Emperyalizmin Koçbaşı Siyonist İsrail'in Yönelimleri
Emperyalist sömürgecilik süreci içerisinde emperyalizmin bölgeye müdahalesinde önemli dönüm noktalarından birisi de Siyonist İsrail Devleti'nin kurulmasıdır. Emperyalistler, kendilerine bağımlı devletler kurdurmakla yetinmemişler; sürekli gerilim ve çatışma kaynağı olabilecek koçbaşlarını da bölgeye yerleştirmişlerdir.
Yahudi şeriatına (Siyonizme) göre oluşturulmuş olan İsrail Devleti'nin niteliğini anlamak için, Yahudi olmakla, yükümlülük altına girmeyi (Sizce Uganda'da bir Yahudi devleti yaşayabilir miydi? Sorusuna, cevaben) şöyle ifade etmektedir Şimon Peres: "Hayır Yahudi inancının kaynaklarına dönmelidir. Ben Gurion, Yahudiliğin bir din değil, bir inanç olduğunu vurgulardı. Aradaki fark, bir din bir örgüttür; tanrısıyla, papasıyla, tüm bir yapısıyla, buna karşılık Yahudiler ile Tanrı arasında, bildiğimiz kadarıyla bir aracı yoktur, ki bende Ben Gurion'un bu görüşünü tümüyle benimsiyorum. Yahudilik, eksiksiz ve bütünleşmiş bir sistemdir, üstlenilebilir bir yükümlülükler bütünü olarak çıkar karşımıza, bölünmez tek bir Tanrı'ya inanmak gibi; sonra da, belirli bir dine, yani İbranice'ye inanmak gibi; belirli bir vatana, İsrail'e kendini adamak gibi. Ulus kavramı, din devleti kavramı veya coğrafya, dil, tarih açısından bir yere bağlı olmak kavramı arasında hiçbir ayrım yoktur. Gerçekte söz konusu olan, evrensel bir yükümlülüğe girmektir....İbranice konuşmadan tümüyle Yahudi olunamaz.... Göklerdeki tek bir Tanrı'ya inanmadan Yahudi olunamaz. Bu kavram bu ülkeye, özellikle de Kudüs'e ve daha birkaç yere kutsal bir nitelik kazandırıyordu. Söz konusu olan, sadece barınılacak bir yer bulmak değil, aynı zamanda da köküne, yuvasına bir dönüş yapmaktı. Rusya'da bir Yahudi devleti kurmaya kalkıştılar, tanrısız bir Yahudi devleti..."1
Yine Şimon Peres, bir soru üzerine verdiği cevapta da vaat edilmiş topraklara dönme ile dil arasındaki ilişkiyi ise şöyle anlatmakta idi: "Bu başarının nedenlerinden biri, bizler için, Vaat Edilen Topraklar'a dönmenin, ana dile dönüşle eş anlamlı olmasıdır. Vatana dönüş ile dile dönüş birbirine koşut gidiyordu. Şunu demek istiyorum ki, kutsal dile dönmeden, Kutsal Topraklar'a dönmeyi hayal bile edemiyorduk. İkincisi, İbranice, dualarımızın diliydi. Üçüncüsü de, Yahudi toplumunun yeniden doğuşu, İbranice gerçekleşiyordu."2 Bunları genel ajitasyon ve propagandaya göre şekillenmiş bir sıradan Yahudi söylese, "mazur" görülebilecek bir durum söz konusu olabilir. Bu sözleri sarf eden İşçi Partisi'nin(!) önemli bir yetkilisi olduğuna göre burada durup biraz düşünmek bir zorunluluğu gerektirmektedir.
Şimon Peres'in İsrail İşçi Partisi yetkilisi olarak bunları söylemesi "ilginç"tir. İşçi Partileri genel olarak sol-sosyalist karakterli partiler olması gerekirken, İsrail İşçi Partisi dinsel-nasyonal bulamaçlara bürünmüş bir parti niteliğindedir. Bizdeki 'işçi partisi', İsrail İşçi Partisi'nden bir gömlek üstün sanırım. Çünkü bizdekinde dinsel bulamaç yok.
Emperyalizmin bölgesel çıkarları ile Yahudi şeriatının amaçlarının örtüşmesiyle Siyonist İsrail Devleti'nin kurulmasının yolu açıldı (1948). Diaspora Yahudileri Osmanlı Devleti döneminde de bölgeye göçe başladılar. Devlet kuruluşunu gerçekleştirdikten sonra da göç devam etti. Günümüzde de bu göç sürmektedir. Yahudi burjuvazisinin devlet politikası, yayıldığı, işgal ettiği bölgedeki Filistin-Arap halkını zorla göç ettirerek sürgüne yollamak; boşalttığı bölgelere yeni Yahudi yerleşim birimleri kurmak olarak işletilmektedir. Bu temel politika iktidara hangi tandansta hükümet gelirse gelsin, hiçbir biçimde değişmemektedir. Siyonist cephenin farklı fraksiyonları arasındaki fark; sadece yeni yerleşim yerlerinin açılıp, açılmamasına yöneliktir; ya da işgal edilen bölgelerdeki uygulamalara yönelik tandanslardır.
Siyonist İsrail'de hükümet olmuş ister sağ, ister sol Siyonist hükümetlerde temel yönelim değişmemiştir. Sol-Siyonistler istila-işgal-ilhak- sömürgeleştirme politikalarının adabına göre işletilmesi konusunda muhaliftirler. Onun dışındaki muhaliflikleri Siyonizmin temel politikalarına karşıtlık oluşturmamaktadır. İsrail'deki mevcut sol Siyonizme karşı değildir. Karşıtlığı ancak Siyonizmin uygulanma biçiminedir.
Kuruluşundan itibaren adım adım büyümeyi kendisine strateji olarak belirleyen Siyonist İsrail Devleti, bu yayılmacı ve işgalci politikasını temel politika olarak sürdürmektedir. Yahudi şeriatında belirtilen "kutsal topraklar" alınıncaya kadar, bir engel çıkmadığı taktirde bu temel politikanın sürdürüleceğinin işaretlerini de vermektedir, İsrail devlet politikaları. Siyasî iktidara hangi hükümet gelirse gelsin, bu temel politikada bir değişiklik yapılmamıştır.
Temel politika işgal ve yayılmacılık olunca, toplum en küçük dokusuna kadar militarize edilmiştir. İsrail'de halkın bütün birimleri silahlandırılmıştır. Savaş günlük hayatın bir parçası haline getirilmiştir.
İsrail yayılmacı-istilacı politikalarını sürdürmek için bölgede silahlanmaya ve silah sanayine en fazla yatırım yapan ülkeler arasındadır.
İsrail'in bu temel politikalarına, İsrail içinden dur diyecek anlamlı bir sosyal muhalefet yoktur. Bunun en önemli nedeni İsrail'deki sol- sosyalist-işçi hareketi içerisinde Siyonist-nasyonal sol-sosyalistlerin, hatta komünistlerin ağır basmasıdır. İsrail'de sosyal muhalefet bu özel
liklerinden arınmadığı sürece, Siyonist İsrail Devleti'nin temel politikalarına dur diyecek ve onu aşacak bir konuma gelemeyecektir. Yapılacak ilk iş Siyonist-ulusalcı politikalardan arınmak olmalıdır.
İsrail'in kendisini meşrulaştırmasında emperyalizm temel etkendir. Bu temel etkenin yanında tali etkenler de vardır. Bunlardan en önemlileri, emperyalistlerin Arap ulusunu parçalayarak, küçük birimlere bölmeleri, kabile reislerini, mezhepsel farklılıkları kullanarak âdeta "birer petrol şirketi" şeklinde devletçikler oluşturmaları; bu devletçiklerin emperyalistlerin ve İsrail'in çıkarlarına göre politika yürütmeleridir.
Dünya iki kutuplu iken Sovyetler Birliği'nin dış politikasının da önemli katkıları vardır. Örneğin: Sovyetler Birliği, İngiliz emperyalizmine İsrail'in fazla yaklaşmasını engellemek için Çekoslavakya kanalıyla İsrail'e silah satışını onaylamıştır. Birleşmiş Milletler'de Sovyet temsilcisi A. Gromiko İsrail'in kurulması yönünde oy kullanmıştır. Ayrıca A. Gromiko, İsrail lehinde oy kullanmakla yetinmemiş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda İsrail'i destekler nitelikte bir konuşma da yapmıştır. Kısacası İsrail'in kuruluş sürecinde Sovyetler'in, İsrail'e silah ve diplomatik desteği söz konusudur.
Ayrıca Dünya Sol-Sosyalist-Komünist ve işçi hareketinin de İsrail Sol-Sosyalist-Komünist ve işçi hareketinin dinsel-ulusal-emperyal niteliklerine yönelik ciddî eleştirel tavırlar takınıp, bu politikalarının proletarya enternasyonalizmi ilkelerine göre düzenlenmesi yönünde yaptırımlar uygulayamamış olması da İsrail'in Siyonist devlet politikalarının meşrulaşmasında katkısı olmuştur.
Siyonizmin sol versiyonunu anlamak açısından Şimon Peres'in söyleşisinin gerçekten de ciddî bir analizini yapan bir birey, olay ve ol- gulardaki durumu rahatlıkla algılayabilir. "Şimdiye değin kaydedilmiş tek statüko, Tevrat'ta anlatılandır; Yeşu'nun güneşe artık parlamasını ve aya artık dönmemesini buyurduğu zaman. Ama bu, tüm insanlık geçmişi boyunca yalnızca bir kez olmuştur. O günden beri biz hiçbir zaman statüko tanımadık."3 diyen Şimon Peres Siyonist yayılmacılığı "statüko"yu "tanımadık" kılıfıyla örtmeye çalışmaktadır.
Amerikan 'Barış' sürecinde de önemli roller üstlenen Şimon Peres, Filistin halkını küçük küçük birimlere bölüp daha kolay yönete- bilmeyi "taviz" olarak değerlendirmektedir. Filistin bu "barış" süreciyle devlet olmayan devlete dönüştürülmek istenmiştir. Düşünsenize Filistin polisinin silahlarını bile Siyonist İsrail devleti temin etmiştir. Ayrıca bu devletleşme öyle bir devletleşme ki, hem Filistin'in sömürge statüsü, hem de Filistin sorunu devam edecek.
Siyonist İsrail bölgesel güç olma yolunda yayılmacı stratejisini bölgenin geneline yaymak istemektedir. ABD emperyalizmiyle Siyonist hedefler kesişmektedir. Türkiye'nin alt-emperyal politikalarıyla da Siyonist hedefler kesiştiği için ABD-İsrail-Türkiye stratejik ortak konumuna gelmiştir.
Alt-emperyalizm ve Türkiye Kapitalizminin Yönelimleri
Türkiye kapitalizminin sermaye birikimi, dünya kapitalist-emperya- list ülkeleri arasında ilk yirmiye girmektedir. 12 Eylül 1980'e kadar sermaye birikim modeli "ithal ikameci" bir modeldi. İç pazara yönelik sanayileşme stratejisi izleniyordu. 12 Eylül 1980'den sonra bu model değiştirildi. "İhracata yönelik sanayileşme" stratejisi benimsendi ve uygulamaya konuldu.
Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış olan Süleyman Demi- rel'in bir dönem ağzına pelesenk ettiği "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar" sözünü-deyimini, daha önceden emperyalist kapitalizmin ünlü ideoloğu Henry Kissinger kullanmıştır (Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Formu'nda, 1 Şubat 1992'de 'Bölgesel ve Küresel İşbirliği İçin Geniş İmkânlara Sahip Türkiye' konulu toplantıda yapılan konuşması. Bu toplantıya Süleyman Demirel de katılmıştır).4
Türkiye kapitalizmi, sosyalizmi deneyimlerinin çözülüp yıkılışından sonra devasa yeni pazarlara ve Yakın Doğu'ya, Balkanlar'a, Kuzey Afrika'ya açılmaya başladı. Bu dışarıya açılma ile orta ölçekli yatırım yapma konusunda oldukça deneyim kazandı. Çok büyük stratejik yatırımları gerçekleştirebilecek kaynak sorununu çözemeyişini yaşayarak öğrendi.
Türkiye kapitalizmi 1990-2000 yılları arasındaki 10 yıllık altemper- yal deneyiminden şu sonucu çıkardı: "ihtiraslı alt-emperyalizm"den "ihtiyatlı alt-emperyalizm"e yönelim. Türkiye kapitalizmi, Türki cumhuriyetlere açılımda "Yeni Turancılığa" soyundu. Bu yönelimde yeterince başarılı olamayacağını anlayınca "İslâm"ı kullanmaya başladı. Fetullah Gülen'in okulları kanalıyla alt-emperyal ilişkilerin kültürel altyapısını oluşturmaktadır. İç politikada Fetullah Gülen'le ve cemaatiyle sorunlar yaşayan Türkiye burjuvazisi, alt-emperyal politikalarda işbirliği yapmaktadır.
Türkiye kapitalizminin karekteri (Devlet tekelci kapitalizmi; tekelci- militarist-polis devleti kimliğinde)nden birisi de militarist olmasıdır. Ordu sermayesi, tekelci sermayenin önemli bir bileşenidir. Alt-emperyal politikaların önemli alanlarından biri de krizli bölgelerde askerî olarak güçlü olmayı ve sorunlu bölgeye anında müdahaleyi yapabilecek askerî-teknik alanda gelişmeyi ve sanayileşmeyi de içerir. Türkiye tekelci sermayesi bölgede hızla silahlanmakta, askeri sanayiye yatırımlar yapmaktadır. Özellikle İsrail ile stratejik müttefik olduktan sonra askerî sanayi alanında ortak yatırımlara yönelmiştir. Ayrıca Balkanlardaki, Kuzey Afrika'daki, Türki cumhuriyetlerindeki çoğu devletlerin askeri eğitimini de TSK vermektedir. İlişki kurdukları devletlerin askerî kurmay heyetlerini ileride etkileyebilmek ve işbirlikçilerini yaratabilmek için Türkiye'deki harp okullarına bu devletlere öğrenci kontenjanları verilmekte ve bunlar eğitilmektedir.
Türkiye kapitalizminin emperyalizmle bağımlılık ilişkileri söz konusudur. Bu bağımlılık ilişkisi, alt-emperyal politikalara bir engel teşkil etmemektedir. Türkiye kapitalizmi bölgedeki "Kürdistan Sorunu" dışında, emperyalizmin çıkarlarıyla kendi çıkarlarını uyumlandıran bir politika izlemektedir.
Bölgede kendisinin dışında rekabet halinde olduğu iki alt- emperyal karakterli ülke daha vardı. Irak ve İran. Irak ABD'nin Yakın Doğu'ya müdahalesi ile rekabet dışına itildi. İran da yine ABD ve İsrail tarafından kuşatılmaya çalışılmaktadır. İran da Irak gibi rekabet dışına itilirse, Türkiye kapitalizminin bölgesel hegemonya özlemlerinin önü iyice açılmış olacaktır. Türkiye kapitalizmi bu nesnelliği gördüğü için ABD ve İsrail'le stratejik müttefik olmuştur.
Bölgesel hegemonik güç olma ile alt-emperyalizm arasındaki ilişkiye dikkat edilmelidir. Bölgesel hegemonik güç bölgeyle sınırlı güçtür. Altemperyalizm ise, hem bölgesel güç olmayı hem de bölgeler arası hegemonik güç olmayı içerir. Bir örnek vermek gerekirse: Yunanistan Balkanlarda hegemonik bir güç olmaya çalışıyor. Türkiye'de Balkanlarda hegemonik güç olmaya çalışıyor. Türkiye Balkanlarda bunu yaparken, aynı zamanda Kafkasya'da, İçasya'da, Hazar Bölgesinde, Kuzey Afrika'da, Yakın Doğu'da da bölgesel hegemonik güç olmaya çalışıyor.
ABD emperyalizminin tek kutuplu dünyadaki konumu da bölgesel güç odaklarının oluşmasını koşullamaktadır. ABD emperyalizmi iki kutuplu dünyadaki liderliğini, tek kutuplu dünyada da sürdürmek istemektedir. ABD emperyalizmi, kendisine rakip olabilecek olası gelişmelerin önünü kesmek için önlem almaya çalışmakta; AB'nin, Rusya Federasyonumun, Çin'in, Japonya'nın kendisine rakip olmasını engellemek istemektedir. ABD emperyalizmi, bölgesel sorunların çözümünde bölgesel güç odakları ile ittifak etme politikası üzerinden hareket etmektedir. Bunun için de bölgesel güç odaklarına kendi ittifak politikasını dayatmaktadır. İttifak ilişkisi, yeni sömürgecilikten ve işbirlikçi ilişkilerden daha farklıdır. ABD emperyalizmi bölgesel ittifak politikaları oluştururken, bölgesel güç odaklarının da çıkarlarını gözetmek zorunda kalmaktadır. ABD emperyalizmi Balkanlarda AB, Rusya Federasyonu, Türkiye, Yunanistan ile, Kafkaslarda Rusya Federasyonu, Türkiye ile, Ortadoğu'da AB, İsrail, Türkiye, Suriye, İran ile, Kuzey Afrika'da AB, Türkiye ile, İçasya-Avrasya'da Rusya Federasyonu, Çin, Türkiye, İran ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Krizli bölgelere tek başına müdahale etmesi, altından kalkamayacağı ekonomik kaynak sorunu yaratmaktadır. ABD ekonomisinin bu duruma uzun süre dayanamayacağı tahmin edilmektedir. ABD emperyalizmi Körfeze müdahalenin finansmanını bile başka ülkelere yaptırmıştır.
Türkiye'deki sosyal muhalefetin güçsüzlüğü ve örgütsel dağınıklığı, Türkiye kapitalizminin alt-emperyal açılımlarını engelleyecek durumda değildir. Türkiye tekelci sermayesini durdurabilecek nesnel olarak sınıf gücü işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı da hem siyasal, hem sendikal önderlikten yoksundur. Türkiye'deki solun önemli bir bölümü, Türkiye kapitalizminin alt-emperyal yönelimlerinden haberli değildir. Türkiye kapitalizmine hâlâ Üçüncü Dünyacı-yeni sömürgeci tezlerle bakmaktadır.
Türkiye'de, Türkiye işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin birlik sorunu çözüme kavuşturulamamıştır. Bu iki hareketi birleştirip bütünleştirme başarısını gösteren Proleter Devrimci bir harekette mevcut değildir. Ayrıca bu çözüme bağlı olan devrimci hareketi saflaştırma, ayrıştırma sorunu da gündemde tutulmalıdır. Devrimci ve Marksist Hareketimiz, çok büyük bedeller ödemesine, uzun bir geçmiş tarihsel mirası olmasına rağmen, Birleşik-Devrimci-Enternasyonalist Tek Bir Sınıf Partisi oluşturamamıştır. Bu türden bir Parti oluşturulamayınca da Kolektif Bir Sınıf Hareketi yaratılamamıştır. Kolektif Bir Sınıf Hareketi ya- ratılamayınca, Tek bir sendika ve tek bir gençlik örgütü de oluşturulamamıştır. Kendiliğinden oluşan işçi hareketi kendisi için sınıf olma hareketine dönüştürülememiştir. Devrimci ve Marksist Kadrolar'ın çözmesi gereken en önemli sorun "Komünistlerin Birliği Sorunu'dur. Komünistleri Birliği, tekrarlamak gerekirse işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin hem kendi arasında hem de birbirlerine doğru birleştiril- mesidir. Bunun dışında tanımlanan "komünist hareket" tanımı; bu tanımı yapanların öznel yorumudur. İşçi sınıfından bağımsız onun içinde olmayan hareket ancak sosyalist hareket diye tanımlanabilir. Komünist Hareket değil. Ayrıca tek tek birey, grup, çevre ve örgütlerin hareketi işçi sınıfı ile organik, yaygın, örgütlü kadro düzeyinde ilişki içinde değilse komünist hareket sayılamaz. Bu sorunlarını çözemeyen Devrimci ve Marksist Kadrolar, Türkiye kapitalizminin alt-emperyalist açılımlarını durduramayacaktır.
15 Aralık 2005 (Devam Edecek)
Dipnotlar:
1 Robert Littell, Bir Politikacıyla Söyleşi, Şimon Peres, Milliyet Yay.,Temmuz 1998, s. 20-21
2 Age. s. 22
3 Age. s. 90
4 Engin Erkiner, Alt Emperyalizm ve Türkiye, Pencere Yay., Ekim 2000, s. 26
