Marksist Klasikler; İşçi Sınıfı Partisi (İSP), Devrimci Proletarya Partisi (DPP), Komünist Parti (K.P.) disipliniyle oluşturulmuş Bilim Kurulu, Enstitü ve Akademi güvencesiyle üretiliyorsa, güvenilirlik kazanır. Bunun tersi, yani tecimsel kaygılarla üretiliyorsa o eserler her türden güvenilirliğini kaybeder. Yaşadığımız coğrafyada -adı DPP, İSP veya KP olsun- bu türden bir partileşme süreci yaşanmadığı gibi bu güvenceye bağlı Bilim Kurulu, Enstitü ve Akademidisiplinleri de ne yazık ki oluşturulamamıştır. Marksist Klasiklerin keyfe-keder, birilerinin paşa gönlüne göre tercüme edilerek bizim insanımıza sunulması beraberinde pek çok tehlikeyi de getirmiştir. Hele tecimsel kaygıların siyasî çağrışımların ardına saklanarak yapılmasının kanayan bu yarayı daha da azdırdığını söylemeliyiz. Tecimsel kaygıların siyasî çağrışımlarla örtülmesi olayına bir de burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojilerin gölgesine sığınmak eklenince durum daha da perişan bir hale dönüşmüştür. Yine ayrıca yapılan tartışma ve atışmalarda burjuva hukukuna uygun ilişkilerin öne çıkarıldığı, böylece Devrimcilerin, Komünistlerin olması gereken devrimci yasallığının üstünü örtmeye çalıştığı da görülmektedir. Konuyu yazılarımızda ayrıntılı olarak işlediğimiz için burada örneklemeyi doğru bulmuyoruz; belgelidir.1
Marksist Klasikler hakkında yapılan sözümona tartışmalar bu gerçekliğin dışında üretildiği için temelden yanlıştır. Yakın tarihimizin tahrif edilmesi neyse, Marksist Klasiklerin tahrifatı da aynı şeydir. Bu iki konu da birbirine bağlıdır.
* * *
İnsanlık henüz daha K. Marx, F. Engels, V. İ. Lenin (MEL) ayarında entelektüel birikimi olan dehaları üretemedi.
Kapitalist anarşinin hegemonyasında gözünü açıp kapitalist üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkileri ağından nasiplenen aydınlar da teori ve pratikleriyle MEL’in düzeylerini bir türlü tutturamadı. Bu gidişle bu türden aydınlar arasından MEL’ler de çıkmayacağa benziyor.
Yaşadığımız coğrafyada da entelektüel birikim “çorak bir mevsim” misali hükmünü sürdürüyor…
Kapitalist Batı üniversitelerinde “devlet memuru” olarak hizmet sunan Marksistler arasından MEL’i aşmaya aday birileri de çıkmadı.
Marksist geçinenler 150 yıl rötardan sonra dahi ne Kapital, ne de Komünist Manifesto türünden bir eseri insanlığın hizmetine sunmadı / sunamadı.
Ulusal kurtuluş mücadeleleriyle sosyalist devrimlerin çözülmesiyle hegemonyasını daha “rahat” sürdüreceğini uman emperyalist-kapitalist sistem, büyük bir iştahla tahkimatını yapmaya koyuldu. Ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi veren ülke ve bölgelerin yanı sıra Sosyalist Sistem’in etki alanlarını da kuşatmayı becerdi.
Tarihsel ve sosyal ömrünü doldurmuş olan kapitalizm SSCB’nin çözülmesiyle bilim, teknik ve teknolojideki gelişme ve ilerleyişleri de yanına alarak sadece ve sadece görece “vitrin düzeltmesi” yapabildi.
Böylelikle “yeni bir soluk” alıp cilalanan kapitalizm, doğasına uygun dönemsel krizlerden yakasını kurtaramadı.
Kapitalizm, ne “düşük yoğunluklu savaş”, ne kapitalist küreselleşme, ne de haksız ve kirli savaşlar çıkararak varlığını sürdürebildi.
Kapitalist anarşinin asla ebedî olmadığı yaşanan siyasal, ekonomik, askeri, kültürel vb. kriz ve çözülmelerle iyice somutlaştı.
İnsanlık SSCB deneyiminin çözülmesiyle sosyal / enternasyonal kurtuluş mücadelesini bir süre için âdeta askıya aldı. Kendini tekelci sermayenin çıkarlarına teslim eden ve de “marksist” geçinen bir kısım zevat “yeni” teoriler keşfetmeye başladı. Burjuva ideolojisi ve revizyonizm böylece “işbaşı” yapma fırsatı yakaladı. Zannedildi ki sosyalizmin bazı tarafları ile kapitalizminki birleştirilip bulamaç haline getirilirse kapitalist anarşi bir süre daha ayakta kalabilir!? Olmadı. Gezegenimizin en sömürücü ve en ahlâksız sistemi krizlerden kurtulamıyordu, yıkılması gerekiyordu. Tüm mekanizmaları çürümüş olan kapitalizm evrensel ölçekte devrimci yol ve yöntemlerle parçalanıp yıkılmayı beklemekteydi.
Kapitalizmi aşmaya ve yerine proletarya diktatörlüğünü kurmaya aday Devrimci Proletarya güçleri ise henüz böylesine kapsamlı tarihsel-sosyal görevlerini yerine getirecek Kurum veAraç’larına işbaşı yaptıramamıştı. Fakat her şeye rağmen süreç kapitalizmin aleyhine işliyordu.
Emperyalist-kapitalist sistem krizlerle sarsıntı geçirmeye başlayınca “K. Marx haklıydı” denilmeye başlandı. K. Marx tekil bir insan değildi. K. Marx ve yoldaşı F. Engels, kurumsal merkezi disiplinli birer abide misali yerli yerindeydi.
K. Marx-F. Engels süreci V. İ. Lenin’in kapitalizmin görece geri olduğu Çarlık Otokrasisini devrimci yoldan yıkıp sosyalist kuruculuk görevine başlamasıyla Marx-Engels-Lenin üçlüsünün de haklı olduğu kimilerince anlaşılmaya başlandı.
Paris Komünü’nden sonra Büyük Ekim Sosyalist Devrimi ile birlikte kapitalizmin yıkılabileceği kanıtlanıyordu.
Demek ki haksız, eşitsiz, adaletsiz, özgürlüksüz, sömürücü-sömürgeci ve ahlâksız sistemler yıkılabiliniyordu!..
İnsanlık büyük acı ve kayıplarla bunu da öğrendi.
Kapitalizmin denizinde kulaç atan devlet memuru marksologlar, marksist geçinenler MEL’nin eserlerinde birer “bit yeniği” bulabilmek için “kıçlarını yırttılar.” Bir yığın laf salatasıyla ahkâm kestiler. “Bit yeniği” bulamayınca bu üçlünün devrimci / dönüştürücü tezlerini çarpıtma gibi “uğursuz” rollere soyundular (Neler söylemediler ki!...). Bunu da beceremediler. Çünkü, Bilimsel Sosyalizm-Komünizm davasını özümlemiş veya özümlemeye aday kadrolar çığ gibi gelişmekteydi. “Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimini” gerçekleştirmeye aday birikimli kadroları hayat ve mücadele üretmişti.
Batı dünyası MEL ayarında entelektüel birikimi olan kadroları henüz yetiştiremedi. Marksist geçinen bir kısım aydınlar Stalin ve SSCB düşmanlığına endeksli burjuva revizyonist düşünceleriyle kapitalizmin vitrinini cilalamakla yetindiler. Bu türden aydınların kapitalizme hizmeti de hegemonların sistemini koruyup kollamaya yetmedi. Kapitalizm şimdi yeniden krizdedir. Kapitalizm kendisini tarihsel ve sosyal olarak aşacak güçlerin canını almasını bekliyor.
Dünya ölçeğinde marksolog ve marksist geçinenler bu ve benzeri etkinlikleriyle gündemi belirlemeye çalışırken, yaşadığımız coğrafyada durum neydi? Batı’daki akımların yüz gömlek gerisinde seyreden “entelektüel faaliyet” hangi düzeydeydi?
Devrimci, Sosyalist, Komünist ve de Bolşevik geçinen küçükburjuva avantürye takımı sürece nasıl bakıyordu?
Marksist Klasikleri tecimsel kaygılarla basıp satan, bu yolda artı-değer elde eden, ayrıca marksist geçinen veya yeri gelince yaptığı işi fazlaca idealize ederek siyasî çağrışım yapan zevatın konumu nasıldı? Onların birikim ve kaygıları neydi? Ne diyorlardı?
Bu türden soru ve sorunları sürekli biçimde gündeminden düşürmeyen Kolektifimiz Çalışanları,Dergi ve Telif Kitap üreterek can alıcı bir konuya parmak basmayı başarmıştı. Burjuva ve küçükburjuva “solcu” takımının artık tezlerimizin tartışılmasını “sinsi kuşatma” yöntemleriyle önlemeye güçleri yetmiyordu. Günümüz başka bir gündü. İdealizasyona-mistifikasyona dayalı teori pratikler giderek yıkılıyordu. Bilimsel bilgi edinmeye, bilinçlenmeye, akla ve mantığa dayalı arayışlar gelişme gösteriyordu. Tezlerimiz senteze kavuşturulmak üzere donanımlı kadrolarca tartışılıyor ve kabul görüyordu.
Marksist Klasiklerin üretimini her türden sömürüden arındırabilmek için İşçi Sınıfı Partisi’nindisipliniyle oluşturulmuş Bilim Kurulu, Enstitü ve Akademi gibi kurumlar üstlenmeliydi. Tecimsel kaygılı bireyler değil. Hayat ve mücadele kurumsal merkezi disiplinli Araç’ların üretilmesini öğretiyor, dayatıyordu.
* * *
“K. Marx Tartışmaları”, “Kapital’in bir banka sermayesi tarafından basılmak istenmesi”, “Komünist Manifesto’nun 15 yayınevi tarafından baskısının yapılması”, tecimsel kaygılarla Manifestoüstüne yapılan tartışmalar, kitabın üretimi ve tercümesi üzerine burjuva hukuku zırhına bürünerek yayınevlerinin birbirine karşı açılan davalar vb. çabalar kendiliğinden oluşmuyordu. Bir nedeni vardı. En özlü ifadeyle: Bir yandan bu türden eserlerin nasıl ve kimler tarafından üretilmesi gerektiğini öne çıkarıyordu; diğer yandan hayat ve mücadele Marx-Engels-Lenin’in teori pratiğini yeniden doğruluyordu.
“K. Marx Tartışmaları”ndan sonra sıra “Komünist Manifesto tartışmalarına” gelmişti.
Celâl Üstel (13 Kasım 2008 tarihli Cumhuriyet Kitap Eki, s, 8-12-14-16-17-18-19), “Komünist Manifesto’nun Doğuşu” başlıklı yazısıyla celseyi açtı. Bilim ve Sosyalizm Yayınları sahibi Süleyman Ege’de aynı yerde “ ‘Komünist Manifesto’ Üzerine Zorunlu Bir Yazı” başlıklı yazısıyla konuyu kendi bakış açısına göre işledi. Komünist Manifesto’nun basımıyla ilgili daha başka yazıların da çeşitli basın organlarında kaleme alındığını, TV.lerde tartışıldığını gördük.
Bu konuyu gündem yapanların hiçbirinin aynı eserin üretiminde rol ve sorumluluk alan Öncü Kitabevi Yayınları’ndan ve Zeki Öztürk’ün “vukuatından” bilinçli olarak söz etmediğini gördük.
Öncü Kitabevi Yayınları sahibi ve yönetmeni Zeki Öztürk, Marksist Kitapları yayımlayan yayınevlerinin sahip ve sorumlularından hiç de aşağı kalmayan bir konumdadır. Emeği geçmiştir. Bedel ödemiştir. Cüretinin sonuçlarına katlanmasını bilmiştir. Marksist klasikleri yayınlamaya cüret etmesiyle birlikte Öncü’nün başına gelenler romanlara sığmayacak düzeyde ve öğretici derslerle de doludur.
Öncü Kitabevi Yayınları; Devrimci Aile Kolektifimizin ve Tarihî TKP kadrolarının dayanışmasıyla oluşturulmuştur. Bu oluşumda anılan-anılmayan Devrimci insanlarımızın teri ve kanı vardır. Tarihî TKP’nin Devrimci Kanadı kadrolarından Mustafa Börklüce, Hüsamettin Özdoğu, Dr. Hikmet KıvılcımlıÖncü’nün oluşturulması, yayın çizgisinin oturtulması, yayınlanacak kitapların öneri ve hazırlanmasında anılmaya değer katkılarını sunmuştur. Daha sonra Abidin Nesimi, Orhan Kemal, Av. Muvaffak ?eref, Kerim Sadi, Prof. Üstün Korugan, Selahattin Hilav, Muzaffer Özkolçak, Avni Memedoğlu, H. Hilmi Öztürk, Suat Derviş, Rıfat Ilgaz, Asım Bezirci, Fethi Naci vb. yazar ve kadrolar zaman zaman kendi uzmanlık alanlarına giren konularda Öncü’ye yayın ve danışma kurulu üyeliği gibi katkılar vermiştir.
Öncü’nün 1962’de başlayan kitap üretimi “serüveni” hukukî, cezaî, icraî, keyfî ve fiilî infaz, kundaklama vb. olaylardan sonra 1979’da2 sona ermiş, 1995 yılında da ticarî hayatı noktalanmıştır.
Marksist Klasikleri basıp yayınlayan diğerleri gibi bir yaşantısı ve maddî-sosyal güvencesi olmamıştır Zeki Öztürk’ün. Burjuva resmî tarih anlayışına ve resmî ideolojisine meşrebince karşı durmuştur. 33 yıllık yayınevi sahipliliği ve kitapçı dükkan işletmeciliğinden parasız, pulsuz, mülkiyetsiz, sigortasız bir yaşama geçmiştir.
Kapitalist anarşide avanta ve yağmadan pay alanların “akıllı”, almayıp akıntıya kürek çekenlerin ise “ahmak” olarak nitelendirildiği bir düzende Zeki Öztürk ikinci kategoride yer alanlardan biri olmayı seçmiştir.
Zeki Öztürk’ün hem özel yaşamında, hem ticari ilişkilerinde, hem de yayın faaliyeti konusunda çok büyük hatalar yaptığını söylemek-belgelemek de bizim sorumluluğumuzdur.3
Kolektifimiz Çalışanlarının “kardeşlik insiyakı” ile asla hareket etmediğini dost-düşman herkes bilmektedir. Bu satırları kaleme alırken de 34 yıldır ısrarla, inatla oluşturduğumuz ve de işçi sınıfına armağan ettiğimiz Kurum’un (Sorun Yayınları Kolektifi’nin) ve de iddiamızın arkasında durduğumuzu göğsümüzü gererek söylüyoruz. İlkelerimize bağlı olduğumuzun, çizgimizde sürekliliğimizi koruduğumuzun ve de gelişmemizi bu Marksist yöntemlere bağlı kalışımızı da yine herkes bilmektedir. Yazdıklarımız belgelidir. Dileyen ayrıntılı inceleme şansına sahiptir.
Kardeşim Zeki şu an yoksunluklar içinde ve ağır hasta olarak yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Yazı başlığında belirttiğimiz konuları ve yayın faaliyetinde bulunurken karşılaştığı sorunları içeren mektubunu burada yayımlamayı devrimci sorumluluğumuz olarak algılıyoruz.
Marksist Klasiklerin Üretiminde
Tecimsel İlişki mi? Devrimci Sorumluluk mu?
Bir ‘Komünist Manifesto Öyküsü de Öncü’den:
“Uzun süreden beri ‘hipertansiyon ve böbrek yetmezliğinden’ tedavi görüyorum. Bu rahatsızlığın başlangıcı 12 Mart 1971-12 Eylül 1980 yıllarından bu yana sürgit devam ediyordu. O denli zulmetin içinden ayakta kalabildiğimize de ‘şükrediyorduk’! Sistemin mantığı böyle işliyor / işletiliyordu. Sınırlı bilgilerimizle üzerimize düşen devrimci görevlerimizi yerine getirmeye çalışırken hâkim gerici sınıflara göre bizler ‘tehlikeli ve sakıncalı’ idik. Lafın kısası ‘harmana giren porsuk dirgene dayanacaktı.’ Öyle de oldu. İdeolojik-ruhsal sağlığımızı korumaya çalışmak bir yana, bedensel sağlığımızı da yeterince koruyup kollayamamıştık. Ankara İbni Sina hastanesinde Eylül 2008’den bu yana diyaliz ameliyatı ve “hastane mikrobu” denilen enfeksiyon sonunda zatürree yakamı bırakmadı.
Bugün 13 Kasım 2008 perşembe, kızım Deniz öğleden sonra ziyaretime geldi. Günlük gazetelerin yanı sıra ilaçlarımı da getirdi. Cumhuriyet gazetesinin Kitap eki ‘Komünist Manifesto 160. Yıl, yaklaşımlar, tartışmalar…’ süper başlıkla sunuluyordu. Acılarımı unutarak bu yazıları hemen okumaya başladım. Celal Üster (8. 19. sayfalarda) bir çevirmen, ülkemizde Komünist Manifesto çevirilerinden söz ediyor. Süleyman Ege de Bilim ve Sosyalizm Yayınları sahibi ve editörü olarak yayımladığı kitapla ilgili zorunlu bir açıklama yazıyor. Celal Üster-Nur Deriş, Can Yayınlarından çıkan Komünist Manifesto nedeniyle ve ayrıca 11 yayınevinin yayımladığı Komünist Manifesto çevirilerinden söz ediyor.
Sağ olsunlar. Fakat ne hikmetse Komünist Manifesto’yu yayımlayan, yargılanan ve bu yolda bir bedel ödeyen Öncü Kitabevi Yayınları’ndan hiç söz edilmiyor. Hâkim gerici sınıfların Öncü’ye uygulayageldiği baskı ve teröre taş çıkaran ölçekte küçükburjuva ‘sol’ ideologlar tarafından daÖncü aforoz edilmiştir. Öncü’nün Marksist Klasiklerin üretimi yolundaki mütevazi katkısını ‘suskunluk kumkuması’ yöntemleriyle es geçip anmayan ‘solcu’lardan başka türlü bir davranış beklenmeyeceğini 33 yıllık yayın faaliyetleri arasında görmüş ve yaşamıştım. Aslında Öncü’de yayımlanan Komünist Manifesto’nun başına gelenleri ilkeli, militan ve dürüst kadrolar asla unutmuş değildir. Ben de unutmadım. Devrimci ve Marksist yayın faaliyetlerine emeği geçen, bu uğurda bedel ödeyen insanlarımızın cüreti ve katkısına ebedî saygı duyuyorum. Tecimsel ilişkileri fazlaca idealize edip sömürü malzemesi yapanları da unutmuyorum. İlerici yayın faaliyetlerinde yapılan tahrifatları, ihanetleri, sahte komünistlere, sağ ve ‘sol’ teslimiyetçi oportünistlere, devrim simyacılarına ve bu türden ‘insan malzemesine’ karşı tavrımızı bilen bilir.
Sözümüz Komünist Manifesto’dan açılmışken bugüne değin içimde sakladığım bir konuyu hem belgelemek, sahte komünistleri açığa vurmak, hem de bu durumu, Devrimci ve Marksist Kadrolarla paylaşmak istedim.
Bilindiği gibi Öncü Kitabevi Yayınları 1962’de oluşturuldu. Öncü’nün sahip ve editörlüğünü ben üstlendim. Tarihî TKP’nin devrimci kadrolarının öneri, uyarı ve eleştirel katkılarını tüm süreçlerde daima yanımda hissettim. Dönemin Devrimci ve Marksist kadrolarından Mustafa Börklüce, Hüsamettin Özdoğu, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Fuat Sabit, Abidin Nesimi, Orhan Kemal, Ağabeyim Avni Memedoğlu, Ağabeyim H. Hilmi Öztürk, Muzaffer Özkolçak, Av. Muvaffak ?eref, Selahattin Hilav, ?erif Hulusi, A. Kadir, Kerim Sadi, Prof. Üstün Korugan ve zaman zaman Rıfat Ilgaz, Asım Bezirci, Fethi Naci’nin yardımlarını gördüm; uzmanlık alanlarına giren konularda onlardan yararlandım. Yayın ve danışma kurulu katkılarını asla unutmadım. Bana maddî dayanışmasını ve moral desteğini sunan insanlarımızın katkısını da hiçbir zaman unutmadım.
Yayın politikamızda K. Marx Biyografi, Max Beer, SSCB’nin ve Çin’in Tarihi vb. kitapların Türkçeye kazandırılması vardı.
Komünist Manifesto ile Marx-Engels’in Politika ve Felsefe isimli eserlerinin Türkçeye çevirisi için Tektaş Ağaoğlu ile anlaşmıştık. Ayrıca Manifesto, Politika ve Felsefe kitabımızın içinde de yer alacaktı. T. Ağaoğlu ile Öncü arasında yapılan telif-tercüme sözleşmesi için de avans ücret verilmişti. Tercümeler tamamlanıp getirilene kadar da T. Ağaoğlu’ya fazlasıyla tercüme bedeli ödenmişti. Anılan kitapların dizgi-redaksiyon çalışmaları tamamlanmıştı; basım işleri de devam ediyordu.
Bir akşam üzeri A. Kadir yayınevine geldi. Oldukça telaşlıydı. Çantasından bir mektup çıkarıp bana verdi. “Bak Öncü, PTT’de yanlışlıkla benim kutuya atmışlar, seninle ilgili, al oku ve aramızda kalsın…” dedi. Aradan tam 42 yıl geçti. ?imdi açıklıyorum. MİT’e ihbar niteliğinde yazılmış bu mektup “GELGEF” imzalı. ABD emperyalizminin kullandığı eloğullarından, servis uşaklarından biri Öncü’nün yayımladığı kitaplardan, benim I. TİP içindeki (Fatih İlçe Başkanlığı yaptığım dönemden) çalışmalarımdan, yayın politikamızdan ve özellikle de Manifesto’nun basımından söz ediyordu. Bu türden ajan provokatörleri tanımam uzun sürmüyordu, kendilerini hemen ele veriyorlardı.
Aradan bir iki gün geçti, postacı iadeli taahhütlü, noterden tasdikli bir protestoyu elime sıkıştırmıştı. Protesto; Manifesto’nun tercümesiyle ilgiliydi ve Tektaş Ağaoğlu tarafından geliyordu. Merakla okudum. Protestoda mealen: “Çevirisini Öncü’ye verdiğim Komünist Manifesto’nun şu an sakıncalı bulduğumdan yayımlanmasını istemiyorum. Yayımladığınız takdirde doğacak sorumluluğu şimdiden ihtaren bildiriyorum. İşbu ihtarnamenin bir sureti İstanbul Emniyet Müdürlüğü I. ?ube Basın Bürosu Başkanlığı’na, bir nüshası İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na, bir nüshası Öncü Kitabevi Yayınları sahibi ve sorumlusu Zeki Öztürk’e ve bir nüshası da noterliğimizde saklı kalmasına…” İmza: Tektaş Ağaoğlu.
Bu olayı Av. Muvaffak ?eref’e bir fotokopisiyle birlikte ilettim. T. Ağaoğlu’nun bu türden “vukuatına” karşı ne yapmalıydık? Gülüp geçmeli miydik? Yoksa bu durumu Sol “cenahımıza” lisanı münasiple duyurup açığa mı vurmalıydık? Bu türden eserlerin üretilmesinde rol ve sorumluluk alanlar bir yandan daha dikkatli olmalıydı, diğer yandan hesap sorulmalıydı.
Aynı günlerde postadan bir taahhütlü mektup ve paket daha geldi. Gönderen: Ankara’dan Cemal Süreya idi. O da dört ay önce Maksim Gorki’nin siyasî yazılarını içeren bir kitabın tercümesi için ve anlaşmamız gereği, benden tercüme-telif hakkı için bir miktar avans para almıştı. C. Süreya mektubunda bu tercümeyi özür dileyerek yapamayacağını, dava konusu olursa, açıkça korktuğunu ve bu nedenle kitabın orijinalini ve aldığı avansı iade ederek, bu arada ‘başarılar’ da dileyerek “dürüst” bir tavır sergilemişti.
C. Süreya ile ilgili bu konuyu, Bay T. Ağaoğlu utanır mı? diye yazıyorum. Yazarken de bu türden “aydın”ların yetişmiş olmasından kendi payıma utanıyorum.
Av. Muvaffak ?eref birikimli ve onurlu bir Marksist idi. Yaptığı durum değerlendirmesi ile ‘Komünist Manifesto’yu tercüme eden yerine yüz kişilik imza açın. En başa da benim imzamı koyun…’ diye öneride bulundu. Prof. Üstün Korugan ise ‘Bize yakışan T. Ağaoğlu’nun ismini aynen koymak, duruşmada devrimci ilke ve ahlâka yakışan bir tavır sergilemek, kitabın sorumluluğunuÖncü üzerine alarak sistemin saldırısını göğüslemek olmalıdır.’ demişti. Kerim Sadi de Manifesto’nun tercüme edilip forma forma basılmasında daha önceleri emeği geçmişti. O da mealen; “Yayınevinin çizgisine ve onuruna yakışan bir tavır sergilenmeli ve Öncü sorumluluğu mahkemede üstlenmelidir,” diye görüş bildirmişti.
T. Ağaoğlu’nun tercüme ettiği Manifesto; onun imzası ve benim yazdığım önsöz ile yayımlandı. Kitabın üretim süreci böyle işlemişti. Manifesto hemen toplatıldı. Yayınevi sahibi olarak bana ve T. Ağaoğlu’na TCK’nın 142. Maddesine göre dava açıldı. Ticari defterlerime el konulup incelenmeye alındı.
Sistem öylesine saldırıyordu ki bir yandan içimizdeki eloğulları, diğer yandan tekelci militarist polis devleti peşimizi bırakmıyordu. Her gün yeni bir olayla karşılaşıyorduk.
Bu arada Mihri Belli arkadaş siyasî akl-ı bâliğ dahi olmamış üç-beş zavallıyı Ankara’dan İstanbul’a gönderiyor, başlarında da Nahit Töre… ‘Gidin Öncü’ye haddini bildirin…O, kime sordu daManefisto’yu bastı… Yayınevini başına geçirin!...’ diye: Dev-Genç’in bilinçsiz kadrolarını bana karşı kışkırtmıştı. Mihri Belli Manifesto tercümesinde yaptığı tahrifatı böylece engellemeye çalışıyordu zahir…
Ağabeyim Sırrı Öztürk; 15/16 Haziran ile ilgili eserinde bu konuyu şöyle anlatıyordu4: ‘Nahit bir gün: ‘Ağabey, demek sen Öncü’nün ağabeyisin (Öncü Yayınevi’ni ve kardeşim Zeki Öztürk’ü kastediyor). Vay canına… demek ki Mihri İneği’nin tahrikine kapılsaydık, Öncü’de seninle karşılaşacaktık. Vay anasına. Biliyor musun ağabey …kardeşin Manifesto’yu bastı diye… sanki kitap basmak kendi tekellerindeymiş gibi… Proletarya adına Öncü’ye el koymaya gelecektik… Kardeşinin ağzını burnunu dağıtacak… dükkânını başına yıkacaktık… yanıma 20 tane asker almıştım… anlarsın ya!’ ‘Peki neden yapmadınız?’ dedim; ‘O sıralar daha acil bir iş çıkmıştı. Türk Solu’nu bastık… Proletarya adına el koyduk… İneklerin neyi var nesi yoksa!’
Nahit övünerek konuşuyorken; içimden, ‘ey proletarya, çabuk davran bak senin adına el koyulacak o kadar iş var çabuk be kardeşim, silkin’ diye haykırmak geçiyordu.’
Manifesto ile ilgili duruşmalar, 1969’da İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesinde başladı. Av. Muvaffak ?eref, Hâkim Tayyip Bey, Savcı Çetin Yetkin idi. İlk duruşmada dava bilirkişiye havale edildi.
Aynı gün Savcı Çetin Yetkin, elinde çantası ve pür telaş yayınevine daldı. Rengi solmuş, eli ayağı titriyordu. Korku halindeyken, çantasını bir kenara attı ve silahına davrandı. “Öncü Adliyeden beri (Öncü Kitabevi Adliyeye 100 metre mesafedeydi) beni takip ediyorlar, korkarım bu adamlar beni vuracak…” (Çetin Yetkin, o dönem TCK’nın 141. ve 142. Maddelerinden yargılananlara karşı demokrat bir tavır sergiliyor ve açılan davaların beraatla sonuçlanmasına katkı getiriyordu.) Silahını doldurup davrandı, elinden aldım silahını. Yoksa kendisini takip edenleri az kalsın vuracak ve elinden bir kaza çıkacaktı. Birlikte dışarı çıktık. Takip edenleri gördüm. Elimdeki silahı görünce toz oldular.
O akşam Çetin Yetkin’i yalnız bırakmadım. O sıralar yayınevine gelen Birsen Balcıkardeşler ile O’nu Boğazdaki evine götürdük. Birsen, o dönemlerde Hukuk Fakültesi’nde öğrenciydi. Arada bir tashih işlerinde çalışıyordu. Aynı zamanda Suat Derviş’e de yardım ediyordu. Suat Derviş, Kıvılcımlı’nın önerisi ile hazırladığımız Henri Barbusse’ün Ateş isimli eserini tercüme ediyordu. Gözleri son derece bozuktu. Büyüteçle çalışıyordu. Bazen O’na Süavi Kaçar da yardım ediyordu. Sağlık durumu hiç de iyi değildi. Yanında yardımcı olarak TKP’den arkadaşı Neriman Hikmet Öztekin ve üvey kızı Hakiye de vardı. Bu insanları iki yıl süreyle korudum. Tüm ihtiyaçlarını karşıladım. Dayanışmamı eksik etmeyip her şeyimi paylaştım. Bana yapılan tercüme ücreti dışında başka çareleri-umarları yoktu. Bu insanlara birilerinin katkı yapması gerekiyordu.
Günlerimiz çoğunlukla Adliye labirentlerinde geçiyordu. Üretiminde rol aldığımız Sovyet ?airleri Antolojisi kitabımız da hemen toplatıldı.
Yine bir ihbar üzerine satışını yaptığımız Sovyet plakları da toplatıldı. Teyp ve plaklara el konuldu. Binlerce longplay plaklar polis arabasına gelişigüzel, tahrip edilerek konuldu. Yeniden Sansaryan Hana I. ?ubeye götürüldük. Geceyi ‘usulüne uygun’ biçimde sorguda geçirdik. “Dükkânda Kızıl Ordu Marşı’nı sürekli çalıyormuşum!..’
Birkaç gün sonra haber gönderdiler ‘gel plaklarını al’ diye. Tüm plaklar ambalajlarından çıkarılmış, tornavida ile çizilmişti (Söz konusu plakların çoğunluğu klasik müziğin SSCB ve diğer Sosyalist ülkeler sanatçılarının eşsiz yorumlarıydı.).
Bir şubat ayı dükkânımıza gelen Sovyetler Birliği Kültür Ataşesi bu durumu bizzat gördü. ‘Çok üzüldüğünü’ söyledi ve “bunları çöpe atabilirsiniz,” dedi. Tahrip edilen plakları dükkânın önüne koydum; teşhir ettim.
Çetin Altan Akşam gazetesinde Sovyet ?airleri Antolojisi ve Sovyet plakları ile ilgili olayları Taş sütununda yazmıştı.
12 Mart 1971’de tutuklandım. Gece yarısı yayınevine getirildim. Aramalar sabaha kadar sürdü. Kitaplarımın tamamına el konuldu. Yeniden Sansaryan Hanı’nın yolunu tuttuk. Aynı gün yayınevinde çalışan Sabri Kösem de depo olarak kullandığımız Kasımpaşa’daki evde (kendisi orada ikamet ediyordu) kitaplarımızla birlikte gözaltına alındı. Depomuzdaki tüm kitaplar askeri (GMC) cemse kamyonlarına dolduruldu ve Selimiye Kışlası’na götürüldü.
Kitaplarımız: Manifesto (2978 adet), Politika Felsefe( 2930 adet), Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (2600 adet), Kadın ve Komünizm (2260 adet), muhtelif dergi ve kitaplar (124 adet) isimli kitaplarımız idi.
Ateş isimli kitabımız da toplatıldı. Bu kitabı benim yokluğumda (günümüzde) komünizm tüccarlarından biri, bu kitabın öyküsünü, emeği geçenleri dahi anmadan, iznimizi de almadan iki kez yayımlamıştı! Kerim Sadi Ateş’in sonuna Henri Barbusse için bir araştırma yazısını eklememi önermişti.
Yayın faaliyetimizi sonlandırdıktan sonra da pek çok kitabımız, iznimizi almadan ‘korsan yayın’ olarak yayımlanacaktı.
Öncü Kitabevi Yayınları (12.060 adet) Selimiye Kışlası avlusundaki çöp yakma yerinde, yazılı hukukta yeri olmayan biçimlerde 12 Mart tutsaklarının pencerelerden faşizmi lanetleyen ‘yuh!’ sesleri içinde yakılarak imha edildi.5
12 Mart süresince ‘Sıkıyönetim yasalarına uymamak ve yasak yayın bulundurmak’ gibi gerekçelerle yargılandım.
1976’da bir gün Av. Müşür Kaya Canpolat Adliyeye giderken bana uğradı. ‘Öncü, Aydınlık’ı gördün mü? Senin hakkında yazılanları okudun mu?’ demişti. Ayaküstü konuyu görüştük. Aydınlıkdergisi âdeti olduğu üzere SSCB’ye, Sosyalist Sisteme düşman; ABD doğrultusunda yayın yapan, solcu ve devrimci geçinen bir organdı. Aydınlık; şahsım ve Öncü Kitabevi Yayınları hakkında çeşitli ihbarlarda bulunuyordu. Tüm eloğulları gibi bu dergi de yaptığı ihbarla bizi neredeyse “Rus Casusu” yerine koymuştu. Tercüme eserlerimizle SSCB yanlısı bir yayın çizgisi izlediğimizi, SSCB’nin gönderdiği eserleri yayımladığımızı, benim ‘sosyal faşist’ olduğumu ve kaleme almaya dahi irkildiğimiz bir sürü herzeyi sayfalarında, fotoğraflarla döktürmüştü. Sistemin mantığına ve işleyişine uygun hizmetini böylece yerine getirmişti.
Vakit geçirmeden ihbarlarını kanıtlamaları için Adliye’de Toplu Basın davalarına bakan mahkemeye müracaat ederek Aydınlık hakkında dava açtık. Adliye dönüşü saat 16.00 civarında Yayınevine geldiğimde, ilgili polisler, polis arabaları kapıda beni bekliyordu. Cumhuriyet Baş SavcılığıAydınlık’ın yazılarını ihbar kabul ederek polislerce gözaltına alınmamı istemişti. Polisler beni Cumhuriyet Savcılığı yerine o zaman Sansaryan Hanı’nda bulunan Emniyet I. ?ube Müdürlüğü’ne götürdü. Orada, hücreye atıldım ve sabaha kadar alıkonuldum. Polisler ellerinden geleni artlarına koymadı. ‘Usul’ böyleydi. Çaresiz ’işlemlerden’ geçirilecektik. Sabah Adliye’de Savcılığa çıkardılar. Benim de Aydınlık’ta yayımlanan asılsız ihbarlara karşı dava açtığım tespit edilince ifadem alınarak serbest bırakıldım.
Faşist cuntacılar Hitlerden derslerini iyi almış olacaklar ki Treblinka Yangını’nı aratmayacaklardı / aratmadılar…
Bu süreçte şahsıma yapılan işkence ve hakaretleri bilmem ki anlatmama gerek var mı? Fukara Anşa Anam ‘ölmediğine şükret’ demişti. Bize de onun sözünü tutmak düştü!...
Hücre arkadaşım tiyatrocu-yazar Tanju Cılızoğlu kitabında bu konuları birazcık işledi. Tanju bana: ‘Öncü Abi (Babıali de bana ‘Öncü’ diye hitap ederlerdi.), şu Manifesto’yu senin kıçına nasıl soktuklarını bir daha anlat nolur?...’, diyerek takılırdı. ‘Teatral tiyatro yazılarımda bu olayları canlandırmaya çalışacağım,’ diyordu. Hücre arkadaşım THKO’lu Yavuz Yıldırımtürk de 12 Mart sürecinde bana yapılanların yakın tanığıdır.
Hazır Sıkıyönetim ilan edilmiş ve de polisin elindeyken, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya yataklık etmek, yurt dışına kaçırmakla da suçlandım! Kıvılcımlı’nın önerisiyle Sosyalist Gazetesi bürosunun kira mukavelesinde imzam ve yayınevinin kaşesi (kefaleti) vardı. Oysa benim üstüme yıkmaya çalıştıkları olayın içyüzü ve Kıvılcımlıyı kimlerin yurtdışı serüvenine götürmeyi planladığı çok daha sonraları meydana çıkınca hakkımdaki suçlamalardan vazgeçeceklerdi.
Bu süreçte ‘yeni’ bir dava ile ilgili olarak da sorgulanacaktım: ‘İran Tudeh Partisi militanlarının İstanbul’da teorik çalışmalarına yardımcı olmak ve yurtdışından gelen Farsça broşür ve kitapları onlara ulaştırmak!... Beni Sadr ile örgütsel işbirliği içinde olmak!…’ vb. suçlamalarla yargılandım.
Sistemin yaptıkları yetmemiş olmalı ki 2 ?ubat 1971’de Öncü Kitabevi Yayınları’nı (Dükkânımı) kundaklayıp yaktılar. Bu türden kundaklama, yağmalama işleri artık umur-u adiyeden bir hale gelmişti. En sonunda 26 ?ubat 1976’da Öncü Kitabevi tümden yakılıp yok olacaktı!6
Öncü’yü hedef gösterenler, azmettirip kundaklayanlar daha sonra faşist partiden milletvekili ve bakan oldular. MİT Raporu da bu yolda bilgi vermişti, yangın sonu hakkımda açılan dava dosyasında…
Öğrencilik yıllarında Öncü’yü hedef gösterenler ise kara gerici, ırkçı ve faşist bir partiden milletvekili, bakan ve başbakan oldu. Biri de “doruk”lara oturmayı başarmıştı!7
12 Eylül 1980 askerî faşist darbe döneminde de benzeri işlemlerden geçtik. Öncü’nün yayımladığı ve toplatılan Manifesto kitabımız bu kez Sorun Yayınları Kolektifi’nin bürosuna polis marifetiyle konularak ağabeyim Sırrı Öztürk yeniden tutuklandı (Ağabeyim 12 Eylül 1980’den 12 gün önce zaten bilinen gerekçelerle gözaltına alınmış, 11 Eylül akşamı serbest bırakılmıştı.). Oysa Sorun Kolektifi’nin kapısı kırılarak girilen bürosunda iyi saatlerde olsunların işine yarayacak tek satır bir ‘sakıncalı malzeme’ bulunamamıştı. Sorun Yayınları 12 Eylül 1980 - 12 Kasım 1986 yıllarında, tam altı yıl süreyle biri, Emniyet I. ?ube, diğeri Sıkıyönetim’in aramalarında yetkilerce çifte mühürlü ve çifte kilitli tutulmuştu. TCK’nın 141. ve 142. maddelerini ihlal, yasak yayın bulundurmak, Devrimci ve Komünist içerikli yayın faaliyetinde bulunmak ve Sıkıyönetim kanunlarına aykırı hareket etmek ve benzeri gerekçelerle Sorun Yayınları 6 yıl süreyle kapatıldı. Kitapları kamyonlarla Selimiye Kışlasına taşındı ve yakıldı. Sırrı Öztürk ve Yayın Kurulu üyeleri tutuklandı. Yargılamalar sonundaManifesto’nun polis marifetiyle yayınevine konulduğu neden sonra anlaşıldığından Sırrı Öztürk “beraat” etti!
Yaşam alanlarımız boğuma getirildiği için 1995 yılında Öncü’nün faaliyetine son verdik.
Manifesto’yu yayımlamakla ‘övünen’ ve günümüzde ahkam kesen birileri kitabın bedelini ödeyenlerin “vukuatını” anmamakta âdeta yeminlidir. Burjuva resmî tarih ve resmî ideolojiye gerdan kıranlar açısından doğal bir olaydır; yadırganamaz.
T. Ağaoğlu’nun Manifesto’nun tercümesi bahsindeki ‘vukuatını’ açığa vurmayı amaçlarken konu haliyle başka alanlara kaydı. Benim birileri gibi sistemin gazabından korunmak gibi şerbetli olmadığım açık. Burjuva resmî ideolojisi ve revizyonizmin koruyuculuğuna da sığınmadım. Cebimde de renk renk pasaportlarım yok. Sosyalist Sistem’in kimileri gibi beni beslemesine de ihtiyacım yok. Devrimci ilke ve ahlâkımızda ağlayıp sızlanmak da yok. Evet PARTİ disipliniyle oluşturulmuş Bilim Kurulu, Enstitü ve Akademi’lerin Marksist Klasikleri sorumlulukla üretmesi esastır. Olanaklarım ölçüsünde bu ilkeselliğe saygılı olmaya çalıştım. Öncü hiçbir zaman kendi konumunu parti ve anılan kurumlar yerine koymadı. Yaptıklarının bedelini ödedi. Artısı eksisi ile bazı gerekli eserlerin üretiminde rol ve sorumluluk üstlendi. Kitap ve kırtasiye satışı yapılan kitapevinden ve de kitap üretiminden hem ekmeğimi kazandım hem de paylaşmasını bildim. Devrimci birlik ve dayanışmadan uzak durmadım. Ne yaptıysak belgelidir. Yapmaya çalıştıklarımızı küçükburjuva ‘solcu’ takımı değil, işçi sınıfı, Devrimci ve Marksist kadrolar değerlendirecektir.
Bay Tektaş Ağaoğlu, gerek yayınevimize karşı işlemiş olduğu ‘vukuatı’ yüzünden , gerekse Sol ‘cenahımıza’ karşı örgütsel ‘vukuatından’ ötürü şimdiye kadar ne özür diledi, ne hatır sordu ne de bir özeleştiride bulundu. I. TİP, TSİP, ÖDP ve benzeri siyasî tercihlerinden sonra Kızılcık dergiciliğine ve heykelciliğe merak saldığını öğrendim.
Not: Sistemin keyfî-fiilî uygulamalarına karşı yazılı hukuktaki haklarımı kullandım. Fakat hiçbir olumlu yanıt alamadım. Anlatmaya çalıştığım konular belgelidir.”
Zeki Öztürk
12 Mart 2009
Dipnot Açıklamaları:
1 Ayrıntılı bilgi için bakınız: S. Ö., İlerici Yayıncılığın Sorumluluğu, Sorun Yayınları, 1985.
2 1979 yılında Sorun, Öncü, Ser, Kızılırmak, Tan, Devrim vb. yayın kolektifleri aralarında bir toplantı düzenlemiş, Devrimci ve Marksist nitelikli yayın faaliyetlerini buluşturup birleştirme kararı almış, bu kararlarını uygun bir bildiri ile kamuoyuna duyurmuşlardır. Anılan yayınevleri bu ilkesel karardan sonra yayın faaliyetlerini durdurmuş, yeni oluşumun Sorun Yayınları Kolektifi olarak devamına karar vermiştir. Sorun Yayınları yüzde yüz bağımsız ve yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın sosyal / evrensel kurtuluşu yolundaki konumu ve yoğunluklu olarak telif kitap ürettiği, iddiasının arkasında durduğu, Devrimci ve Marksist açıdan siyasî bir kurum niteliği taşıdığı için yayınına devam edilmesine ve adının kullanılmasına karar verilmiştir. Ayrıca, “Komünistlerin Birliği” ekseninde teorik bir derginin yayımlanması için 8 kişilik uygun bir Yayın Kurulu oluşturulmuştur. Bu karar bildirisi Sıkıyönetim Komutanlığınca TCK’nın 141. ve 142. Maddelerini ihlâl gerekçesiyle Sırrı Öztürk sorgulanmış ve dava konusu yapılmıştır. 12 Eylül 1980 askerî faşist darbesi anılan yayınevlerinin tamamını kapatmış, kitaplarına el koymuştur.
3 Ayrıntılı bilgi için bakınız: S. Ö., 12 Mart 1971’den Portreler, C: III, s. 171-182, Sorun Yayınları, 1994.
4 S. Ö., İşçi Sınıfı Sendikalar ve 15/16 Haziran -Olaylar-Nedenleri-Davalar-Belgeler-Anılar-Yorumlar- “Anılar Bölümü”, s. 368, Sorun Yayınları, (1. Baskı 1976) 2. Baskı, 2001.
5 S. Ö., 12 Mart 1971’den Portreler, C: I., II., III.,
6 Öncü Kitabevi’nin kimin / kimlerin yaktığı “resmen” ortaya çıkmadı / çıkarılmadı. Konuyu açıklayan MİT raporu belge olarak dava dosyasına girmesine rağmen, bilinen sorumlular korundu. Faşist kundakçılar tarafımızdan bilinmektedir. Bu konuyu çeşitli vesilelerle basına da yansıtmış bulunuyoruz. Ayrıca, fiilin bizzat kimin tarafından yerine getirildiği çok önemli de değildir. Sistemin Devrimcilere, Komünistlere karşı ideolojik-sınıfsal karakterini ve mantığını açığa vurmayı öne çıkarmayı amaçlamıştık.
Bu kundaklama ile; Kitabevi’nin tüm maddî varlığının yanı sıra arşivi de yandı-yok oldu. Yangından sonra kimi ilkesiz dayanışma örneklerinin yanı sıra o zamanlar plaklarını Öncü’den başka kimsenin bulundurmaya ve satmaya cesaret edemediği “büyük halk sanatçısı” Ruhi Su’nun eşini de yanına alıp bir miktar alacağını tahsile gelmesi ise unutulmaz bir “anı” olarak kaldı…
7 Ayrıntılı bilgi için bakınız: 1.) SORUN Polemik Dergisi,Ocak 2008, Sayı: 29, s. 26-28, S. Ö.,“Kim “İşçi Çocuğu” başlıklı yazı. 2.) SPD., Mayıs 2007, Sayı: 26, s. 19-22, S. Ö., “ ‘Cumhur’ ile ‘Başkan’ Polemikleri” başlıklı yazı. 3.) SPD., Mayıs 2007, Sayı: 2007, s. 23, Belge.
