"Keçi ile koyun otlarken arkadaş olup yola koyulmuşlar. Gel zaman git zaman derken önlerine bir hendek çıkmış. Hendeği atlamak keçi için kolay, koyun için oldukça zormuş. Keçi, hendekten önce koyunun atlamasını önermiş: "Koyun gardaş önce sen atla" demiş. Koyun kocaman kuyruğu ile hendekten nasıl atlayacağını düşünmüş. Elli adım geriden hız alıp hendeği güç belâ atlayabilmiş. Keçi ise bir zıplayışta hendeği aştıktan sonra koyuna "hihi' diye gülüp sırıtarak; "Koyun gardaş kıçını gördüm demiş!.."
Anadolu Halk Masallarından
"Düşünce - Davranış Bir Bütündür"
Son aylarda Dr. Hikmet Kıvılcımlı üzerine oldukça yoğun bir yayın faaliyetinin öne çıkarıldığını görüyoruz. Bu yayın faaliyetlerini Dok- tor'un sevimli üslubuyla "hayra" mı, yoksa "şerre" mi yormalıyız demekten kendimizi alamadık.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve eserleri çeyrek yüzyıl aradan sonra kitap, dergi, internet sitesi ve oluşturulan yayınevi kurumlaşmalarıyla neden şimdi gündemleştiriliyor? Devletin resmî Tv. kanallarının birinde O'nun hakkında neden ayrıntılı bir "program"(!) yaptırılıyor? 10 Eylül 1920 Tarihî TKP'sinin binbir idealizasyon ve mistifikasyon yöntemiyle kabaca sömürülmek istendiği günümüz koşullarında Dr. Hikmet Kıvılcımlı'dan söz edilmesinin amacı O'nun tezlerinin senteze kavuşturulması için karşı tezlerle dövüştürülmesi midir? TKP tarihinde ideolojik ve teorik çalışma gelenekleri yanında sürekli biçimde PARTİ ve "Partileşme Sorunu" üzerine kafa yoran, bununla da yetinmeyip sosyal-pratikte bazı adımlar atılmasını deneyen Kıvılcımlı'nın tezleri, önerileri ve eleştirileri içeriği ve özü hesaba katılmadan yapılan tek yanlı eleştirilerle raiting malzemesi mi yapılmak isteniyor?
Bulunduğumuz coğrafyadaki sınıflar mücadelesinin gündeminde PARTİ ve "Partileşme Sorunu" tüm yakıcılığı ile Devrimci ve Marksist Kadroların önünde duruyor. Yaşadığımız "Öndersizlik Krizi", Bilimsel Öğreti'den haberli kadrolarca gündemde tutuluyor. Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmine bağlı kadrolar çeşitli etkinlikleriyle ve de öncelikli olarak "Komünistlerin Birliği" sorunsalını tartışıyor. Tartışmalar henüz "Devrimci Oturum" disiplinleri kazanma ve bu oturumların so
nuçlarına katlanma aşamasına getirilememiş, yalnızca kitap, dergi, internet sitelerine taşınmıştır.
PARTİ ve "Partileşme Sorunu"nun yakıcı ve acil bir sorun olduğunun ayırdında olanlardan kimileri, kendi dar grup faaliyetlerinin çözülmesi karşısında Tarihî TKP'nin devrimci geleneklerini sömürerek "alan kapatma" atağına kalkmış, kimileri de yaratılan bu "fiilî durum" karşısında onlarla yarışa heveslenmiştir.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın bıraktığı sosyal mirası tekelinde gören kimileri de O'na ilkesizce tutunarak örgüt kurmuş ve de parti çağrışımı yapmaya başlamıştır.
Anılan grupların ve kümelenmelerin ideolojik, teorik ve örgütsel konumlarını incelerken, böylelerinin Dr. Hikmet Kıvılcımlı üzerine söz söyleyebilme hakkını nereden aldığını düşünmeye başladık.
Bilindiği gibi, kimi konu ve sorunlar bilimsel metodolojik yöntemle incelenmelidir. Olgu, olay, veri, süreç, vb. malzemeler nesnel koşulları içinde incelendiğinde bilimsel faaliyetler yerli yerine oturtulur. Tarihsel koşulları içinde incelenmeyen, "keyfe keder" bir yaklaşımla ele alınan kişi veya örgütsel duruşlar doğru kavranamaz.
Kendilerini "akademik çalışma" yöntemine bağlı "teorisyen" olarak gören/görmeye meraklı olanlar, küçükburjuvalar ülkesinde "teori- politika" adına destursuz ahkâm kesiyor.
Bu satırları kaleme alanların bu türden bir iddiası ya da hüsnü kuruntusu yoktur/olmamıştır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı'ya yaşarken sistemli biçimde uygulanagelen "sinsi kuşatma" ve "suskunluk kumkumasını çok çirkin örnekleriyle bizler de yaşamaktayız. Kolektifimiz çalışanları Doktor gibi ideolojik, teorik çabalarıyla tanınmıyor. Bizlerin bu türden bir "vukuatı" da yoktur. Tutarlı bir İşçi-Kitle çalışmasından gelip basın- yayın faaliyetinde bulunurken "akademisyen", "aydın" ve "teorisyen" geçinenlerin özel yaşamını, işini, üretimini, sosyal faaliyetini daha yakından gördüğümüzde, taşıdıkları bu sıfatlarından ötürü büyük bir bireysel doyuma kavuştuklarını tiksinerek izlemiştik. Bu nedenlerle de hiç bir bilimsel disiplini olmayan, entelektüel birikim ve etik değerlerden yoksun bu insan malzemesinin birer rozet gibi taşıdığı unvan ve sıfatları reddediyoruz.
Bu türden aydınların bilgi kaynakları Batı'dan eklektik biçimde aktarılıp tekrar edilen tartışmalı tezlere ve ekollere bağlıydı. Bu aydınlar, sosyal mücadeleler tarihimizin ve sosyalizmin 150 yıllık birikiminin Marksist bakış açısıyla tahlili yerine kafalarını taktıkları Gramschi, Althusser, vb. ekollerin izini sürmeyi deniyorlar. Bununla da yetinmeyip Marksizm düşmanı ekollerin, "Frankfurt Okulu"nun Türkiye baş temsilciliğine soyunuyorlar.
Kimileri de Dr. Hikmet Kıvılcımlı'yı sözüm ona anıp değerlendirirken, Sovyetler Birliği düşmanı, artı Stalin düşmanı kimlikleriyle troçkizmin penceresinden bakarak kalem oynatıyorlar.
Gramschi, Althusser, Troçki, Mao ve Frankfurt Okulu, vb. "ekollerden gelmediğimiz için birileriyle temelden ayrışıyoruz. Bilindiği gibi, söze "Stalin dedi ki, Troçki dedi ki..." diye başlayanlardan da değiliz. Türkiye'ye bilinçli olarak taşınan ve "Stalin-Troçki" biçiminde temel- lendirilmek istenen bitip tükenmek bilmeyen bir "oyun"un asla taraftarı olmamaya büyük bir özen gösterdik. Yeri geldiğinde de V.İ. Lenin'in bu konudaki yazılarını ve vasiyetini nesnel ölçülerde yayınlayarak bu "çıkmaz sokak" tartışmalarından herkesi kurtarıp diyaloğu daha anlamlı bir düzeye çekmek istedik. (SORUN BSD, Sayı: 8, Ocak 1989, s.75-78)
Neden mi? Çünkü Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretiminden yanaydık. Yaşanan sosyalist deneyimler sevap ve günahlarıy- la bizim idi. Bu sürece sahiplenerek, Doktor'un deyimiyle "doğrulara sahiplenip eğrileri atarak" ancak ilerleyebilirdik. Stalin, Mao, Troçki, vb.'lerini âdeta birer "ekmek parası" derekesine indirgeyen anlayışların Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi davasına hiçbir katkısı yoktu/olmayacaktı. Yalnız geçmiş sosyalist uygulamalardan çok yönlü ders ve sonuçlar çıkaran Devrimci ve Marksist Kadrolar bu süreci değerlendirirken "Biz daha görkemlisini yapacağız!.." diyerek SSCB, Çin, Latin-Amerika ve kapitalist ülkelerdeki Komünist ve İşçi Partilerini eleştirerek aşmayı gündemlerine alabilirler. Yoksa, sadece Sovyetler Birliği'ne ve Stalin düşmanlığına endeksli "argümanlarla Devrimci ve Marksist bir politika yapılmış sayılmaz.
İşçi-Kitle çalışmalarından, sokaktan gelen biri olarak, üniversite okumuş yarım-aydın kimliği ile "sol" cenahta ahkâm kesenlerden asla hoşlanmıyoruz. Onlar da bizlerden hoşlanmaz. İçerideki, dışarıdaki hapishanelerde bu garip insan malzemesinin sosyalizme verdiği zararı "politik açığa vurma" yöntemleriyle izole ettiğimizi söyleyemiyoruz. V.İ. Lenin'in ünlü özdeyişi ile "bizim en sıkıldığımız ve en utandığımız yanımız, politik açığa vurma görevimizi yeterince yerine getiremeyişimiz- dir..." O'nun politik dehası ve büyüklüğü, hiç yeri yokken çekinmeden kendine bu biçimde "kıymış" oluşudur. Yüzyıl aradan sonra bu anlamlı ifadeleri bizler de başka bir amaç için kullanıyoruz. Niçin mi? Cenahımızı düşündürüp anlamlı ve ileri bir adımı kolektif olarak atmak/atabilmek için. "Komünistlerin Birliği" sorunsalına çözüm yöntemi üretebilmek aşkına!..
Kolektifimiz çalışanları, bizler, Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yoldaşımızdan çok şey öğrendik. Ondan öğrendiklerimizin doğruluğunu sosyal-pratikte de test ettik. Doktor'un sağlığında en nefret ettiği şey "tâbi insan"ların O'nu tekrar etmesi idi. Biz, O'nun kaygısını anladık ve asla da "doktorcu" olmadık. Devrimci mücadelede rol ve sorumluluk alan kişiliklerin yüceltilmesi, onların tezlerinin anlaşılmasının önünü keser. Marksist eleştirel katkı yerine "kişi kültü"nün öne çıkarılışı devrimci ve dönüştürücü gelişmeyi de önler.
Siyasal-ekonomik bunalımların boy verdiği, haksız savaşlarla "iç savaş"ların sürdüğü, kapitalist anarşinin insanı ve insanlığı kabaca sömürdüğü koşullarda, kapitalizmi-emperyalizmi boy hedefi yapıp tutarlı bir mücadele hattının örülmesi gündeme gelmişken, devrimci politika adına, Che Guevera, Mao, Troçki'den yapılan eklektik alıntılarla yapılmak istenen etkinlikler devrimci hareketi bir adım ileri taşıyamaz. Bu genel politik "argüman" anlayışının Türkiye özelindeki versiyonu da devrimci hareketimizi bir adım ileriye taşıyamaz. "Bilen yoldaş çok yaşa!.." Dr. Şefik Hüsnü, Reşat Fuat Baraner, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Aybar-Boran-Aren (ABA'cılar) ve bu sürecin "acı meyvesi" Deniz, Mahir, İbrahim'e çeşitli atıflarda bulunup "dedi ki" diye başlayan ideolojik, teorik, örgütsel duruşlarımız da kapitalizmi devrimci yoldan aşma mücadelemize bir ivme kazandırmadı.
Emperyalizmin zayıf halkalarından Türkiye coğrafyasında oluşan devrimci durumları yeterince değerlendiremediğimiz ve iktidar perspektifli ciddî, güvenilir ve donanımlı bir İSP ya da TKP'yi oluşturamadığımız gerçekliği de ortadadır. Milliyet farkı gözetmeden Türkiye Solu'nun ne "tutarlı bir demokrasi mücadelesi" ne de "tutarlı bir siyasal-sosyal devrim mücadelesi" verdiğini söyleyemiyoruz. İktidar mücadelesinin bütün biçimlerini yürüten ve buna aday bir PARTİ'nin oluşturulması mücadelesini ete kemiğe büründürdüğümüzü de söyleyemeyiz. Türkiye Solu henüz yeterince ne ayrışabilmiş ne de Devrimci ve Marksist Kadroların birliği düşüncesi başarıya ulaşabilmiştir.
Devlet destekli "milliyetçi sol" ile onun ikiz kardeşi "liberal-postmo- dern-yeni sol" eğilimler Devrimci ve Marksist Kadroların yeni nitelikler kazanabilmesinin önünü kesmek gayretlerinden dolayı kendilerine açık alanlarda yer edinebilmektedir.
"Resmî" komünist ve işçi partileri de ha keza, tarihsel-sosyal görevini yerine getirmesi beklenen Devrimci ve Marksist Kadroların partileşme mücadelesinin önündeki devlet destekli engellerdendir.
Devlet tekelci kapitalizmi, zaten tarih ve insanlık önünde kendi sistemini aşacak olan İSP ya da TKP'nin işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluşunu gerçekleştirmesini istemez. Niçin istesin? Militarist- polis devletinin açık ve gizli örgütleriyle boy hedefi yaptığı kurumsal disiplinlerin kuşatılması da son derece doğaldır.
Sol'un ayrışma ve bütünleşme mücadelesinde, bağrında taşıdığı zaaflar çeşitli biçimlerde bizatihi devrimci hareketin "iç düşmanı" kimlikleriyle işbaşındadır, bu da doğaldır.
Entelektüel birikim düzeyi sınırlı bir sosyoekonomik formasyonda aşırı teorisizme, entelektüalizme, dogmatizme meyilli avantüryeler de Sol'un derlenip toparlanışında en büyük engelleri oluşturmaktadır.
Ayağımızı bastığımız toprakların tarihini, coğrafyasını, insanını, dinlerini, inanç ve kültlerini, masal, öykü ve efsanelerini, mitolojilerini İşçi-Kitle Köylü-Kitle hareketlerini, isyan, ayaklanma ve başkaldırı geleneklerini yeterince inceleyip bilince çıkarmadan yapılan devrimcilik sosyal-pratikte tökezlemiştir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın geliştirmek istediği, günümüz nesillerinin de eleştirel katkı ile aşılmasını istediği özgün tezler de bu noktada yoğunlaşıyor. Yani; orijinal sınıf ilişkileri ve emekçi halklar gerçekliğimizi tanıyarak devrimci politikalar üretilmesi.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yoldaşımızın bizlere öğrettiği belli başlı önerisi: PARTİ'nin oluşturulması meselesidir. "Partileşme Sorunumun "Devrimci Oturum" disiplinleriyle tartışılarak gerçekleştirilmesidir. O'nun bu konular üzerinde yaptığı girişimlerin başarıya ulaşamamış oluşu yalnızca Doktor'un kusur hanesine yazılamaz. Bütün Komünistlerin "vukuat" hanesine yazılır. Yine O'nun "legaliteyi istismar" babında yapmaya çalıştığı örgütsel arayışların tüzük-programı ve taktiklerini bugünkü bilgilerimizle ve de haklı gerekçelerimizle eleştirebiliriz. Marksist eleştiri, pratik-yeniden üretim için yapılır. Yalnız yazının başında vurguladığımız gibi konuyu bilimsel yöntemle tahlil edebilmek açısından tarihsel olgu, olay, veri ve süreçleri nesnel koşulları içinde incelemek durumundayız. Doktor'un yaşadığı dönemleri bir hatırlayalım. Bırakın Sosyalizmi, "Sos" demek bile yasaktı. Sistemin uygulayageldiği militarist baskı ve terör ortamında, değil politika yapmak, yaşamak, ekmeğini kazanabilmek bile öyle kolay değildi. İçi bizi, dışı eli yakan Tarihî TKP'miz gizlilik ve yeraltı faaliyetlerini bir basamak ileri taşıyıp hayatla bütünleşememişti. TKP'nin İşçi- Kitle ve Köylü-Kitle bağı kurulamamıştı.
I. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (I. TTKK) sayesinde örgütlenen Anadolu'nun Devrimci ve Marksist Kadroları 10 Eylül 1920'lerden sonra Kemalist rejim tarafından katledilmiştir. Bu resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojilerin politik ortamı kuşattığı bir dönemde, Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi ilkesellikleri aşınmıştır. Bu politik ortam, TKP'nin Bolşevik Kadrolarından pek çok unsurun ideolojik, teorik ve örgütsel açılardan tökezlemesini de beraberinde getirmiştir. TKP'nin oluşumundaki Bolşevik teori-pratik, hem önder kadroların Kemalistlerce katli hem de SSCB'nin "dış politikacının aleyhteki etkisiyle yeni nitelikler kazanamamıştır. Tarihsel Bolşevik köklerinden kopartılan TKP, bir örgüt olarak Marksizmi- Leninizmi bu coğrafyada pratik-yeniden üretememiştir.
TKP içindeki kadroların kişisel yetenek ve zaafları Marksist bir örgütlenmede bulunması şart olan temel normlar işletilerek inceleneme- miştir. Bu türden bir parti işleyişinde, Doktor'un eleştirel katkıya açık ve muhtaç olan tezleri de güme gitmiş/gidebilmiştir.
Sıkça tekrarladığımız gibi "TKP'nin tarihi tasfiyeciliğin tarihidir. TKP'deki sağ teslimiyetçi akım sürekli olarak Devrimci Kanadı tasfiye edegelmiştir." Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu tarihsel sürecin Devrimci Kadro- larındandır. Günümüz Devrimci ve Marksist Kadrolarının O'ndan öğreneceği çok şey olduğu gibi eleştirel katkılarla aşılması gereken yönleri de vardır. Doğallıkla da olacaktır.
Günümüz koşullarında şimdi birileri kalkmış b..kunda boncuk bulmuşların sevinciyle, yer, zaman, mekân ve nesnel durumu hesaba katmadan, ayrıca, olgu, olay, veri ve süreçleri bilimsel metodolojik yöntemlerle araştırmadan ve de Hazreti Ali'nin Zülfikâr'ı gibi kılıcının önüy- le de arkasıyla da Doktor'u kesip doğramaktadır. Bu kesip doğrama işleminden "geriye ne kalıyor?" diye soracaksınız. Söyleyelim: Althus- sercilikte karar kılmış, fakat Marksizmin yorumu ve pratikte-yeniden üretimi davasından sınıfta kalmışların aşırı teorisizme, entelektüalizme ve dogmatizme kayan kariyerizm hastalığı. Bir de PARTİ ve "Partileşme Sorunu"na dudak büküp küçükseyen "benim bu konularda sayım- suyum yok" diyenlerin "teori-politika"sı.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın burjuva partilerinden CHP, DP hakkında söyledikleri, 27 Mayısçılara verdiği "açık çek" ve yazdığı dilekçeler, "Or- du-Asker Partisi" hakkındaki görüşleri, Vatan Partisi'nin kuruluşu ve serüveni, "II. Kuvayi Milliye", "Millî Mesele" ile "Milliyetler Meselesi" üzerindeki tezleri, "Tarih Tezi" ve "Ordu Tahlilleri", MDD-SD tartışmaları karşısında önerdiği Demokratik Halk Devrimi (DHD) formülasyonu, İPSD içindeki faaliyetleri, YİS hakkındaki görüşleri ve bilcümle entelektüel birikimleri, tez ve polemikleri elbette günümüzün Devrimci ve Marksist Kadrolarınca incelenip araştırılacak, O'nun vasiyetince "doğruları ayıklanacak, eğrileri gözünün yaşına bakılmadan atılacak"tır.
Günümüzde Doktoru eleştirenler(l) "teori-politika" diyor, O ise, daima "teori-pratik" demiştir. Kendi deyimi ile "düşünce-davranış" içinde olmuştur. Faşist baskı ve terör altında konu ve sorunları eğip bükmeden, ezopçanın kıskacına düşmeden doğrudan telaffuz etmiştir. Telaffuz edemediği zamanlarda da dürüstçe "petkam sıkmıyor" diyebilmiştir. Çok büyük bedeller ödenerek bugünlerin şartlarına gelindi. Devlet tekelci kapitalizmi daha da gelişip palazlandı. Doktor'un "Finans Kapital'in oluşması geç oldu güç olmadı" saptaması dersine dahi henüz gelememiş olanlar şimdi O'un ideolojik, teorik, örgütsel arayışlarını didik didik ediyor. Özel amaçları ne olursa olsun, bu zihniyetle varacakları nokta "Marksizmin yorumu ve pratikte-yeniden üretimi"ne katkı değil, nihilistçe O'nu sıfırlamak çabası olacaktır.
Hayatı boyunca PARTİ arayış ve yönelişleri içinde olan direngen bir ömrü sıfırlamak işi de "petka ister." Kolay mıdır?
PARTİ ve "Partileşme Sorunu" üzerine somut-pratik önerileriyle öne çıkan Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın tezlerinin senteze kavuşturulması davasına evet, PARTİ ve "Partileşme Sorunu"na aynı cevabı verenlerle her şeyi ilkeli biçimde tartışabiliriz. Fakat örgütünde anlaşılmamış, hakkı yenilmek istenmiş, iş yapmış, hata yapmış, yanılgıya kapılmış, ama, siyasal-sosyal devrim mücadelesi yolunda tartışılmaya, yararlanıp çok yönlü dersler ve sonuçlar çıkarılmaya aday Dr. Hikmet Kıvıl- cımlı'yı sıfırlamaya da hayır! Demeliyiz.
Onun içindir ki, yazımızın başında Anadolu halk masallarından biri olan, Keçi ile Koyun'un hendeği atlarken yaptığı arkadaşlığı aktarmayı uygun bulduk. Keçi'nin kıçı ömür boyu açıktır. Koyun'unki ise ancak hendeği atlarken görülür. Kıssadan hisse, bunca akademisyen arasında bizlere de bunları söylemek kısmet oldu!..
Tv. Programında Anlatılan Dr. Hikmet Kıvılcımlı Tipoiojisi (!)
"Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?"
Evet, sormak zorundayız: Dr. Hikmet Kıvılcımlı devlet Tv.'sine kimilerince neden çıkarıldı? "Demokratik cumhuriyef'imizde bizim henüz tadına varmadığımız "ileri" bir gelişme mi olmuştu? Yoksa "Siyasî İslâm", AKP denetimindeki bir devlet Tv.'sinde sözde dindarların yürüttüğü politikalara, Doktor'un İslâmiyet üzerine yaptığı çalışmalarla sözüm ona örtüşen(!) bir paralellik arama kurnazlığı mı projelendiriyordu? Kimler ve hangi teori-pratik duruşuyla O'nun hakkında söz söyleme hakkını elde etmişti?
Programı sahneleyenin ve Tv.'nin asıl amacı neydi? Kendilerine mikrofon uzatılan zevat bu imkânı hangi amaç ve ilkelerle kullanmıştı? Anılan kişilerin ideolojik, teorik ve örgütsel konumu ve Devrimci ve Marksist Kadroların sorunlarına olan vukufiyeti hangi düzeydeydi? Bu programı izleyen genç nesiller ve halkımız Devrimci ve Marksist bir düşünce-davranış bilgesini mi, yoksa beş vakit namaz yerine kırk rekât namaz kılan mistik bir ümmiyi mi izlemişti beyaz camdan?
Anılan Tv. programını irkilerek izlerken tarih ve sınıf bilincine güvendiğimiz arkadaşları telefonla arayarak düşüncelerini öğrenmeye başladık. "Doktorcu" diyemiyorum, "Doktoru Sevenler" denilmesini daha uygun buluyorum. Bu cenahtaki arkadaşları düşündürmek, ayrıca Tarihî TKP'nin devrimci geleneklerinin sömürüsüne ilişkin niyetlerini öğrenip ölçmek için O'nlara bazı uyarı ve eleştirilerde bulundum.
Bazı arkadaşlar 25-30 yıl sonra bütün eksikliklerine rağmen Doktor'un Tv.'de programa konu edilişini "hayra" yormuştu! Hâlbuki ortada hayra yorulacak bir program yoktu. Ne programı hazırlayan zat, ne de uzatılan mikrofona kişisel görüşlerini aktaranlar "hayra" yorulacak bir perspektif sunabilmişti.
Aynı program yapımcıları daha önceki bir programda Mustafa Suphi'leri de nesnel ölçülerde değil, kendi bakış açısı ve sistemin kabul edeceği ölçülerde vermişti. Daha yetkinini günümüz koşullarında bekleyen de zaten yoktu.
Tarihî TKP'nin saygın kişiliklerinin hakkını burjuva basın-yayın-Tv. programları değil, bu sürecin günümüzdeki uzantısı olacak İSP ya da TKP'nin kurumsallaşmış kadroları verebilir. Elbette PARTİ, Bilim Kurulu, Enstitü ve Akademi geleneklerimizin disipliniyle ve de kendi araçlarıyla yapılır, bu görev.
Burjuvazinin araçları kanalıyla kısıtlanmış bir programa katılmayı uygun bulanlar, elbette PARTİ ve "Partileşme Sorunu" gibi Doktor'un bir ömür boyu üzerinde hassasiyetle durduğu konuları işlemeyecekti. Çünkü böylelerinin Doktor gibi bir "vukuatı"da söz konusu değildi.
O'nun hakkında söz söyleme hakkını bilinç ve vicdanlarında tartanlar ne vecizeler gevelemedi ki... Biri, Doktor'u "ermiş" yaptı. Bir başkası "dindar" ya da "mistik bir müslüman", başka bir efendi birader ise, "Lenin'in Papaz Okulu'nda okuduğunu" utanıp sıkılmadan söyle- yebildi. Papaz Okulu'nda bir dönem okuyan Lenin değil, Stalin idi. Bu türden bir dillendirme ile Doktor'un İslâmiyet üzerine yaptığı incelemelerin üstü örtülüp, mistik bir Kıvılcımlı portresi çizilmek istendi. Hem de hiç utanıp sıkılmadan ve Lenin'in de böyle bir gelenekten geldiği yolunda paralellikler kurarak, ya da mistik çağrışımlarla sisteme göndermeler yaparak Tarihî TKP'nin Devrimci Kanadından bir Yoldaşımızı en hassas yerinden vurup raiting yaptılar. O'nu kitlelere yanlış tanıtma işinde uğursuz bir rol aldılar. Ya da geleneksel rollerine uygun davrandılar.
Her devrimcinin çocukluğu, eğitimi, bilimsel öğreti ile tanışması bütünlüklü bir süreçtir. Doktor'un gençliğinde müslüman inanç ve gelenekleriyle tanışmış oluşunu, namaz dahi kılışını değil, diyalektik, tarihsel ve felsefî materyalizme olan sıkı bağlılığını söylemeliyiz. Doktor iddia ettikleri gibi ne ümmi, ne müslüman, ne de ermiş idi. Doktor samimi bir Devrimci, tutarlı bir enternasyonalist ve de ateist idi.
Eve postalı ile girmeye yeltenen Dev-Genç'liye Doktor "burası müslüman evidir." diyerek ne söylemek istemişti? Aktaran bile bunu anlayamamış!.. Doktor'a Komünist bile diyemeyenler Tv.'ye niçin çıkmış ya da çıkarılmıştı? Boylarını gösterip ahkâm kesmek için mi? Tarihsel kişilikleri paşa gönüllerine göre kesip biçmek ve de yanlış tanıtmak projesine ortak olmak için mi? TKP'nin tarihini biraz daha tahrif edip eloğulları- na "koz" vermek için mi? Bu türden soruları daha da çoğaltabiliriz.
Tarihî TKP'nin geleneğini günümüze kadar kesintisiz biçimde taşı- yamayışı sağ ve "sol" teslimiyetçi oportünist akımların bu alana girip ahkâm kesmesini sağladı. Sosyalist-komünist geçinen küçükburjuva avantürye takımı TKP'nin isim, sıfat ve devrimci geleneklerini kullanıp sö- mürürken aslında sisteme "kâlp ilacı" olmak dışında bir işlevi yerine getirmiyordu. 10 Eylül 1920'lerin Tarihî TKP'sinin oluşturulma süreci, Konferans, Kurultay ve nihayetinde Kongre yöntemi ile partileşirken gözettiği devrimci diplomasi, hazırlık çalışmaları, Devrimci ve Marksist Kadrolarca gerçekleştirilen çeşitli istişari toplantılar, çok yönlü fikir alış verişleri, tüzük ve programının hazırlanışı, Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmine bağlılığı, siyasal-sosyal devrim yolundaki strateji ve taktikleri, Kadro sorunu, vb. yöntemler, kendiliğinden örgüt kurup TKP çağrışımı yapan avantürye takımında asla yoktur. Niçin olsun ki? Doktor'un deyimiyle "sabahtan erken kalkan kendini parti, dışındakileri hain ilan edebiliyordu!" Ya da "birilerine vahiy geliyordu" parti kurmak için...
Tarihî TKP'deki kişisel çekişmeler ve Bilimsel Öğretiye ters saplantılar, resmî tarih anlayışı ile resmî ideoloji kemalizmin Marksizm dışı yorumu, ayrıca SSCB'nin dış politikasındaki yanlış yaklaşımları Tarihî TKP'nin "sosyal kaderini", yani tutarlı bir parti olmasını engellemişti.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı işte "bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen" diyerek işçi sınıfını, emekçileri, emekçi halkları, sivil-asker bürokrasiyi, burjuva partilerini, ilerici gençliği ve sorunlarını irdeleyerek pratikte minicik bir nefes borusu açmak için hareketlendirmeyi düşünmüştür. Taktiksel seçimleri, stratejik amacı yer yer gölgelemiştir. Sosyalist uygulamalardaki yanlışlar karşısında: "Kan tükürmüş, fakat kızılcık şerbeti içtim" diyebilmiştir. Troçkist, maoist ve bilcümle nihilist avantürye takımı gibi Sovyetler Birliği ile Stalin düşmanlığına düşmemiştir.
TKP'nin PARTİ olabilmesi yolunda büyük çabalar sarfetmiş, asla PARTİ disiplinini bozmamış, sürekli biçimde TKP'nin pratikte-yeniden üretiminden yana olmuştur. Tarihî TKP'nin PARTİ oluşunu çeşitli niyet ve yöntemlerle engelleyenlerin "Marksizmin yorumu ve pratikte-yeniden üretimi" ilkeselliğinden hangi düzeyde haberli olduğunu, bugünkü sınırlı bilgilerimizle dahi ölçebilmekteyiz.
Sözün özü: Günümüzde artık ne SSCB ne Sosyalist Sistem ne de kapitalizmi-emperyalizmi yeryüzünden kökten kazıyıp atacak bir PAR- 77'miz vardır. Tarihî TKP'nin yeniden oluşturulmasının önünde "fiilî durum" yaratan "resmî" işçi ve komünist sıfatlı örgütler vardır. Komünistler politika dışında tutulmak istenmektedir.
Kolektifimiz bu anlamsız siyasî düzeneği altüst edip ayakları üzerine oturtmak için, I. TTKKnm ne demek olduğunun altını çizerken, 10 Eylül 1920'nin doğal ve organik uzantısı olabilecek niteliklere sahip bir PARTİ'nin oluşturulabilmesi davasını gündeme taşımaktadır. Devrimci ve Marksist Kadrolar arası yaratıcı diyalog ve ilişkinin altyapısını ve iklimini oluşturmak için anılan ve anılmayan etkinliklerde bulunmaktadır.
II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (II. TTKK)'n\n toplanması düşüncesini Marx-Enges-Lenin sürecinin sınanıp denenmiş teori- pratiğinden, RSDİPin inşası, Mustafa Suphi ve Yoldaşlarının 10 Eylül 1920'lerde başlattığı I. TTKKmn örgütlenme yöntemlerinden alıyoruz. Bu sürecin yöntemlerini değerlendirmeyi doğru buluyoruz.
Tarihimize eleştirel katkı getirenlerden öğreniyoruz. Dr. Hikmet Kı- vılcımlı'nın vermek istediği ve fakat bir türlü ete kemiğe bürünemeyen yöntemlerini zaman, süreç, koşul gözeterek incelemeyi önemli buluyoruz. Tartışmaya ve daha yetkinini eleştirel katkılarımızla üretebileceğimize inanıyor ve de güveniyoruz.
Sosyalizmin inşasında yerli iç deneyim, birikim ve zenginliğimizi, ayrıca orjinal sınıf ilişkileri ve emekçi halklar çelişki ve çatışkıları üzerine büyük bir emek veren herkesi anlamak ve incelemek zorundayız. Sosyalist uygulamalarda görülen eksik, hata ve yanılgıları, bulunduğumuz coğrafyadaki birikim ve donanımlarımızla "biz daha görkemlisini yapacağız" diyerek aşacağız. Bir kez daha fenersiz yakalanmamak için bilince çıkaracağız.
Bunu başaramazsak, Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi değerlerimizi daha çok "kurda kuşa yem ederiz."
Kıvılcımlı-Kaypakkaya Eş leştirilerek Değerlendirilemez
Devrimci mücadelede ciddî, güvenilir ve donanımlı bir PARTİ'nin oluşturulması ve "Partileşme" konusunda kayda değer bir niyet ve çabası olmayanlar, tarihsel devrimci kişiliklerle uğraşmayı pek sever. Bu yöneliş yalnızca Türkiye'ye özgü bir olay değildir. Kapitalist Batı'da da Bilimsel Öğretiyi reddeden kimi aydınlar(l), özellikle de devlet üniversitelerindeki öğretim üyeleri, hem sosyalizme hem de Marx-Engels-Lenin sürecine çeşitli göndermeler yaparak bu süreci değerlendirmeye çalışırlar.
Yaptıkları değerlendirmelerle yorumlar "Marksizm'in yorumu ve pratikte-yeniden üretimi"ne ilişkin değildir. Sayı-suyu olmayan "seçkin aydın"ların dil üstünde yaptıkları kaydırmacadır ancak. Böyleleri çoğunlukla söze: "Marx-Engels-Lenin şunu... şunları... göremedi" diye başlamayı pek sever. Sosyalizmin 150 yıllık serüvenine bugünkü sınırlı bilgileriyle bakıp, malumatfuruş bir yaklaşımla "Marx-Engels-Lenin, vb."ni eleştirmeye özenmek Marksizm'e katkı değildir. Sosyalizmin 150 yıllık tarihine eleştirel katkı, bu süreçten çıkarılan ders ve çok yönlü sonuçlarla insanın ve insanlığın sosyal kurtuluşu davasına "pratik- yeniden üretim" yöntemi uygulanarak yapılabilir. Pratik-örgütçü çabaları olmayan sözde eleştirilerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Uluslarötesi tekelci sermayenin sunduğu kırıntılarla Devrimci ve Marksist Kadrolara, O'nların teori-pratiklerine destursuz saldırmanın serbest; Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmine sahiplenip cenahımızın yeni nitelikler kazanmasına çalışmanın "yasak" sayılmak istendiği süreç ve koşullarda konu ve sorunlarımızı tartışıyoruz.
Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerimizi kullanırken bütün süreçlerde kendimizi özgür hissettiğimizi dost-düşman herkes biliyor. Anılan özgürlüklerimizi kullanırken hangi bedellerin ödenmiş olduğunu bilenler doğru değerlendirir, bilmeyenler ise yanılabilir.
Batılı eloğulları, Marx-Engels-Lenin, vb.'lerini, bugünkü sınırlı bilgileriyle değerlendirirken, "göremediler" suçlamasında bulunuyor. Bilimsel metodolojiye bağlı disiplinleri sollayıp çiğneyen kişiler ve de şayet "göremediler" suçlaması bir gerçekliği ifade ediyorsa, "neden göremediler?" ya da "görebilirler miydi?" sorularına da dürüstçe cevap vermek zorundalar.
Marx-Engels-Lenin, vb. düşünce-davranıştaki insanlarımızın zi- hinsel/eylemsel evrimini, yer, zaman, mekân, tarih gözeterek incelenmek ve sürecin bütünselliğini zedelemeden doğru okumak zorundayız.
Burjuva bilim insanları dahi, sınıfsal bakışı inkârlarına karşın, çalışmalarında olgu, olay, süreç ve verileri nesnel koşulları içinde incelemeyi yeğlemektedir. Marksist geçinen ve de yalnızca "teori-politika" diye söze başlayanlar da iddialarının ardında dürüst ve samimi iseler burjuva bilim insanından daha ileri olmak zorundadır. Bu ileriliğin ölçütü de sosyal-pratikte söze "teori-pratik" diye başlanmasıdır.
Batılı Marksist aydınlardan bazıları gerçekleştirilen siyasal-sosyal devrimler karşısında büyük bir heyecana kapılmış, Devrimci ve Marksist cenahta rol ve sorumluluk almayı denemiştir. Sovyet, Çin, Latin- Amerika'daki devrimci süreçler onlar açısından çekici ve "ilginç" olmuştur. Anılan ülkelerdeki devrimci çabalar binbir zorlukla karşılaşıp başarı sağlayamayınca da nehrin öte yakasına geçip sosyalist devrimlere, uygulamalara ve bizatihi sosyalizme karşı tavır almışlardır. Sovyet deneyiminde umduğunu bulamayanlar Çin deneyimine, Çin'de aradığını bulamayanlar, Latin-Amerika'dakilere saatin rakkası misali gidip gelmiştir. Stalin, Troçki, Mao, Enver Hoca, F. Castro, Che Guevera, vb, tarihsel kişiliklerle anılan "model" arayışlarına girenler, Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi'nden uzaklaşmış ve de "aradığını bula- mamış"ların tepkisiyle hemen umutsuz, ufuksuz ve nihilist oluvermiştir. Bilimsel bilgi ve bilinç taşıyanlar (Diyalektik Tarihsel, Felsefî Materyalizmi özümseyenler) ise, daha bir bilinç ve kararlılıkla davaya sarılmayı önüne koymuştur. Hele "sosyalist uygulamalardaki "geriye dönüşlerden sonra, bu türden bir süreci, burjuvazinin yanısıra siperlenip, Devrimci ve Marksist Kadroların "Marksizmin yorumu ve pratikte- yeniden üretimi" yöntemine sıkıca bağlılıkları karşısında çarpıtma, sataşma ve karalama fırsatı olarak değerlendirenlerin yaptıklarını çok görmüyoruz. Olağan karşılıyoruz. Böylelerinin zaten işleri de budur diyoruz. Aynı zamanda bu unsurların teşhis, tedavi, teşhir ve tecridi için elimizde olanı değil, gerekeni yapmaya özeniyoruz.
Kimi "seçkin aydın" olmaya özenenlerin şu sıralardaki gündemini de "21. yüzyılın sosyalizmi" olarak niteledikleri, "Lula, Morales ve Chavez" vb. örnekler oluşturuyor. Sosyalizmi yüzyılların rakamlarıyla nitelemek bilimsel değildir. Devrimci gençlik hareketlerini "68'li", "78'li" olarak nitelemek ne kadar yanlış ise, sosyalizmi kategorilere göre değerlendirmek de yanlıştır. İnsanlarımızın doğru bilgiler edinmesine katkı getirmez. Sosyalist literatürü çarpıtır.
Devrimci mücadeledeki tarihsel kişilikleri eşleştirip değerlendirirken de, sosyalist literatürü çarpıtmamaya özen gösterilmelidir. Benzeri eşleştirmelere bazı panel-söyleşilerde de rastlanmaktadır. Örneğin, 15/16 Haziran Hareketi ile ilgili çağrılı olduğumuz bir etkinliğe, benimle birlikte katılıp, söze "21. yüzyılın sosyalizmi" ve "Lula, Morales, Chavez" diye başlayan birinin eşleştirilmesi bilinçli bir tercih değildir. Sapla samanı karıştırmak, konuşmacıları birbirleriyle kapıştırmak anlamına gelir.
Kıvılcımlı ile Kaypakkaya'nın eşleştirilip ele alınması ve bundan da "Kıvılcımlı reformist, Kaypakkaya devrimci(!)" çıkarsamasında bulunulması doğru değildir. Bu, ucuz bir yaklaşımdır.
Kıvılcımlı'nın teori-pratiği, 10 Eylül 1920'de oluşturulan Tarihî TKP'nin içindeki faaliyetleri uzantısında değerlendirilir. TKP'nin içinden ve dışından tasfiye edilerek kuşatılmak istendiği bir süreçte, bu geleneğin pratikte-yeniden üretilmesi anlamına gelen TKP(R) (R:Reorga- nizasyon) çabalarıdır. Kıvılcımlı PARTİ disiplinini bozmadan ve Komünist Enternasyonal'e bağlılığına gölge düşürmeden, hem "legaliteyi istismar" etmekten hem de TKP'nin işlevsel olmasından yanaydı. Kıvılcımlı'nın bu ve öteki çabaları elbette eleştirel katkıya açık ve de muhtaçtır. Eleştirinin katkı sağlayabilmesi için de bilimsel yönteme uygun olarak olgu, olay, süreç ve verileri, nesnel koşulları gözeterek değerlendirmesi gerekir.
Kıvılcımlı, Osmanlı tarihini, sosyal sınıfların teşekkülünü, finans kapitalin oluşumunu, Anadolu coğrafyasındaki emekçi halkların tarih, din, dil, inanç, kült, folklor, vb.'lerini inceleyerek politika yapmıştır. Orjinal sınıf ilişki ve çelişkileri üzerine oldukça 'sevimli' çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalar günümüzde de yakıcılığını korumaktadır.
O'nun bizce daha önemli yanı PARTİ ve "Partileşme Sorunu"na verdiği emeklerdir. Ayağımızı bastığımız coğrafyada tutarlı bir iktidar yürüyüşü için yerli iç deneyim, birikim ve zenginliğimizi öne çıkararak politika yapmayı düşünmüştür. Sosyal-pratikte iş yapanlar gibi O'da doğallıkla eğrilerle doğruların çelişkilerinde yoğrulmuştur. "Birlik: Zıtların Birli- ği"dir diyebilmiştir. Devrimci ve Marksist birey, grup, çevre ve örgütleri hangi türden bir "harç" ile buluştururuz? diye devrimci ütopyalar da kurmuştur. Özel yaşamını düşünmekten çok, TKP'nin kurumsal disiplinler kazanmasının hayalini kurmuştur. Bedel ödemiştir. Tezlerinin karşı tezlerle tartışılıp senteze kavuşturulmasını özlemiş ve beklemiştir. Yalnız bırakılmış, kuşatılmıştır.
Kaypakkaya ise, 18-20 yaşlarındayken, öğrenci sıralarındayken sosyalizm ile tanışmış, I. TİP'e sempati duyarken, orada burjuva ve küçükburjuva sosyalizminin partiyi 'meflûç' duruma sokan faaliyetleriyle karşılaşmıştır. I. TİP'de işçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket, ilerici gençlik hareketi ve "Millî Mesele" ile "Milliyetler Meselesi"nin hangi düzeyde algılanarak tartışıldığını ve küçükburjuva aydınlarının çözüm yöntemlerini yakından izlemiştir. I. TİP'in sendikalizme, parlamentarizme kayan görüşlerini, iktidara gelme program ve projesini tartışmıştır.
Teori-pratikte tutarlı İşçi-Kitle ve Köylü-Kitle çalışmalarında Proleter Devrimci Kadrolarla tanışmıştır. Değirmenköy toprak işgali eylemi ile Kavel, 15/16 Haziran gibi grev ve direnişleri görebildiği kadarıyla incelemiştir. Türkiye'nin sosyal-ekonomik yapısı ve devrim stratejisi konusunda Kıvılcımlı gibi süzüle süzüle hazmedilerek yapılan özgün üretim yerine, Çin'den eklektik, pragmatik biçimde ithal edilen hazır "reçetelere ilgi duymuştur. Çin Devrimi ve Mao'nun görüşlerini, birer tercüme bürosu gibi Türkiye'ye taşıyan Türkiye İhtilâlci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)'nin etki alanına girmiştir. TİİKP'de de, ideolojik, teorik, örgütsel olarak asla uyuşamayacağı kadrolarla tanışmıştır.
TİİKP'deki arkadaşlarının kimlik, kişilik ve politika yapış tarzlarını gördükten sonra, bu süreçten koparak ayrışmayı doğru bulup kendi örgütünü TKP(ML)'yi kurmuştur. "TKP" adını kullanırken tarihimizle isimsel/organik bir bağ kurmayı düşünmüştür. Kaypakkaya'nın o günkü sınırlı bilgileri ile Çin'i "model" alıp Türkiye'nin de "feodal" bir ülke olduğu yolundaki saptaması en büyük yanılgısı olmuştur. TKP(ML)'den gelen pek çok insan bugün İşçi-Kitle çalışması yapmakta ve Türkiye'nin kapitalist bir ülke olduğunu söylemektedir.
Bu 35 yıllık "rötar", Çin'den alınan "model'in sosyal-pratikte ne ölçüde doğrulandığını ve de nelere malolduğunu bütün çıplaklığı ile herkese öğretiyor. Yaşamış/yaşatılmış olsaydı, Kaypakkaya da zeka ve yetenekleriyle bunu teslim edecekti. Kaypakkaya'nın resmî tarih anlayışı ile resmî ideoloji (kemalizm) hakkındaki saptamalarında kimi doğrular elbette vardır.
Bu saptamalar ne THKO'da ne THKP-C'de ne de ayrıştığı TİİKP'de vardı. Kaypakkaya'nın "silahlı mücadele" ve "halk savaşı" tezleri ile TKP(ML)'nin 35 yıllık teori-pratiği Devrimci ve Marksist Kadrolar tarafından elbette eleştirilecektir. Nitekim bu süreçten gelip de "teori-politika" diye söze başlayanlar da hem eleştiriyor, hem de "gerilla" faaliyetinden geldiği için O'nu "devrimci" fakat Kıvılcımlı'yı da açık faaliyet alanlarını kullanmak isteyişi yüzünden "reformist" olarak saptamak istiyor!
Bu konuda Kıvılcımlı'nın da, Kaypakkaya'nın da, onları tekrar etmeden eleştirilmesi gerekir. Tarihî TKP sürekliliğini korumuş olsaydı, günümüzdeki Devrimci ve Marksist Kadrolar elbette bu PARTİ'nin içinde olacak, Kıvılcımlı da, Kaypakkaya da ve de bütün komünistler (herkes/hepimiz) farklı kulvarlarda yol katetmeyecek, "devrim ihraç" eden "model" arayışlarına düşmeyecektik. Günümüzün Kadroları ancak TKP'nin kurmaylığında yeni nitelikler kazanabilecekti. Olmadı. Böyle bir tarih yaşamadık.
Kıvılcımlı ile Kaypakkaya'yı var eden süreç hesaba katılmadan yapılmak istenen sözümona eleştiriler hiç kimseyi doğru bir limana götüremez.
1970'li yılların devrimci atılımlarına hiç bir eleştirel katkı getirmeden, Marksist bakış açısı dışında tek yanlı yüceltmelerle yapılmak istenen teori-politikalar, günümüzde tartışılacaktır. "Deniz, Mahir, İbo dedi ki..." diye başlayan politik tekrarlar cenahımızın yeni nitelikler kazanarak, yaşanan "Öndersizlik Krizi"ni aşmasına olumlu bir katkı getirmemiştir. Aynı zamanda onlardan öğrenilip, ders ve çok yönlü sonuçlar çıkarılması davasına da hiçbir olumlu katkı getirmemiştir. Aynı şey, İ. Bilen, Ş. Hüsnü, R. Fuat, M. Belli, Aybar, Boran, Aren ve Kıvılcımlı için de geçerlidir.
Hayat ve mücadelede Devrimci ve Marksist Kadrolara yakışan te- ori-pratik, söze "dedi ki" diye başlayıp gelişmenin önünü kesenlere, "Arkadaş, O'nlar dedi ve dediklerini yaptı. Yapılanların eğrisi de, doğrusu da vardır. Sen ne diyorsun?!.." sorusunu haklı nedenlerle yöneltmiştir. Sahi, "Arkadaşlar biz ne yapıyoruz?!.."
Söze "teori-politika" diye başlayanlara da aynı soru yöneltilecektir. Günümüz başka bir gündür. Eleştirel katkılarımızla Doktor'dan da Kaypakkaya'dan da öğreneceklerimiz vardır. Aynı zamanda ikisinin de tezlerinin tartışılıp aşılmasına büyük bir ihtiyaç vardır. Senteze kavuşturulmaya aday teori-pratiklere yönelecek isek: Tartışmayı sorumlulukla "pratikte-yeniden üretim"e çekelim. Sürecin öğrettiği de budur. Ötesi boştur.
Kıvılcımlıyı Anlamak-Öğrenmek-Aşmak mı? Yoksa Tekrarlamak mı?
Kendi payımıza Kıvılcımlı Yoldaşımızı anlamayı, ondan öğrenmeyi ve tezlerini tartışıp aşmayı düşünerek, O'nu mücadele ettiği dönemdeki arkadaşlarıyla eşleştirip eleştirmeyi daha uygun bulmuştuk. Dr. Şefik Hüsnü Değmer, Reşat Fuat Baraner ile Kıvılcımlı eşleştirilip de- ğerlendirilebilinir. Daha sonraki kuşaklardan Zeki Baştımar Mihri Belli ile eşleştirilip eleştirilebilinir. Harici Büro "TKP"si ile Kıvılcımlı birlikte ele alınıp eleştirilebilinir. I. TİP'den Aybar, Boran, Aren ile de aynı yöntem kullanılabilir. Çünkü 10 Eylül 1920'lerin uzantısındaki PARTİ ve "Partileşme Sorunu" arayış ve yönelişlerinde ideolojik, teorik ve örgütsel farklılıklar senteze kavuşturucu ilişkilere evrilememiştir. Yaşıtlarının beceremediği bu acil ve hayatî sorunlar çoğalıp sarmaşarak sonradan gelen bütün kuşakların önüne yığılmıştır.
Tarihî TKP, organik ilişkili ve sürekliliğini koruyan bir PARTİ olamadığı için; içinden ve dışından onulmaz yaralar aldığı için; SSCB'nin dış politikalarının da aleyhteki etkisiyle devrimci geleneklerini genç kuşaklara örgütlü bağlarla taşıyamamıştı. Yalnızca devrimci gençliğin ileri kadroları değil, TKP'ye gönül vermiş onlarca, yüzlerce kadro, (herkes/hepimiz) kurumsal disiplinlerin kucaklayıcılığından yoksun, kendi çabalarımızla ışığımızı arar olmuştuk. Tarihimizdeki ideolojik, teorik ve örgütsel yanılgılarımızdan kopuş deneyimlerine cüret edilmiş, fakat tutarlı ve köklü bir kopuş tamamlanamamıştır. II. TTKK yöntemi, bu kopuşu ayakları üzerine oturtacaktır diye düşünüyoruz.
Tarihî TKP'nin anılan kadroları, özlemi duyulan kurumsal disiplinli bir PARTİ'nin çatısını çatamayınca, sosyalizm ile tanışan genç kuşaklar da örgütlenmek ihtiyacını duymuş ve dönemin dünya pratiğindeki devrimci deneyimlerinden büyük ölçülerde etkilenmiştir. Sovyet, Çin, Latin-Amerika, Vietnam deneyimleri genç kuşakların birer ideolojik "esin" kaynağı olmuştur. "Üçüncü Dünya"nın "Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri" de onları etkilemiştir. Bulunduğumuz coğrafyadaki işçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket, ilerici gençlik hareketi, Kürt Ulusal Hareketi, iktidara yürüyen bir program ile uyumlandırılamamıştır.
Bu türden bir programın araçları işbaşı yapamamıştı. Sosyal muhalefet dinamikleri bir yandan kendiliğinden, diğer yandan iradi müdahalelerle Devrimci Hareketin içindeki özne -nüveler- tarafından hızla örgütleniyordu. I. TİP'in bu süreci kucaklayamayışı nedeniyle, hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday ve siyasal-sosyal devrime kitleleri taşıyacak bir PARTİ ihtiyacı şiddetle kendisini hissettiriyordu. İşçi-Kitle ve Köylü-Kitle çalışması yapan özneler, devrimci gençliğin enerjisini işçi sınıfının yanına, O'nun kucaklayışına çekmek istiyordu. Sınıflar mücadelesinin şiddetlendiği bir dönemeçte İSP ya da TKP'nin oluşturulması düşüncesi kadroları yakıp kavuruyordu. Yerli iç deneyim, birikim ve zenginliklerimizin üzerine oturtulacak PARTİ arayışlarımızda önemli dayanaklarda yakalamıştık. TKP'nin ülkedeki kadrolarından Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile Mihri Belli'nin farklı partileşme projeleri ve taktikleri vardı. Telif eserleriyle ve Sosyalist Gazetesi aracılığıyla; Kıvılcımlı, "Sosyalist Kurultay", Mihri Belli'nin bilimsel olmayan görüşlerinden (MDD'den) ayrışmak isteyen Dev-Genç'in ileri unsurları ile 15/16 Hazi- ran'ın, İşçi ve Köylü Birliği gibi yerel örgütlenme inisiyatiflerinin ve bütün Proletarya Devrimcilerinin önerisi ise, "Proleter Devrimci Kurultay ın toplanmasıydı. (Bu süreci tüm telif çalışmalarımızda: "Partileşme Sorunu" C:l, II, III.'te, "Portreler C:l, II, III.'te, "15/16 Haziran" kitaplarımızda, ayrıca SORUN BSD'de, Broşür Dizilerimizde ve SORUN Polemik Dergimizde ayrıntılı inceleyebilirsiniz.)
Sosyalist solumuz parti arayışlarında, özellikle TİİKP, THKO, THKP-C, TKP(ML), vb. örgütlenmelerin tarihini ve nasıl örgütlendiği gibi konuları incelerken, tarihsel olgu, olay, veri, süreç ve nesnel koşulları çarpıtmıştır. Her siyasî eğilim kendi öznel tarihini yazmıştır. PDK deneyimini ise anan yoktur. Partileşme Sorunu, C: III. kitabımız dışında ilk defa Hakan Mertoğlu (SORUN Polemik, Sayı: 22, s. 32-44, Eylül 2006.), bir değerlendirme yazmıştır. Yani 35 yıl aradan sonra!..
Kıvılcımlı'nın İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği (İPSD)'nde İşçi- Kitle çizgisindeki örgütlenmeleri Orhan Müstecaplıoğlu yürütüyordu. Orhan Müstecaplıoğlu'nun İşçi-Kitle çalışmalarındaki yöntemi kucaklayıcı olamamıştı. Kendisini ideolojik-teorik çalışmalara veren Kıvılcımlı'nın kitle bağı ise zayıftı. İPSD ile Yapı İşçileri Sendikası (YİS)'nın ayrı bir eleştirisi yapılabilir. Fakat Kıvılcımlı I. TİP'in SD, Mihri Belli'nin MDD tezlerine karşı âdeta bir "orta yol" bulmuşçasına Demokratik Halk Devrimi (DHD) formülasyonunu ileri sürmüştü.
Hâlâ da SD-MDD-DHD literatürünü kullanan eğilimler bu yanılgılarından kurtulmuş sayılmazlar. Kıvılcımlı, Mihri Belli'nin ilerici gençliği etkilemesinden ötürü bu olguya oldukça kızıyordu. "Devrim ihraci'na ve "devrim simyagerliğine" de son derece karşıydı. O'nun "avantürye" diye şiddetle eleştirdiği örgütlenmelerin 35 yıldaki serüveni ayrıntılı incelenebilir. Gençlik temeline dayalı örgütlerin, "Gençliğin Yolu İşçi Sınıfının Yoludur." uzantısında örgütlenemeyişi, tek başına O'nun değil hepimizin kusurudur. "Avantürye"ye karşı çıkmakla Kıvılcımlı "reformist" olamaz. Değildir. O, Ekim Devrimi'nin devrimci hülyası içindeydi. Türkiye'de de Sovyet tipi bir ihtilâlin olabileceğini düşünüyordu. (Hangimiz düşünmüyordu ki?..) Hatta Deniz Kuvvetlerinden kimi subayların topuklarını vurup karşısında "emredin yapalım" diyerek esas duruşlarında dahi "Potemkin Zırhlısi'nı düşünmüştür. Kim ya da kimler böyle düşüncelere kapılmadı ki?
"Legaliteyi istismar", illegal, gizlilik ve yeraltı faaliyetinden çok daha zor ve risklidir. Devrimci ve Marksist hareketimizin dünya tarihinde bu faaliyetleri diyalektik bütünlük içinde kullanan çok az sayıda Komünist veya İşçi Partisi'ni sayabiliriz.
Özetlersek
Burjuvazinin, ekonomizmin ve parlamentarizmin yörüngesine girenler "15/16 Haziran" isimli kitabımızda, Türkiye'deki işçi sınıfı hareketlerini özetle sıralayıp anarken şu tarihsel gerçeği dillendirmek istemiştik: "TKP, 10 Eylül 1920'de (I. Kongresini yaparak) Kızıl Ordusu ile birlikte kuruldu." {İşçi Sınıfı-Sendikalar ve 15/16 HAZİRAN', Sorun Yayınları, 2. Baskı, s. 25.) Kitabımız bu gerçeği açıkladı diye hem sistem tarafından, hem sosyalist-komünist geçinenler tarafından okunması, dağıtımı engellendi. Ayrıca, yerli iç deneyim, birikim ve zenginliğimizin üzerine bina edilmesi gereken bir partileşmenin günümüzde ne ölçüde aranır olduğu gün gibi açıktır. TİİKP, THKO, THKP-C, TKP(ML), DDKO ve PKK türünden örgütlenmelerin Devrimci ve Marksist bakış açısıyla kritiğinin yapılması bizatihi bu örgütlerin yeni nitelikler kazanmasına yöneliktir. Şimdi, günümüzde birileri kalkıp dese ki: "Anılan örgütler, cüretlerine rağmen, bir türlü iktidar perspektifli PARTİ olamadı. İşlevsiz kaldı. Çünkü Komünist Partiler Kızıl Ordu'suyla kurulurdu. Bu yapılar ne tek tek, ne de birleşerek Cezayir Kurtuluş Ordusu donanımında bir kurumsallaşmayı bile başaramadı." Devrimci örgütlerimiz bu saptamayı yapanlara ateş püskürtüp yanlış bir tartışmanın yolunu mu döşeyecektir? Yoksa bu yaklaşımı tartışmaya değer görüp eleştirel katkı yapanın yoldaşça elini mi sıkacaktır?
Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yoldaşımızı doğru biçimde değerlendirelim derken O'nun bir ömür boyu hoşlanmadığı, sıkıldığı "Doktorcu" kümelenmeleri de hakettikleri ölçüde eleştiri dışı tutamayız. Ölümünden sonra, bir dönem, tam 9 adet "Doktorcu" örgüt vardı. O'nun deyimi ile bu "yuvar"ların miktarı günümüzde biraz azalmış olsa da, hâlâ Kıvılcımlı'nın 50 yıl önce söylediklerini hiç bir eleştirel katkı getirmeden tekrar edenler vardır. O'na tutunmuş görünerek gündemde kalmak isteyenler vardır. Yine 50 yıl öncesinin "Vatan Partisi" deneyimini aynen yaşamak isteyenler vardır. "Ben ondan daha çok doktorcuyum" ya da "ben herkesten daha fazla O'nun yanında bulundum" diyenlerin sayısı da bir hayli fazladır. Doktor'dan aşırma tezlerle kitap yazanlar, kitaplarını tecimsel ve siyasal "rant"(!) yapmak isteyenlerin verdiği zararlar da önlenememiştir. Samimi olarak O'nu sevenlerin sahipleneceğimiz çalışmaları da vardır, bu türden yönelişleriyle "Doktor'u sevenler" daima İşçi-Kitle çalışması içinde olmuştur. Bu olumlu bir yöneliştir.
"Kır" ve "Kenf'lerde çalışma yapan örgütlerin, 35 yıl sonra anılan örgütsel deneyimlerinin doğru bir kritiğini yapmadan kendi göreneklerini daha da kemikleştirmek istediği görülmektedir. Oysa görenekler yerine devrimci geleneklerimizin, yerli iç deneyim birikim ve zenginliklerimizin harmanlanmasını düşünmek gündeme gelmiştir.
Askerî faşist cunta ve darbelerin gerçekleştirdiği kırım ve kıyımlara karşı koyamadık. Devlet tekelci kapitalizminin hakkından gelebilecek PARTİmizi oluşturamadık. Gençlik temeline dayalı, anılan örgütsel duruşlarla gerçekleştirilen "halk savaşı", "silahlı mücadele", "şehir gerillası" "tez"lerinden yola çıkarak işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketimizi buluşturup bütünleştirerek inşaa edilmesi gereken bir İSP ya da TKP'yi bir türlü işbaşı yaptıramadık. "Legal" ve "illegal" duruşlarıyla işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluşunun neden gerçekleşmediği sorunsalını olması gereken yerde sorumluca tartışamadık.
1970'lerde konuşlanan örgütlerin teori-pratikleri, strateji ve taktikleri büyük ölçüde sınanıp denendi. Denenip sınanmış ve de yanlışlığı sosyal-pratikte onlarca kez kanıtlanmış örgütsel duruşlar daha da bölünüp parçalanmıştır. Bu türden örgütsel duruşlarımızla sorunlarımızı tartışmak ve "çözüm" olarak sistemin karşısında konuşlandırmak isteyenlerin sayısı bir hayli kalabalıktır.
Her şeye rağmen insanın ve insanlığın sosyal kurtuluşu için yeniden örgütlenmenin gereğini düşünen kadrolar da vardır. Yerel, ulusal, sosyal ve enternasyonal diyalektiğini düşünerek kapitalizme-emperya- lizme karşı dövüşecek PARTİ'nin inşaası çabaları, sürecin öğrettiği bir yöneliştir.
10 Eylül 1920'de gerçekleştirilen I. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (i. TTKK)'den öğrendiklerimizi, tarihsel ve sosyal haklılıklarımızla II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (II. TTKK)'ne taşımak, "Öndersizlik Krizi" yaşayan Devrimci ve Marksist Kadroların, "çıkış hattı" veya "çözüm yöntemi" araması, hayatın ve mücadelenin öğrettiği bir yöneliştir.
II. TTKKnm oluşturulmasını bilince çıkaranlar, faşizme karşı "Birleşik İşçi Cephesi (BİC)"nin hangi düzeyde acil olduğunu dillendiren- ler, "Tek Parti, Tek Sendika, Tek Gençlik Örgütü" şiarımızı tekrarlayanlar, günümüzde azınlıktadır. Bunun bilincindeyiz. Azınlıkta olanların ardında "Proletaryanın Ordusu"nun henüz olmayışı kimseyi yanıltmasın. Bu, yarın olmayacak anlamına gelmez. Aşınmış ve de aşılmış teo- ri-pratiklerin panzehiri II. TTKKnm oluşturulmasıdır. Tutarlı bir emperyalizm karşıtı ve kapitalist anarşiyi tarihin çöplüğüne götürecek biricik kurumsallaşma aracı da II. TTKKnm disiplini sayesinde gerçekleşebilecektir. Mevcut duruşlarımızla günümüzdeki konumumuzu dahi koruyamadığımızı, yarın da koruyamayacağımızı biliyoruz. Bu bilinç ve kararlılıkla da güvencemizi arıyoruz.
24 Kasım 2006
