Venezüella Komünist Partisi'nden Gustavo Conde Yoldaşla Röportaja

Memet İnce

Venezüella Komünist Partisi'nin üyesi Gustavo Conde yoldaşla in­ternet üzerinden bağlantı kurduk. Parti görevi dolayısıyla Yunanistan ve Bulgaristan'a gelen Conde Türkiye'ye de uğradı ve kendisini İstan­bul'da konuk ettik. Onunla yaptığımız röportajı yayınlıyoruz.

İlk sorum Bolivarcı Devrim adını verdiğiniz süreçle ilgili. Bu süreç nasıl başladı?

Bu hareketi Bolivar'ın doğumundan tam iki yüz yıl sonra askeri okuldan yeni mezun olan beş subayın bir araya gelmesiyle başlatabili­riz: Hugo Chavez, Urdaneta Hernandez, Arias Cardenas, Acosta Chirinos ve Felipe Acosta Carles. Bu subaylar Bolivar'ın (1783-1830) doğumunun ikiyüzüncü yılında mezun olduklarından kuracakları örgüte MBR-200 (Bolivarcı Devrimci Hareket - 200) ismini verdiler. Sokaktan gelip Orduya yazılan bu gençler Bolivar'ın fikirleriyle askeri okulda iken tanışmışlardı.

Öncelikle Venezüella ordusu hakkında biraz bilgi vermem gereki­yor. Venezüella ordusu Latin Amerika'nın geleneksel ordularından farklıdır, bu ordunun her zaman demokratik bir yönü olmuştur. En yok­sullar bile askeri okula yazılabilir. Askere yazılanların çoğu yoksuldur. Ordu yoksul biri için iyi bir kariyer yapma fırsatıdır. Tüm o askeri disip­line rağmen kolay bir yükselme yoludur. Chavez de görece yoksul bir aileden gelen biri olarak Askeri Okula kaydolmuştur. Peki Venezüella Ordusu'na neden yoksullar alınırdı? Çünkü bu ordunun temeli Simon Bolivar'ın ordusuna dayanır.

Bolivar'ın İspanyol sömürgecilerine karşı savaşan ordusu baldırı çıplaklardan oluşurdu. Ya da Venezüella'da kullanılan deyimle "ayağı yere çıplak basanlardan". Bu yoksullar özgürlük istedikleri için Bolivar'ın ordusuna katıldılar. Bolivar'ın ordusu işgal etmek için değil, özgürleştir­mek için savaşırdı. Bolivar bu orduyla beş ülkeye bağımsızlığını kazan­dırmıştır. İşte Venezüella ordusunun kökleri buraya dayanır.

Bununla birlikte Bolivar döneminden Chavez dönemine kadar pek çok değişiklik de oldu şüphesiz. Latin Amerika'ya müdahale etme eği-

Gustavo Conde Yoldaş Türkiye'ye gelişinde Kolektifimiz de ziyaret etmiş, ken­disiyle yararlı bir diyalog gerçekleştirilmiştir. Memet ince'nin gerçekleştirdiği bu ropörtaj 'Komünist Bakış-Stalin Arşivi' internet sitesinde de yayınlanmıştır (S.P.)

liminde olan ABD, Monroe Doktrini'ni yürürlüğe koydu. Bu doktrin ilk olarak Latin Amerika'daki kışlalar üzerinde etkili oldu. ABD, o dönem­den beri Latin Amerika'da kendine bağlı ordular yaratmaya çalıştı. Ve­nezüella ordusu da bundan etkilendi. Bu ordu diktatör Juan Vicente Gomez döneminde tarihinin en karanlık dönemini yaşadı. Bolivar'ın kurduğu ordu, onun ölümünden sonra ortaya çıkan oligarkların ülkeye hakim olmasıyla zaten bir çürüme sürecine girmişti.

Bolivar'ın bir ideal uğruna yaşamak düşüncesi askerlere verilmez oldu. Bolivar ihanete uğramıştı. Korkunç bir yalnızlık ve sefalet içinde öldü. Ölürken üzerinde bulunan gömlek kendisine ait değildi, onu bi­rinden ödünç almıştı. "Gel" demişti Bolivar yardımcısına, "gel, bu top­raklar bizi istemiyor." Bolivar'dan sonra oligarkların eline geçen ordu tam bir baskı aracına dönüştü. Bolivar'ın ordusu zenginlerin elinde oyuncak olmuştu.

1920'lerde Juan Vicente Gomez orduyu baskı aracı olma özelliğini değiştirmeden yeniden organize etti. Bu sıralarda Venezüella'da petrol yeni bulunmuştu. Daha önce Venezüella'da petrol olduğu bilinmiyordu. Yerliler petrolü bugünkünden çok farklı amaçlar için kullanıyorlardı. İlk petrol kuyusu Kolombiya sınırına yakın Tachira bölgesinde açıldı. Yankiler bunu gördü ama Gomez petrolün değerini anlayamadı.

Yirmili yıllarda petrol kralı olarak bilinen Rockefeller, Gomez'le an­laştı. Varil başına bir Bolivar'ın sekizde birini verecekti vergi olarak. Gerçekten utanç verici bir durum! Ama anlaşma sağlandı, ABD petrol rafinerilerini ve boru hatlarını inşa etmeye başladı. Bu andan itibaren ordu giderek Amerikanlaşmaya başladı. Eskiden Venezüella ordusu Prusya tipi bir orduyken ABD'nin modeline uygun bir ordu haline gel­meye başladı. Bu yıllarda Panama Kanalı da açılıyordu. ABD bu kanalı açtıktan sonra Panama'da Güney Ordusu'nu kurdu. Latin Amerika ül­kelerinden subayları Panama'ya getirip orada ABD doktrinini aşılıyor­lardı onlara. Artık Latin Amerika ordularını, bu eğitimden geçen subay­lar yönetmeye başladı. Yıllar boyunca Latin Amerika'da ABD'nin çıkar­larına uygun darbeler yapan subaylar kuşağının kökeni bu okuldur.

Venezüella da süreçten etkilendi. ABD yanlısı askerler politikada hep söz sahibi oldular. Bunun doruk noktası 1948 yılında General Marco Perez Jimenez tarafından yapılan darbeyle Başbakan Romulo Gallegos'un görevden alınmasıydı.

Gallegos aynı zamanda bir yazardı, değil mi?

Evet, ilerici bir yazar. O sıralarda Demokratik Eylem (AD) adında bir parti kurulmuştu. Bu parti popülizm adı verilen bir politika izliyordu. Sağcıların da karıştığı bir tür "ilericilik". Ama partideki gerçek ilericiler idareyi ele almışlardı. Önemli toplumsal ilerlemeler kaydedilmişti. Ör­neğin Isaias Medina hükümeti sırasında Venezüella Komünist Partisi legalleşmiş, eksiden yasak olan pek çok ilerici kuruluş serbestçe siya­set yapma olanağına kavuşmuştu. Ama ABD bu sürecin daha fazla ilerlemesine izin vermedi. Marco Perez Jimenez eliyle darbe yaptılar.

Bütün bunları orduyla ilgili bir fikir edinesiniz diye anlatıyorum. Chavez Askeri Okul'a girdiğinde Bolivarcı bir örgüt kurdu ve Simon Bolivar'ı okumaya başladılar. Aslında Bolivar hiçbir şeyi kaleme alma­dı. Yanındaki yardımcısı onun sözlerini kaydediyordu. Bütün açıklama­ları, yazışmaları, hatta aşk mektupları iki ciltte toplanmıştı.

Bolivar'ın, ona bildiği her şeyi öğreten bir eğitmeni vardı: Simon Rodriguez. Chavez'in Bolivarcılığın üç ayağı dediği üç kişiden biri Simon Rodriguez'dir. Rodriguez, Bolivarcılık düşüncesinin kurucusu, Bolivar onun uygulayıcısı, Ezequiel Zamora ise onun devamcısı olarak bilinir. Ezequiel Zamora da ilginç bir kişiliktir. Bolivar'dan sonra iktidarı eline alan, Bolivar'ın ülkeden sürülmesi kararının altına imza atan oligark Paez'e karşı köylülerle beraber ayaklanmış, bağımsızlık kaza­nıldıktan sonra dağılan orduları toplamaya çalışmıştır. Zamora'nın gö­rüşleri o kadar yayılmıştır ki onun "toprak ve özgürlük" sloganı yıllar sonra Meksika'da Emiliano Zapata tarafından kullanılacaktır.

Chavez'in bahsettiği üç temel bunlardır işte. Sağcıların dediği gibi bir delilik değildir bu. Bu düşüncenin bir sürekliliği vardır.

Konumuza geri dönersek, Chavez ve yoldaşları bu kökleri hatırla­yarak kurdukları MBR-200 adlı örgüt başlarda sadece askerlerden olu­şuyordu. Ordu içerisindeki birkaç gözükaradan ibaret bir hareketti. Ama bu deliler "dördüncü cumhuriyet" denilen parlamenter demokrasi­den, onun bürokratizminden, yozlaşmasından ve ABD'ye teslimiyetçili­ğinden bıkmışlardı. Aslında ulusalcı bir hareket olarak başladı. Ama Chavez Askeri Okul'a girdiğinde Venezüella Devrimci Partisi (PRV) üyesi olan ağabeyi Adan aracılığıyla sosyalist düşünceyi tanıyordu. Şöyle düşünüyordu; devrim yapmak için silah gereklidir, silahlar da or­duda. Eğer orduda bir rütben varsa savaşacak askerin de olur. Askerin varsa gücün de var demektir. Planı aşağı yukarı buydu. Ordu içerisin­den doğacak bir ayaklanma çıkarmak istiyordu.

Ama halkla ya da devrimci örgütlerle istediği ilişkiyi bir türlü kura­mıyordu. Devrimciler bin parçaya bölünmüştü. Maocular, Troçkistler, Arnavutçular vs. diye. Chavez halkın katılımını sağlamadan sadece ordu içinden yapılacak bir müdahalenin başarı şansının çok düşük ol­duğunu düşünüyordu. Ama özellikle de tek bir vücut olarak hareket eden devrimcileri bulamayınca ilk başlarda bu halk desteğinden yok­sun kaldı.

Chavez bu sıkıntıları yaşarken 1989 yılında yaşanan korkunç Ca­racas Katliamı gerçekleşti ve bu katliam pek çok şeyi değiştirdi. Bu olaya kısaca değinmek istiyorum.

Carlos Andres Perez hükümetinin ikinci dönemindeydik. Perez yozlaşmış bir popülist, bir gericiydi. İkinci kez seçilir seçilmez ilk işi benzine zam yapmak oldu. Halk, dünyanın en büyük petrol üreticile­rinden biri olan Venezüella'da nasıl olup da benzine bu kadar zam ya­pıldığını sorgulamaya başladı. Bildiğiniz gibi benzine zam yapınca her şeye zam yapmış oluyorsun. Ulaşım giderlerinden gıda maddelerine kadar. Bu zamlardan sonra enflasyon bir günde yükseldi.

Ben o sıralarda kuryelik yapıyordum ve kenti motosikletle geziyor­dum. Bu yüzden de o günün sabahından beri gelişen olayları çok iyi gözlemledim. Otobüs duraklarında insanlar gazetelerini okuduklarında zam haberini aldılar. Gazete, süt, su, her şey bir günde daha pahalı olmuştu. Halkın yaptığı yorumlara şahit oldum.

Bir işçi "bu it heriflere daha ne kadar katlanacağız" diye bağırdı. Otobüs durağındaki bir başka işçi de "doğru söylüyor, bu itlere daha ne kadar katlanacağız?" diye tekrarladı. "Bir şeyler yapmamız lazım." Sonra küçük gruplaşmalar başladı. Kentin çeşitli yerlerinde gösteriler olduğu haberi yayılıyordu. Bu gösterilerle beraber kontrolsüz bir şiddet başladı. Halk otobüsleri yaktı. İlk hedef otobüsler oldu çünkü ilk zamlar otobüs bi­letlerine yapılmıştı. Daha sonra dükkânların camlarını, vitrinlerini indir­meye başladılar. Bunu yağmalar izledi. O anda iki şeyi gördüm.

Bir taraftan yağmalamalar olurken diğer taraftan polisle çatışılı­yordu. Caracas'ın en büyük meydanlarından biri olan Übertador Mey­danı yakınlarında bir kamyonu durdurduklarını hatırlıyorum. Kum dolu bir kamyondu bu. Kamyonu devirdiler, trafik bir anda felç oldu. Farklı merkezlerde aynı eylemler tekrarlandı. Sonra halk barikatlar kurmaya başladı. Caracas kenti bir vadi üzerine kuruludur. Zenginler düzlük yer­leri kapmışlardır. Emekçiler, işçiler ise vadinin eteklerine gecekondu mahalleleri kurmuşlardır. O gün halk vadinin iki yamacından kent mer­kezine indi. Yoksullar gecekondulardan çıkıp meydanlardaki alışveriş merkezlerini yağmalıyordu.

Başbakan Carlos Andres Perez, bu olaylar üzerine ordu birlikleri­ne olayları bastırma emri verdi. Bu bir yangını gaz dökerek söndürme­ye çalışmak gibi bir şeydi. Halk orduyla karşı karşıya geldi. Öyle ki bu­gün bile o gün kaç kişinin öldüğü bilinmez. Üç günde 3.500 kişinin öl­düğünden bahsedilir. Ordu bu olayları bastırmak için tanklarla halka rasgele ateş açıyor, evinde televizyon izleyen insanlar ölüyordu. Bu korkunç baskı üç gün sürdü. Ama aynı zamanda üç günlük bir direniş­ten de söz edebiliriz. Venezüella tarihinde halk hiçbir zaman orduyla bu kadar geniş çapta bir çatışmaya girmemişti.

Bu olaylar, Chavez ve örgütünün planlarını öne alması sonucunu doğurdu. Bazı devrimci örgütlerle anlaşıldı. Chavez ayaklanmanın işa­retini verdi ve devrimci güçler ordunun bir kısmının da desteğini alarak sokaklara döküldü. Devrimciler birbirlerini kollarına sardıkları bayrak­lardan tanıyorlardı. Bu bayrağı taşımayan düşman sayılıyordu. Dev­rimci askerlerin denetimindeki tanklar Caracas'ın 170 kilometre ötesin­deki Maracaibo sokaklarına çıktılar. Elli adet tankın otobandan başkent Caracas'a doğru yönelişini gözünüzün önüne getirin. Biri tanklara ne­reye gittiklerini soracak olursa "tatbikat var" denecekti.

Bu sırada Chavez Chilinos'un komuta ettiği paraşütçü birliğiyle beraber uçakla Caracas'a gitti. Paraşütçüler belirlenen yerlere indirme yaptılar. Biri Başkanlık sarayına, diğeri ise havaalanı yakınlarına. Ama bu paraşütçülerin bir kısmına inerken ateş açıldı ve çoğu hayatını kay­betti. Ama Chavez ayaklanmayı yöneteceği karargahına gitmişti. Baş­kanlık Sarayının yakınlarındaki Askeri Müzeydi burası. Ama ayaklan­ma başarısızlıkla sonuçlandı.

Chavez ayaklanmayı sürdürmekte bir yarar görmedi. Düşman, Chavez'in korkaklık ettiğini ileri sürüyor. Hayır. Bu da bir yalandır. Chavez aslında askeri bir karar almıştır.

Bununla birlikte Urdaneta Hernandez'in yönetiminde Valencia kentini ele geçiren birliklerle, bugün BM Venezüella temsilcisi olan Francisco Arias Cardenas'ın komuta ettiği birlikler kendi bölgelerinde büyük bir başarı kazanmışlardı. Ama asıl önemli bölge olan Cara- cas'daki başarısızlık bu iki bölgedeki başarıyı anlamsız kıldı. Ordunun büyük kısmı karşı tarafın elindeydi ve ele geçirilen bu bölgeleri bomba­layacaklardı. Chavez, hükümete sadık kalan Ordu komutanına şunları söyledi: "Bana bir şans ver, daha fazla kan akıtılmasını engelleyeyim. Yoldaşlarımla iletişim kurmama izin ver." Böylece Chavez yoldaşlarına seslenmek için ilk kez devlet televizyonuna çıkmış oldu. Ama aslında halka sesleniyordu. "Biz Bolivar Hareketi'nin üyeleriyiz." Halk şaşkına döndü: "Bolivar mı?" "Askerler mi?" Kimsenin tanımadığı bir asker ikti­darı almaya yeltenmiş, Bolivar'dan söz ediyor.

Chavez konuşmasında mücadelenin tamamen bitmediğini ima edercesine şimdilik başarılı olamadıklarını söylüyor, eylemin tüm so­rumluluğunu üzerine aldığını ekliyordu. İşte özellikle bu, insanları çok etkiledi. Çünkü Venezüella'da o tarihlerde kimse hiçbir işin sorumlulu­ğunu üzerine almaz, herkes topu birbirine atardı. O günden sonra Chavez'in "şimdilik" sözü bir efsaneye dönüştü.

Chavez tutuklandı. Urdanate Hernandez hemen silah bırakmayı kabul etmedi. Chavez operasyonu bitirmeye karar verdiğinde saat sa­bahın dokuzuydu. Francisco Arias saat onbirde, Urdaneta Hernandez ise saat üçte teslim oldu. O gün Chavez birliklerinde 28 asker, bu bir­liklere destek veren on altı devrimci üniversite öğrencisi öldürüldü.

Chavez'i hapse attılar. Ama hapishane halkın akın ettiği bir ziyaret yerine dönmüştü. Hapishanenin önünde kitleler birikiyordu. "Kim bu Chavez?" Herkes merak ediyordu. Hükümet de bunu dikkate alarak O'nu Caracas'a doksan kilometre uzaklıktaki Yare hapishanesine yer­leştirdi. Buna rağmen halk mesafeye aldırmayıp kitleler halinde Ya- re'ye akmaya başladı. Böylece Bolivarcı hareket bir halk desteği ka­zanmaya başladı. Bazı aydınlar, sendikalar, politik örgütler ve bazı su­baylar bu harekete katılmaya başladı.

27 Kasım'da Bolivarcılar benzer bir girişimde bulundular. Ama ba­zı sol örgütler daha önemli işleri olduğunu söyleyerek yeterli desteği vermediler. O tarihten sonra ben de devrimci faaliyetlerimi gizlilik için­de sürdürmek zorunda kaldım. Çünkü beni arıyorlardı ve öldürmek is­tiyorlardı. Biz bu gizlilik içinde hareket ediyorduk ama devlet de çok zorlanıyordu.

Bu kritik dönemde seçimler geldi. Rafael Caldera adlı bir politikacı Chavez rüzgarını kendi çıkarları için kullanmak istedi. Seçim kampan­yasında eğer "iktidara gelirsem Chavez'i serbest bırakırım" vaadinde bulunuyordu. Solculardan, sağcılardan, merkezden, kısacası hemen her hareketten irili ufaklı partileri etrafında topladı. Böylece iktidara geldi. Halk Chavez'i serbest bırakması için Caldera'ya baskı yaptı. As­lında Caldera'nın buna pek niyeti yoktu ama halkın baskısı o kadar artmıştı ki bir noktadan sonra taviz vermek zorunda kaldı. Biz de o sı­rada Chavez'in çıkması lehinde kampanya düzenledik. MBR-200 Ha­reketi gizli faaliyet yürütüyordu. Buna rağmen hükümet bazı eylemlere izin vermek zorunda kalıyordu. Buna bir tür yan-gizli politik faaliyet di­yebiliriz. Ama silahlı güçlerimiz hiçbir zaman gizli faaliyeti bırakmadılar. Legal olmasına izin verilen şey politik mücadeleydi.

Chavez'in hapisten çıkışı görülecek şeydi. Kimseye bir çağrı ya­pılmamasına rağmen hapishanenin önünde bir halk denizi vardı. Bu tarihten sonra Chavez dört ay boyunca Caracas'ın en ücra mahallele­rinden ülkenin içlerine kadar her bölgeyi gezdi. Hareketi güç kazandık­ça solcu aydınlar, başka partilerden insanlar ona katılıyordu. Buna sağcıların da dahil olduğunu söylemek zorundayım. Bazı faşistler "işte ülkenin ihtiyaç duyduğu demir yumruk, yoldan çıkmış toplumun da bu­na ihtiyacı vardı" diyerek Chavez'e destek verdiler. MBR-200 hareketi­nin içinde faşist unsurlar da vardır. Bazı satılık sendikacılar da bu ha­rekete bulaşmıştır.

Seçimler yaklaşıyordu. Seçime girip girmeme yönünde yapılan tartışmadan seçime girme yönünde bir karar çıktı. Beşinci Cumhuriyet Hareketi ismiyle seçime girildi ve Chavez iktidara geldi.

Bununla birlikte, bu yeni parti içerisinde tutucu ve devrimci kanat arasındaki savaş devam ediyordu. Bu yüzden ben Chavez'e karşı 2002 yılında yapılan 11 Nisan Darbesi'nin bir açıdan faydalı olduğunu düşünüyorum. Gericilerin bir kısmı hemen gerçek yüzlerini gösterdiler. Bu yüzden keşke bu darbe girişimi biraz daha uzasaydı diyorum. Ha­reketin içine gizlenmiş pek çok karşı devrimcinin maskesini bu sayede düşürebilirdik.

Böylece Chavez'in burjuvaziyle ilk sürtüşmeleri de başlamış olu­yordu. Şu noktanın altını çizmek gerekir. Burjuvazi ve sağcılar Chavez'in iktidara gelmesine izin verdiler. Onu belirli hevesleri olan ama temelde önceki iktidarlardan hiç farkı olmayan, sadece biraz daha solda biri olarak gördüler. Ama yanıldılar. Büyük sermaye sahipleri da­ha önceki Başbakanlara yaptıkları gibi onu karşılarına alıp "gel otur bakalım şu masaya, bana hangi Bakanlıkları veriyorsun" diyebilecekle­rini sandılar.

Küba devrimi sırasında sermayesini de yanına alıp Venezüella'ya kaçan bir [Kübalı] işadamının, sahibi olduğu yayınevinin seçimler sıra­sında Chavez'e destek vermesine karşılık olarak bir Bakanlık istemesi ama Chavez'in ona randevu bile vermemesi buna bir örnektir.

Burjuvazi Chavez'in kendilerine Bakanlık vermeyeceğini kısa sü­rede anladı. Chavez, Bakanlarının çoğunu ilerici kişilerden seçti. Ço­ğunu diyorum çünkü bu konuda bazı hatalar yaptı. İsim vermem so­rumsuzluk olur ama şu anda bile Bakan olmayı hak etmeyen bazı kişi­ler o koltukta oturuyor.

Venezüella Komünist Partisi'ne gelelim. Partinin Chavez dö­nemindeki çalışma koşullarıyla daha önceki dönemleri karşılaş­tırdığınızda ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

Bir karşılaştırma yapabilmeniz için tipik bir örnek vereceğim.

Chavez öncesi parlamenter demokrasi döneminde Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nden yoldaşlar Venezüella Komünist Partisi'ne çok değerli bir baskı makinesi yollamışlardı. Almanlar matbaacılıkta bir numaradır. Çok güzel bir makineydi. Ama okyanus üzerinden taşınır­ken Venezüellalı "güvenlik" birimleri alçakça bir baskın yaparak maki­neyi denize attılar.

Bugün devlet matbaalarında istediğimiz sayıda kitap, dergi ve broşür basabiliyoruz. Hem de yazdıklarımızın içeriğine kimse müdaha­le edemiyor.

Bu, aklıma gelen çarpıcı bir örnek. Başka şeyler de söyleyebilirim. Hapishanelerde hiç devrimci kalmadı. Polis, hiçbir gösteriye saldırmı­yor. Sınırsız düşünce özgürlüğü var. Kimse düşüncelerinden dolayı cezalandırılmıyor. İki gerici darbe yaşamış bir ülkenin komünistleri ola­rak bunların değerini takdir edersiniz.

İnsanlarımız eskiye göre çok daha fazla kitap, gazete, dergi okuyor. Okuma yazma kampanyaları sayesinde nüfusun yüzde doksan dokuzu okuyup yazabiliyor. Kültür seviyesi çok yükseldi. Otobüslerde, metrolar­da anayasayı okuyup haklarını araştıran işçiler görebiliyorsunuz. Petrol dışında kalan diğer sanayilere yapılan yatırımlar sayesinde açılan yeni sektörler hem işçi sınıfının sayısal büyüklüğünü artırdı hem de farklı becerileri olan çok yönlü bir nitelik kazandı işçi sınıfı.

Bütün bunlar Venezüella Komünist Partisi'nin Chavez'e hapisten çıktıktan sonra destek vermesinin doğru bir taktik olduğunu kanıtlıyor. Chavez'e ilk destek verdiğimiz sıralarda partimiz oldukça zayıflamış du­rumdaydı. Sovyetler Birliği'nin çöküşünün dünyadaki Komünist Partilere verdiği zarardan biz de payımızı almıştık. Bununla birlikte, parti eğer o tarihe kadar ayakta kaldıysa bunu Gorbaçov'un perestroika ve glas- nost politikalarını açıkça reddetmesine borçludur. Parti içinden bazı kişi­ler Gorbaçov'un görüşlerini partiye dayatmak istedi ama bunda başarılı olamadılar. Bu konudaki kesin tavrımızı koyduk. Ama örneğin Kolombi­ya'da böyle olmadı. Kolombiya Komünist Partisi bu politikaları sorgu­suzca kabul ettiği için kendi kendini yok etti. Bugün Kolombiya'nın ger­çek Komünist Partisi FARC'a bağlı olan Gizli Kolombiya Komünist Parti­sidir. Ama bu başka bir zaman anlatılacak bir konu.

Partimiz ideolojik netliğini hep korudu. Tek bir vücut gibi hareket ettik. Bu yapıyı korurken, bir yandan da partimiz içinden bazı militanlar Chavez'in kurduğu partinin politikalarını etkilemek için o partiye komü­nist kimliklerini gizlemeden üye oldular. Chavez'in partisinin içinde pek çok farklı eğilimin -bugün dahi- bulunduğunu söylemiştim.

Bu yüzden Venezüella Komünist Partisi olarak her zaman Chavez'e eleştirel yaklaştık. Örneğin söz konusu partinin demokratik merkeziyetçilikten uzak olmasını, birtakım keyfi atamalar yapmasını sık sık eleştirdik ve eleştiriyoruz. Bununla birlikte emperyalizmin dev­rimci blok içindeki farklı düşünceleri kullanmak için fırsat kolladığı bir dönemde yaşadığımızı da unutmamalıyız. Sorumsuzca yapılacak bir eleştiriyi her türlü iletişim aracılığıyla hızla yayıp, ilerici saflar içinde parçalanmalara yol açabilirler. Bu yüzden eleştiri yaparken çok dikkatli oluyoruz. Hatta bazı eleştirileri sadece parti üyeleri arasında dile getiri­yor, bunları açık zeminlerde dile getirmiyoruz.

Ama Chavez'e verdiğiniz desteğin koşulsuz bir destek olma­dığını da söyleyebiliriz, öyle değil mi?

Bakın, Chavez gerek resmi konuşmalarında gerekse özel konuş­malarında Komünist Partisi'ne açıkça destek veriyor. Yukarıda da onun döneminin getirdiği avantajları sıralamaya çalıştım. Bununla bir­likte Chavez'in niyetleri ve yaptıkları ne kadar iyi olursa olsun, tüm ger­çek devrimcilerin bir çatı altında toplandığı bir partinin başına geçme­dikçe ve kendisini bu tek devrimci partiye bağlı bir lider olarak görme­dikçe ona koşulsuz destek vermeyeceğiz.

Az önce sorduğunuz soruya dönersek, şu anda en ileri ve en dev­rimci politikayı Venezüella Komünist Partisi yürüttüğü için ve partimiz devletten baskı görmediği için hızla güçleniyoruz. Partimiz niceliksel ve niteliksel olarak güçlendi. İşçiler, gençler yığınlar halinde partimize geli­yor. Bir zamanlar devrimci hareket içinde bulunmuş ama hareketin bö­lünmüşlüğünün de etkisiyle mücadeleden kopmuş eski militanlar parti­ye geri dönüyor. Che'nin de dediği gibi "insanlar düşebilirler ama önemli olan düştükten sonra ayağa kalkabilmektir." Başka deyişle, yaklaşık seksen yıllık tarihimizin en güçlü dönemini yaşıyoruz. Şu anda ülkede hem niceliksel hem de niteliksel olarak en güçlü örgütsel yapı Venezü­ella Komünist Partisi'ne aittir. Örneğin, Beşinci Cumhuriyet Hareketi se­çimlere çok büyük para harcıyor. Biz o paranın yirmide birini bile har­camıyoruz ama mesela başkent Caracas'ta geleneksel sağ partileri ge­ride bırakıp ikinci parti konumuna geldik. Bunun nedeni yıllardır büyük özverilerle oluşturduğumuz örgütsel yapının sağlamlığıdır.

Venezüella Komünist Partisi tereddüt etmeden ülkenin sosyalizme doğru ilerlemesi gerektiğini savunmaktadır. Beşinci Cumhuriyet Hare­keti de dahil olmak üzere Chavez'e destek veren partilerin hiçbiri bunu açıkça savunmuyor.

Önümüzdeki seçimlerde partimizin alacağı oy oranı önemlidir. Tahminime göre Chavez oyların yüzde yetmiş beşini ajacaktır. Bu yüzde yetmiş beş oyun yüzde yirmi beşi Komünist Partisi'ne verilecek­tir. Ne kadar fazla oy alırsak seçimlerden sonra gündeme gelecek olan devrimci güçlerin tek bir parti çatısı altında toplanması tartışmalarında o kadar fazla söz hakkımız olacaktır. Ama sonuç ne olursa olsun, Ko­münist Partisi olarak birlik olsun diye birlik kurmayız. İlkelerimizden as­la taviz vermeyiz.

Sonuç olarak, hiçbir biçimde zafer sarhoşluğuna kapılmadan ça­lışmalarımıza aynı şevkle devam edeceğiz. Şunu da eklemem gereki­yor, biz bugüne kadar kitle partisi olmadık, kadro partisi olduk. Yirmi tane yetenekli kadroyu elli bin tane yeteneksiz üyeye tercih ederiz. Ka­labalıklar gözümüzü kamaştırmıyor, ilkelerin çok daha önemli olduğu­nun bilincindeyiz.

Az önce söylediklerinizle bağlantılı olarak şunu sormak istiyo­rum: Venezüella Komünist Partisi ülkede "proletarya diktatörlü­ğü'nün kurulmasında nasıl bir rol oynayacak? Ülkemizde Chavez'le ilgili kafa karışıklığı olmasına rağmen görüşler Chavez'in ülkeyi sosyalizme tek başına götüremeyeceği yönünde ağır basıyor. Venezüllalı Komünistler bu konuda ne düşünüyorlar?

Devrimin proletarya diktatörlüğü aşamasına ulaşıp ulaşmayacağı devrimci öncülerin halkın politik bilinç düzeyini yükseltme kapasitesine bağlıdır. Bugün işçi sınıfı kitleleri belki de tarihinde ilk kez Marksist kla­sikleri bu kadar çok okuyor. Bu büyük bir fırsattır. Seksen yıllık Vene­züella Komünist Partisi kuşaklar boyu verdiği inatçı ve sürekli mücade­lenin meyvelerini toplamaktadır. Parti halkta bir güven yaratmıştır. Chavez bile kendi adamlarından çok bize güveniyor. Diyelim ki parti­mize on milyon dolar verdi. Bir sene sonra bu parayı tek kuruş eksil­meden geri alabileceğini bilir. Dünyanın herhangi bir bölgesinde bir gö­revi yerine getirmek için gönderdiği kişi eğer Komünist Partisindense bu görevin eksiksiz yapılacağını bilir. Kendi yanındakilere bile bu kadar güvenemez. Daha da önemlisi, işte bu güven halka da sirayet etmiştir. Eskiden Komünizm sözünü duyunca kaçacak delik arayan halk şimdi onu öğrenmeye çalışıyor. Biz devrimciler bunu ne kadar iyi anlatabilir­sek, elimizdeki bu fırsatı ne kadar iyi kullanabilirsek proletarya diktatör­lüğüne o kadar çabuk ulaşırız. Ama bunun için önümüzde uzun bir yol var daha. Mevcut devlet yapısıyla sosyalizmi inşa edemeyiz. Bu devlet mekanizmasını parçalayıp sosyalizme uygun bir devletin temelini at­malıyız.

Son bir sorum daha olacak. ABD'nin Venezüella'ya saldırma ihtimaline karşı bazı önlemler alındığını biliyoruz, bunlar kısaca nelerdir?

ABD'nin Venezüella'ya saldırması durumunda Venezüella kendini düzenli ordunun yanında milis güçleriyle de savunacaktır. Ordu komu­tanları asimetrik savaş doktrininden bahsediyorlar. Bu amaçla halk kit­lelerine silah kullanmayı öğretiyoruz. Şu anda düzenli ordunun yanı sı­ra iki milyon milis eğitiliyor. Halktan gönüllüler, iş çıkışlarında askeri eğitim almak üzere kışlalara gidiyor. Yakın zamanda Venezüella tari­hinde ilk kez olarak ordu ve halkın beraber katıldığı bir tatbikat düzen­lendi. Rusya'dan getirtilen yüz bin adet Kalaşnikof marka tüfek ve bu­rada kuracağımız Kalaşnikof silah fabrikası bu asimetrik savaşa uygun olarak alınan önlemlerden bazıları. Amaç milis ordusunu on milyon ki­şiye çıkarmak. En yaşlısından, en gencine kadın erkek ayrımı yapma­dan savaşta herkese bir görev vermeyi hedefliyoruz. Şunun bilincinde­yiz. ABD bize saldırırsa büyük zarar verebilir ama bizi asla teslim ala­maz.

25 Ekim 2006

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.