"Aydınlar tabakası, küçükburjuva bir gruptur. Başka bir deyişle, bu grup sermaye sahibi değildir, işgücünü satar. Fakat işgücü kime satılır? Hem de iyi fiyata? Öyle ki, yaşam devam ettirilebilsin. Açıktır ki, işgücünü ancak mülk sahipleri satın alabilir. Bunların içinde bazıları, devlet hizmetine girmişlerdi ve devletin nasıl bir devlet olduğunu herkes biliyordu; bazıları ise zenginlerin hizmetindeydi. Bunu başaramayanlar, bunu yapmak istemeyenler, çok az sayıda istisna hariç, yoksul kalıyordu."
Anotoli Lunaçarski (Devrim ve Sanat, s.30)
Bilindiği gibi kapitalizmin doğasında kâr hırsı, eşitsizlik, adaletsiz gelir dağılımı vb. niteliklerin sonucunda çok yönlü çürüme ve çürütme vardır. Ancak kapitalizm, bu özelliklerini gizleyerek çürüme ve çürütmenin neden ve sonuçlarının sistem dışında aranmasını hedefler. Emperyalizmin işbirlikçisi ve ortağı tekelci sermayenin çok yönlü terörüne maruz kalan birey, işçi sınıfı ve emekçi halklar kitle iletişim araçlarıyla yönlendirici kültür yanılsaması altında tutulur; yoğun bir "medya" bombardımanıyla işçi sınıfı ve emekçi halk(lar)a "tek boyutlu bir dünya"nın ezici kuşatıcılığı dayatılıp yaşanan gerçekliğin ötesinde "başka bir geleceğin" olmadığı/olmayacağı düşüncesi yerleştirilmek istenir.
Yönlendirici kültürel yanılsamanın dayandırıldığı en önemli güçlerden bir tanesi de bilgi tekelidir. "Bilgi ÇağT'nda, toplumsal bilgi eşit olarak dağıtılmaz. Emperyalist-kapitalist egemen ideolojiye kalırsak böyle bir eşitlik (diğer alanlarda olduğu gibi bu alanda da) mümkün değildir zaten. Çünkü; bilgi tekeline sahip olanlar "bilgi çağı"nın da sahibidirler. Sermaye, bilgiyi üreteni dolaylı/dolaysız yol ve yöntemlerle ya satın alır ya da etkisizleştirmeye çalışır. Bu durum açıkça bir egemenlik ilişkisini oluşturarak "bilgi" ve "iktidar"ın döngüsel olarak birbirini üretmesini sağlar.
Tekelci sermaye, gerek üretim araçlarının mülkiyeti üzerinden gerekse de bilgi üzerindeki hegomonik ilişkisiyle, verili gerçekliği toplumsal rızayı üretmek ve kalıcılığını sağlamak için kullanır. Yaşanmış, yaşanan ve yaşanması muhtemel olan gerçeği, dilediği şekilde manipüle etme, yok sayma ve yayma şansına sahiptir. Basılı ve görsel yayın faaliyetleri, mevcut cehennemi durumun, imajlarla sahte cennet olarak pazarlamasından başka bir şey değildir. Yaygınlaştırılan ideoloji, geleceğin güzel bir hayâl olmaktan öteye gidemeyeceği, aslolanın bu günü/anı yaşamak olduğudur; ilerici insanlık ailesinin günümüze dek biriktiregeldiği değerlerin ışığında sosyalizm kavgasının gereksizliği ve bu uğurda yaşamını feda etmenin saçmalığıdır. Toplumsal fayda ve amaç diye bir şey yoktur. Efsane'nin, elinin, boş inancın akıldışılığıyla kuşatılan işçi sınıfı ve emekçi halklara dayatılan; bireyin anlık tatmininin önemidir. Artık, para tek tanrıdır ya da tanrı ölmüştür, yaşasın paratanrı(l)
Yukarıda söylediklerimiz sanat ve sanatçı için de geçerlidir; ki bilinen ve sıkça tekrarlanan bir gerçeği vurgulamak gerekirse, sanat da kapitalist toplumlarda bir "mal-meta" niteliği taşır. "Tecim konusu" ve "nesnesi"dir. Dolayısıyla sanatçının kendisi de tıpkı yapıtı gibi (bazen yapıtından bağımsız bir şekilde) üretim sürecinden tüketim sürecine kadar "piyasa kuralları"na bağlıdır.
Sanatçı Üzerinden Kültürel Çürümeye Örnekler
İlhan Berk: Emperyalizmin kültür-sanat laboratuvarlarında Sovyetler Birliği'ne ve sosyalist gerçekçiliğe (sosyalist realizm) karşı üretilen usdışı gerçeküstücülüğün Türkiye şiirindeki öncülerindendir. İçinde bulunduğu "İkinci Yeni" şiir hareketinin diğer öncülerinin de karşı çıkmadığı şu sözleri hem kendisinin hem de "İkinci Yeni"cilerin sanat- estetik, etik ve politik bütünlük içinde hangi tarafta olduğunu belgelemektedir: "Ben soyutu insan unsurunun büyük bir gelişimi diye kabul ediyorum. (...) Çağımızın soyuta bağlılığı soyutun duyurma gücünü, somutun anlam ve söz gücünden daha üstün bulmasındadır. (...) Sözden kaçmak, ayrıntılardan kaçmakla ilgilidir. Ozan, soyuta bu yoldan varır. (...) Çünkü soyut hiçbir şeyi usa getirmeyen, hiçbir anıya yer vermeyen bir çabadır." (Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı, Su Yay., s.21, 1986.). "İkinci Yeni, betim, anlam, demeç, düşün gibi ilkelere karşıdır. Düşünceyi silmek, anlamı elinden geldiğince yok etmek ister. İlkelerinden biri de rastlantıdır. Amacı güzellik yaratmaktır. Güzelliği ise anlama bağlı değildir. Şiir aslında bir şey söylemez. Kapalı bir şiirdir İkinci Yeni. Siyasa ile ilgisi yoktur. O günkü toplumcu şiire karşı bir şiirdir (A.g.e., s.230.). "Korkuncu, cinneti denemek istiyorum. Kilitlenmiş deliliği bırakmalı diyorum. Usun ettiklerine bir son vermeli (...). Breton, 'şiir usun bozgunu olmalıdır' diyor. Hiçbir şey, yapmak istediğim şeyi bu denli anlatamaz". "Artık ancak şaşırtıcı olan, usa karşı olan güzeldir. Gerçeküstücülerin ileri sürdüğü bu yöntem, günümüzde daha da başka biçimler alacaktır(Ag.e., s.30-31). İ. Berk'in "şiir sever"lere yönelik sözleri günümüzde de sıkça rasladığımız "fildişi kuleleri" anlamamıza yardımcı olacaktır: "Okuyucuya gelince, kimdir okuyucu bilmem hiç düşündünüz mü? Böyle bir şey yoktur aslında. Niçin mi? Bir koşuk düzyazıdır aradığı çünkü". "Bu gün bana kimin için yazıyorsun? diye sorarsanız: Robert Graves gibi ben de: Ozanlar için derim (...). Anlaşılmak, sevilmek için ozan büyük çoğunluğa inemez". "Anlamak, şiir üstüne söz etmek onun hakkı değildir. Çünkü şiirden anlamak hekimlik, mimarlık gibi bir bilgi işidir. Zaten benim şiirimi seven bir iki kişiyi geçmez. Şair yalnızdır". Ece Ayhan bu konuda daha da ileriye gider. Okur için "orospu çocukları", "leş kargası", "akbaba" nitelemesi yapar: "Ben bütünüyle bunların yaşayışlarına, dünya görüşlerine, beğenilerine, seçmelerine, tarih anlayışlarına, herşeylerine karşıyım. Hiçbir bağıntı kurmak niyetinde değilim kendileriyle. Okur akbabaydı, akbabadır hâlâ" (s.35-36). Şair Arife Kalender'in konuk olduğu bir "cafe bar"da (ayrıca bu "cafe bar" bir "şiir dergisi"de çıkarmaktadır) söyledikleri oldukça anlamlıdır (en az "konuk" olduğu "mekân" kadar): "Bugün hepimizin yazdığı şiir birbirine benzemektedir. Alın benim şiirimi altına Hüseyin'in (Hüseyin Alemdar) imzasını atın ya da tam tersini yapın. İmzalı ya da imzasız fark etmez yazılan şiir birbirinin tekrarı gibi."
Günümüzde yazılan şiirin "sayıklamalardan ibaret olduğunu; mistisizme, bireyciliğe, bilinemezciliğe saplanıp kaldığı ve birbirine benzediğini saptayan, şairin ütopyasızlığından yakınarak, toplumun sorunlarından uzaklaşarak "fildişi kuleler"in yaratılmasını eleştiren, postmodernizmin karşısında olduğunu söyleyen A. Kalender, Veysel Çolak, Ayten Mutlu vb. şair yazarların haklı olduklarına inanmakla beraber samimi olduklarına da inanmak istiyorum. Postmodernizmin ne olup ne olmadığını bildiklerini sanmıyorum. Kaldı ki, bu deyimi sanki ideolojik bir kavrammış gibi ele almaları, burjuvazi tarafından finanse edilen antimarksist Frankfurt Okulu'nun Marksizmden dönme revizyo- nist-postmodernist Max Horheimer, Teodor Adorno, Marcuse, Jurnes Habernas, Lyotard, Jameson, Anderson, vb., yazar ve düşünürlerden tezlerini güçlendirmek için alıntılar yapmaları ve her fırsatta İkinci Yenicilerin "şiirimizin kilometre taşı" olduğunu söylemeleri postmodernizm karşıtlığında ne kadar samimi olduklarını kuşkulu duruma sokmaktadır. (Bkz. Ayten Mutlu, Değişim, Acı ve Şiir, öteki-siz, Sayı:14-15, s.8, 2002), (Veysel Çolak, Eski Dergisinin hemen hemen bütün sayıları). "Şiir" ve "Şair" bir çıkmazdaysa eğer, bunun nedenlerinde biri, tam da "öldü" denilen bir zamanda 12 Eylül 1980 faşist cuntasının "Sol"dan devşirdiği "dük"lerin kârhaneleri aracılığıyla gerçeküstücü İkinci Yeni hareketinin postmodernist burjuva ve küçükburjuva "sol" şair ve yazarlar tarafından içselleştirilerek diriltilmeye çalışılmasıdır. Baylar, bayanlar! Çabanız boşuna. Diyalektiğe karşı kürek çekmeyin. Ölen bir daha dirilmez!
Arif Damar: Arif Barikat müstear adıyla ilk şiirlerini sosyalist gerçekçi bir yöntemi izleyerek yazdı. Kendisiyle yapılan bir söyleşide dediği gibi 1959'dan sonra sosyalist gerçekçiliği terk ederek sürrealist (gerçeküstücü) oldu. Bu akımın en devrimci sanat/şiir akımı olduğunu iddia etti! Uzun zamandır nasyonal sosyalist (milliyetçi sol) bir burjuva gazetesinde ayın şiiri/şairini seçmektedir. Ya ayın şiirini seçtiği şairlerin kulis çalışmalarıyla ya da burjuvaziye verdiği tavizlerin diyeti olarak sekseninden sonra belli başlı edebiyat dükkânlarında kapak ve dosya konusu yapılarak meşhur edildi.
Hilmi Yavuz: 12 Eylül 1980 öncesinin "sosyalist" şairlerinden. O dönemde yazdığı "Doğu Şiirleri" yer yer kapalı bir üslûp taşısa da genel anlamda en olumlu eserlerinden biridir. Cunta'nın işbaşı yapmasıyla birlikte cenah değiştirdi. Şimdinin "Zaman"e şeyhliğine soyunarak burjuvazinin de sınırsız desteğiyle çevresinde bir "Edebiyat Tarikatı" yarattı. Son vukuatlarından biri Seçici Kurul üyesi olduğu Necatigil Şiir Ödülü'nü oğluna verdirmesi. Halen burjuva gazetelerin ek olarak verdiği kitap tanıtım dergilerinde reklâm yazarlığı yapmakta.
Enis Batur: "Sol"dan devşirilen bir şair-yazar daha. Tekelci sermayenin bir bankasında yıllarca "kültür" yayın işletme müdürlüğü yaptı. Görevinden alındığında yayıncılığını yaptığı "Aşk Köpekliktir" diyebilen yine "sol"dan devşirme Ahmet Ümit gibilerinin derin üzüntülerini dile getiren "geçmiş olsun" babında cılız desteğini gördü.
Posası tam çıkmamış olmalı ki tıpkı H. Yavuz gibi kitap tanıtım/reklâm yazarlığının yanısıra burjuvazinin satın alma organizasyonlarından biri olan Ödül Dağıtım Kurumları'nda Seçici Kurul üyeliği görevini sürdürmekte.
İsmet Özel: Her devrin adamı. Fazla söze ne gerek. Zaman kaybı.
Yılmaz Yeşildağ: Halen "toplum cu gerçekçi" olduğunu söyleyen bu zatın İsmet Özel'in 60'lı yıllarda kitaplaştırdığı şiirlerinden emek hırsızlığı yaptığı şair-yazar Hasan Hüseyin Yalvaç tarafından kanıtlandı. Ayrıca Yeşildağ "Etik-Us" yayınevinin sahibi. İnsanın "hangi yüzle" diye sorası geliyor.
Atillâ İlhan: Kendisinin Marksist-Kemalist-Galiyevci çizgide olduğunu her fırsatta dile getirdi. Bilindiği gibi burjuvazi ülkemizde iktidara geldiğinden beri kemalizm diye uydurma bir ideoloji yaratmaya çalışmıştır. O, bu çabanın en hamaratlarından biriydi. Marksist Felsefe ve onun örgütsel ifadesi olan Leninizm konusunda azıcık da olsa bilgi ve bilinci olanlar, yaratılmaya çalışılanın özünde ve çıkış noktasında halkların inkâr, imha ve asimilasyonu olduğunu görebilir. Kemalizm eşittir faşizmdir. Onu Marksizm ile harmanlamaya cüret etmek, lahana turşu- suyla ülser perhizi yapmaya benzer. Kaldı ki, Mustafa Suphilerin TKP'sini kanlı bir katliamla tasfiye eden de İttihat ve Terakki Partisi'nin devamcısı olan başını M.Kemal'in çektiği burjuvazidir. "Kemalizm'in "sol"a sızdırılması operasyonu Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Şefik Hüsnü vb.lerinden günümüze kadar devam etmiştir. A. İlhan'ın şiirine gelirsek, Zeki Müren'in şiirdeki karşılığıdır diyebiliriz. Paçalarından akan toplumsal soslarla zenginleştirilen keskin bir arabesk kokusu. En tipik yavrukurdu Nevzat Çelik'tir: Şafak Türküsü'nü hatırlayalım. Burjuvazi A. İlhan'ın doğal yoldan ölümüyle en has unsurlarından birini yitirmiştir. Başı sağ olsun!
Cezmi Ersöz: "Sol"dan devşirme, sahte muhalif. Tek başına çağrılı olduğu söyleşi-dinletilerde kitlenin niteliğine göre şerbet dağıtıcısı. Yazdığı her aşk şiirini yaşadığı yorgan altı hikayeleriyle sunmakta usta. Korsanın karşısındadır. Fakat kapitalist üretim, dağıtım ve tanıtım/reklâm mantığına pek dokunmaz. Devşirme olduğunun fark edilmemesi için kimi hayatî öneme sahip eylem ve etkinliklerde yer alması bizi pek şaşırtmamalı. Amacı "okur" ve "dinleyici" portföyünü genişletmektir. Yeri gelmişken belirtmekte yarar var; okur, dinleyici, izleyici vb. kavramlar, kapitalist dolaşım kanallarının ürünüdür.
Sunay Akın: Kız Kulesi'nden "Şiir Cumhuriyeti" çıkaracağını sanan ve bu "Cumhuriyetin" ilk "Cumhurbaşkanı" olmayı hayal eden bir meczup şair ya da Sabancı Polis Evi'nde dinleti-seminer sunarak burjuva medyasında kendine yer bulabileceğini bilecek kadar akıllı/uslu bir devşirme.
Ataol Behramoğlu: "Gerek slogancılık, gerek bu kavrama özdeş olarak kullanılan dogmatiklik, şematiklik, suçlamalarının içtenliğine inanmadığımı belirteyim öncelikle. Bu suçlamaları yapan yazarlar somut örnekler vermiyorlar, ya da veremiyorlar. Toplumcu edebiyatı genel olarak suçluyorlar. (...) Devrimci olmak, toplumcu olmak, açık seçik bir bildiri getirmek neredeyse suç ilân edilecek. İlle de karışık yazacaksın, boğuntulu, çelişkili şeylerden söz edeceksin" (Politika, 06 Kasım 1976, aktaran: Asım Bezirci, Sosyalizme Doğru, Evrensel Kültür Kitaplığı.). "Bu günün Türkiye'sinde biçimci kapalı bir sanat anlayışının artık egemenliğini kaybetmesi gerekir. Bizler açık seçik, toplumcu bir sanat anlayışının temsilcileri olarak, birlikte, kıyasıya bir kavgaya girişmeye karar verdik." (Aktaran: A. Bezirci, İkinci Yeni Olayı, Su Yay., 2. Bs., s. 211, 1986.)
Yukarıdaki her iki alıntı da A. Behramoğlu'nun 12 Eylül öncesinde söyleyip yazdıklarıdır. Bir de anti-komünist saflara kayan Adam Sanat Dergisi'nin (Temmuz 2002 Sayı:198) 'Edebiyatın Topluma Dönük Yüzü' adı altında 'Sosyalist Gerçekçiliği' konu alan dosyasına verdiği yanıtlara bakalım:
"Yazdıklarımın 'toplum'ca anlaşılması için özel çabam hiç olmadı. Bugün de yok" (...) "Yine de eksikliğini duyduğum bir şey var: Memleketimden İnsan Manzaraları çapında, toplumla, ülkesiyle, insanla ilgili bir destan yazamamış olmak..." (Aktaran: İsmail Hardal, "Sosyalist Gerçekçilik" Estetik-Sanat Politika II, SORUN Polemik, Sayı: 7, Yaz 2003, s. 120) Ancak A. Behramoğlu'nun bu kadar da hayıflanmasına hiç gerek yok. Sahibi eski(miş) "sol"culardan olan Beyoğlu'ndaki bir cafe-barda, her hafta salı günleri beraberindeki "kanka"ları, N. Çelik, Sezai Sarıoğlu vb. şairlerle "alkol duvarı"nı aştıklarında "Onuncu Yıl" Marşı'nı nasıl destansı, handiyse efsane olabilecek bir yorumla icra ettiklerini ele-güne dosta-düşmana kanıtlamışlardır. Döne döne sapıtmanın bu kadarına da pes doğrusu!..
Orhan Pamuk: ABD-Pentagon destekli bir vakfın yaratıcı yazarlık seminerlerinin kursiyeri olan Pamuk, son olarak Nobel'le ihya edildi. O'nun Nobel almasına itirazım yok. Ancak beni neden aldığı ilgilendirir. Pamuk'un Esmer Dergisi'nin 23. sayısında Muhsin Kızılkaya'nın sorularına verdiği yanıtlar sanırım bir ipucu verebilir. "Cevdet Bey ve Oğulları" kitabında "Marx'ı okudum aradığımı bulamadım, beni ilgilendirmiyor" diye yazan Pamuk, bir soruya verdiği yanıtta bakın ne diyor: "Ben o kitabı yazdığımda bütün arkadaşlarım bütün çevrem herkes Marx'ı okuyordu ve birşeyler buluyordu. Böyle bir ortamda insanların, çevrenin, cemaatin böyle olduğu bir yerde içimden "Marx'ı okudum, bir şey bulamadım" diyen bir kahraman yaratmak geldi. O kahraman üstelik seviyeli, bana yakın bir kahramandır..." Aynı söyleşinin bir başka yerinde: "Gerçek kişiler cenneti arzularlar, biz bu dünyada zafer ve başarı bekleriz. Bu yüzden de aklımızın ve ruhumuzun köşesi telefonlara, medyaya, sağdan soldan 'çok iyi yazmışsın' diyen insanlara açık- tır."(...) "İlham mistik bir şeydir. Dışarıdan gelir, bunu kabul edelim biraz..." Orhan Pamuk anti-Marksist ve postmodernist duruşuyla burjuvazi tarafından verilen ve daha da verilecek olan bütün ödülleri almayı hakkettiğini kanıtlamıştır. Fakat ilginç olan şu ki "sol"cu olduğunu sandığımız Habib Bektaş, Evrensel Gazetesi'ndeki köşesinde Türk şovenistlerine inat, ulusal duygularını kabartan bu "Türk Büyüğü"nü bütün samimiyetiyle kutladı. Ne diyelim? Darısı Habib Bektaş'ın başına demekten başka!
Yukarıda verilen örnekler ile Edebiyatçılar Kooperatifi'nin kurucularının "sanat bütün siyasanın üstündedir" söylemi burjuvazinin yaratmaya çalıştığı sanat ve sanatçı tipine bariz bir örnektir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ama sanırım zaman daraldığından dolayı bu kadar yeter.
Son olarak şunu ifade etmek istiyorum: Söze "sanat, sınıflar savaşımının bir yansımasıdır" diye başlayanlarla, "sanat bütün siyasanın üstündedir" diyenler hep bir ağızdan sahipleri burjuvazinin kayığında O'nun kültür(süzlüğü)nün borazanlığını yapmaktadır. Hayır! Sanat, sınıflar savaşımının ne yansıması ne de bütün siyasanın üstünde değil bizzat kendisidir. Sanatçı da ya sömüren sınıfın ya da işçi sınıfı ve emekçi halkların yanında estetik, etik ve politik bir bütünlüğü içeren tarafıyla bu savaşımın bir parçasıdır. Bunun ortası yoktur. Sanat eylemi, salt estetik alana sıkıştırılamaz. Sanat eylemcisinin işi, kendine ağzı açık ayran delisi gibi hayran olmak için yapıtlar ortaya koyarak estetikçilik oynamak değildir. Eskimiş ideolojik durumu yeniden kurmak, köhneliklere, çürümüşlüklere etkin bir rol yüklemek, sınıflar dışında evrensel sanat vaazları vermek hiç değildir. Sanatsal çalışmanın diyalektiğinin yerine peygamberliğin ve papazlığın metafiziği konulamaz.
Sanatsal eylem dünkü devrimci kazanımlarla yetinemez. Sanat, umutsuz, ufuksuz bir çığlık değil, yeniyi yaratmaya soyunan herkesin kolektif olarak yürüttüğü mücadele ve emek sürecidir.
Sanatın pratik kuruluşu, işleyişi bir genelevi andıran sanat sanayisinin "genel beğeni"sine atılmış bir tokattır.
Sanat Cephesi, sanat edebiyat dünyasının tarihine kayıtlar, notlar düşecek, Sanat-Edebiyat Dünyası'nın 'hafızası'nın oluşumuna katkıda bulunacaktır. 'Ben yaptım oldu' aymazlığına karşı koyacak, sanatın, sanatçının serüvenini izlemeyi sürdürecektir.
Sanat Cephesi tarihsel hesaplaşma dönemlerine, taraflı kimliği ve duruşuyla çetele-malzeme taşıyacaktır.
Not: Dayanışma Evleri gönüllülerinin Umut Aydın'ın Sanata Bakış başlıklı yayınlanmamış yazısını bu panelde yararlanmam için vermesi büyük bir inceliktir. Kendilerine teşekkür ederim.
* 4 Kasım 2006 tarihinde 25. TÜYAP istanbul Kitap Fuarında, Sanat Cephesinin katkıları doğrultusunda Kolektifimizin düzenlemiş olduğu 'Kültürel Çürümeye Karşı Sanatçının Sorumluluğu' isimli Panel-Söyleşi'mizde yazarımızın yaptığı konuşma metnidir.
