleneğe bağlı kalarak, siyasal eğilimi doğrultusunda yön verir. Dönüştürür. Mutluluğun resmini yapmak için uğraşır. O, ürettiği eseri örgütler. Kendini sürekli geliştirir, özgür kılar.
Sanatçının ürettiği eser, içerisinde estetik kaygıyı da barındıran iletişim aracıdır. Ve mutlaka o aracı kullananın sınıfsal-politik duruşunu ifade eder. Doğallığıyla; politikayla da doğrudan bağı vardır. Ancak bu bağı aynılaştırmamak gerekir. Nasıl ki ; "sanat yaşamın izdüşümü" ise, o izdüşümünü esere aktarırken de politikanın öncülüğünden yararlanır proleter-devrimci sanatçı. Buradan hareketle ortaya çıkan ürünü nitelendirirken (iyi-kötü, güzel-çirkin, vs.) politik duruşu aktif rol oynar. İnsanın yaşam içerisindeki tüm eylemleri bir politikanın ürünüyse, o eylemleri aktarmada kullanılan araçlara da politika yön vermelidir.
Burjuvazi bu yönü koparmak ister. İdealizmi, bilinemezciliği kullanarak sanata mistik bir hava vermeye çalışır. Kişisel yeteneğe, ortaya çıkan esere tanrısal öğeler yakıştırır. Sınıflar üstüymüş gibi bir kanı yaratarak "elitleştirmeye" ve sömürü aracı olarak kullanmaya yönelir. Böylelikle proletaryanın elinden bir silahını daha koparmayı umar. Ancak proleter sınıf bilinciyle yaklaşan bizler 'ilahi yaratıcılıktan değil; olay, olgu, süreç, veri ve koşullardan hareket ederek bu önemli silahı politikleştiririz.
Ancak burada biraz durup kendi gerçekliğimize bakmamız lâzım. Sanatın hemen her dalı 'kitlesel eylem aracıdır'. Proleter-devrimci sanatçı öz (içerik) - biçim (estetik) - hedef kitle formülasyonuyla eserini ürettiği takdirde politik silahını layıkıyla kullanmış olur. Durum böyleyken mevcut eserlerimizin azımsanmayacak miktarı ya halkın diliyle konuşamıyor ya da halkın geri duygularını okşayarak kitle kuyrukçuluğu- na dönüşüyor. Yaşadığımız coğrafyanın dikte ettirilen arabesk kültürünü çoğul yalnızlıkla değil (örneğin; özgün müzik adı altında ölümlerimiz kutsanmakta, önderler ve devrimciler insanüstü misyonla donatılmakta...yazın dilimizde dini söylem olan şehitlik litaretürü kullanılmakta... bilimsel kuşkuculukla öğrenmeden çok dogmatik, eleştirmeyen/eleştirt- meyen inanç adres gösterilmekte...vs.), şimdilik tek başına ama oldukça kalabalık yürümesini nesnel gerçekliğimizle bütünleştirmemiz gerekmektedir.
Antoloji bu anlamda kaygıların ortadan kalkması ve sözün eyleme dönüşmesi için bir başlangıç noktası olacaktır. Sessiz çoğunluğumuzun içerisinde Anadolu felsefesini o kadar yalın ve o kadar dinamik kullananlar varken akıp yatağını bulmalarını sağlamak kendisine proleter-devrimci sanatçıyım diyen herkesin işidir. Antoloji işte böyle bir misyonu yüklenerek, içerideki ve dışarıdaki tutsaklık koşullarında ortaya çıkan üretimleri hedef kitlesiyle buluşturmayı,ayrıca, devrimci aktivi- telere "Bizim" diyerek anlamlı bir kayıt düşürmeyi başardı.
Evet bu ilk adımdı! Mütevazı bir ilk adımdı! Bunu takip eden adımlar atmalıyız ki; yılgınlığın, karamsarlığın ve singinliğin üzerimize serptiği ölü toprağını silkelemesini bilelim. İkinci adım da atılmak üzere ve hatta atıldı, www.sanatcephesi.org bu anlamda önemli bir kazanıma dönüştürülebilir. Çünkü; "Her çağ kendi romanını, kendi anlatım biçimini getirir... Söz eylemdir, harekettir, büyüdür. Evrenimizi yaratan da sözdür" der yazar Yaşar Kemal. Sözü salt konuşma ve yazın dili olarak ele almıyorum elbet. Sanatın bütününü içine katarak değerlendiriyorum. 12 Eylül Askerî Faşist Cuntasının kan kokan yıllarında içinde bulunduğumuz "psişik-örgütsel-depresyonu" müzik diliyle en iyi anlatan Ahmet Kaya idi. Oysa ki bu coğrafya yakın tarihimizde Ruhi Su, Mahsuni Şerif (En güzel eserlerini 80 AFC öncesi yarattığı unutulmamalıdır), Rahmi Saltuk, Sadık Gürbüz, Emekçi, ..vd. gibi sanatçıları çıkarıyordu. Kapsamlı ve genel saldırıya hazırlıklı olmayan TDH. Silahlı mücadelenin kesintiye uğramasıyla birlikte tüm alanlardan -kısa süreli de olsa- zorunlu olarak çekiliverdi. Bu işi rant kapısı olarak görenler ve sistemin koltuk değnekçiliğini yapanlar boşluğu doldurmaya çalıştılar. Emperyalizmin ekonomik ve askeri terörünün yanı sıra kültür terörü de ya- kıcı-yokedici etkisini gösteriyordu. Böylesine bir cendereden çıkmaya çalışan TDH hâlâ kültür-sanat cephesinin önemini tam olarak kavramış değil. Bu yüzden Antoloji ve Sanat Cephesini yeni bir soluk olarak ele alıp, proleter-devrimci sanatçı duyarlılığı ve sorumluluğu bağlamında üretimin içerisinde yer alarak geliştirebiliriz. Bunun yanı sıra Sanat Cephesini sorumluluğu artırılmış kooperatif boyutuna çıkartabiliriz. Bunun teknik altyapısı konusuna daha sonra değinebiliriz. Ama Sanat Cephesi hangi sanatsal birlik yelpazesinde oluşursa oluşsun -ilkesel aykırılık oluşmadığı sürece- gücümüz yettiğince bu birliğin harcı olmalıyız.
İçinde bulunduğumuz an; tanımlanması gereken andır. Bu tanımlamayı yaptıktan sonra, bize giydirilmeye çalışılan yabancılaşma gömleğinden sıyrılmalıyız.
Yaşamın içinde kaybolmaktansa, yaşama yön vermeye çalışmalıyız. Çalışmalıyız ki; yabancılaşmanın yarattığı tahribatı ortadan kaldıralım. Çalışmalıyız ki; sessiz çoğunluk olmaktan kurtulalım... Çalışmalıyız ki; yılların yarattığı açığı kapatabilelim...Kafa ve kol emeğini yaratacak gücümüz var ve bunu gerçekleştirecek iradeye sahibiz...Kolektif emekle bunu gerçekleştireceğiz de!... Çünkü; "Barajdan haber var / Su gelecek yeni kanaldan !"
1 Mart 2006
* Çinli şair Li- Çin Fa'nın şiirinden alınmıştır.
