Burjuvazinin Karaoğlanı ve Politikada Mistifikasyon

Ali Özdoğu

Halkımız ne de güzel söylemiş "Kör ölür badem gözlü olur" diye... 5 Kasım 2006 günü ölen daha doğrusu bu tarihte ölümü uygun görülen burjuva politikacısı Bülent Ecevit 11 Kasım 2006 günü "Devlet Töreni" ile Anıt Kabir'deki 'devlet büyükleri' için ayrılan yere gömüldü. Ecevit'in beyin kanaması yüzünden GATA hastanesinde (emanete alındı) 5 ayı aşkın bir süre "bitkisel hayat" durumunda bırakılması çeşitli yorumlara neden oldu. Devlet tekelci kapitalizminin yüksek çıkarlarını koruyup- kollama işinde üstün yeteneklere sahip olan Ecevit'in resmî tarih anla­yışına göre 30 Ağustos ya da 29 Ekim'de toprağa verilmesi bekleni­yordu. Demek ki hesaplar tutturulamadı. 10 Kasım'da da iki devlet adamının ölümünü büyük törenlerle anmak uygun düşmeyecekti. Hazır "Siyasî İslâm" AKP'nin 2. Büyük Kongresinin yapılacağı tarih olan 11 Kasım günü Ecevit'e "Devlet Töreni" yapılması etkili ve de tepkili çev­relerce uygun görülmüştü.

5 Kasım-11 Kasım günleri arasında "kamuoyu" bu beklenen ölüm karşısında tek yanlı yönlendirmelerle "eyleme" hazırlandı. Ecevit hak­kında övücü yayınlar yapıldı. Neler söylenmedi ki...

"İslâmi" geleneklere göre "ölünün ardından kem söz söylenmez" idi. Halkımız da bu geleneğe uyarak Ecevit için yapılagelen tek yanlı yüceltmelere inandı. Nasıl inanmasın ki? Biz, yazının sonunda yer alan Brech'in şiirindeki duyguları taşıyoruz.

İşçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluşunu gündemine ala­rak iktidara yürüyen bir PARTİ'miz ya da projemiz olmadığına göre, kitlelere doğru bilinç verilemedi. Vermeye çalışanların da "özel iyi niye­ti" tüm burjuva hesaplarını bozmaya yetmedi.

Devletlûlarca uygun görülüp altyapısı hazırlanan törende sahte ve sunî gündeme uygun olarak sözde laikler ile sözde dindarların uzlaşır çelişkileri gündeme taşındı. "Laik-şeriat" eksenli zıtlaşmalarda Ecevit'in cenazesini polis mi, askerler mi taşıyacaktı? Protokoldeki sırayı politi­kacılardan "Siyasî İslâm"ın has partisi AKP mi, yoksa "Ordu-Asker Par- tisi"mi belirleyecekti? Sözde laikler, en azından Uğur Mumcu'nun ce- nazesindeki gibi 500 bin kişiyi alanlara getirip, şeriat ve "bölücülük" karşıtı Atatürkçülük'ün kitlesel şahlanışını mı örgütleyecekti?

Sağlı "sol"lu burjuva basını, radyo ve Tv.'ler Ecevit'i öve öve biti­remedi ve cenaze törenine 50 bin kişiyi zar zor getirebildiler. AKP'de
"akıllılık" ederek "Ordu-Asker Partisi"nin eyleme çağırdığı kitlelere "ters" gelebilecek bir tutuma girmemeye özen göstererek uzlaşmayı tercih etti. "Laik-şeriat" eksenli sahte gündemin yanında yer alan "milli­yetçi sol"larla "liberal, postmodern" sollarımız(!) da sözde laiklerin ce- nahındaki yerini almakta gecikmedi.

Ecevit'in cenaze töreninden "siyasî yarar" umanların en belirgin sloganı ve mesajı: "Türkiye-Çankaya Laiktir Laik Kalacak!" olmuştur. Devlet erkânı, asker-sivil bürokrasisi ile bu törene damgasını vurmuş­tur. Ecevit'in solculuğuna ve emperyalizme karşı oluşuna(!) gösterilen örneklerin içi boştu. "Kıbrıs Fatihi" Kıbrıs'ı işgali, "Bağımsızlık önderi" NATO'cu ve IMF'ci, Haşhaş üretiminde "ülke çıkarı"nı kollayan ABD'nin tepkisi karşısında tükürdüğünü yalayan bir politikacıydı. Yurt­severlik ve benzeri konularda hakkında gösterilen kanıtlar sahteydi.

Ecevit, devlet yönetimindeyken öteki burjuva partilerinin önderleri gibi devrimcilerin keyfî ve fiilî infazlarına, hukuk ihlallerine, hak gaspları­na, yolsuzluk, rüşvet, yağma ve sömürüye imza atmış biriydi. Komünizm düşmanıydı. O'nun "dürüst politikacı" olarak birilerince lanse edilişi, as­lında pragmatist, ırkçı ve şoven politikasının özünü oluşturuyordu.

Devletlûların Ecevit hakkındaki yorumlarının benzerini EMEP, ÖDP, vb., "sol" örgütler; Gündem, Birgün ve Evrensel gibi gazeteler yoluyla yaptıkları yorum ve haberler de resmî ideolojilerin ekseninde olmuştur.

TC Devletinin kurulduğu günden bu yana sistemin çıkarlarını ko­ruyup kollayan bütün politikacılarla başbakanlar Devrimci ve Komünist ismini duyduklarında "titreyip kendine dönmüş" ve ellerine bizim insan­larımızın kanı bulaşmıştır.

İşçi sınıfı ve emekçi halk hareketlerinde, yığınsal taleplerde, dü­şünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerimizin kullanılmasında Ecevit'in de öteki başbakanlarında "vukuatı" üst üste konunca göklere çıkıyor...

Ecevit'in sağlı "sol"lu burjuva parti başkanlarından belirgin farkı, solcu geçinerek işçi sınıfı ve emekçileri aldatmasıdır. Bu aldatma işin­de cenahımızın kusurunu (kusur ne demek, suçunu) asla zikretmeden geçemiyoruz. Devrimci ve Marksist Solumuz, "ortanın solu", "demokra­tik sol" ve benzeri bir literatürü burjuva partilerine kullandırdığı için eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin haklılık oranı da yüksektir.

Devrimci ve Marksist Solumuz açık ve öteki alanlarda kurumsal örgütlülükler geleneğini yaratamadığı için burjuva partileri ve onların ikiyüzlü ve riyakâr sözcüleri, dudakları dahi titremeden "sol" söylemleri kullanabilmiştir.

Yürüyüş Dergisi bu konuda şunları dile getiriyor; "Ecevit'in ardın­dan dökecek bir damla gözyaşımız yok. Duyacağımız ve duyduğumuz tek üzüntü, halkımıza karşı işlediği suçların hesabını vermeden ölmüş olmasıdır. Oysa Kahramanmaraş Katliamı'ndan sıkıyönetim uygulama­larına, şovenist politikalarından Tahkim yasalarına, Ulucanlar Katlia- mı'na, 19-22 Aralık Hapishaneler Operasyonu'ndan, F Tipi hapishane­lerindeki tecrit zulmünü başlatmasına kadar, sanık sandalyesinde oturması gereken ne çok suç işlemişti halkımıza karşı. "Ölüye saygı" adına bunlardan sözetmeyip Ecevit'in şairliğinden ve kedileri ve Rah­şan'ı ne kadar çok sevdiğinden mi söz edelim biz de? Türkiye halkları­na karşı bunca suç işleyenlerin suç dosyaları, ölseler de kapatılamaz. Bu dosyaları kapatmak, gerçeğe saygısızlık, tarihe saygısızlıktır." (Yü­rüyüş, Sayı:78, 12 Kasım 2006, s.2)

Yürüyüş Dergisi'nin öne çıkardığı polemiklerde (polemik ne kelâm açığa vuruşta) konuyu ayakları üzerine oturtacak sınıfsal politik açığa vurma görevimizi de ihmal etmemek zorundayız. Eli devrimci insan kanına bulaşan sağlı "sol"lu burjuva partilerinin sözcülerini, başbakan­ları ve gizli cinayet şebekelerinde kullanılan katilleri bir türlü yargılama imkânını ve fırsatını yakalayamamıştık. Bu konuda yalnızca "ajitasyon" değeri olan söylemlerimizle "idare-î maslahatçılık yapılmıştı. Bulundu­ğumuz coğrafyada cenahımız tarafından yargılanacak o kadar kimse vardı ki... Bu tarihsel ve sınıfsal görevi yerine getirebilecek kurumsal güvencelerimizi bir türlü işbaşı yaptıramamıştık. Günümüzde ise, ta­rihsel ve sosyal haklılıklarımızla kapitalist anarşiyi silkeleyip ona sınıf­sal bir ders verebilecek örgütsel güvencelerimizden oldukça uzaktayız.

Ecevit yalnızca devrimci gençlik temeline dayalı örgütlerimizin "çanına ot tıkamamıştı." Devlet tekelci kapitalizmine nihai olarak kesin darbeyi vurmaya aday proletaryanın haklı talep ve ihtiyaçları için her davranışında sınıflar mücadelesini burjuvazinin lehine sağacak yol ve yöntemleri denemiştir.

Sözüm ona "sol" söylemleriyle "sosyal uyanış" içindeki işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın gözüne âdeta "perde" çekmeyi becermiştir. 1962-1970 döneminde ilerici konumdaki I.TİP'in sol söylemine kulak kabartan işçi ve emekçilerin bu partiye meyletmesi karşısında, kırk yı­lın faşist ve faşizan yöntemleriyle CHP'yi yöneten İsmet İnönü Paşanın da "solcu" damarı kabarmış ve O'na şu sözleri söyletmiştir; "biz zaten kırk yıldır ortanın solundayız." Küçükburjuva ve burjuva solculuğunun revaçta olduğu bir dönemde Ecevit'de kimi sosyalist literatürden aşır­dığı "toprak işleyenin, su kullananın" vb, romantik söylemleriyle popü­list (halk dalkavukluğu) bir politikayı öne çıkarmıştır. Bu politikaları açı­ğa vuracak bir İSP ya da TKP'miz de gizlilik ve yeraltından bir türlü işçi sınıfı ve emekçilerle buluşmayı beceremediği için burjuva partilerinin "sol" söylemleri kitlelerin afyonlanmasında işe de yaramıştır.

Burjuva politikacısı Ecevit, 1961 Anayasasına zorunlu olarak ko­nulan ve Anayasanın oylamasını takip eden 6 ay içinde yasalaştırıl­ması öngörülen toplu sözleşme ve grev kanunlarının çıkmasını 1963 yılına kadar savsaklamış, 274 ve 275 sayılı "meşhur" yasalarla son de­rece kısıtlı bir toplu sözleşme ve grev kanunlarının çıkmasını sağla­mıştır. Bu yasal düzenlemelerine işçi sınıfını açlığa mahkûm edecek bir de "lokavt hakkı"nı burjuvazinin yararına ve kısıtlı "grev hakkı"mızın yanına ekleyivermiştir!

Ancak, 31 Aralık 1961 Saraçhane Mitingi (200 binlik), ardından Kavel, Paşabahçe, vb. fiilî-doğrudan grevlerimizle burjuvazinin çıkarla­rını tahkim eden yasal düzenlemeler delinmiştir. İşçi sınıfı ve emekçile­rin "doğrudan demokrasi" ve "doğrudan grev" haklarını başarı ile kul­landıkları görüldükten sonra anılan yasal düzenlemeler, Ecevit'in Ça­lışma Bakanlığı döneminde yapılabilinmiştir. "24 Temmuz İşçi Bayra­mı" işçi sınıfının değil, burjuvazinin bayramı olmuştur. Burjuvazinin kı­sıtlı grev ve toplu sözleşme yasaları; 274 ve 275 sayılı yasaları geriye doğru değiştirme eylemine karşı, işçi sınıfı 15/16 Haziran Direnişi ile cevap vermiş, işçi düşmanı politikalar delinerek geri tepmiştir.

Mavi gömlek ve işçi kasketi ile Ecevit biçimsel bir halkçılık proje­siyle ham hayaller kurmuş, bu hayalci projelerle (Köy-Kent, vb, gibi) bir türlü "realize" edilemeden devlet tekelci kapitalizminin gündemindeki mezarda emeklilik yasası gibi uygulamaları hayata geçiren hakiki bir Ecevit tipolojisi ortaya çıkmıştır.

Yalnızca geri kalmış ya da bıraktırılmış sosyoekonomik formas­yonlarda değil, sanayi devrimini, aydınlanma çağını yaşamış gelişmiş kapitalist ülkelerde dahi geniş halk kitleleri çok rahatlıkla afyonlanabil- miştir. Bunun en özgün örneği 1919'da yenilgiye uğratılan Alman Ka­sım Devrimi sürecinde görülmüştür. Liebknech, Thealman, Rosa gibi tarihsel devrimci kadroların öncülüğündeki Alman Sosyaldemokrat Partisi, çok büyük orandaki kitle desteğine rağmen, bu yenilgiden son­ra Nazi Hitler ve partisinin etkisiyle yıllarca fiilî katliam, kıyım, vb. yön­temlerle baskı altında işlevsizleştirilmiş, kitleler afyonlanabilinmiştir.

SSCB deneyiminde de görüldü. 73 yıllık bir "sosyalist uygula­madan sonra dahi kitlelerin afyonlanmasında uygulanan yöntemler, ne yazık ve ne hazindir ki gerçekleşme "şansı"nı yakalayabilmiştir.

Türkiye gibi "emperyalizmin zayıf halkası"nın bir türlü kınlamadığı bir sosyoekonomik formasyonda kitleler haydi haydi afyonlanabilinmiştir.

Ecevit bu süreçte "sotada tutulan" biriydi. Uluslarötesi tekelci ser­mayenin çıkarlarını koruyup kollamaya zorunlu bir devlet memuruydu.

Sağlı "sollu burjuva partilerinin, satılık ve kiralık kalemlerin ve kimi tarikat ve mezheplerin liderlerinin büyük ilanlarla öve öve bitiremediği Ecevit tipolojisi, sistemin yaşadığı siyasal-ekonomik krizi gidermeye yetmemiştir. NATO'cu, PENTAGON'cu, IMF'ci, ABD'ci, AB'ci binbir ku­şatmaların kol gezdiği Yakındoğu'daki işçi sınıfı ve emekçi halkların ta­lep ve ihtiyaçları bir türlü karşılanmayacak ve yerine getirilmeyecektir.

Geniş emekçi halk kitlelerinin binbir türlü idealizasyon ve mistifi- kasyonlarla nasıl da aldatıldığının tarihsel örneklerini asla unutmayalım. Ecevit tipolojisi, resmî tarih anlayışının ve resmî ideolojilerin nasıl işbaşı yaptığının ve tutarlı bir karşı koyuşla nasıl tuzla buz olacağının da işare­tini vermiştir. Sistem şoven ve sosyalşoven söylemlere trenin makasını açmıştır. Bir yanda "milliyetçi sol" ve "liberal-postmodern sol" akımlar, diğer yanda "Siyasî İslâm" kökenli kara gerici, ırkçı, faşist, vb. akımlar, Komünizm ve Kürt düşmanlığı politikalarıyla "barış içinde bir arada ya­şamadın keyfini çıkarmaktadır! Sistem içi uzlaşır çelişki ve çatışkılarının arasına "kama" sokarak, "politikada ben de varım" diyebilecek PAR- 77'miz işbaşı yapana kadar, burjuva ve küçükburjuva solculuğu tekelci sermayenin stepnesi olmaya devam edecek ve yeteri bilgi ve bilinç ta­şımayan kitlelerce anılan politikalar daha çok raiting yapacaktır.

Burjuvazinin sağlı "sol"lu partilerine, şu ya da bu biçimde terini ve kanını veren insanlarımızın yapmaya devam ettiği "tercih"ler, sosya­lizmin nimetlerini gördüğünde daha kolay bir geçişle PARTİ's'\y\e bulu­şacaktır. Sağlı "sol"lu binbir idealizasyon ve mistifikasyonlarla afyonla- nan insanlarımızın sosyal kurtuluşunu düşünen örgütlerimizin ve de hepimizin bu süreçten ders ve sonuçlar çıkarması gerekiyor.

Sırrı Öztürk'ün "İşçi Sınıfı-Sendikalar ve 15/16 HAZİRAN" (Sorun Yayınları, s. 523-524, 2. Baskı, 2001.) isimli kapsamlı çalışmasında ise, tüm burjuva partilerinin "sol" literatürü sıkılmadan kullanmala­rı/kullanabilmeleri sınıfsal bakış açısıyla şöyle nitelenmektedir:

"Ortanın Solu", Karaoğlan, Kasket, Mavi Gömlek İmajı, vs.

"Bay Bülent Ecevit, kasketi ve mavi gömleği ile günümüzde TC devletinin Başbakanıdır. O zaman CHP'nin "Ortanın Solu" söylemini seçişi, İsmet İnönü'ye karşı Bülent Ecevit'in CHP'nin başına getirilişi, ülkedeki sosyal muhalefetin burjuva partilerini dahi etkileyişi, Ecevit'in kasket giymeye, mavi gömlek kullanmaya başlaması ve emekçilerin katında 'kurtarıcı' bir imaja uygun düşen "Karaoğlan" yakıştırması ve TBMM'ye 211 milletvekili ile seçilmesi, muhalefetteyken verilen söz ve vaatlerin gerçekleşme şansının dahi bulunmayışı, CHP-MSP koalisyo­nunun kitlelerin talep ve ihtiyaçlarına cevap veremeyişi, Ecevit ve yara­tılan umut imajının kitleler nezdinde hızla kaybolmasını getirdi. Ne ekonomik ve sosyal konularda ve ne de toplumun demokratikleşmesi konusunda hiçbir iyileşmeyi sağlayamayan Ecevit iktidarı, "Umudumuz Karaoğlan" söylemiyle ifadesini bulan taleplerle ters orantılı bir grafik çizgisi sergileyerek gizlemeye çalıştığı gerici, tutucu, şoven ve milliyet­çi kimliğini açığa vurdu.

1961 Anayasasının bir gereği olan iş yasalarını düzenleyen ka­nunların Ecevit'in Çalışma Bakanı olduğu bir dönemde çıkması, (bu zorunlu rastlantı), 24 Temmuz 1963'ün "İşçi Bayramı" olarak kabulünü de getirmişti. 1 Mayıs'ı ise, utanmazca "Bahar ve Çiçek Bayramı" ola­rak işçi sınıfına yutturulmak istiyordu...

Ecevit, şimdilerde de kasket ve mavi gömlek imajından bazı yarar­lar umuyor! Yeni partisi DSP'nin "Karaoğlan" imajı artık hiçbir işe yara­mıyor. Bir zamanlar DİSK'in büyük desteğini yanına almayı beceren Ecevit, 1970'lerde sendikacıların taleplerine "uyumlu" bir profil sergiliyor- ken, bu kez, kamu emekçilerinin grevli ve toplu iş sözleşmeli sendikal haklarının yasalaşması sürecinde tekelci sermayenin çıkarlarını gözetir bir pozisyona girmiş, grevsiz, toplu iş sözleşmesiz uyduruk ve sahte bir yasanın meclisten çıkmasını dayatmıştır. Bu gerici yasal düzenlemeye karşı çıkan kamu emekçilerinin temsilcisi olan bürokratik anlayışlar so­kağı kullanmayı denemiş; fakat 15/16 Haziran'daki gibi sistemi geri adım atmaya zorlayamamıştır. Özellikle tabandaki KESK üyesi birimler yapı­lan eylemleriyle büyük bir direngenlik göstermiş; fakat arkalarında ne sendikal ve ne de siyasal bir iradenin kurmaylığı olmadığı için etkili ola­mamıştır. Burjuvazinin kamu emekçilerine "bu yasayla yetineceksiniz, yoksa işinizden olursunuz!" yolundaki baskı ve tehditleri, öte yandan so­kağı gereği gibi kullanamayan sendikaların reformist ve uzlaşmacı tutu­mu, hak alma yolunda daha ileri bir kazanım getirememiştir.

Ecevit, DİSK'in şimdiki yöneticilerinden en demagog, en patron ve en iflah olmaz sosyalizm düşmanı kimilerini de partisine transfer etme­yi başarmıştır.

Ecevit ahiri ömründe Türkiye'yi 'rehin' alan emperyalizmin ve uluslarötesi tekelci sermayenin çıkarlarına göre yöneten bir başbakan­dır. Türkiye; Bilderberg örgütünün, emperyalistlerin, Trilateral Commis- sion'un "yeni" kuramlar denediği bir Yakın Doğu ülkesidir. Gerici ve sömürgeci anlayışların borç batağında emme basma tulumbası misali işletilen avantalar ve yağmalar cennetidir.

İşçi dostu ve ulusalcı geçinen Ecevit, işçi sınıfının sendikasızlaş­ması ve politika dışında tutulması için görevlidir; bu da emperyalist "globalleşme çağı"nın bir gereğidir."

Ecevit'in ölümü olayına tutunarak politika yapanlar, "Siyasî İslâm" AKP'nin yeniden sandıktan çıkışını engellemeye yetmeyecektir. "Laik- şeriat" sunî ve sahte gündemini sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk­ların talep ve çıkarları yörüngesinde tersyüz etmeden yapılan politika­lar, sistemin "bekasT'na hizmet edecektir.

Sol parselasyon işinde kirli roller alanları "politik açığa vurma" yöntemiyle izole edebildiğimizde sistem ile boy ölçüşecek örgütsel ve kurumsal disiplinli araçlarımızın işi de o ölçüde kolaylaşacaktır.

İşçi sınıfını politika dışında tutmak isteyen, toplumu politikasızlaş- tıran, Komünizm ve Kürt düşmanlığına endeksli politikaları açığa vur­mak Devrimci ve Marksist Kadroların elindedir.

II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (II.TTKK) yönteminin vücut bulması, toplumu dönüştürüp iktidar olmayı projelendiren kadro­ların işidir. Bu anlamlı ve ileri adımın atılması şartına bağlı olarak poli­tik taktiklerimiz de yerli yerine oturtulmuş olacaktır. İSP ya da TKP gibi örgütsel güvencelerimizden yoksun "birlik" arayışlarının hiç bir kıymet-i harbiyesi de yoktur ve de olmamıştır.

14 Kasım 2006

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.