• MLKP "Operasyonu" ve HÖC "Baskınları"
14. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 20 Eylül'deki verdiği izinle, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Güvenlik ve Mali Şube ekipleri, Özgür Radyo, Atılım gazetesi, Sanat ve Hayat Dergisi, DİSK'e bağlı Limter-İş ve Tekstil-Sen sendikaları, Ezilenlerin Sosyalist Platformu, Bilim Eğitim ve Kültür Sanat Vakfı, 1 Mayıs Mahallesi Güzelleştirme Derneği, Gülsuyu Mahallesi Derneği, Sosyalist Gençlik Derneği ve Emekçi Kadınlar Der- neği'ne (EKD) eşzamanlı baskın yaptı. Bu baskın sonucu 17'si gazeteci toplam 88 kişi (sendikacı, devrimci) gözaltına alındı ve bunların bir çoğu tutuklandı. Bu "operasyon"un ardından yapılan protesto eylemlerinde de gözaltına alınanlardan tutuklananlar oldu.
Bu baskının ardından 2 ay sonra, (7 Aralık) saat 13.00'de başlayan eş zamanlı polis baskınlarının İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği arama kararıyla İstanbul Emniyet Müdürülüğü'ne bağlı terörle mücadele ve istihbarat şubeleri, Haklar ve Özgürlükler Federasyonu ve ona bağlı dernekler, Tutuklu ve Hükümlü Aileleri İle Dayanışma Derneği (TAYAD), Yürüyüş Dergisi, Ozan Yayıncılık'ın aralarında olduğu 18 kuruma eş zamanlı olarak operasyon düzenledi. Yapılan baskınlarda 16 kişi gözaltına alındı. 15 Devrimci tutuklandı.
Demokratik kurumlardan ve baskınlara yönelik protesto eylemlerinden gözaltına alınanların bir bölümü ertesi günü bırakılırken, 32 kişi 11 Aralık'ta savcılığa çıkarıldı; bunlardan 15 kişi "örgüt üyesi olmak, örgüt propagandası yapmak, tehdit, müessir fiil ve çalışma hürriyetini engellemek" iddiasıyla tutuklandılar. (Kaynak: Atılım Gazetesi ve Yürüş Dergisi)
Sol cenaha yapılan bu bilinçli, fiilî infaz ve tutuklamalar sonucu yukarıda sayılan yasal basın ve kitle örgütlenmelerine maddî ve fiilî zararlar verilerek faaliyetleri engellenmek istenmiştir. Sistemin bu türden uygulayageldiği baskı ve terör, siyasal-ekonomik kriz dönemi daha da boyutlandığında Devrimci ve Marksist Kadrolara nelerin yapılacağını kestirmek güç değildir. Burjuvazinin baskı, terör ve zor'a başvurma dışında bir seçeneği kalmamıştır.
Irak'taki iç savaş'a TC Devleti'nin altemperyalist çıkarları düşünerek, kendi emekçi halklarının zararına taraf olma eğilimleri sergilemesi, Güney Doğu'da PKK'nin tek taraflı ateşkes ilan etmesiyle Kürt Hal- kı'nın "Barış" taleplerini yükseltmesi uluslararası arenada TC Devletine "Demokratik Çözüm" konusunda yapılan baskıları arttırırken bu gerçekliğin kamuoyuna da yansımaları olmuştur. Ayrıca işsizlik ve ekonomik kriz sarmalları sürekli ülke gündemini meşgul ederken, sistemin
sömürgenleri arasında cumhurbaşkanlığı seçimlerine endekslenmiş "laik-irtica" gibi suni bir kutuplaşma yaratılarak işçi sınıfına, emekçilere ve ezilen-sömürülen halkların asıl gündeminden onları yanıltarak sosyal uyanışları ve bilinçlenmeleri engellenmek isteniyor. Bu kurmacanın en büyük aktörü de burjuva medyadır.Burjuva gerici iktidarın arasındaki bu türden çelişki ve çatışkılar işçi sınıfı ve emekçi halk katmanları arasından taraftar bulmamakla birlikte milletvekili seçimleri sürecinde kitlelerin hoşnutsuzlukları artmıştır. Ayrıca burjuvazi, seçim hesaplaşmasında kimlerle ittifak yapacağını bu iki örgüt şahsında yaptığı operasyonlarla Devrimci ve Marksist Sol'u tehdit ederek göstermiştir.
Bu politik ortamda asgari de olsa muhalefet odaklarını hareketlendi- rebilecek nüveler kapitalist-emperyalist sistemin yerli ortakları ve egemen gerici güçler tarafından "sistemin bekası", açısından ezilmek istenmektedir. Sistem son derece çürümüştür. Bu durum burjuvazi ve onun polis devleti açısından bir kural olmuştur. Onların istihbarat örgütleri, özel harekat birimleri ve gizli cinayet şebekeleri, Devrimci ve Marksist hareketimizi belli bir seviyenin üzerine çıkarmamak için yoğun bir savaş vermekte ve bu çabalarında da her geçen gün uzmanlaşmaktadırlar. Hatta ClA'nın temel stratejilerinden biri olan grup, çevre ve örgütün diğeri aleyhine gelişmesini engelleme projelerini bile gündeme getirmektedirler.
Ancak bu iki yapı bu zokayı yutmamış ve dayanışma konusunda birbirlerine mümkün olan bütün desteği göstermişlerdir. Bu tip dayanışmaların sadece olağanüstü zamanlarda değil; sınıflar savaşımının tüm zaman ve boyutlarında da gelişerek bir kurumlaşma aşamasına gelmesini temenni ediyoruz. Ayrıca bu iki "operasyon"un 19-22 Aralık Katliamı eylemliliklerini olumsuz yönde etkilememesi de sevindiricidir. Bu olgu da ESP ve HÖC nazarında diğer örgütlerin de dayanışması etkilidir.
Avukat Behiç Aşçı'nın Ölüm Orucu eylemi, Devrimci ve Marksist Kadrolar ve çevreler tarafından sahiplenilmiş, böylelikle aydın kesimlerde de görece bir kamuoyu oluşturulmuştur. Ayrıca İslâmî kesimlerin de konuya karşı ilgileri sağlanmıştır. Ancak F Tipi Hücreler konusunda TC Devletine geri adım attırılması işçi sınıfının, çeşitli toplumsal kesimlerin de dahil olduğu kitlesel mitinglerin sonucu olabilir. F Tipi Hücrelerin parçalanması ise, işçi sınıfı hareketi ve sosyalist hareketi birleştirip bütünleştirme yeteneğine sahip birleşik, ciddî, güvenilir ve donanımlı İSP'nin ya da KP'nin işbaşı yapmasıyla ancak gerçekleşebilir.
• 19 Aralık Katliamı
19 Aralık 2000 tarihinde tekelci kapitalist-emperyalist sistemin yerli ortaklarının projesi, militarist polis devletinin memuru olan "adelet" bakanı Hikmet Sami Türk'ün yürütülücülüğünde Devrimci tutsaklara karşı düzenlemiş olduğu en büyük katliamlardan biri gerçekleştirilmiştir. Bu katliama Hikmet Sami Türk "Hayata Dönüş" adını vermişti. Ancak bu adlandırma tıpkı sonucu daha önceden bilinen diğerleri gibi bir yalandı. "Irak'a özgürlük ve demokrasi getirilmesi" adına hareket eden ABD, Irak'a daha çok ölüm ve yoksulluk getirmişti. "Özelleştirme verimlilik artışıdır" diye propaganda edilmişti; ama kitleler sermayenin arazi talanı ve pazar uğruna işsizliğe ve açlığa mahkûm edilmişti. 19- 22 Aralık Katliamının sonuçlarını bir kez daha hatırlatıp sıralamak bile sistemin ideolojik-sınıfsal karakteri ile örtüşen ve ayrıca uygulanan vahşeti kanıtlamak açısından yeterlidir.
"Hayata Dönüş"(!) Operasyonu'nda yaşamını yitiren tutukluların listesi ise şöyle:
"Hayata Dönüş"(!) Operasyonu'nın 2000-2001 Bilançosu: Operasyon Düzenlenen Cezaevi Sayısı 20
Öldürülen Tutuklu ve Hükümlü Sayısı 30
Hastaneye kaldırılan yaralı Tutuklu-Hükümlü : 237
Yaşamını Yitiren Asker 2
Yaralanan Asker sayısı 6
Edirne F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler : 348
Kocaeli F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler : 340
Sincan F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler : 341
Kartal F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler 67
Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevine Şevkler 45
Açlık grevi süren cezaevi 41
Operasyon öncesi ölüm orucunda olanlar : 259
Operasyondan sonra ölüm orucunu sürdürenler : 357
Açlık Grevini Sürdürenler : 1656
Operasyonu Protesto sırasında Gözaltına Alınanlar : 2145
Operasyonu Protesto Edenlerden Tutuklananlar 58
Copla tecavüz iddiası : 8 Operasyon sonra basılan kültür merkezi, dernek, parti binası : 18
Mühürlenen dernek sayısı 2 (Kaynak: http://www.hyd.org.tr/tr/rapor.asp?rapor_id= 10#)
Av. Behiç Aşçı'nın hukuk insanı kimliğiyle Ölüm Orucuna başlaması ve eyleminin hayatî açıdan 123. ölümle sonuçlanacak kritik evreye varması ile tüm ilerici aydın cenahta uzun zamandır suskunlaşan F Tipi duyarlılığı tekrardan canlandırılmış ve kitleler nezdinde görece bir kamuoyu yaratılmıştır. Bu olumlu gelişmenin itkisiyle Sol cenahta bir hareketlenme görülüyor. Ancak bu hareketlenme fiilî bir eylemliğin yarattığı halenin ötesinde tüm Devrimci ve Marksist birey, grup, çevre ve örgütleri kapsayan ve dar grup çıkarlarını aşan bir kurumlaşmaya götürülmelidir. Dergi ve telif K/fap'larımızda bu hayatî ve can alıcı konu sistemli ve sürekli biçimde işlenmektedir. Özellikle HÖC'e, Ekmek ve Adalet Dergisinde Sayı:123'le başlayan "Devrimci Bir Merkeze İhtiyacımız Var" başlıklı yazı dizisini hatırlatmak istiyoruz. (SORUN Polemik, Sayı:13, Hakan Mertoğlu, 'Devrimci Bir Merkeze İhtiyacımız Var' Eleştirinin Eleştirisi.)
19-22 Aralık Katliamı cenahımızda 11-19 Aralık tarihleri arasında çeşitli eylemliliklerle ve çeşitli örgütlerin katılımıyla anıldı. Kolektifimiz de kendi hacmince Sol cenahımıza karşı burjuvazinin baskı ve terörüne kayıtsız kalmamış, bununla birlikte sınıfsal uyarı yapma ve dayanışmadan da asla geri durmamıştır.
• Barış İçin Ankara Yürüyüşü (Meclisi Barışa Açın i X Meclis Kürtler'e Kapalı!)
Koma Komalen Kurdistan'ın (KKK) tek taraflı ilan ettiği ateşkese destek vermek amacıyla DTP'li seçilmişler 'Barış Yürüyüşü' başlattı. Diyarbakır'dan Ankara'ya yola çıkan yaklaşık bin DTP'li seçilmişin konvoyu, Urfa, Antep ve Adana'da binlerce kişi tarafından coşkuyla karşılandı. Yol boyunca kurulan arama noktalarında polis bin bir türlü zorluk çıkarmasına rağmen, DTP'liler barışçı tavırlarını korudu.
"21. yüzyılda hiçbir sorunun çözümünün dilinin şiddet olmaması gerektiğine" dikkat çeken Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, "sorunların ancak diyalog ve tartışmayla çözülebileceğini belirtti. Başta 'Kürt Sorunu' olmak üzere, tüm sorunların çözüm yerinin Meclis olduğunu" ifade eden Baydemir, "Bu yüzyılda Türkiye'de 'Kürt Sorunu'nun çözüm dili askerî operasyonlar olmamalıdır. Parlamenter rejim işletilirse bütün sorunların çözüm adresi olduğuna inandığımız için Ankara'ya gidiyoruz" dedi. Baydemir, şöyle konuştu: "Ne Hakkarili bir gencin, ne Tokatlı, ne de Edirneli bir gencimizin artık yaşamını yitirmemesi için Ankara'ya gidiyoruz."
DTP'li seçilmişlerin başlattığı 'Barış Yürüyüşü' sonucunda Ankara'da Meclis Başkanı Bülent Arınç'la görüşülmesi kararlaştırıldı. Ancak Meclis Başkanı, 3 günlük yürüyüş sonrası Diyarbakır'dan Ankara'ya gelen seçilmiş Kürt temsilcilerine randevu vermedi. Arınç'ın tavrını "barışa karşı geliştirilen bir tutum" olarak niteleyen temsilciler, Abdi İpekçi Barış Parkı'nda 10 dakikalık oturma eylemi yaparak Arınç'ı protesto etti.(Kaynak: Ülkede Özgür Gündem Gazetesi)
Kürt Ulusal Hareketinin liderliği uzun zamandır taleplerini sistem içi, sistemle uzlaşan bir pozisyona getirmelerine rağmen, egemen Türk burjuvazisi bu hak taleplerini tanımama konusunda dirençli çıkmıştır. Kapitalist-emperyalizmin hiyerarşisinde alt-emperyal bir konumda bulunan militarist polis devleti TC, bu konumunu yukarılara emperyalist ağabeylerinin yanına yükseltmeden Güney Doğusundaki sorunlarını barışçıl yoldan "çözme" (en azından DTP'nin programatiğinde olanları) imkânlarına kavuşamaz. Bu doğrultuda ağabeyleri olan kapitalist- emperyalist tekelci güç odakları da TC Devletini ve onun efendileri olan yerli burjuvaziyi yoğun bölgesel ve uluslararası rekabet nedeniyle kendi kulübüne davet etmeyeceğine göre, Kürt Halkının taleplerinin gerçek çözümü sıkça tekrarladığımız; sosyalist hareket ile işçi sınıfı hareketini buluşturup birleştirme yeteneğine sahip İSP ya da KP'nin politik arenada tüm meşruiyetiyle var olmasına, yani Devrimci ve Marksist cenahımızın anlamlı ve ileri bir adım atması şartına bağlıdır. Ulu- sallık-Sınıfsallık dinamikleri bu şarta bağlı olarak ancak iki adım sıçrama yapabilecektir. Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerini, işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluşu mücadelesine (aradaki makası şoven ve sosyalşoven yöntemlerle açmadan) götürmeye aday Kurumsal Disiplinli PARTİ ye olan ihtiyaç her geçen gün kendini hissettirmektedir. Bu ihtiyaç işçi sınıfı ve emekçi halkların da özlemi olarak belirmekte; kitlelerin beklentileri de bunu işaretlemektedir.
• Maraş Katliamı
Maraş Katliamı 19-26 Aralık 1978'de devlet destekli organize faşist gerici güçler tarafından gerçekleştirildi. Katliamın hazırlık süreci 8 ay öncesine kadar gitmektedir. Bu süre zarfında solcu, Kürt ve Alevi ailelerin evleri tespit edilmiş, onların din karşıtı ve vatan haini olduğunu çeşitli medya araçlarından propaganda edilmiştir. Katliamın, fiilî ve bilinçli infazların fitili bundan sonraki provokasyonlarda da olduğu gibi kara gerici faşizmin kuklası ülkücüler tarafından Ökkeş Kenger isimli kişi eliyle ateşlenmiştir.
Aleviler'in yoğun olarak bulunduğu mahallelere saldıran faşistler, "Aleviler ve komünistler diğer mahallelerde Müslüman kardeşlerimizi, kadınlarımızı katlediyorlar, camileri ateşe veriyorlar" şeklindeki propagandalarla toplanarak önlerine çıkanları dövmeye, ev ve işyerlerini tahrip etmeye başlamışlardı. DİSK, TÖB-DER, POL-DER, CHP, TİKP, Tekstil Sendikası ve Sağlık Müdürlüğü binaları yıkılıp yakılır. Katliamı gerçekleştirenler, kadınlara tecavüz ederler, hamile kadınların karınlarını deşerler, kundaktaki çocukları boğazlarlar, kurşun sıkar, öldürdükleri kadınlara tecavüz ederler, kadınların memelerini keserler. Çocukları gözlerinden şişlerler, insanları baltalarla saldırıp öldürürler.
Polisin ve askerlerin bir haftadır başlayan ve son günlerde yoğunlaşan hazırlıklara yeterince önlem almamaları veya genel geçer önlemler alarak hareket etmesi saldırganların kentte istedikleri gibi hareket ederek Maraş'ı ele geçirmelerine neden olur. Bir çok mahallede, sokakta, evde, polisler hiçbir şeye karışmazken, askerler son anda saldırıya uğrayanları kurtarmaya çalışırlar. Sonuçta, resmî açıklamalara göre 111 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmış ve yüzlerce ev, işyeri yakılmış ve yıkılmıştır.
Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi Gerekçeli Kararında katliamı planlayıp, uygulayanlar olarak MHP, Ülkücü Gençlik Derneği, MİSK gibi yasal parti ve örgütlerle ETKO, Kontrgerilla gibi illegal örgütlerin adı geçer. Bu kurumların "vukuatı" sanık ifadelerinde, tanık beyanlarında ve güvenlik görevlilerinin raporlarıyla, basında çıkan haberlerde yer alır.
Raporun Gündem gazetesinin eline geçen bölümünde adı geçen isimler şöyle: Ülkücü Gençlik Derneği Maraş şubesi ikinci başkanı Mustafa Kanlıdere, Ökkeş Kenger ve üçüncü başkan Mustafa Tecirli, Başkan Mehmet Leblebici, Polis memuru Hasan Aydın, Emniyet Müdür Yardımcısı Hüsnü Işıklı, Emniyet Müdürü Kamuran Korkmaz, Hüseyin Yıldız, Ünal Ağaoğlu, Haluk Kırcı, Mustafa Özmen, Mustafa Dülger, Remzi Çayır, Mustafa Demir, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk ile Mehmet Gürses, Hayri Kuşçu, Çelik-İş Sendikası yetkililerinden Tuncay Terekli, Alaattin Eryaman, Malatya Özel Doğu Kliniği Doktoru Muhittin Turgut.
Maraş Katliamı sırasında Kahramanmaraş Emniyet Müdürü görevinde Abdülkadir Aksu bulunmakta idi. Bu arada İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı istifa etti ve yerine Hasan Fehmi Güneş getirildi.
Maraş katliamının ardından oluşturulan hukuk sürecinde, Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman, Hatay İlleri Sıkıyönetim Askeri Komutanlığı 1. Nolu Askeri Mahkemesi'nin gerekçeli kararı şöyledir: 804 kişi hakkında dava açılır. Bu sanıklardan 29'u ölüm cezasına, 7'si müebbet hapse; 7'si 15-24 yıl arasında, 29'u 10-15 yıl, 259'u da 5-10 yıl arasında, 26'sı ise 1-5 yıl arasında hapis cezası almışlardır. 379 kişi davadan beraat ederken 68 kişi firarda olduğu, veya dava sırasında ölmüş olduğu için davadan düşerler. Öte yandan ölüm ve müebbet hapis cezaları dışındakilere 1/6 oranında cezai indirim uygulanmış ve cezaları azaltılmıştır. Ardından mahkemenin kararı Yargıtayca bozulmuştur. Yeni yargılama sonucunda da idam cezaları uygulanmamıştır. Kanlı Maraş dosyası böylelikle sessizce kapatılmış oldu. Ceza alanların cezaları da; 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle, ertelenerek serbest bırakıldılar. Bu kişilerden bazıları daha sonra milletvekili olarak TBMM çatısı altında yer aldılar.
Olaylardan sonra Maraş'ta yaşanan yoğun göç nedeni ile sol görüşlü Kürt ve Alevi yurttaşların yüzde 80'inin Maraş'ı terk ettiği tahmin edilmektedir.
Uluslarötesi tekelci sermayenin faşist güçleri bu türden fiilî infaz ve katliamlarını, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin birleşmesi için her türlü buluşma zeminin olgunlaştığı durumlarda gündeme getirmiştir. Bu yolla kitlelere gözdağı verilerek başlarına gelecek akıbet düzenin sömürgenleri tarafından hatırlatılmış; bu fiilî infaz ve katliam yoluyla da ilerici güçler, sosyalist, devrimci ve komünistler tasfiye edilerek kitlelerden kopartılmıştır. Bu tip katliamlar kapitalist-emperyalist sistemin coğrafyamızdaki uzantılarının "sistemin bekası" uğruna hangi yollara başvurabileceğin göstergesidir. Devlet tekelci kapitalizmi, özetle andığımız faşist baskı ve terörünü siyasal-ekonomik kriz boyutlandıkça daha da arttıracaktır. Hele sosyalizmin asıl sahibi işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluşu için atılacak anlamlı ve ileri adımlar karşısında sistem zora ve kaba güce başvurmaktan geri durmayacaktır.
Bu noktada işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin kendiliğinden oluşu sonucunda hem kitleler hem de Devrimci ve Marksist Kadrolar büyük bedeller ödemektedir. Bu nedenle bu türden süreçlere hazırlıklı olabilmenin, hareketimizi ve kitleri bu katliamlardan kurtarabilmenin yolu örgütsel güvencelerimizi daha üst bir evrede, "Komünistlerin Birliği" projeleriyle tutarlı bir devrimci oturum, kurultay, konferans, kongre süreçlerinin sonucunda süzülerek hayata geçirilmesidir.
Sistemin baskı ve terörü, ancak birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir proleter devrimci örgütlenmeyle geri adım atmaya zorlanabilir. II. TTKK yönelişimiz bunun için hayatî ve can alıcı bir projedir. Saldırıya uğrayan her birimi kendi başına bırakmadan devrimci hareketi merkezi bir disipline getirmek durumundayız.
