Neden Gezi Notları?
Bu yıl 6.sı düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivali'ne katılma kararı alırken iki hususu birlikte düşünmeden edemedik. Daha doğrusu iki konuyu ya da özlemimizi üst üste çakıştırmayı denedik.
Birincisi, bu festivale katılmak, Sorun Yayınları Kolektifi'nin üretmiş olduğu Kitap ve Dergi faaliyetlerini bölge halkının yakından tanımasına imkân vermek, okurlarımızla canlı diyaloglar kurmak, yörenin havasını teneffüs etmek, tarihsel-kültürel önemi olan yerleri bizzat gözlem yaparak görmek, insanımızın ne yiyip içtiğini, yüreğinin nasıl çarptığını yakından öğrenmek, eleştirilerini dinlemek, onlardan da öğrenmek, vb. gibi siyasî amaçlı duygu ve özlemlerimiz olarak sıralanabilir.
İkincisi, 120 yıl önce bu bölgeden göçeden Apo Memed Dedemin doğup büyüdüğü köyü, yöre insanlarını görüp gecikmiş bir hasreti gidermek gibi, kişiselliği ağır basan bir özlem olarak özetlenebilir.
Bu iki konu hakkında düşünce, duygu, özlem ve değerlendirmelerimizin bir "gezi notlan" yöntemiyle kaleme alınması, Devrimci ve Marksist düşünce ve davranış çizgimize ters düşmeyecektir. Belki de bizleri vareden tarih, kültür, ilerici gelenek, coğrafya, iklim, vb. etkenler üzerinde daha tutarlı çalışmaların yapılmasına yardımcı da olabilecektir diye de düşünüyorum.
Dersim üzerine pek çok inceleme, araştırma, öykü, roman, şiir, resim ve tarih çalışması yapıldığından haberdarım. Bu çalışmaların büyük bir bölümünü de okuduğumu sanıyorum.
Hele düşünce-davranış çizgilerimizi büyük ölçüde belirleyen bu coğrafyayı ve insanımızı yeterince tanıyor muyuz? gibi soruları yetkinlikle cevaplayamadığımızı daima düşünürüm. Sol cenahımızın teori- pratiğine bakarak bu soruya peşinen olumsuz bir cevap verebiliriz. Sol bu tanıma işini başarabilseydi başımız göğe değerdi, demekten de kendimi alamıyorum.
Çünkü, Sol'un genel anlamıyla teori-pratiğini belirleyen belli başlı etken, ayağını bastığı toprakları ve insanı tanımak iken, nedense farklı formasyonlara sahip ülkelerdeki ulusal-sosyal kurtuluş deneyimlerini taklit ederek ya da eklektik biçimde adaptasyondan geçirdiğini görüyoruz.
Sol'un ideolojik, teorik bu etkileşiminin çok yönlü sebepleri vardır. Bu konu ayrıntılı tartışılmalıdır. Yazılarımızın ilerleyen bölümlerinde konuyu irdeleyeceğiz.
Sol'un ideolojik, teorik bilgilenme birikimi bir yandan devletin uygulaya geldiği baskı ve terör yüzenden, diğer yandan tutarlılığını ve sürekliliğini koruyamamış Sol geleneğimizin entelektüel birikim deneyimlerinin eksikliği ve zaafı yüzünden insanımızın bu alandaki donanımı eksik kalmıştır. Örgütsel perişanlığımızın temeli de bu zaafımıza bağlı değil midir?
Bu eksikliğimizin giderilmesini ciddî, güvenilir ve donanımlı bir partileşme sorununun çözümünde arayanlar olduğu gibi, hazır devrim reçetelerini ithal ederek ülkeye taşıyanlar da çıkmıştır. Emekçi halklarımız da bu donanımsızlığın ve eksikliğin acısını büyük bedeller ödeyerek çekmiştir/çekmektedir.
Birinci yöntemin gerçekleşmesinin kavgasını verenler, sabırlı ve ısrarlı bir biçimde "Partileşme Sorunu" diye söze başlamıştır. İSP ya da KP'nin oluşturulması, inşaası gibi can alıcı ve hayatî bir sorunu gündeme taşımıştır. İSP ya da KP'nin disipliniyle oluşturulması gereken Bilim Kurulu, Enstitü ve Akademi gibi kurumların işbaşı yapmasıyla özetle değinilen eksikliğimizin giderilmesine çalışmışlardır. Kolektifimizde yığınağı bu alana yapmayı uygun bulmaktadır.
Bu yolda yapılan bireysel çabalar-incelemeler belli ölçülerde bilgi eksikliğimizi gidermeye yardımcı olsa da, aslolan bu türden çalışmaların kurum disipliniyle kolektif üretim yöntemiyle hazırlanmasıdır. Çünkü, kurul disiplini ve sorumluluğu ile hazırlanan çalışmalar daha fazla güvenirlik kazanır.
Elbette teori-pratik bir bütündür. "Önce partileşme sorununu gündeme taşı, partiyi oluştur. Devrimci oturum disiplinini yaratarak tartış, ardından enstitü ve akademiler aynı disiplinle kurumsallaşsın" diyemeyiz. Eksikliği duyulan kurumsallaşmalar için çok yönlü mekanizmaların işlemesine cüret edilir, bu inisiyatiflerin birliği ve koordinasyonu sağlanır. Bu eylemimiz (sosyal-pratikte) sınanmalıdır/sınanmaktadır.
Mevcut Sol 'yapı' anlayışlarının teori-pratiği, Dersim sosyal- pratiğinde de büyük oranda sınanmıştır. Hangi teori-pratiğin doğru, hangisinin eğri olduğu en çok bu coğrafyada sınanmış ve tartışılmıştır. Sol cenahımız, henüz sınanan ve yanlışlığı büyük ölçülerde sosyal- pratikte test edilerek açığa vurulan ideolojik, teorik ve örgütsel konumunu ilkeli biçimde tartışamıyor. Bu alana bir neşter vuramıyor. "Ezberini" devrimci ve marksist açıdan reddedip, pratikte yeniyi üretemiyor. Bu konuyu irdeyenlere karşı da dostça davranmıyor.
Hâlbuki devrimci ve marksist olmak sosyal-pratikte yanlışlığı defalarca test edilen düşünce hamallıklarından kurtulmakla mümkündür ya da doğru orantılıdır. "Önünde sonunda konuya eleştirel katkı yapanların sosyal-pratiğinin dediği olacaktır," diyerek tarihsel iyimserliğimizi koruyoruz. Bu iyimserliğimizi doğrulayacak çabalarımızı yetkinleştiriyo- ruz.
Bulunduğumuz topraklarda politika yapan insanlarımız arasında ayağını sağlam yere basan, basmaya aday kadroların yetiştiğinin, bu sürecin daha da sağlıklı biçimde gelişeceğinin bazı işaretlerini de almaktayız.
Sosyal mücadeleler tarihimizin en azından son 35 yıllık tarihini incelediğimizde pek çok şeyin değişime/dönüşüme uğradığının, yarın daha da uğratılacağının sevindirici ipuçlarını görüyoruz.
Örneğin TKP(M-L)nin ideolojik-teorik-örgütsel çatısının oluşturulmasında en fazla emeği geçen İbrahim Kaypakkaya'ın en yakınında bulunan, önemli roller ve sorumluluklar üstlenen Muzaffer Oruçoğlu, uğraş alanı edindiği faaliyetleriyle (roman, öykü, şiir, resim vb., konuşmalarıyla) içinden geldiği hareket hakkında önemli şeyler söylemektedir. Henüz ideolojik, teorik, örgütsel yanlışları doğrudan gündeme taşımasa da TKP(M-L) sürecinin ne getirip/götürdüğünün farkındadır. Birlik'in taşıyıcısıdır. Bu yolda önüne somut bir iş koymuştur. Meş- rebince "birlik zıtların birliğidir" felsefî ve diyalektik görüşünün sürekli altını çizmektedir.
Yine aynı davanın sanıklarından Ali Taşyapan (Duvarın iki Yakası, Tohum Yayıncılık), anılarında TKP(M-L)'nin ideolojik, teorik, örgütsel esin kaynağı Çin ve feodalizm üzerine, daha hapishaneye düşer düşmez dava sanıklarıyla yapılan ilginç tartışmaları, yıllar sonra dahi olsa, dile getirmektedir. Türkiye'nin kapitalist bir ülke olduğu saptaması (ne hazin bu saptamayı yapanlar fizikî şiddete maruz kalmıştır) ve İbrahim Kaypakkaya'nın I.TİP sempatizanlığı, TİİKP'ye katılışı, bu süreçten de koparan TKP(M-L) hareketini örgütleme sürecine geçişi, genç ve toy bir insanımızın arayış ve yönelişlerinin evrimini, öğretici derslerle ortaya çıkarıyor. Aradan 35 yıl gibi bir zaman geçtikten sonra, Türkiye'nin belirleyici üretim ilişkilerinin feodal olmadığı, Çin ya da Sovyetler Birliği veya Halk Demokrasileri ülkesi ya da Latin Amerika ülkesi olmadığı, büyük kırım ve kıyımlardan sonra anlaşılmakta ve kimi anılara malzeme olarak sunulmaktadır.
Elbette anı, roman, öykü, şiir, resim gibi tüm araçlarla işlenilebile- cek bir konudur şu bizim cenahımızın sorunları.
Günümüzde iş bununla da bitmeyecek, sınıflar mücadelesi, tarih ve devrimci geleneklerimiz, her türden idealizasyon ve mistifikas- yonlardan arınarak nesnel gerçekliğe korkusuzca eğilen, hesaplaşan, sorgulayan, doğruların ve hakikatin kavgasını veren kadrolarca gündeme getirilecektir ve hâlihazırda getirilmektedir.
Neden Dersim?
Malatya-Elazığ-Tunceli illerini kapsayan 11 günlük gezimizde bu bölgeyi seçişimizin nedenlerine özetle değinmiş olsak da, Dersim'in, Diyarbakır, Erzurum, Edirne, Ordu-Fatsa gibi illerden daha fazla dikkat çeken yanları vardır. Gerek Anadolu emekçi halklarının gerekse diğer bölgelerdeki halkların yaşadıkları coğrafyalar hakkında ayrıntılı incelemeye, gezip görmeye ve insanlarıyla diyaloglar kurmaya değer pek çok gerekçe sunulabilinir. Keşke imkân ve fırsat olsa da, bunları ger- çekleştirebilsek. Gözlem, izlenim ve düşüncelerimizi insanlarımızla paylaşacak özgün yazıları hazırlamak öyle kolay da değil. Fakat vurgulamak zorundayız: Yazma özgürlüğümüzü yeterince kullandığımızı söyleyemiyoruz.
Dersim, yalnızca bugünkü değiştirilmiş adıyla Tunceli ili sınırlarıyla anılmıyor. Kuzeyinde Erzincan'ın, doğusunda Bingöl'ün, güneyinde Malatya'nın, batısında ise Sivas'ın (Koçgiri) bazı bölgelerini de içine alan bir coğrafyanın adıdır Dersim. Bölge halkı islâmiyete ve Arap adetlerine muhalefet eden Kızılbaş kültürel geleneğinin insanıdır. Anadolu Aleviliği'nin İran'daki Şiilik ile bir ilişkisi yoktur. Kızılbaş geleneği de ayrı konudur. Konuyu bilimsel açıdan inceleyen eserlerin incelenmesine ve olanların ilgi alanına bırakarak yazımızı sürdürelim.
Dersim; halk hareketleri, isyan-başkaldırıları ve halkının dili, inançları, kültürel gelenekleri, mitolojik zenginliği, tarihi, iklim ve coğrafyası, dağı, taşı, suyu, şelalesi, bitki örtüsü, ormanı, hayvanları, öyküleri, destanları, türkü ve şarkılarıyla ayrıntılı ve çok yönlü irdelenme- ye değer bir bölge.
Dersim tarihi denilince akla hep gözyaşı, acı, çile ve kan geliyor. Bölgede her hanenin birkaç ölüsü ve onulmaz acılarla dolu öyküsü var. İnsanlık tarihinde de benzeri kırım ve kıyımları yaşayan halkların dram ve trajedilerini hatırlıyoruz. Amerika'nın keşfinde, kapitalizmin kuruluşunda 89 milyon Kızılderili'nin, 36 milyon ucuz işgücü ve kölelerin, Afrikalı "Karabiberlerimizin kanı akıtılmış. Kapitalizm gezegenimizin her karış toprağını kan ile yoğurmuş. "Kapitalist zenginlik" denilen bu yağma, insan emeğinin nasıl çalındığını gösteriyor. İnsanoğlu henüz kutsal emeğini sömürgenlere çaldırmamanın yol-yöntemini tümüyle bulamadı. Kölelerin isyanı, Paris Komünarlarının 73 günlük iktidarı, Ekim Devrimi'nin 73 yıllık serüveni, sosyalizm deneyimlerinde geriye dönüşlerin yaşanması, emperyalizmin-kapitalizmin "küreselleşme çağı", "yeni dünya düzeni" diyerek emekçi halkları haksız savaşlarla, inkâr, imha, asimilasyon yöntemleriyle köleleştirmek isteyişi...
Dersim'in bu tarihsel sürece paralel olarak, Türkiye özelindeki serüveni başlı başına incelenecek bir konu.
Faşist Evren'in; Selçukluların 1071'de Anadolu'ya gelip savaşarak bu toprakların tapusunu aldığını bölge halkının başına vura vura söylediklerini bir türlü unutamıyoruz.12 Eylül 1980 askerî faşist cuntasının lideri Kenan Evren Malazgirt Meydanı Muharebesi'nin 900.yıldönümünü kutlama törenlerinde Kuzeyli Kürtlere, kürsüye yumruğunu vura vura "Biz 107l'de buraya geldik. Bu toprakları savaşarak aldık!.." diye buyurmuştu. Oysa çeşitli halklara yurtluk yapan bu coğrafyada, Anadolu'nun ve Mezopotamya'nın bütün halkları (Kürt, Ermeni, Süryanî, Assurî, Keldanî, Laz, Rum, vb.) zaten vardı.
Dersim halkı, Anadolu'da çeşitli uygarlıklar kuran halklardan Ermenilerin toprakları üzerine, göç ederek yerleşmişti. Tehcire kadar uzun süre de birlikte yaşamışlardı Ermenilerle. Bölgede Ermenilere ait mezar, ev ve kilise kalıntılarına rastlanmaktadır. Bu kalıntılar, çoğunlukla taşlarından yararlanma ya da define saikiyle tahrip edilmiştir. Dersim'deki pek çok köy, dağ, su, dere, köprü isminin kökleri çoğunlukla Ermenice'dir.
Kemalist rejim, bu isimleri sistematik olarak öztürkçeleştirerek değiştirmiştir.
Dersim halkı, Osmanlı'dan ve Cumhuriyet dönemi uygulamalarından memnun değildir. Nasıl memnun olsun ki? "Seni kurtaracağım" diyenler de daima yakmış, yıkmış, kan dökmüş. Tarihi boyunca acı çeken halklardan biridir Dersimliler.
Kızılbaş düşmanı padişahların katliamları, sözlü tarihten çıkıp yazılı tarihe dökülerek belgelenmiştir. Cumhuriyet rejimi gelmiş, onlar da katliamlarda Osmanlıyı aratmamış, hatta onlara taş çıkartmıştır. Cumhuriyet rejiminin "vukuatı" da belgelenip yazılı tarihe kaydını düşürmüştür. Dersim'in türküleri ve folkloru bu sürecin eşsiz örnekleriyle dolu ve elbette yalnızca onlarla da sınırlı değil.
'Dersim' denilince insanın aklına neden hep isyan, başkaldırı, ayaklanma, hak arama, vb. kütlesel çıkışlar geliyor? Halkın siyasî ibresi neden daima Sol'a yöneliyor? Sol bunu değerlendirebiliyor mu? Bölgenin halk hareketlerinin ideolojik-sınıfsal-kültürel niteliği bilimsel yöntemle incelendiğinde bu soruların bazı cevaplarını vermek durumundayız.
Kızılbaş kültürel geleneğini, halk destanlarını, mitolojilerini, öykü ve masallarını mistisizme kaymadan ilerici, iyimser, dinamik ve yaratıcı bir yorumla incelemek zorundayız. Sosyal, ekonomik ve siyasî etkileriyle birlikte yapılan incelemeler, değerlendirmeler ve tahliller senteze kavuşturulacaktır. Böylece Dersim hakkındaki bilim ve akıl dışı yorumların önü de kesilmiş olacaktır. Bölge halkının ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinin kanalı böylece açılacaktır diye düşünüyoruz.
Göç Olgusunun Sosyal Kurtuluş Mücadelesindeki Etkileri ve Devrimci Aile Kolektifimizin Biçimlenişi Üzerine
İnsanoğlunun tarihsel-kültürel-sosyal açıdan evrimi herkesi oldukça düşündürmüştür. Modern sosyal sınıfların oluşmasıyla geri üretim ilişkilerinin biçimlendirdiği din, aşiret, tarikat ve etnisiteye dayalı kimlik ve kişilik arayışları da yerini daha bilimsel temellere oturtmuştur.
Sosyal sınıflar ve sosyolojik emekçi halk gerçekliği üzerine oturtulması gereken bazı tanımlamalar, bulunduğumuz coğrafyada ulusal- lık-sınıfsallık dinamiklerinin yeniden tanımlanmasını da beraberinde getirmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana işletilen sistemin mantığı, ne yazık ki bilimsel tanımların tartışılmasını büyük ölçüde etkilemiş ve aleyhte bir durum yaratmıştır.
Türkiye'de hâlâ düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerimizi doğrudan kullanamıyoruz. Her ne kadar kendimizi bu yolda özgür hissetmiş olsak da sistemin baskısına, terörüne ve mantığına geri adım attıramadık.
Bu yolda çok büyük bedeller ödendi. Hâlâ da ödeniyor.
Çok yönlü kırım ve kıyımlardan geçtik/geçirildik. Fakat devrimci ütopyalarımızı henüz daha gerçekleştiremedik. Çok büyük zaman ve kadro yitirdik.
Anılan ve henüz daha aşılamayan sistemin mantığı elbette kökten kırılıp aşılacaktır. Bunun sevimli işaretlerini her olay, olgu, süreç, veri, vb. konularda görüyoruz.
Sistemin kaba güce ve zora başvurması, kapitalist anarşinin doğasından ileri geliyor.
Kapitalizmin değiştirilip dönüştürülmesi, tarihsel bir zorunluluk olarak ilerici cenahımızın önünde acil bir görev olarak duruyor.
Türkiye kapitalizmi de Batı ve öteki kapitalist ülkeler kapitalizmi gibi tarihsel-sosyal ömrünü büyük ölçüde tamamlamıştır. Kapitalizm duvara dayanmıştır. Sosyalist Sistem'in bu düzeyde çözülüşü, sosyalizmin daha yetkinini oluşturmayı insanlığın önüne bir ödev olarak koyuyor. Karamsarlığı, umutsuzluğu propaganda edenler, kapitalizmin teslim aldığı unsurlardır. Oysa bilimsel yöntemin verileri, Devrimci ve Marksist düşünce-davranış çizgilerimizin ne düzeyde haklı olduğunu her gün yeniden kanıtlıyor. Marksist teorinin özümsenmesi ve geliştirilmesinin yanı sıra pratikte yeniden üretimi, insanın ve insanlığın sosyal kurtuluşunun yolunu gösteriyor. Türkiye'deki entelektüel birikim, kapitalist Batı'dan devşirilen, özümsenmemiş, eklektik bir "kültür" üzerine oturtulmak istenmektedir. Bu coğrafyanın yetiştirdiği Marksistler, kendi yerli iç deneyim birikimlerini senteze taşıyacak tartışmalar yerine, dünya devrimci pratiğindeki deneyimleri eleştirel katkı süzgecinden geçirmeden bu ülkeye taşımaktadırlar. Cenahımızın ideolojik-teorik çabasının işçi sınıfı ve emekçi halkların en militan gücüyle buluşama- yışının en önemli düğümü buradadır. Bu düğüm, ama düzden, ama tersten bir biçimde çözülecektir.
Bulunduğumuz coğrafyanın tarihi, insanı, kültürü, ilerici gelenekleri, dini, dili, ulusal, sosyal yapısı, vb. özellik ve nitelikleri incelendikçe
Devrimci ve dönüştürücü yol ve yöntemlerin ne olduğu da bilincimizde biçimlenecektir.
Bilincimizde biçimleyip düşünce süzgeçlerimizden geçirdiğimizi, sosyal-pratikte sınayıp yeniden üreteceğiz. Başka seçeneğimiz var mıdır?
Bulunduğumuz coğrafyadaki işçi sınıfı ve emekçi halk hareketlerini küçümseyip farklı formasyonları içeren ülke deneyimlerini tartışmasız taklit ya da hesapsızca bu ülkeye taşımakla, cenahımıza en büyük kötülüğü yapmış oluyoruz.
Cenahımızın yeni nitelikler kazanamayışı ve örgütsel parselasyona uğrayışı/uğratılışı bu temelde biçimlenmektedir.
İç deneyim birikimlerimizi mahalli (yerel), ulusal, sosyal (sınıfsal) ve enternasyonal diyalektik çerçevesinde değerlendireceğiz. Dünyadaki devrimci deneyim birikimine, bulunduğumuz coğrafyadan da bir örnek katarak Türkiye'deki işçi sınıfı ve emekçi halk hareketlerini doğru inceleyeceğiz. Kültürel "çeyizimizi" titizlik ve özenle hazırlayacağız. Kozamızı bilinçle öreceğiz.
Düşünce-davranış çizgimizi -varlığımızı- biçimlendiren etkenleri sıralarken, bu süreçte aile kolektifimizin evrimini de anlatmadan edemiyoruz.
Büyüklerimizden bizlere aktarılanlara baktığımızda Aile Kolektifimizin ilerici ve devrimci geleneklerini, anne tarafımızdan gelen Havva Ana ile Eşkiya Apo Memed'in hayatı varlığımızı daha çok biçimlendirmiştir. Apo Memed'in (dedemizin) 7 kardeş olduklarını, ticaret kervan- larıyla Halep ve Şam'a gidip geldiklerini, onların da 'eşkiya yatağı'nda silahlı olduklarını, bir müsademede kardeşlerden birinin ölmüş olduğunu, ölen kardeşin karısı Leyla'ya öteki kardeşlerin sahip çıktığını, vb. öyküleri büyüklerimizden dinlemiştik. Eşkiya Apo Memed, Dersim Ovacık İlçesi Mıkıko köyünden (şimdiki adı, Eğri Kavak) geliyor. Anılan köy günümüzde tamamen yakılmıştır. Dedem bir kısım bölge halkıyla birlikte 1890-1900 yıllarında (kesin tarih kaydı yok) Erzurum Aşkale Taşağıl Köyü'ne göç ediyor. Dedem ve Nenem kendi aralarında Der- simîce konuşurmuş. Eşkiya Apo Memed, neden ve hangi gerekçelerle göç etmişti? Veya göçe zorlanmıştı? Eşkiyalık mesleğini neden seçmişti, neden bırakmıştı? Neden çobanlıkta karar kılmıştı? Hiçbir zaman toprağı ve mülkü olmadığına göre emekçi halklardan yana ve belki de İnce Memed türünden bir konuma sahipti. Hayatın şu garip cilvesine bakın ki, 1923'den sonra Dersim-Ovacık-Mıkıko köyünden Aşkale'nin bir Kürt-Alevi karışımı köyüne göç eden toprak ağası, mütegal- libe, halk düşmanı Yehmo Ağa neden ve hangi vukuatından ötürü Eşkıya Apo Memed'ten "ne olur, ben ettim sen etme, canımı bağışla!..." diye yalvarıp diz çökmüştü? Köyümüzün yaşlı kuşaklarının aktardığı anlatımlar dışında ayrıntılı bilgilerle bu süreci bir türlü öğrenemedik. Eşkiya Apo Memed'in çeşitli tüfekleri, kamaları, eşkiyalık mesleğinin gümüş kakmalı alet ve edevatları nasıl da kapanın elinde kalmıştı? Yoksulluk, yoksunluk ve öksüzlük ailemizin belini bükünce bu soruların da tutarlı bir cevabını alamıyorduk. O günün koşullarına göre de "ateist" sayılan babam neden Molla (Melle) olmuştu?
Ailemiz, inkâr, imha, göç, göçe zorlama şartlarında Dersim'den Aşkale'ye geldikten sonra da, Osmanlı-Rus Harbinde tekrar göç etmiş, Tokat, Dersim ve Çorum'a gitmişti. Savaşın sona ermesiyle, tekrar Aşkale, Taşağıl köyüne gelmişlerdi. Sırasıyla Taşağıl, Saptıran, Pırnagapan köylerinde topraksız, mülksüz bir aile yaşamı içindeyken babam Mehmed, Anam Ayşe'den olma tam 11 çocuk dünyaya getirmiş. Babam da cömert ve fukaraydı. Haddinden fazla da diyergâm biriydi. Anam, 13 yaşında iken 55 yaşındaki babama üçüncü eşi olarak kocaya gitmiş (verilmiş)ti. Anamın 27 yaşında dul ve kimsesiz kalışı, 11 çocuktan 5'inin 'doğal seleksiyon' ölüşü, 6'sının binbir sıkıntıyla bakımı, bütün bunlar bizlerin düşünce-davranış çizgilerimizi biçimlendiren etkenler idi.
Apo Memed Dedemin, babamın ölümünden sonra, göçtüğümüz, daha doğrusu sığındığımız Erzurum'a Anamı ve torunlarını görmeye gelirken kendisine yapılan bir hakaret sonucu kalp krizi geçirip ölüşü, cenazesinin belediye tarafından (sahipsizce) kaldırılışı, Nenem'in, Babam'ın ölümü, Erzurum'daki toprak ağalığına dayanan sömürü ilişkileri, bölge insanının işsiz, yoksul ve çok korkunç bir baskı ve sömürü altında yaşamış oluşu, Osmanlı sonu oluşan Cumhuriyet rejiminin de köklü yapısal değişimler yapmadan sosyo ekonomik yapıyı aynen koruyup kollaması, dahası "devlet eliyle kapitalist yetiştirme" politikası, Gorki'nin Ana'sını aratmayan Ana'mın olağanüstü fedakârlığı,10 Eylül 1920 Bakû'de yapılan I.Şark Milletleri Kurultayı'na ve Erzurum Kong- resi'ne katılan öğretmen Mehmet Fikri Saygın'ın (Babamın Medrese arkadaşı ve vasiyeti üzerine Aile Kolektifimiz'e bakmakla görevli) bizleri okutmak için insanüstü çabası, 1936'da kabul edilen "Soyadı Kanunuma göre irademiz dışında soyadımızın "Öztürk" konuluşu, öksüzlüğümüz, Dedemin, Nenemin, Babamın ne bir mezarına ne de bir fotoğrafına sahip oluşumuz, savaşlarda, seferberlikte kaybolan aile fertlerinin akıbetinin bilinemeyişi, bizi vareden topraklarla buluşup insanlarımızla diyaloga giremeyişimiz, vb. binbir etken Aile Kolektifimiz'in hamurunu yoğurmuştur.
1950 yılında bir gazeteye ilan vererek ailemizin varsa akrabaları- nı-köklerini ve seferberlikte, göç sırasında kaybolan Anamın ve Ezem Nenenin anlatımlarına göre ise kaçırılan kardeşleri Fatma'nın akıbetini soruşturduk. Bu ilandan hiçbir olumlu cevap alamadık. Fatma Ezem güzelliği ile tanınırmış. O dönem Türkiye'nin nüfusu 30 milyon. Gazete okuma oranı da yüzde 1-2 civarında. İlanımıza olumlu cevap alamayışımızın sebepleri malum. Bizzat yöreye giderek araştırma-soruşturma yapacak maddî imkânlara da sahip değildik. Yine o dönem radyodaki "kayıp ilanları"na başvurduk, Oradan da olumlu bir cevap alamadık. İşin ilginç yanı o dönem evimizde radyo da yoktu. Komşuların radyosunu dinliyorduk arada bir. Fukara Anam son demlerinde dahi, yakınarak kardeşi Fatma'yı anıyordu...
Göç eden ailemizden Anamı 23.10.1991'te, Ablam Hatice Saygın'ı 22.07.2001'de, en küçük kardeşim Kadri'yi 6.10.2004'te kaybettik. "Emeğin Ressamı" Avni Memedoğlu ağabeyimizi de 9.10.1998'de doğaya teslim ettik. Sorun Yayınları Kolektifi çalışanlarından ben (Sırrı Öztürk -1932), Öncü Kitabevi kurucusu ve şair Zeki Öztürk (1934) ile Eczacı -emekli- H. Hilmi Öztürk (1928) henüz hayattayız.
Bizi vareden düşünce-davranış çizgimizi, geleneğimizi, kimliğimizi ve kişiliğimizi koruyarak sürdürüyoruz.
"Neden Anadilini Öğrenmedin? Memleketini Daha Önce Neden Görmeye Gelmedin?" Suçlaması
Dersim'e gelmeden önce bu türden sorulara çoğunlukla muhatap olmuştum. Bu soruların bazılarına ciddî bazılarına da şakayla karışık uygun cevaplar vermeye çalışmıştım.
Elbette doğru soruya doğru cevap verilir. Bu türden soruları yöneltenlerin amaçlarına, ideolojik-teorik-örgütsel donanımlarına veya daha net söylemek gerekirse, sınıfsal niteliklerine önem vermeye başlamıştım.
Böylelerine cevap verirken proleter devrimci kimlik ve kişiliğimi daima öne çıkardığımı, hiç bir zaman ulusal, yöresel, etnik, dinsel, aşiret, tarikat, vb. aidiyetleri birinci plâna çıkarmadığımı herkes bilmektedir. Özel hayatımda, işimde, üretim faaliyetinde her zaman proletaryanın çocuğu olduğumun örneğini verdiğimi sanıyorum.
15/16 Haziran Hareketinin Kocaeli bölgesinin birinci sanığı olarak da bulunduğum ceza ve tutukevlerinde de mücadele arkadaşlarımın hiç biri bana Dersimî-Kürt-Kızılbaş ya da Dersimli işlemi yapmadı.
Dedemin doğup büyüdüğü, göç ettiği, göçe zorlandığı Dersim, Ovacık, Mıkıko (Cumhuriyet döneminde Eğri Kavak olarak değiştirilmiş) köyü ile, benim doğduğum Erzurum, Aşkale, Taşağıl Köyü'nün insanları kimi farklılıklarına rağmen aynı sosyal kategorinin insanlarıydı. Onların ulusal, dinsel, aşiret, tarikat ve kültürel aidiyetleri, hâkim gerici sınıflar koalisyonu ve iktidarlarınca sürekli biçimde baskı, tehdit, inkâr, imha, asimilasyon, vb. yöntemleriyle kabaca sömürülmüştü. Emekçi halkların sınıfsal aidiyetlerine göre birliği, proletaryanın yanında kümelenmesi gibi bir dünya görüşüne bağlandıktan sonra da "Ben
Kızılbaşım, Dersimliyim, Erzurumluyum" türünden aidiyetlerimizi- özelliklerimizi öne çıkarmanın ne anlamı vardı?
Dünyanın, Bölgenin ve Anadolu'nun emekçi halkları sömürücü sınıfların baskı ve terörü altındayken Türk, Kürt, Dersimî, Ermeni, Rum, Laz, Gürcü, vb. proletaryasının konumu ve çıkarlarını gözetmek dururken milliyet-etnisite, aşiret, tarikat, din gibi özelliklerini hiçbir Devrimci ve Marksist birinci plâna çıkarmaz. Elbette her insanı vareden etmenler tümüyle inkâr edilemez. Eden de yok zaten.
Uluslarötesi tekelci sermayenin dünya çapındaki baskı ve terörü altında yaşıyoruz. Bulunduğumuz coğrafyada ya da bölgemizde 1400 yıl öncesini yaşamıyoruz. Şayet, kötü bir benzetmeyle, 1400 yıl önce yaşamış olsaydık Kızılbaş kimliğimizle safımızı tutar, dönemin hâkim gerici kesimlerine karşı gardımızı da alırdık. Zaten hamurumuzda isyan, ayaklanma, başkaldırı gelenekleri vardı. Bu oluşum sürecinin uzmanları, davranışlarımızın kökenini bilimsel olarak açıklamıştır. Onların ilgi ve uzmanlık alanına girmeyelim. Dileyen elbette araştıracaktır.
Genetik üzerine yapılan çalışmalar "bizlerden" çok (Hitlerin yaptığı gibi kan tahlili, drokisefal, brakisefal kafatası ölçümleri yaparak Alman ari ırkını saptayan yöntemlerle) "Türk milliyetçisi" geçinip ırkçı ve faşist olanlar üzerinde denenmelidir. Acaba Anadolu emekçi halklarını Türk- Kürt, Alevi-Sünni gibi ayırımlarla, kışkırtıp birbirine düşman durumuna getiren "Türk milliyetçi"lerinin genetik tablosu neyi vurgulardı?
Devrimci ve Marksist bir dünya görüşü gibi sınıfsal bir tercih yapanlar, hâkim gerici sınıfların ve onların iktidarlarının suni ve sanal gündemlerini altüst etmekten yanadır.
Günümüzün altüst edilecek sahte ve sanal gündemi "laik-şeriat" ya da "siyasî islâm-kemalizm" ekseni üzerine değil, sosyal ve sınıfsal temelde biçimlenecektir. Böyle biçimlenmelidir.
Dersim'de ilişki kurduğumuz birey ya da kurum sözcüleri bana "Memleketini daha önce neden görmeye gelmedin? diye bir soru yöneltmedi. Bu yolda ne bir sitem de (ki, sitem dosta yapılır) bulundu, ne de şiddetle eleştirdi. Oysa kentli küçükburjuva "sol" avantürye takımı aklınca bizi köşeye sıkıştırmak, fikir tartışmasını saptırmak için bu türden sorularla Dersim halkının ne denli yanında olduğunu anlatmak istiyordu. Dersim halkının yanında olduğunu iddia edip, anadilini bilen ve memleketini sık sık ziyaret edenlerin (tutarlı Devrimci ve Marksist bir çizgi izleyenler dışında) "vakuatı" bizimkini affettirecek durumda değildi.
Kaldı ki, geleneğini koruyup yer yer diri ve dürüst kalmış Dersimliler, özellikle de benden daha yaşlı nesiller "iyi ki bugünlere gelebilmişsin", "bizim insanımızsın", "bizim kurtuluşumuz için vuruşmuşsun", "sen bizim Alişer'imizsin", "sen Koçgiri'densin" diyor/diyebiliyordu.
Sorun Yayınları Kolektifi çalışanları olarak ilerici sosyalist kültürümüzün geliştirilip güçlenmesi için yapmaya çalıştığımız yayınlar ve özellikle de "Halkların Tarih ve Kültür Dizisi"ndekiler bir ölçüde de olsa emekçi halkların kültürel kuşatma politikalarına karşı, halkların kendi tarih ve kültürlerini, sözlü tarihten çıkıp yazılı tarihe yönelmesini, dil ve gramerlerinin geliştirilmesine 'karınca kararınca' yardımcı olduğumuzu herkes biliyor. Bu dizimizde bazı esneklikler gözettiğimizin elbette ki farkındayız. Özgün yayınlar yaptık iddiasında da değiliz. Bunun nasıl ve hangi kurumlar disiplinleriyle yapılması gerektiğinin mücadelesini verdiğimizi de herkes bilmek durumundadır. Emperyalizme-kapitalizme karşı tutarlı bir kültürel zeminin oluşturulması yolunda emekçi halkların kendi ulusal kültürlerine katkı yapması, emperyalizmin yoz ve kozmopolit 'kültür' politikasının geri tepmesine de katkı getirecektir. Yerel, ulusal, sosyal ve enternasyonal kültürel birikimler bu temelde gelişip güçlenecektir diye düşünüyor ve bu diyalektik düşünce sisteminin altını sürekli çiziyoruz.
"Anadilimi neden öğrenemedim?" sorusuna içtenlikli olarak soranlara şu cevabı rahatlıkla verebilirim: Apo Memed Dedemin dram ve trajedisi ortada, ha keza aile kolektifimizin konumu ve evrimi de ortada. Topraksız, mülkiyetsiz, göç etmiş coğrafyaların insanıyız. Buna bir de öksüzlük, yoksunluk ve sistemin inkâr, imha, asimilasyon, vb. politikaları eklenince bendeniz de kardeşlerimle birlikte anadilimizi öğrenemedik/öğrenmemiz engellendi. Ergin çağlara gelip bilinçlenince de kendimizi içerideki-dışarıdaki hapishanelerin cenderesinde bulduk. Hayat ve mücadele önümüze çok karmaşık sorunları getirince anadilimizi öğrenme sorunu öne çıkarılamadı. İyi niyetli, saf ve temiz düşüncelerle bu soruyu öne çıkaranlara cevap vermekte asla bir zorluk çekmiyorum. Fakat, ideolojik, teorik, örgütsel fikir tartışmalarında bileğimizi bir türlü bükemeyenler, demagojik yöntemlerle ve şeytanî zekalarıyla bendenizi daima "mat" etmek için bu konuda sürekli ve ısrarlı oldu.
Yine ayrıca bendeniz yalnızca anadilimi değil, türkçeyi, almancayı, fransızcayı, ingilizceyi, rusçayı da öğrenemedim. Bu türden bir "vukuatımızdan" ötürü herkesten özür dilerim. Eğer bu özür bir işe yarıyorsa... ya da yarayacaksa... Birileri de bizleri "öztürk" yapanların "vukuatı"nı sorgulamayı öğrenirse buna ayrıca çok sevineceğim. Belki daha ilkeli tartışma imkânını bulmuş olacağız diye de düşünüyorum.
Bizleri sorgulayanlara benden de bazı sorular: Neden kentli küçükburjuva avantürye takımı bu türden sorularla keyif buluyorlar da, Dersimli, üniversite okumamış, sözlü tarihi, atadan oğula intikal eden Dersimî lisanı dışında kültürel bir birikimi, (entelektüel birikimi) olmayan bizim insanlarımız neden bu türden yol ve yöntemlere iltifat etmiyor? Sol, Kürt-Dersimî-Kızılbaş ve emekçi insanımızı, bu coğrafyayı neden tanımıyor? Ulusal-Sosyal Kurtuluş Mücadelemize bu kadar hazır ve yatkın bir malzemeye niçin tutarlı bir politika üretemiyor? Bu malzeme de olmasa küçükburjuva avantürye takımı politika adına başka ne yapacaktır? Küçükburjuvazi avantüryeye soyunup devrimci romantizm iksirini içtikten sonra Çin ve Latin Amerika deneyimlerini hesapsızca Dersimlilere ve Kuzeyli Kürtlere neden hesapsızca taşıdı? Devrim ihracatı işi tutmayınca neden bir "rota düzeltmesi" ve özeleştiri yaparak Devrimci ve Marksist güzergâha giriş yapamadılar?
Devrimci ve Marksist bakış açısıyla olay, olgu, süreç, veri ve şartları doğru tahlil yeteneğine sahip Kadrolar da işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluşu mücadelesi yolunda, şimdi soru bombardımanına tuttuğumuz kesimi, "gençliğin yolunu işçi sınıfının yoluna" bir türlü getiremedi. Yeni nitelikler kazanmaya aday Kuzeyli Kürt insanımıza ve Dersimlilerin ilerici geleneklerine katkı yapamadı.
Söze 'gezi notları' diye başlayıp hayatî ve can alıcı meselelerimizin altını çizmekten bir türlü geri duramıyoruz.
Munzur Festivalinin Düşündürdüğü
Devlet tekelci kapitalizmi Dersim'i âdeta beş koldan kuşatmış. Devlet'in Dersim denilince sinirlerinin neden bu düzeyde bozulduğunun sebeblerini biliyoruz. Osmanlı, TC Devleti ve günümüzdeki siyasî iktidarlar bu süreçte bir türlü "uslanmayan" Dersim meselesini çok yönlü ve sistemli mücadele yöntemleriyle kökünü kurutmak istiyor.
Bir tabiat harikası Munzur üzerine çeşitli barajlar ve tesisler kurup bu bölgeyi insansızlaştırmak istiyor.
Burjuva bilim adamları bile 6 milyar dolar harcayarak kurulacak barajlardan 30 yıl sonra ancak 1 milyar dolarlık bir artı-değer elde edileceğini, bunun da kapitalizmin artı-değer kazanma yatırım anlayışına ters olduğunu bağıra bağıra dile getiriyor. "Şaşıran ördek suya kıçından dalar" özdeyişinde olduğu gibi, yerli burjuvazimiz de bu türden rant getirmeyen bir yatırıma niçin giriyor? Amaç Dersim geleneğinin kökünü kurumak.
Konu siyasidir. Munzur Festivali'ni düzenleyenler de Dersim'i her açıdan yokedecek bir işe karşı çıkıyorlar. Konuyu bütün boyutlarıyla gündeme taşıyıp Dersimlilerin bilinçlenmesine çalışıyorlar. Ulusal ve uluslararası ilişkileri geliştirip-güçlendirerek kamuoyu yaratıyorlar. Doğa elden gidiyor. Anadolu'da nesli tükenen pek çok hayvan Dersim'de yaşıyor. Geyik, Dağ Keçisi, Vaşak, Ayı, Kurt, Domuz, Tavşan, Tilki ve daha onlarcası bu iklim de bulunabiliyor. Dünyada bir eşi bulunmayan Munzur ırmağı ve döl yatağı, kaya oymaklar, mağaralar, geçit vermez vadiler yok oluyor. Dersim'de yetişen 54 adet endemik bitkinin ki, çoğu bilinçsizce şimdiden yok ediliyor (dağ sarmısağı, kenger, vb.). Tunceli'nin resmî nüfus rakamı (tabelada 270.000) hızla eriyor. Kentin toplam nüfusu 70 bin civarında, yerli halkın nüfusuna denk güvenlik güçleri konuşlanmış. Dersim yurtdışına en çok göç veren bir il konumunda. Bölgenin ilerici, demokrat kimlikli, okumuş büyük bir insan potansiyeli de Anadolu'nun çeşitli yörelerine ekmeğini kazanmak üzere göçmüş durumda. Festival dolayısıyla memleketlerini ziyarete gelenlerin sayısı oldukça fazla. 'Almancılar', tabiat güzelliklerine hayran memleketlerine "terör" yüzünden yatırım yapamıyor. Devlette yatırım yapmıyor. Devlet Dersim'e sünni islâmı, cami yapımını, Atatürk heykellerini, devlet eliyle kapitalist yetiştiren, kendi yurttaşına insan muamelesi dahi yapmayanların ismiyle anılan park, okul, vb.'ni götürmüş. Örnek mi: Tunceli'de "neden İnönü Parkı?" sorumuza halk sağına soluna bakarak ve gülümseyerek cevap vermek istiyor. Sen de anlıyorsun. "Fevzi Çakmak Lisesi" Ovacık'ın orta yerinde. "Neden" diye sorguluyorsun, halk cevap vermek istemiyor. Kimileri de bu ünlü isimlerin Kızılbaş insanını kurtarıp koruduğu propagandasını yapıyor. Bu propagandalara otuzsekizi yaşayanlar bıyık altından gülüyor. Sivas, Erzincan Alevi yörelerinde, Atatürk, Hacı Bektaş Veli ve Hz.Ali'nin birlikteliğini vurgulayan renkli tabloları bazı ev ve kurumların duvarlarını süslüyor(l) Dersimli'nin böyle bir lüksü yok. Pek çok ev gezdik, fakat bu türden tablolarla karşılaşmadık. Duvarlarda daha çok otuzsekizi yaşayan aile büyüklerinin resimleri bulunuyor.
Bölgenin siyasal-ekonomisi hakkında bazı rakamları yazmakta yarar var.
Rakamların tahlili için öyle "Marx-Engels dedi ki" diye başlayan aşırı teorisizme kayan ukalalıklara hiç gerek görmüyoruz.
Ovacık İlçesi, tabelasında 5.900 kişi yaşadığını öğreniyoruz. Oysa Ocacık'ın halkı 1.500 kişidir. Kentin rakımı 950-1000 metredir. Binbir güzellikteki dağları 3.500 m. civarında. Ovacıklılar belediye kent yasalarından yararlanmak için öğrencileri nüfus sayımında yazdırarak 5.900 rakamını tutturduklarını söylüyor. Tıpkı Türkiye'nin pek çok belediyesinin yaptığı gibi. Ovacık'a bağlı 68 köy var. Bunların 32'sine köy ya da mezra denilebilir, ötekiler yakılıp yıkılmış. Tahrip edilip insansız- laştırılan bu köylere gitmek yasak. Altı ayı kış, altı ayı yaz olan bölgede kar kalkınca bir metre boyunda bitki örtüsü ayaklanıyor, bu bitkiler kuruyor, tekrar kar yağıyor, âdeta bitki ve toprak keçeleşip garip bir görüntü veriyor. Yıkılan yakılan köyler bu durumda korkunç görünümlere bürünüyor. Bölgenin en önemli geçim kaynağı hayvancılık, elverişli su ve iklime rağmen âdeta ölmüş/ördürülmüş. "Gerillayı barındırıyor" gerekçesiyle orman örtüsü yakılmış. Dersim halkı gibi tabiatı da bu yangına inat yerden daha gürbüzünü yeşerterek cevap ediyor, sanırsınız o da ayaklanmış durumda... Yeşerip duruyor... Munzur Festivali "iç turizm" açısından bazı canlılıklar getirmiş. Fakat halkın ekmeğini kazanmaya bu da yetmiyor. Büyük bir işsizlik sorunu var. Ovacık'da 32 dükkân var (fırın, lokanta, bakkal, züccaziye, nalburiye, kasap, elektrikçi, kuyumcu, otel, berber, vb.), bunların 18'i kahve. Kahveler de işsizler pinekliyor. Kimileri okey oynuyor. Kimileri de dedikodu yapıyor. Yabancılara karşı, halkta da iyi saatlerde olsunlar da büyük bir tecessüs var. Çarşıda 90 "taharri memuru" işbaşında. Ovacık'ın 100 kişilik devlet hastahanesinin yerine bir pratisyen hekimlik sağlık ocağı konuşlanmış. Hastahane boş duruyor. Hükümet Konağı önünde koca bir Atatürk heykeli... Cihet-i askeriyeye ait kışlalar, hava alanları... Kent sabah saat 6'dan başlayıp akşam 19'lara kadar çifte helikopter ve uçak keşif, gözetleme ve bombalama eylemiyle haşir-neşir olmuş. "İç Savaş" âdeta kanıksanmış. Halk güvenilir insanlar dışında bu konularda bir yorumda bulunmuyor.
Kahvelerde çay 20-25 krş. Bu parayı dahi veremeyenler veresiye yazdırıyor. Asgari ücretle iş bulanlar bayram ediyor. Sigorta, sosyal güvenlik gibi kimi güvenceleri aramıyor.
Tunceli Belediye başkanlığı seçimini şimdiki DTP, üç ilçeninkini de AKP kazanmış. AKP'ye oy kullananların birçoğunu polis, asker ve dışardan gelen memur, vb. olduğu hesaba katılmalıdır. Bu durumda demek ki, Kızılbaş geleneği siyasî islâma kökten karşı gelen bir konuma bağlı olmasına rağmen, çeşitli çıkar ilişkileriyle AKP gibi gerici bir tercih bile yapabiliyorlar. Bu olguya içerleyen kimi demokrat aydınlar bir inisiyatif başlatmak için temas yaptıklarını söylüyorlar. Nasıl mı? Ayrıntılı bilemiyorum. Ayrıca, sormadım.
Dersim'in kurtuluşunu düşünen diğer demokrat ve aydın kesimler ise, Munzur Festivali'ne gelenlerden alınacak, jandarma kontrol yerlerinde "ayakbastı parası" misali bir gelir kaynağı ile kültürel yatırım yapılmasını düşünüyor (Bir ara festivale gelenlerin sayısı 16 bini aşmıştı). Nasıl mı? Kapitalist üretim, mülkiyet, paylaşım ilişkiler ağına dokunmamak kaydıyla bu türden inisiyatiflere sistemin sıcak baktığını, hatta Soros'un "insanlığın özgürlüğü için savaşıyor, ondan da para almalıyım" diyenlere de rastlanmaktadır.
Tunceli valisinin, TCK ve TMK gibi kanun maddelerinden yargılanıp arananları bahane ederek festivale kitlesel katılımda bulunanları kentin jandarma arama karakollarında bir gün süreyle beklettiğini, kimilerini kente sokmadığını, hatta Diyarbakır gibi illerden gelen kütlesel otobüsleri geri gönderdiğini, bazılarını gözaltına aldığını basın haberlerinden öğrendik.
Valinin bilmesi gerekiyor: Munzur Festivali'ne gelenlerin tamamının birer siyasî kimliği ve hukuk yolundan birer "vukuatı" mutlaka vardır. Olmuştur. Bizler vali, emniyet müdürü, savcı ve jandarma gibi düşünmek durumunda değiliz. Bu faşist kafalar, halkın coşku ve heyecanla beklediği bir festivale "gölge" düşürme işinde canla başla mücadele ettiler. Bölgeye yıl boyunca ne tiyatro, ne sinema, ne de kültürel- siyasal bir etkinlik gelebiliyor. Halkın biricik eğlencesi, aptal kutusu TV.'nin pisliklerine bakmak oluyor. Ya da kahvehanelerde pineklemek.
Valinin 1500 kişiyi kente sokmak istemeyişi, tam bir gün sürdü. Festivale katılım da zaten az oldu. Açılış töreninde 200 kişilik bir kortejin hemen yanı başında özel polis timleri, panzerler ve güvenlik güçlerinin güç gösterisi hâkimdi. Festivali bunlar yapıyor sanki... Halk daha çok türkü, şarkı, folklor eksenli etkinliklere katılıyor. Bazı katılımlar 1.500-3.000'i buluyor. Devrimci romantizmi öne çıkaran türkü ve şarkılarla halkı coşturmak istiyorlar. Fakat bu türden müzik anlayışı Kızılbaş kültürel geleneğinin köşe taşları şairlerin ününü aşmaya yetmiyor.
Bu etkinlikleri izleyen bilge biri, halk ozanı kimliği ile "bunlar nere de Pir Sultan'ın deyişleri nerede? Bir edebiyatçı arkadaş da şunları ekliyor: "Aşırı ajitasyon, propagandayı kaba-vulger biçimde icra eden müzik anlayışları ne Serdari'ye, ne Kul Himmet'e, ne Kaygusuz'a, ne Şah Hatayî'ye ne de Pir Sultan'a ulaşabiliyor. Nerede kaldı onları aşması..."
Her şeye rağmen halk devrimci ezgileri severek izliyor, tempo tutup alkışlıyor. Ayağına kadar gelenlere "git" demiyor. Bağrına basıyor, her şeyini paylaşmayı öne çıkarıyor. Festival sürecinde kime rastladıy- sak "Kalacak yerin var mı? Yoksa bize gidelim. Yer ayarlayalım" önerisiyle karşılaştık.
Dersimlilerin yoğunlaşmış, Anadolu emekçi halklarının henüz yitirilmem iş bu içten konuk severliği ve sıcaklığı başka bir halkta var mıydı? Solumuz bu festivale katılarak çeşitli etkinliklerde bulunuyor ve her siyasî eğilim halkla ilişki kurmaya yöneliyordu. Her siyasî eğilimin bir tarz-ı siyaset anlayışı vardı. Her zamanki üslubumuzla söyleyelim: "Herkes kendi amentüsünü okuyordu ve herkes kendine müslüman bir tavır" içindeydi. Halk, çeşitli zaman ve mekânlarda bu eğilimlere terini ve kanını severek akıtmıştı. Hâlâ da akıtıyordu...
Festivalin en ilginç bildirisi polis teşkilâtınca kitlelere dağıtılmıştı. Bu bildiride halkın huzurunu bozmaya matuf girişimlerde bulunacakların ilgili birimlere ihbar edilmesi isteniyor, polis-halk işbirliği talep ediliyordu. Polis, açıkça "anarşist, terörist, bölücü, komünist" gibi sıfatları kullanmıyor, Pir Sultan Abdal'ın "gelin canlar bir olalım, münkire kılıç çalalım, tevekkel tu taalallah" dizesiyle bildirisini sonlandırıyordu. Elbette son dizeleri "Tunceli'de Birlik Olalım" diyerek.
Polis, sınıflı toplumlarda hep aynı işlevi yerine getirmektedir: Kapitalist düzenin yüksek çıkarlarını korumak-kollamak. Sınıfsız, sınırsız, sö- mürüsüz, özgürlükçü ve eşitlikçi toplumlarda polise-molise bir ihtiyaç kalmayacak, komünal emekçi halkın inisiyatifleriyle özgürlüğün tadı çıkarılacaktır. O günlere kavuşacağımız günlere kadar "Gelin Canlar Bir Olalım" dizelerinden bizimkiler gereken dersi çıkartacaktır, militarist tekelci polis devletinin siyasetçileri değil. "Polisle birlik" olanlarla işçi sınıfı ve emekçilerin birliğini isteyenler çok farklı kulvarlarda mücadele ediyor.
Tunceli Belediyesi'ne Öneriler
6. Munzur Kültür ve Doğa Festivali bir yandan sistemin diğer yandan festivali oluşturan kurum ve kuruluşların yanlışları yüzünden yerli yerine bir türlü oturtulamamıştır.
Daha önceleri yerel birimlerin kolektif biçimde oluşturdukları proje ve programlar bu sefer Belediye Başkanlığı'nın inisiyatifine geçmiştir. DTP'li belediye yetkilileri hem yerel inisiyatiflerin hem de bu festivale önem vererek binbir zorluk, baskı ve kuşatma altında dışardan katılan kurum ve kuruluşların önerilerini hesaba katmak durumundadır. Özellikle de siyasal-kültürel konumlarıyla festivale renk katan Dergi ve Yayınevleri belediye yetkililerinin belirgin bir müzaheretini yanlarında hissetmemiştir.
Kendi payımıza Tunceli'deki DTP, EMEP, HÖC bürolarını ziyaret ettik. Çaylarını içtik. Bölgenin sorunlarını konuşup tartıştık (ÖDP ve ESP'yi ziyaret edemedik, büroları kapalı idi. Kart bıraktık.).
Siyasî ve kültürel kurumları, ayırım gözetmeden ziyaret etmek Kolektifimizin geleneğidir. Sistemin binbir baskı, kuşatma ve terör estirdiği bir ortamda kadroların yüzyüze gelmesi zorunludur. Farklı formasyonlarda durmak ayrıdır. Hayat ve mücadelenin getirdiği zorunlu diyaloglar ve ilkeli tartışmalar ise başkadır.
Belediye; festivale katılmak, uygun bir stant edinmek, Tunceli ve Ovacık'ta iki panel düzenleme önerimize olumlu bir cevap vermemiştir. Stant talebimizin 6.sırada oluşuna rağmen, çok kötü bir yer tahsis edilmiştir. O da bazı sözlü müracaatlardan sonra.
Stantların sokakta oluşu (geçen yıllardaki yere bu sefer polis panzerlerinin yerleştirildiğini gördük...), incik, boncuk, hediyelik eşya, elbise, köfteci, çaycı, kuruyemişçi, vb. satış yerleriyle kitapların-dergilerin yanyana oluşu doğru bir yerleştirme değildir. Panayır anlayışı ile kültürel amaç çakışmaz.
Kitap ve Dergi etkinlikleri için, Belediye kapalı bir mekânı tahsis edebilir, bu mekânı teknik imkânlarla, stantları (öteki kitap fuarlarının yaptığı gibi düzenleyerek) belli ölçülerde hazırlayarak uygun bir kira karşılığında ya da ücretsiz tahsis edebilirdi.
Belediye, kültürel-sanatsal katkı niteliğindeki panel-söyleşi etkinlik önerilerimizi ayırım gözetmeden herkese eşit ölçülerde düzenleyebilirdi.
Bölge halkının ayağına, ilerici ölçüleriyle ne sinema, ne tiyatro ne de sanatsal-kültürel-politik mesajı olan öteki etkinlikler çeşitli nedenlerle gelememektedir. Bir yandan sistemin baskısı ve uygulanan devlet terörü, diğer yandan maddî imkânsızlıklar ve ilerici cenahımızın kolektif inisiyatiflerinin zayıflık, vb. nedenlerle daha görkemli ve donanımlı festivallerin yapılmasını engellemektedir.
Sol'un anlamlı ve ileri bir adım atması koşuluna bağlı olarak sistemin militarist-polis baskı ve kuşatması (stantlardaki kitap ve dergilerin sansür edilerek denetlenmesi, bazı posterlerin alınması, vb.) ortak tavırlarımızla giderilebilir.
Sol'un çeşitli kurum ve kuruluşları festivalin ortak hedeflerini gözeterek hareket etmek durumundadır. Bireysel, grupsal "çıkar" gözetip bu alanları yararsız kullanmaya çalışanlar festivalin amacına ters düşmüştür.
Bölge halkı binbir baskı ve kuşatma altında festival nedeniyle bir "hava" değişikliğine ihtiyaç duymaktadır. Onların bu ihtiyacına cevap veren eylemleri kolektif biçimde gerçekleştirmek dururken, grupsal aji- tasyonlardan, sekter duruşlardan arınmak gerekir.
Festivalin, vali, emniyet müdürü, savcı, jandarma, vb. sivil milis güçlerince "zapt-u rapt" altına alınmak istenişinin ne yasal ne de hukukî bir gerekçesi vardır. Geçen yılki festivalin sudan gerekçelerle yasaklanışı, bölge halkının fiilî-doğrudan demokratik inisiyatifi ile kırılmış ve faşizan niyetler nispeten geri adım atmak durumunda kalmıştır.
Gerçekleştirilen panel-söyleşilerde çoğunluklu olarak burjuva bilim adamlarına ya da liberal-postmodern "sol" grup sözcülerine yer verildiği görülmüştür.
Oysa bölgenin insansızlaştırılması politikalarını açığa vurup halka sistemin siyasî amacını bütün çıplaklığıyla anlatacak olanlar, Devrimci ve Marksist bilim insanlarıdır. Bölge halkının bilinçlenmesini sağlayacak olanlar da yine bizim insanlarımızda.
Tunceli Belediyesi, festival gibi etkinliklerin tarihi yaklaştığında değil, sürekli işbaşında bulunan komiteler kurup proje-program üretmeli ve bu çalışmalarından ilgili, duyarlı kesimleri ayırım gözetmeden haberdar etmelidir. Sol cenahımız da Dersim halkından bir şey almak için değil, O'na bir "vefa" ve dayanışma anlayışı ile birşeyler vermek için yarışmalıdır. Sosyalistlerin, komünistlerin kardeşliği ve birliğini gösteren tavırlar içinde olmalıdır.
(Devam Edecek)
ZERDÜŞT
Kendi kuyumda boğulmak için mi geldim şu safi dünyaya Ey Zerdüşt! söyle bana
bütün insanlık nasıl mutlu olur?
Umut, nereden nereye gider
yoksa, boşuna mıdır çektiğimiz acı
henüz gelmedi mi
rüyaya ermek anı.
Her mevsim kırmızıdır soluğum
kanar kızıl kızıl
gece gündüz mavi düşüm
yetmez mi yasadışı gözyaşım
yeşil yeşil üşürüm
Nevvroz ateşidir gülüşüm
Ey Zerdüşt!
söyle bana
açlık, susuzluk nedendir bunca kavga, bunca savaş boşuna mı çekilir ebedi barış, ne zaman gelir? toprak kadar, su kadar bereketlidir güneşli ellerim bunca emek, bunca servet nasıl bölüşülür?
yok mudur börtü böcekten farkım gün gün yaşamak da nedir? Ey Zerdüşt! söyle bunca
dünyanın bilmecesini, evrenin düzenini insanın çaresiz dünüşünü haykır bana yürek ezgini zemheriye dünmüş gönüller, ısınır belki yetmez ise çağırayım Sokrates'i
Bedreddin'i
bilcümle kızıl börklüleri... şu cehennemi dünyayı cennet yapabilmek için
Sadık Sabancılar
E Tipi Cezaevi/Ordu 2002
