Resmî tarih nasıl yazılır?
Soru ya da sorun bu kadar basit bir şekilde ele alınabilir mi?
Birinci soruya yanıt vermek o kadar da kolay değil, ancak hiç de çelişkili olmayan bir biçimde, ikinci sorunun yanıtını vermek düşünüldüğünden de kolay olabilir; bu türden bir kolaylığı bize sağlayacak temel unsurların göz ardı edilmemesi kaydıyla: ideolojimiz, resmî ideolojinin temel argümanlarına karşı duruşumuz, zengin pratiğimiz... ile kanıtlamaya çalışıyoruz. Buna özel önem veriyoruz.
Geçtiğimiz günlerde seyrettiğimiz bir cenaze töreni vesilesiyle yalnızca resmî ideolojinin kendisini yeniden ürettiğine değil, analitik bir bakışla, resmî tarihin rekonstrüksiyonunun da nasıl yapıldığına şahit olduk.
Olduk mu?
Kimilerimiz/olmamışlarımız olmamış olabilir. Burada karşımıza bir sorumluk alanı daha çıkmaktadır ki o da resmî tarih üzerine mütevazi bir tartışma yürütürken olmamışların ayıklanıp hak ettikleri sepetlerde yer almalarının sağlanmasıdır. Sonra doğru çöpe...
Cenaze törenine onun bir fotoğrafını inceleyerek katıldığımı burada itiraf etmek zorundayım. Bu fotoğrafta protokolün ön sırasını doğal olarak devlet erkanının oluşturduğu görülüyor. Görülmeyen bir şey var, o da gerçekte ön sırada yer alması gereken iki ismin gidiş geliş sırasında daha arkalarda yer alması ve giderek tören boyunca yok sayılmaları bu kişilerden birisi yavruvatanın yeni cumhurbaşkanı, arkalarda. Eskisi ise önde, yani olması gerekenin tam tersi. Diğerini okuyucu araştırsın! İşte bu son derece basit tablo resmî ideolojinin politika pratiğini kısa, net ve acımasız bir şekilde özetliyor.
Gariptir ki, diyerek devam edeceğim, ama aslında hiç de garip olmadığını görüyoruz "eski ve legal" sol bu türden tablolarla ilgilenmek için herhangi bir çaba göstermiyor, onun resmî ideoloji/resmî tarih ile hesaplaşmak gibi bir sorunu yok çünkü! Hatta daha da ötesinde yüzyıldan bu yana aldığı dersler, çektikleri yetmezmiş gibi bu alanda var olma ya da bu alana sığınma çabası veriyor. Kestirip atalım: resmî ideolojiyle hesaplaşamayan egemenin karşısına çıkamaz. Zaten böyle bir dertleri de yok, böyle bir dertleri olsa Bülent Ecevit'in ölümünden sonra "sosyal demokrasinin kurucusuydu" başlığının altında imzaları
yayınlanırken biraz olsun utanırlardı. Bize ait etik dünyasının temelini oluşturan kimi argümanlara, değerlerimize, davranış ya da duygu biçimlerine sahip olsalar gidenin ardından ona teşekkürlerini arz edip "delikanlı ya da delikanlılık günlerinde bu topraklarda umudu büyüten insan" olarak onu selamlama düşkünlüğünü gösterebilirler miydi, gösterenlerin ardından giden diğerleri "baş yazar" hiyerarşisinde dizilebilir- ler miydi?
Benim de Ecevit'le ilgili bir anım var; eski ve eskimiş, ödlekliğini fetişe etmiş solcularımızın baş yazarının "delikanlılık" günleriyle çakışıyor, benim ise "yeni yetmelik" günlerime rastlıyor. Tarih 1977, yer konusunda emin değilim Zonguldak ya da Kilimli, ikisinden biri, olay bir CHP mitinginde geçiyor. Alanlar tıka basa dolu ve coşkulu. Sol geniş bir şekilde bu mitinglere katılarak kendisini ifade etmeye çalışıyor! Alanın bir köşesinde, Dev-Genç pankart açarak sloganlarını atıyor. Bunu gören saygıdeğer eş ile eşsiz politikacımız kafa kafaya vererek konuşuyor, konuşmaya yanlarındaki polislerde katılıyor ve konuşmanın ardından politik çiftimizin deyimiyle "yasadışı solcu teröristler" polis tarafından toplanıyor, toplanma Rahşan Ecevit'in parmak işaretiyle, gerekli dikkat ve özenle gerçekleşiyor. Mikrofonlar açık olduğu için bu operasyon tüm alandakiler tarafından işitiliyor. Bana bu kadarı yetiyor, yılların ardında ne yazık anlaşılan o ki, alanı dolduranlara ve kimi Dev- Genç'lilere yetmiyor!
Bu basit örneği abarttığım düşünülebilir, ancak bu yeterlilik- yetmezlik durumunun sol'un resmî ideolojiye karşı duruşunun bir göstergesi olabileceğini düşünüyorum.
Başyazarımızın hüzünlü yazısını okurken çağrışımlar tanrısı 12 Mart 1971 günlerine ait bir öyküyü anımsamama aracılık etti; 12 Martta, 12 Mart -yoksa 9 Mart mı demeli?- solcularının "darbenin Süleyman Demirel'e karşı yapılmasına rağmen, kendilerinin niçin içeride olduklarına" dair mahkeme salonlarına taşan şaşkınlıklarını anlatan öyküler. Bu türden şaşkınlıklar acaba 27 Mayıs 1960'ta yaşanan ve süreklilik gösterip kurumsallaşan ideolojik şaşkınlığın bir devamı olabilir miydi? İşte 28 Mayıs 1960 tarihli darbe başkanı Gürsel'e gönderilen bir telgraftan alıntı: "Tarihimizde daima kuvvetle çarpan kalbimizin, yiğit ordumuzun kötülüğe baş eğdirişini huşuyla selamlarım. İkinci Kuvayı Milliye Gazamız kutlu olsun. Gerçek demokraside Allah yanıltmasın." Yazan, Kıvılcımlı.
Türk/Türkiye solunun resmî ideolojiyle yakın duruşu ya da Kemalizmle olan psişik ve fizyolojik bağımlılığı ayrı bir polemik dizisinin konusu olabilecek şişkinlikte ve "nitelikte" olduğu için daha fazla uzatmıyoruz!
Çıkartıldıkları mahkemelerde 12 Mart darbesinin kime karşı yapıldığını tartışanların resmî ideolojiyle olan ilişkilerini gözden geçirme gibi bir niyetleri olmadığı için tüm darbelerin kime karşı ya da niçin yapıldığını anlamamaları ya da bu ilişkinin getirileri göz önüne alındığında anlamazlığa, görmezliğe gelmeleri doğaldır. 12 Mart'ın ardından kapatılan Erba- kan'ın "islâmcı" partisinin birkaç yıl içinde, 12 Eylül 1980 faşizminin başbakan adaylarından orgeneral Turgut Sunalp'in Erbakan'la İsviçre'de görüşmesinin sonrasında yeniden açılması olayı, tıpkı benim kişisel örneğimde olduğu gibi, basit ve bir o kadar açıklayıcı bir örnektir. Ancak bu "örneğin" neyi tanımladığını bilmeyenler ve görmeyenlerden 28 Şubat 1997'yi anlamalarını beklemek fazlasıyla saflık olacaktır. Evet, 28 Şubat darbesinin "şeriatçılara" karşı yapıldığını ya da Türkiye'deki laikliğe karşı olanlara yönelik bir hareket olduğunu düşünenler resmî ideolojinin güçlü bir argümanı olan dinciliği/islâmcılığı analiz etme bilgisinden, yeteneğinden ve zekasından yoksun olanlardır.
İndirgemeci bir yaklaşımla sorumuzu soralım: 28 Şubat'tan en büyük zararı kimler görmüştür? Darbe sürecinin iki karakter oyuncusundan birinin cebine trilyonlarca lira para konmuş "sen villalarında, yazlıklarında dinlen" denmiştir. Diğeri şimdi nerededir ya da 1 Haziran 2007 itibariyle nerede olacaktır, düzenin bekçisi Kemalist paşalarımız -tıpkı Sunalp Paşa gibi- bu süreçte nerede olacaklardır, hep birlikte göreceğiz. Biraz sabır! Sorumuz bu kadar değil, devam edelim: "Hayata Dönüş" adı verilen katliam süreci hangi zaman diliminde yaşanmıştır, kime karşı yapılmıştır? 28 Şubat hangi ekonomik konjonktürü önceler? Soruların yanıtları tartışma götürmeyecek kadar açık. Diğer taraftan "hayata dönüşün" baş aktörlerinin de cenaze fotoğrafında ön protokol sırasında yer alıyor olmaları zavallı solucanlarımızı uyandırmaya ne yazık ki yetmemektedir!
Aynı aymazlık solun geniş kesimini, kendisini sol olarak tanımlayanların geniş bir kesimini avucunun içine almış gözükmektedir. Bugün yaşananlardan birisini oluşturan laikçi gericilik ile köktendinci gericilik arasındaki çatışmada taraf olmak, taraf olmaya çalışmak bu aymazlığın ilginç bir göstergesidir. Bu düzen içi bir çatışmadır, bir iç tartışmadır; bu türden bir tartışmaya ancak kaydıyla üçüncü bir taraf olarak katılınabilir ve bu tartışmaya üçüncü bir taraf olarak katılmanın anlamı kayıtsız şartsız diğer ikisinin karşısında olmaktır. İslâmcılıktan dinciliğe dek uzanan tüm siyasî söylemler resmî ideolojinin temel argümanları arasında yer alır ve bu durum onun "gericilik" argümanıyla hiç de çelişmez, aksine onu tamamlar. Bu çatışmada anahtarın egemen ideolojinin elinde olması taraflardan birini ya da ötekini "ileri" bir konuma da yükseltmez, onu asla "ilerici" yapmaz. Burjuvazi-sermaye kendisini korumak için islâm/din argümanına başvurabilir ki, bu Kemalist pragmatizmi gösterir; ve resmî ideoloji alanındaki yansıması budur. Kemalizmin politika oyununda ona bir yandaş taraf olarak oynamak kadar burjuva demokrasisinin kimi değerlerine sarılıp laik gericilikle olan iç tartışmasında köktendinciliğe yandaş taraf olmakta resmî ideoloji ile hesaplaşmasını yapamamış bir sol'un hastalığıdır. Sol "liberal demokrasicilik" oyunundan vaz geçmediği sürece düzenin meşruiyet araçlarından birisi olmaya devam edecektir.
Sol "sosyalist demokrasi" kavramını unutmuş ya da tartışmaz- tartışamaz olmuştur. Sol, sosyal sınıf kavramından uzaklaştıkça karşıt ideolojiler alanının figüranına dönüşür. Bu bağlamda sorgulama yeteneğini neredeyse tümden kaybetmiş bir sol var; ulusalcıları sol saymıyorum, daha çok yenisinden, avrupabirlikçisinden, özgürlükçüsünden - eşitlikçisi değil!- kendini ulusalcı saymayan ulusalcı-Kemalistlerden vesaireden söz ediyorum... İdeolojinin temel yönergelerinden uzakla- şıldıkça bir yetenek zafiyeti ile karşı karşıya kalıyoruz, öyle ki bir zeka yitimi bile söz konusu olabilir. "Demokrasi adına İslâmcılara hoş görüden" söz ediliyor, unutulan çok şey var; söz ettikleri türden demokrasi egemen ideolojinin bir tanımı "İslâmcılık" egemen ve resmî ideolojinin bir ürünü ve en önemli stepnesi. Solun bir kısmı ise resmî ideolojiye karşı duruşunu ancak ve ancak ne yazık ki İslâmcılarla demokrasicilik oyununda yan yana gelerek tanımlayabiliyor. İslâmî duruş ile kapitalizm arasındaki, emperyalizm arasındaki girift ve çok yönlü ilişki sorgulanmaz oldu; bu ilişkinin kayıtsız şartsız sosyalizm düşmanlığı üzerinde biçimlendirildiği sorgulanmaz oldu. İleride yeniden tartışılabilir, biz yeniden tarihimize dönelim...
Bu türden iç tartışmaların devlet geleneğinin bir göstergesi olduğu düşünülebilir, tartışılmalıdır. Geleneksel politik bir üslup olarak Kemalist pragmatizm açısından bu ne ilktir, kimi çatlaklar olmakla birlikte yakın gelecekte de son olmayacağı görülmektedir.
Öznel-geleneksel nedenlerle modernleşmeyi tamamlayamamış, tamamlamamış, böyle bir çabası da olmayan resmî ideoloji bu "ta- mamlanmamışlığın" yaratacağı boşluğun neden olacağı politik sorunlarla baş etmenin yolunun kendi laiklik tanımını oluşturmaktan geçtiğini görüp, kendi laiklik tanımını geliştirmiştir ve yeniden tanımlanan laiklik" yeni bir din yaratılmasının da adı olmuştur ve bu tanımlanan din alanı içinde İslâmcılıktan köktendinciliğe kadar uzayan her türlü argümana gerektiğinde gerektiği kadar olmak kaydıyla fazlasıyla yer bulunmaktadır. Ve bu yeni üretilen dinde tüm eski ritüeller korunmakla birlikte yenilerinin üretilmesinde bu türden bir din tanımında tanrı yerinde yeni tanrıların/din u/ularının bulunulmasında bir sakınca görülmemekteydi.
Tabii ki bu iş akşamdan sabaha gerçekleşmedi. Çok faktörlü sofistike bir sürecin sonu olmakla birlikte anlaşılması kanımca oldukça kolaydır. Zaman içinde, akşamdan sabaha değil, ancak oldukça kısa bir sürede din unsuru devletin politik arenadaki en önemli manevra alanlarından biri olmuştur. Ve bu bağlamda ulaşılan yer "devletin dini" olgusunun ortaya çıkması olarak tanımlanabilir. "Devlete mas olmuş haliyle din, laiklik olgusunun tümüyle yeni bir dinden başka bir şey olmadığını" bize konumuz bağlamında bir kez daha göstermiştir. Egemen güç olarak devletin olduğu her yerde herhangi bir şekliyle din olgusu ortaya çıkmaktadır. Bizde anlaşıldığı anlamıyla laiklik ya da laikçi gericilik bu çıkış şekillerinden ya da yeni dinlerden yalnızca biridir. Dini bu haliyle kontrol altında tutmak isteyen devletin bu olguyu çok iyi değerlendirdiği Türkiye örneğinde de rahatlıkla izlenebilir.
Tartışma götürmeyen bir örnek olarak Terakkiperver Parti ele alınabilir. Resmî biyografi yazarımız "Komünist Kemalistlerden" Şevket Süreyya Aydemir'in sözleriyle, "Anayasanın bütün normal hatta liberal yapısına rağmen şartlar, Türkiye'de çok partili rejim için henüz olgunlaşmış değildi" dendiği bir zamanda kurulan parti, dinciliği bahane edilerek kapatılır. Terakkiperver Partinin geleneksel politik sistem içinde olmak kaydıyla iktidar inisiyatifi olan, ancak "derin devletin" kontrolü dışında gelişen ilk ve son hareket olduğunu düşünüyorum. Süreç göz önüne alındığında Aydemir'in bu sözlerini şöyle okumakta olanaklı: "1924 Anayasası yürütme için yeterli değildi, bu nedenle anayasayı destekleyen kanunlara gereksinim vardı." Yürütmenin gücü -burada şeflik kurumu- Takrir-i Sükun yasası ile desteklendi. Ve İnönü'nün dediği gibi "memleketin umumi hayatında" karışıklık ve kararsızlık yaratan tüm unsurları ortadan kaldırma hareketi çok yönlü olarak başlatıldı. Cılız "sol muhalefet basını" susturuldu, Şeyh Sait isyanı kanlı bir şekilde sona erdi ve ardından sürgünler başlatıldı. Bu saldırıdan TCF'nin etkilenmemesi olanaksızdı, çünkü doğrudan taraftı!
Ancak, saldırı önceleri dolaylıdır; bu ortam içinde TCF'nin "irticai faaliyette bulunduğu" söylencesi yayılır ve ardından parti kuruluşundan yedi ay sonra 3 Haziran 1925'te kapatılır. Partinin programının 6. maddesinde yer alan "dine saygı" ibaresi bu söylemin yayılması ve kapatılması için bir araç olarak kullanılabilmiştir. Anılan madde okunduğunda oldukça masum olduğu görülecektir; partinin suç unsuru olduğu ilan edilen program maddesi şöyledir: "Fırka efkar ve itikadı diniyeye hürmetkardır." Bu, "devlet dini" oluşturma yaklaşımının çok sayıdaki örneğinden birisidir ve kuşkusuz sonuncusu değildir. Din, ancak devletin belirlediği sınırlar içersinde hareket edebilecek ve doğası gereği devletin egemenlik ve zor araçlarından birini -kimi zamanlarda en kuvvetlisini- oluşturacaktır.
Devletin dini ya da devlet dini yaratıldıktan sonra bu alandaki muhalefetin gücü bu kanal üzerinden kırılmaya çalışılacaktır. Bu bağlamda "irtica" ancak o anki konjonktüre göre devletin din sınırlarının dışında kalanın adı olabilirken kimi zamanlarda da bir zaman önce reddedilen ya da bir zaman sonra reddedilebilecek olan irticai yaklaşım devletin birincil öneme sahip egemenlik aracı olabilecektir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan "diyanet işleri" bu egemenlik alanının manipülasyo- nunu sağlamakla yükümlü kılınırken dini merkezde konumlandıran laik düzende böylece kurulmuş oluyordu! Bu bir şekilde yeniden bir din kurgulanmasının da adıdır. Bir devlet ideolojisi olma özelliğine sahip İslâm böylece otoriter bir devlet kurgusu içinde massedilmiş olacaktı. Bu süreçteki sıkıntıların ise "irtica" tehlikesi yaratılarak giderilmesi düşünülmüştü. Toplum ve kültürle bağdaşmayan dayatmalar, irtica söylencesi üzerinde egemenlik alanı yaratıyordu. Ve ilerleyen tarihlerde "irtica" tehlikesi sık sık ortaya çıkarılarak egemenliğin pekişmesi sağlandı.
Bu süreçte daha önce de söylediğim gibi kimi politik manevralara ve/veya kurumlara gereksinim duyuldu. Modernleşmeyi terk eden erk kendi siyasî amaçlarını gerçekleştirebilmek ve bu süreçte olup bitenlere meşruiyet kazandırmak için yarattığı yeni dine uygun kurumlaşmanın da önünü açmak zorundaydı. Ve bu çabaların sonucunda bugün sol bile laiklik tanımını "doğru biçimde" tartışamaz hale geldi, taraf olmakta çözümü buldu. Bugün tartışma hâlâ "altın yıllar" esprisinin gölgesinde yapılmaktadır. Neler olduğunu kısaca anımsayalım: Burada dikkatlice irdelenmesi gereken unsur, laiklik retoriği ile irtica söyleminin hangi şartlar altında çakıştığı ya da çatıştığıdır. Bu gözlem retorik/söylem ile gerçek arasındaki farkın görülmesini sağlar. Resmî ideolojiye göre laiklik, çağdaşlaşma -Batılılaşma kastediliyordur.
Bugün yadsınmaz bir şekilde görülmektedir ki resmî ideolojinin çağdaşlaşmadan ve bu yolda batılılaşmadan anladığı kapitalizm ile entegrasyondur. Çağdaşlaşma süreci adı verilen şey ise bu uyum programının gereklerini yerine getirmektir. O günkü kapitalizm öyledir, istedikleri onlardır; bugünkü kapitalizm böyledir ve bu bağlamda AB bir Kemalizm programıdır! Resmî ideolojinin laikliği, ulus oluşturma, ya- ratma(!), sürecinde din unsurunun yeniden ele alınmasından başka bir şey değildir ve bu anlamda din-egemenlik ilişkisinin rekonstrüksiyonu olarak da ele alınabilir. Diğer taraftan yüzyılın ilk çeyreğinde üyesi olunmaya çalışılan "yeni dünya düzeninin" Türkiye'ye uygun gördüğü modelin bu olduğu da düşünülebilir.
Tartışılabilir, ancak birçok deneyin "yeni bir din" oluşumu için katkılar sağladığı görülmektedir. İbadet dilinin Türkçeleştirilmesi, ezanın Türkçeleştirilmesi, laiklikle değil doğrudan yeni bir din yaratma süreci ile ilgili olabilir ancak. Laiklik tanımı içinde her fırsatta "din ile devlet işlerinin ayrılması" dile getirilirken diğer taraftan da Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu ile zor unsurları içeren bir müdahale şeklinin benimsenmiş olması önemlidir. Padişahın kararlarının şeriata uygunluğu için onay veren bir kurum olan Şeyhülislâmlığın yerini -onay verilmediği zaman neler oluyordu ya da kaç Şeyhülislâm bu yolda feda edildi?- alan Diyanet İşleri Kurumu yapılanması ile onayı önceden veriyor ve egemenlerin kararlarına öncelenmiş bir meşruiyet kazandırıyordu.
Daha önce de söz ettiğim gibi 1925'den kırklı yılların sonlarına varıncaya dek yaratma süreci birçok deneyin yaşanmasına şahit olundu. Yirmili yıllarda İmam Hatip Okulları açıldı, 1932'de kapatıldı, sonra tekrar açıldı. Aynı açıp-kapama olgusu İlahiyat Fakültesi deneyiminde de yaşandı. Bu kapatmalar modern/batılı tarzda bir din eğitimi (!) yaklaşımından vazgeçildiği anlamını taşımıyordu. Dinsel ibadetin nasıl olacağına en ince ayrıntılara varıncaya dek müdahale eden planlar yapılırken eğitimde ulusal tarz aramalarına girişildi ve bu arayışların sonucu olarak son yıllarda gittikçe artan şekilde değil, seksen yıllık cumhuriyet tarihinin hemen her döneminde din eğitiminin yoğunluğu konjonktüre ve iç siyasî koşulların gereklerine ve yoksullaştırma programlarının siyasî dayatmalarına göre arttırıldı ya da azaltıldı. Okullarda din eğitimine müdahale unsuru kemalizmin bir "oto balans ayarı" olarak görülebilir ve bu "balans ayarı"nın ilericilikle bir ilgisi yoktur, bunun "sol" ile ilgisi olduğunun sanılmasının ise aptallıktan başka bir açıklaması yoktur.
"Altın yıllar" olarak anılan bu süreçte "laiklik" maddesi hukukî bir form kazandı: Bu form oluşturma süreci de modernleşme ile otokrasi arasındaki çelişkiyi gösterir: Laiklik önce CHP'nin, partinin temel amaç ve program maddesi ilan edilir -altı oktan biri- dört sene sonra bir anayasa kuralına dönüştürülür. 1926'da İsviçre'den ithal edilen Medeni Kanun'un aktif uygulanması ancak bu süreç sonunda mümkün olabilecektir. Otuzlu yılların sonuna doğru tarikatlar tümden yasaklanma yoluna gidilir, ancak bu yasağın da "tarikat" olgusu düşünüldüğünde söylemden ibaret olduğu görülecektir. Sorun, devletin örgütlenmesinin kontrol alanının test edilmesidir ve bu örgütlenmenin kapitalizmden başka şansı kalmadığı için bu kontrol alanının oluşturulması zorunludur. Tarikatlar yasaklanmasına rağmen, otuzlu yıllar boyunca varlığını sürdürmüştür ve tarihimizin en büyük Kemalistlerinden Kenan Evren zamanında da devletin yeniden asli unsuru haline dönüştürülmüştür. 28 Şubat'tan sonra da değişen bir şey yoktur.
Tüm bu süreçlerde bir zor unsuruna dönüşen laiklik vurgusunun, gericileşme sürecinde yapılanlara meşruiyet kazandırmaktan başka işlevi yoktur.
İki binli yıllarda "laiklik" adına olup bitenlerle otuzlu yıllarda olup bitenler arasında sonuçlar göz önüne alındığında nitelik açısından kesinlikle bir fark olmadığını iddia edebilecek durumdayız. Bugün eğer bir geri gidiş söz konusuysa bu "geri gidiş" tek partili yıllara geri dönüşten başka bir şey değildir. Emperyalizme, Batı kapitalizmine bağımlı hale gelmiş -tercihler bağımlılığı zorunlu kılıyordu, diğer taraftan başka bir tercih şansları olup olmadığı da sorgulanmalıdır- bir alt ekonominin mecburi bir yönelişinin ifadesi olan çok particilik oyunu devlet partisinin ya da merkezi umuminin yeniden organizasyonunu sağlarken diğer taraftan da din unsurunun açık siyasî alanda kendisini ifade etmesine onay vermekteydi. Siyaset bilimciler buna "siyasette liberalleşme" adını veriyor.
Ancak bu liberalleşme de resmî ideolojinin koyduğu kurallara göre gerçekleşmekteydi ve 1946 yılına gelindiğinde din devlet ilişkisinde Osmanlıda test edilen kimi sorunlar giderilmiş ve bu ilişki sorunsuz bir şekilde yeniden yapılandırılmıştı. Artık "laiklik" vardı, özetle dine bağlı devlet olgusu ortadan kaldırılmıştı. Kuşkusuz etkili bir söylemdi ve söylemin etkililiği arka planın gizlenmesine aracılık ediyordu, arka planı ise -tıpkı madalyonun öbür yüzü gibi!- "devlete bağlı din" oluşturmaktaydı. Ve bu bağımlılık ilişkisinin niteliği niceliği artık her şeyi kontrol eden merkezi umuminin elinde-gözetimindeydi. İşte bu kontrol mekanizmalarının etkisi altında siyasette "liberalleşme" adı verilen bu dönemde Türk-İslâm ideolojilerinin yeniden gözden geçirilmesine başlandı ve "kültürel bir unsur olarak din" retoriği siyasette daha etkin bir biçimde kullanılmaya başlandı.
"Din düşmanlığı" ile "irtica tehlikesi" söylemi, kendisini sürekli olarak yeniden üretmek zorunda olan resmî ideoloji potasında kaynaştırıldı ve her durumda kullanıma hazır hale getirildi. "Laiklik dinsizlikle ilgili değildir" sloganı bu şartların, 1946'nın ürünüdür ve verimli-üretken bir slogandır! Bu ahval ve şerait altında 1947-48'de yeni din oluşturmanın ve oluşturulanın verdiği güvenle İmam Hatip okullarının ve Kuran kurslarının açılmasına, hac yolculuklarının devletçe desteklenmesine, ilkokul müfredatına din derslerinin konmasına, türbelerin ziyarete açılarak tarikatlara fiilî desteğin yasal hale getirilmesine, vesairelere izin verilir. Bu aynı zamanda "din içindeki hurafelerin ve dinle ilgisi olmayan 'geriliklerin ve ilkelliklerin' temizlenmesi" söyleminin de geliştirildiği tarihsel dönemi kapsar ki, bu da önceki sloganda olduğu gibi her konjonktürde kullanım kolaylığına sahip bir söylemi oluşturur. Bu söylemi oluştururken, her türden gericiliği kendi devlet anlayışı içinde mas ederken, din unsurunun kendi koyduğu sınırlar dışına çıkmasını engelleyecek hukukî düzenlemeleri de yapmaktan geri kalmaz. Yıl 1949-50. Artık liberalleşme için her şey hazırdır!
Bu süreci anımsamak bir başka anımsamayı beraberinde getiriyor. Son günlerde ulusalcı faşistler bir dönemin mimarını sıkça gündeme getirmeye başladı: Şemsettin Günaltay. 1946-50 yılları arasında bir süreliğine millî şefin başbakanlığını yapan bu zat, dinsel ideolojinin resmî ideolojiye mas edilmesi ve yeni bir din oluşturulması sürecinde önemli roller üstlendi. Böyle bir dönemde Günaltay'ın bir isim olarak ön plana çıkması rastlantı değildir. Günaltay klasik bir İttihatçı ve "modern" bir İslâmcıdır. Türk Tarih Kurumundaki "ulusalcılık" hezeyanının dinmesinin ardından uzun yıllar başkanlık yaparak islâmcı ideolojik yaklaşımların ulusalcı yöne mas edilmesine katkılarda bulunmuştur. Bugün kendi halinde bir yazar olarak yaşasaydı köktendinci görüşleri nedeniyle zaman zaman mahkeme salonlarında gözükse bile bir siyasetçi olarak kendisinden yararlanılabilir ve göklere çıkarılabilirdi; teşbihte hata olmazmış, tıpkı bir zamanlar "Allah" adını ağzına almadığı gerekçesiyle övülen Ecevit'in büyük bir devlet dini merasimiyle göklere çıkartıldığı gibi. Diğer taraftan bugün Günaltay'ı göklere çıkaran ulusalcıların marşının yazarı Behçet Kemal Çağlar'ın, Günaltay'ı şeriatçı bulduğu için partideki görevlerinden istifa etmesi ise tarihsel bir ironidir! Diğer taraftan Günaltay hükümetinin zamanında "komünistlere" karşı atağa geçilmesi, sol düşünceye karşı yaptırımların kat be kat ağırlaştırılması ve yoğun tutuklamaların, işkence ve gözaltıların başlaması, bunun ardından sol düşüncenin "legal" alandan tümüyle silinmesi ne ironidir ne de bir rastlantı. Yalnızca basit ve anlaşılabilir bir derstir ve tarihimiz sol için trajedilerle yüklü tekrarlardan ibarettir. Neredeyse...
Bize özgü bir diğer ironiyi ise başta söz ettiğim gibi darbeleri içsel- leştirmiş bir sola sahip olmamız oluşturur. Darbeyi içselleştiren sol, kurtuluşunu darbelerden ya da cuntacılardan uman sol irtica-gericilik gibi kavramları onların tanımlarıyla kullanmaya mahkûmdur. Bu kavramlar kullanılırken resmî ideolojinin söylemi egemen olmaktadır. Bugün solun bir kısmı için irtica ya da gericiliğin anlamı 28 Şubat darbecilerinin söylediğinden farklı değildir. Bu içselleştirme ciddî ve tehlikeli boyutlardadır. Klasik bir örnek; 12 Eylül darbesinin nedenlerinden biride, tabiî faşist cuntacıların söylediklerini dikkate alırsak, irticai kalkışmalardı, söylem bu şekildeydi. Bir Konya mitingi görüntüleri pişirilip pişirilip önümüze getirilmekteydi.
Oysa bugün bu darbenin kapitalizmin ve emperyalist projelerin bir aşaması olduğunu, açık bir sınıf saldırısı olduğunu biliyoruz. Ye- ni/postmodern darbeleri ya da eski/klasik darbeleri 12 Eylül'de oldukça net bir şekilde gördüğümüz bu unsurdan dışlayabilmemiz mümkün mü? "İrtica-gericilik" söylemini iktidarı boyunca kullanan, "laiklik elden gidiyor" diye feryat eden 12 Eylül faşistlerinin ülkeyi-sınıfı emperyalizme peşkeş çekerken, tarikatlara sermaye aktardıklarını, onları holding haline getirdiklerini ya da devlet memuru maaşlarını Suudi sermayesi ile ödedikleri ya da Konya mitinginin ön sırasını oluşturanların devlet yönetimine getirildiklerini unutmadık mı? 28 Şubat'ın ya da ardıllarının onlardan farkı var mı?
Onlarda "irtica" ya da "laiklik" söylemini yüz seneden bu yana kullanıldığından farklı bir şekilde mi kullanıyorlar? Bu soruların net bir yanıtına gereksinimi var ve bu yanıtın netliği de ancak şu ya da benzer bir şekilde kurgulanmış sorunun yanıtının verilmesi ile mümkündür; irtica ya da laiklik sözlerini dillerine dolamış cuntacılarımız sermaye/sınıf ilişkilerinin neresinde duruyorlar?
İrtica söyleminin her kullanımından niçin solun zararlı çıktığını başka polemiklere bırakalım, ancak bu söylemin temel politik bir argümanı oluşturduğunu ve resmî ideolojinin pragmatizmine had safhada hizmet ettiğini unutmayalım. Kendi bilimsel gericilik kavramımıza sahip çıkalım, unuttuysak kavramı yeniden gözden geçirelim, Marksist klasikler hâlâ yeterince açıklayıcı ve yeterli. Sınıf ve sömürü ilişkilerini hiçbir şekilde göz ardı etmeksizin kendi gericilik-irtica kavramımızı tanımladığımızda yerimizin dinci gericiliğinde tarif edildiği şekliyle diğerinin de karşısında olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Ve birkez daha tekrarda sakınca yok; bugünkü anlayışla laiklik, din kurumunun resmî ideolojinin/devletin denetiminde olmasından başka bir şey ifade etmemektedir. Din, devletin her zaman kullanageldiği ve kullanacağı temel argümanlardan birisidir ve bu türden durumlarda kendi tarif ettikleri şekliyle gericilerde kat be kat gerici konuma düşmekten kesinlikle gocunmazlar. Resmî ideolojinin pragmatizminde din kendi amaçları doğrultusunda kullanılabilecek bir araçtır; aracın kullanım niteliği ve niceliği konjonktüre bağlıdır ve konjonktür şartlarını belirleyen sınıf ilişkileridir. Bu haliyle din piyasa ile birebir ilişkilidir ve sanıldığının aksine köktendinciler bu ilişkide resmî ideolojiye taraftır, resmî ideolojinin tara- fındadır.
"Resmî tarih nasıl yazılır" diye sormuştuk denemeye başlarken ve bir denemenin yazana verdiği "düşünce akışı içinde savrulma hakkını" kullandık! Sorumuza yanıt veremesek de, yanıt yoluna küçük bir giriş yapıldığı düşünülebilir.
13 Aralık 2006 (Devam Edecek)
