Dersim... Dersim... -3

Sırrı Öztürk

Mıkıko Köyü İlkokulu ve Öğretmen Evi Harabelerinin Düşündürdükleri

Mıkıko Köyü'nün tarihi, coğrafyası, Kızılbaş geleneği, inançları, kültürü ile Koç Uşağı Aşireti'nin öyküsünü sorumluluk duyan canları­mız elbette bizim şu kısacık gezimizdeki gözlem ve saptamalarımız­dan daha önemli çalışmalara imzalarını atmışlardır. Onların eserlerini gezimizden sonra ayrıntılı okumak ve incelemek fırsatını bulabilmiştim.

Mıkıko Köyü'nün incelenmeye değer ve çok fazla tahrip edilmemiş biricik binası İlkokul ile Öğretmen Evi'dir. Dağ, yayla, çeşitli vadi ve de­relerin hâkim bir mevkiinde yapılan ilkokulun bulunduğu tepe ve önün­deki düzlük demek ki zamanında okulun bahçesiydi. Köyün çocukları teneffüslerde bu bahçede koşuşmuştu. Şimdi ise adam boyunu aşan vahşi otların, deve dikenlerinin özgürce boy verdiği bir alana dönüş­müştü. Kuruyan otlarla deve dikenlerinin kozaları sürekli esen rüzgârın etkisiyle savruluyor, eşsiz güzellikte bir manzarayı oluşturuyordu. Tah­rip edilen okulun bazı enkazları da bahçeye atılmıştı. Yer yer kazılmış derin çukurların insan eliyle mi yoksa tahrip gücü yüksek silahlarla mı yapıldığını ayırdetmek oldukça zordu.

İlkokulun taş duvarları olduğu gibi duruyor. Pencereler yakılmış. Yer yer yanık parçaları ise, hâlâ duruyor. Betonarme tavanın demirleri paslanıp çürümüş, çimentosu ise, kum misali unufak olmuş durumda. İç sıvalar oldukça sağlam. Okulun sınıfları, öğretmen odası, koridorları ve yüznumaralarının yerleri belli oluyor. Okul enkazı âdeta bir çöplüğü andırıyor. Bu çöplükte neler yok ki...

İlkokulun enkazını yakından görmek istediğimizde arkadaşlarımız beni uyarıyor. "Girme arkadaş, mayın veya bubi tuzağı olabilir. Sakın girme!" diyerek anlatmaya çalıştığım manzarayı saptamak isteyişimize karşı çıkmışlardı. Bir zamanlar gerillaya, bazen de güvenlik güçlerine mekânlık yapmış olan okul enkazında mayın veya bubi tuzağı olama­yacağını askerlik (ki, çok uzun bir askerlik dönemi yaşamıştık. 1958'de Irak'taki ihtilâl ile "Bağdat Paktı" ve CENTO'nun bozulmasıyla NA- TO'nun emriyle bölgeye gönderilen 5 ayrı zırhlı tugayın, öncü tank ke­şif takımı komutanı olarak öne sürülmüş bir yedeksubayı idim. Askerlik bilgilerime güveniyordum) deneyimlerimle, birazda sezgilerimle gör­meye çalışıyordum. Bana bu türden bir uyarıyı yapanlar da haklı olabi­lirdi. Fakat "İç Savaş"ın sıcak dönemi geride kalmıştı. Şimdi ise, başka bir süreç yaşanıyordu. Gerilla ile "karşı gerilla" güçleri daha çok "tak­tiksel" faaliyetlere yönelmişti.

Devlet Mıkıko Köyü'nü 1938'den bu yana bir biçimde "halletmişti." Uçak ve helikopterler vasıtasıyla havadan hem denetimini sürdürüyor, hem de bölge halkına korku salıvermeyi uygun buluyordu. Arada bir de karadan arazi taraması yapıyordu.

İlkokulda barındığı da anlaşılan gerillalar hakkında bazı bilgi ve yorumlar da almıştık. Gördüklerimizle bu bilgi ve yorumları harmanla­yarak neleri yazmalıyım diye bir değerlendirme yapıyorum. Sol cena­hımızda bilimsel bilgi edinme, bilinçlenme, sorgulama ve Marksizmi özümleme süreci üzerine oldukça fazla bir mesai harcamıştık. Hele Marksizmi pratikte-yeniden üretme bahsinde pek çok "vukuatımız" vardı. Sorunlarımızı sorumlulukla, olması gereken yerde tartışmak zo­rundaydık. Tartışmaları olması gereken yerlere taşımak ve sonuçlarına da katlanmalıydık. Sol cenahımızın bir arayış ve yöneliş içinde oldu­ğunun bazı ilginç işaretlerini de alıyorduk. Bunlar arasında hâlâ "kendi amentüsünü okuyan ve kendine müslüman" bir konumda olanlar da vardı.

Gündeme sıcaklığı ile taşımaya çalıştığımız sorunlarımız mutlaka çözüme kavuşturulacaktı. Sol'umuz ayrışacak ve bir "çıkış hattr'na ka­vuşacaktı. Bunun için de Devrimci ve Marksist Kadroların yetkinleşmiş sorumluluğu öne çıkıyordu.

İlkokulun iç duvarlarında Türkçe ve Kürtçe yazılan sloganlardan bunları hangi gerilla biriminin yazmış olduğunu anlayabiliyorduk. Duvar yazıcılığındaki yeteneklerini demek ki dağlara kadar taşımış oluyorlar­dı. Bu sloganları gezi notlarımızda tekrarlamayacağız. Çünkü anılan örgütlerin organlarında da büyük oranda yer alıyorlar bu sloganlar. Devrimci mücadelede slogan elbette önemliydi. Örgütlü biçimlerde yapılagelen ajitasyonlarda sloganın da önemli bir yeri vardı/olacaktı. Gördüğümüz/okuduğumuz sloganlarda daha öncekilerden farklı birşey göremedik.

Kır faaliyetini seçen örgütlerin ideolojik-teorik-örgütsel konumunu bu sloganlar açıklıkla ortaya koyuyordu. Özel ve öznel bir yoruma ge­rek duyulmayacak kadar da netti. Sloganların hemen hemen tamamı Che Guevera'nın sözlerinden oluşuyordu.

"Türk Solu-Kürt Solu" biçiminde ayrışan ve bir türlü "Türkiye Solu" olamayan örgütsel duruşlar, ne hazin ve ne acıdır ki, hâlâ söze "Che Guevera" diye başlamayı uygun buluyordu! Stalin, Troçki, Mao, Che Guevera, günümüzde de Lula, Morales, Chavez diye söze başlayıp da devrimci politika yaptığını sanan onlarca örgüte sahibiz!..

Anılan-anılmayan örgütlerimizin ideolojik-teorik gıdası demek ki ve de hâlâ dışardan ithal ediliyordu. Bu yolda Türkiye sosyal-pratiği henüz bir ihracata soyunamamıştı!..

İdeolojik-teorik ithalat işleriyle iştigal eden Sol'umuzu yerli iç de­neyim birikim ve devrimci geleneklerimizi temel alan bir konuma bir türlü getirememiştik. Sol'un politikasızlığı, işçi sınıfını politika dışında tutmaya çalışan burjuva ideolojisi ve revizyonizmin eseri ya da başarı­sı değildi/sayılamazdı. Bu politikasızlık, Sol'umuzu bu durumda bırak­mak işinde büyük rol ve sorumluluk alanların "üstün yeteneklerimde de aranacaktır. "Devrim ithalatı", "Devrim simyacılığı" işinde içimizdeki eloğulları bayağı becerikliydi!..

Yüzde yüz bağımsız ve yüzde yüz işçi sınıfından ve emekçi halk­larımızın sosyal kurtuluşundan yana olan Devrimci ve Marksist cena­hımız demek ki, anılan engelleri bir türlü aşamıyordu. "Politik açığa vurma" yöntemine başvurularımızda demek ki, utanacağımız ve arına­cağımız çok vukuatımız vardı!..

Denenip sınanmış, doğruluğu sosyal-pratikte yüzlerce kez kanıt­lanmış doğrularımız dururken çok büyük bir idealizasyon ile mistifikasyonlarla, ithalat yöntemleriyle "devrimci olduğumuzu" ileri sü­rebiliyorduk!..

Doğrusu Che Guevera'dan eklektik biçimde alınıp uyarlanan slo­ganların dağlarımıza kadar getirilişi ve tekrarlanışına çok üzülmüştük. Ayağımızı bastığımız toprakların tarihini, coğrafyasını, insanını, dilini, dinini, inanç ve kültür, gelenek ve göreneklerini, örf ve adetlerini, mito­lojisini, masal ve öykülerini, müzik ve folklorunu, sosyal mücadeleler- deki yerli iç deneyimlerini yeterince bilmiyorduk!.. Bilebilseydik Türki­ye'deki devrimci birikim ve deneyimlerimizden yararlananlar da çıka­caktı.

Devrimci politikada ayağını bastığı toprakları ve insanını tanıma­dan ve kapitalist Batı'dan eklektik biçimde alınıp taklit edilmek istenen formülasyon ve reçetelerle iki adım ilerleyememiştik.

Çok büyük kayıp, kırım ve kıyımlardan sonra tarihsel, sosyal- siyasal devrimlerin ne olduğunu da doğru dürüst öğrenememiştik. Dramatik ve trajik sonuçlarla karşılaştığımızda da bu sürecin muhase­besini dahi yapamamıştık. Tarihsel altüstlüklerden geleceği kazanmak için çok yönlü dersler ve sonuçlar da çıkarılamamıştı!..

Che Guevera'nın destansı mücadelesini burjuva Tv.'leri ve basını da çeşitli çağrışımlarla öne çıkarıyor. O'nun tişörtlerini, rozetlerini âde­ta eşantiyon misali dağıtıp üretenler de var. Latin-Amerika deneyimin­de rol ve sorumluluk alanların Devrimci ve Marksist bakış açısıyla sor­gulanması esastır. Devrimci, onurlu ve adanmış yaşantılara ebedî saygı duyulması ayrıdır. Onların deneyimlerini sosyoekonomik yapı, yer, zaman, mekân, vb. faktörleri hesaba katmadan, tek yanlı yücelt­melerle Türkiye'ye taşımak işi ise, daha farklı birşeydir.

Türkiye, Sovyetler Birliği, Çin, Vietnam ya da Latin-Amerika değil­dir. O ülkelerdeki siyasal-sosyal devrim mücadeleleri ve onların başarı ya da başarısızlıklarının günümüzün Devrimci ve Marksist Kadrolarına öğrettiği dersler vardır/olmalıdır.

Türkiye'nin orijinal sınıf ilişki ve çelişkileri, sosyoekonomik yapısı, ideolojik-teorik-örgütsel sorunlarımızı tartışıp tezlerimizi senteze ka­vuşturmanın mücadelesini verirken, eklektik alıntı kolaycılığından, an­lamsız taklitlerden kesinlikle kaçınmak zorundayız. İşçi sınıfı ile emekçi halkların sosyal kurtuluşuna bilinç ve kararlılıkla inanıp/güvenen kadro­lar ayağını sağlamca yere basmak zorundadır. Politikadaki tutarlılık ve içtenliğimizin sınandığı yer burasıdır.

Mıkıko Köyü'nün İlkokulu ve Öğretmen Evi'nin harabelerini gezer­ken bunları düşünmeden edemedik.

Bu gözlemlerimizde gerilla ve "karşı gerilla"nın burada bırakmış olduğu çöplüklerde gözümüze çarpanlar da ayrı bir konuydu. Gerilla ve Askerler de eşyalarını iyi kullanmamıştı. Postallar, bot ayakkabılar, meşin kemerler, palaskalar, kütüklükler, mataralar, elbise artıkları, ya­kılan ateşlerin kalıntısı, sigara izmaritleri, konserve kutuları çok perişan bir manzara arzediyordu.

Faşizme karşı "Partizan Savaşı" veren tarihsel örnekleri, çeşitli ki­tap, resim, film, vb.'lerinden oldukça ayrıntılı incelemiştik. Partizanların şahsi ve örgütsel malzemelerini düşmana bırakmayıp imha ettiğini ya da gömdüğünü biliyor/öğreniyorduk. Dersim kırsal örneğinde ise, gö­zümüze çarpan bu görüntüler gerek gerilla ve gerekse ona karşı savaş hâlindekilerin konumları hakkında bazı ipuçları veriyordu.

Elbette Proleter Devrimci Kadrolarla henüz onların ideolojik-teorik- örgütsel donanımlarının hangi anlama geldiğinin ayırdında olmayan "avantürye"lerin değindiğimiz konular hakkındaki bakış ve değerlen­dirmeleri farklıydı. Böylelerinin cenahından "Türkiye feodal değil, kapi­talist bir ülkedir." diyenler de çıkıyordu. Bu arkadaşlar fiziksel baskılara ve çok yönlü kuşatmalara hedef de oluyorlardı. Aralarından tutarlı bir İşçi-Kitle ve Köylü-Kitle çalışmasının önemini kavrayanlar da çıkıyordu. Ulusallık ve Sınıfsallık dinamiklerinin uyumlandırılıp tutarlı bir iktidar perspektifinin gereğini bilincinde/yüreğinde hissedenler de vardı. Bu dinamiklerin arasındaki makası açmaya çalışan eloğulları da bol mik­tarda görevinin başındaydı. "Gençliğin Yolu İşçi Sınıfının Yoludur." sloganımız yer yer bilince de çıkıyordu. Gençliğin devrimci ve militan geleneğini işçi sınıfının koruyuculuğuna çeken Proleter Devrimci Kad­roların tezleri geçte olsa senteze kavuşuyordu. Çok büyük bedeller, kı­rımlar, kayıplardan sonra...

Kızılbaş, Anadolu Alevi-Bektaşi İnanç-Kültür ve Geleneklerine Sol'un Bakışı ve Gelişmeler Üzerine

"Kızılbaş, Anadolu Alevi-Bektaşi İnanç-Kültür ve Gelenekleri Üze­rine" gibi bir başlık altında, sınırlı bilgilerimizle neleri gündem yapmalı­yız? Uzmanlık alanıma girmediği için, dil, tarih, kültür, vb. konularda okuru tatmin edecek bir yazı dizisi hazırlamak iddiasında değilim. Üze­rinde durmak istediğimiz konu, hayat ve mücadelenin bizlere öğrettiği­ni sandığımız deneyim ve düşüncelerimizin sorumlulukla tartışılmasına meşrebimizce bir katkı sunmayı amaçlamaktır.

Son yıllarda bazı dallarda uzmanlaşan ve söz söyleme hakkını el­de eden değerli biliminsanlarımızın sayısı giderek artmaktadır. Bu, se­vindirici bir gelişmedir.

Devrimci ve Marksist Kadroların kendi özüne dönüp Anadolu emekçi halklarının inanç ve düşünsel varlığını belirleyen kimi konular üzerinde inceleme yapmış oluşu, Sol'un pratikte-yeniden üretim konu­sunda olduğu kadar, bilimde, sanatta, estetikte ve politikada da yeni nitelikler kazanması mücadelesine büyük katkılar getirecektir.

Kızılbaş, Anadolu Alevi-Bektaşi inanç-kültür ve geleneklerinin in­celenmesinde özellikle "Siyasî İslâm, Sünnî İslâm, Resmî İslâm, Arap İslâm, vb." akımlardan hızla uzaklaşıp özüne dönme eğilimleri ağır basmaktadır.

Kızılbaşlığın Müslümanlıktan ayrı bir şey olduğu konusundaki tez­lerle oldukça büyük mesafeler katedildiği de anlaşılıyor. Bu ayrışma Kızılbaş, Anadolu Alevi-Bektaşi geleneğine ne getirip götürecektir?

Kızılbaş, Alevi-Bektaşi geleneğini kapitalizmin yabancılaştırıcı baskı ve koşulları altında değişime uğratan bir toplumda, bu gelenekler de değişime uğratılmıştır. Gelenek, Müslümanlıkta olduğu gibi idealist- metafizik yorum ve kuşatmaların altındadır.

Sosyal mücadeleler tarihinde çok tanrılı totem çağından tek tanrılı dönemlere gelmeden önce mitolojilerin, öykü ve masalların özünde de mistisizm doğallıkla vardır.

Hâkim gerici sınıflar ve onların iktidarları bu süreci kara gerici, ırk­çı, şoven, bilinemezci yöntemlerle (bilim ve akıldışı yöntemlerle) yo­rumlamaktan yanadır.

Devrimci ve Marksist Kadrolar ise, tarihsel iyimserlikleriyle, ilerici, dinamik bir yorumla sosyal mücadeleler tarihimizdeki olgu, olay, süreç, veri, vb. malzemeleri nesnel gerçekliğinde incelemek durumunda­dır/incelemişlerdir.

Bu görevimizi layıkıyla yerine getirdiğimizde, sanıyoruz idealist- metafizik saplantıların günümüzdeki yaygınlığı önlenip kuşatılacaktır.

Kızılbaş, Alevi-Bektaşi geleneklerini çok yönlü idealist-metafizik saplantı ve kuşatmalardan kurtarmanın ve bu inanç, kültünü bilimsel açıdan yerli yerine koymanın, ayrıca çeşitli sömürülerden kurtarmanın yolu bellidir.

Bu konudaki çalışmalardan Haşim Kutlu'nun 'Kızılbaş Kadın' (Alev Yayınları, 2005, İst.) isimli eserini örnek sayabiliriz. Haşim Kutlu bu türden çalışmalarıyla uzun cezaevi yaşamını yerinde değerlendirdiğini de göstermiş oluyor. Bu çalışmasını Yayın Kurulu'ndaki arkadaşlarla cezaevindeki insanlarımıza edinerek iletmeyi uygun bulduk. Ayrıca, çokta yararlandık.

Konu başlığına gelirsek: Alevi-Bektaşi geleneğinden gelen canlar, özellikle de 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül sürecini büyük acılarla ya­şayıp, devlet tekelci kapitalizminin çıkarlarını koruyup kollamak dışında bir görevi olmayan "Siyasî İslâm, Sünnî İslâm, Resmî İslâm ve Arap İs­lâm'ın iktidarlarından sonra bir arayış ve yöneliş içine girmiştir. Sağlı "sol"lu burjuva partilerinin iktidar dönemlerinde de Alevi-Bektaşi toplu­luğu, toplumdaki sosyal dinamiklerden biri olarak çok büyük zararlar görmüştür. Din, dil, mezhep, milliyet farkı gözetmeyen Devrimci ve Marksist Kadrolar dışında anılan bu geleneği âdeta sömürmeyen kal­mamıştır.

Kızılbaş, Alevi-Bektaşi kimlik ve geleneğinden gelen ileri unsurla­rın Sosyalizm-Komünizm teori-pratiği ile tanışması geç olmuş, güç ol­mamıştır. Yalnızca böyleleri değil, farklı ulusal, kültürel kimlik ve gele­neklerden gelen insanlarımızın ileri unsurlarının da Sosyalizm- Komünizm teori-pratiği ile tanışması asla güç olmamıştır.

Sınıfsal-sosyal kurtuluşlarının sosyalizmde olduğunu henüz gö­rememiş emekçi kitlelerinin resmî tarih anlayışı, resmî ideolojilerle ta­nışıp buluşması, ayrıca kara gerici, ırkçı ve şoven politikalara sırtını semer edişi yalnızca onların kusuru değildir. Burjuva ideolojisi ile re- vizyonizmin etkisi yanında cenahımızın bu konular üzerindeki "vukua­tını" da anmadan geçemiyoruz.

Alevi-Bektaşi geleneğinden insanlarımız I.TİP'e büyük oranda destek vermiştir. "Alevi Partisi" olan Birlik Partisi'ne destek vermiştir. Ne sosyal ne de demokrat olan CHP, DSP, SHP, vb. burjuva partileri­ne destek vermiştir. THKO, THKP-C, TKP/ML, vb. örgütlere destek yanında terini ve canını vermiştir. Öteki burjuva partileri(DP, AP, DYP, ANAP ve yeryer de MHP) de onları "oy deposu" olarak göregelmiştir.

12 Eylül sonrası Alevi-Bektaşi topluluğu dernek, vakıf, kültür mer­kezi gibi kurumlaşmaların yanında "Cemevi" örgütlenmelerine başla­mıştır. Bu örgütlenme çabaları bir yandan sistemin, diğer yandan Sol'un hemen hemen her kesiminin "ilgi" alanı olmuştur. Sistem, baskı ve terör uygularken, bu kurumlara faydacı niyetlerle tutunan "sol"lar da olmuştur. Anılan örgütlenmeler ülke dışına da taşmıştır. Yalnızca Av­rupa'da değil, bütün kıtalarda (Asya, Afrika, Amerika, Avustralya) Ale­vi-Bektaşi örgütlenmeleri yaygınlaşmıştır.

Bu kadar geniş bir yelpazede örgütlenen Alevi topluluğunu "derin devlet", kemalist kuruluşlar, "milliyetçi sol" ve "reformist, liberal, postmodern ve yeni sol" örgütler de boş bırakmamaktadır.

Alevi topluluğunun örgütlü sözcüleri şunları dile getirmektedir: "20- 25 milyon bir topluluğuz. Siyasî bir parti olarak öne çıkmayı şimdilik düşünmüyoruz. Toplumsal bir hareket yaratmayı düşünüyoruz. 'Laik, demokratik, özgür bir cumhuriyet için' yola çıkıyoruz. Yalnızca Alevi- Bektaşi topluluğunu değil, emek eksenli solu da yanımıza almayı amaçlıyoruz. AB'yi savunuyoruz. Köyümüze cami yapılmasını istemi­yoruz. Din derslerinin okutulmasına karşıyız (kimi ABD yanlısı Alevi sözcüleri ise, Alevilerin de Sünniler gibi Diyanet İşleri Başkanlığında bir masa ile temsil edilmesini, yardım almasını ve okullarda Aleviliğin de din derslerinde okutulmasını talep etmektedir.). Cemevlerimizin de Cami statüsünde olmasını, su ve elektrik paralarının devlet tarafından karşılanmasını, vb. talep ediyoruz..."

Bu ve daha onlarca talepleriyle öne çıkan Alevi kuruluşları, tıpkı Sol'un içine yuvarlandığı anlamsız yarım-aydın tartışmalarına benzer biçimde kendi aralarında kıyasıya tartışmaktadırlar.

TC Devleti Alevi-Bektaşi dergâhlarını öteki tekke ve zaviyeler gibi kapattığından tek bir Alevi inanç, kült, folklor ve geleneğine rastlanmı­yor. Onlar da bin parça, yöre, iklim, aşiret, vb. etkenlerle anladıkları öl­çekte kendilerini "Alevi" olarak görmektedirler.

"Siyasî İslâm, Sünnî İslâm, Resmî İslâm ve Arap İslâm"ı kalbinden vuran bilimsel araştırmalar ("Kızılbaş Kadın" isimli eser bunlar arasın­da başlıcalarından biridir.) yaygınlaştıkça topluluk arasındaki çelişkiler de çoğalmaktadır. Tanıdığımız bir Alevi Dedesi, tümüyle siyahlara bü­rünmüş (elbisesi, çorabı, ayakkabısı, gömleği, gravatı ve şapkası da­hil) giyim kuşamlyla, Alevilik konusundaki bu "sevimli" tartışmalardan öylesine ürkmüş olmalı ki, boynuma sarılıp ağlayarak: "Erenler Ali'yi de elimizden alıyorlar!.." demişti. Oysa biz O'na: "Erenler, neden karalara bürünmüşsün? Faşizme karşı oluşunu mu göstermek istiyorsun" de­miştik.

İlerici ve demokrat bir zemindeki Alevi-Bektaşi geleneğinden in­sanlarımızı Sosyalizme-Komünizme kazandırmak gibi bir planımız, projemiz ve sorumluluğumuz var ise, öteki din, cemaat, tarikat ve ben­zeri örgütlenmelerin tuzağına çekilmiş bizim insanlarımıza da göstere­ceğimiz kazanıcı taktiği, fazlasıyla bu hazır insan malzemesine de göstermek durumundayız. I. TİP'te ve bu süreçten savrulan örgütleri­mizde çok kötü örneklerini bizzat yaşadığımız burjuva ve küçükburjuva solculuğunun "yaşam tarzı" (giyim, kuşam, meyhanecilik, sekter, nihi­
list ve inkârcı, vb.) ve sözüm ona taktikleri, kitle çalışmalarında daima aleyhimize olmuştur.

Alevilerin gelenek ve kültürel birikimlerini anlayan ve doğru politi­kalar üreten insanlarımızın sayısı ve niteliği oldukça azdır. "Enelhak" diyen "Eline-Diline-Beline Sahip Ol" geleneğini büyük ölçüde nefsinde sindiren, "Benim Kâbem İnsandır..." diyebilen, bu türden inanç ve kül­türel duruşunu günümüzde de yer yer sürdürmeye özenen insanları­mızı anlayabiliyor muyuz? Bu olguya uygun ve onları dönüştürmeye aday politikaları üretebiliyor muyuz?

Alevi kuruluşlarından bir sorumlu şu özeleştiriyi yapıyor: "Biz, 10 milyonluk oy kütlemizle sandığı protesto etmiştik. Oy vermediğimiz için gerici AKP'nin iktidar oluşundan bizler de sorumluyuz. Bu sefer top­lumsal muhalefeti emek eksenli bileşimlerle buluşturup iktidara gelme­yi amaçlıyoruz. Şu aşamada siyasî partileri ve öteki kuruluşları etkile­meyi düşünüyoruz. Siyasî parti kurmayı şu aşamada düşünmüyoruz. Gerektiğinde böyle bir adım atılmasından da geri durmayız..."

Bu türden gerekçelerle kurumsal gelenekler yaratılması düşüncesi ve olayı da elbette siyasetle uğraşmak anlamına gelir. Alevi örgütleri­nin anılan temelde ve doğrultuda çeşitli istişari toplantılar yapması, ku­rultay ve konferanslar düzenlemesi, radyo, Tv., basın-yayın faaliyetle­rinde bulunması, aralarındaki bitmez tükenmez tartışmaları nispeten telif ederek belli ilke ve amaçlarla bir araya gelişi, onlar açısından "ileri" bir aşama ve süreçtir. Aleviler, Siyasî İslâm, hatta faşistler kimi örgüt­lenme yöntemlerini Devrimci ve Marksist Kadroların onlarca yıldır uy­gulaya geldikleri (fakat bir türlü rayına oturtamadıkları) yöntemlerinden, deneyimlerinden öğrenmişlerdir.

Yukarda özetlenen inisiyatifleri "örnek alalım" diye yazmıyoruz. Asla! Devrimci ve Marksist Kadroların yaşadığı "Öndersizlik Krizi"ne çare ve çözümler üretilemeyince, halkımız da doğallıkla kendi başının çaresine bakacaktır. 20-25 milyon Alevi-Bektaşi insanımızın bu önder- sizlikten yoksun olarak başının çaresine bakmaya itiliyor olmasının ya­nı sıra bir o kadar Kürt insanımızın ABD ve AB'nin yeni sömürgeci yöntemleri kıskacında başının çaresine bakmaya itilmesine de seyirci kalamayız. Devrimci ve liberal sol cenahtakilerin hemen hemen tama­mı ve herkes âdeta "kendi amentüsünü okuyor, kendine müslüman" bir tavır sergiliyor. Bu türden duruşlarıyla da işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluşu davasından uzaklaşarak düzene "kâlp ilacı" olmaya devam ediyor.

Anılan Alevi inisiyatiflerinin devlet, devrim, demokrasi, özgürlük, eşitlik, seçim ve oy verme vb., konulardaki literatürleri ile Devrimci ve Marksist Kadrolarınki elbette örtüşmez. Aynı değildir. Üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerine dokunmadan emekçi halklarımıza sunulan bu "çok şık" projeyi ve literatürü bilimsel temellerine oturtarak kitlelere

S.P. F/8
doğru bilinç taşımak ve rehberlik etmek cenahımızın sorumluluğunda­dır. Bu görev yerine getirilemediği için bütün liberal "sol" akımlar top­lumsal muhalefet dinamiklerinin öne çıkardığı oluşumlara faydacı bi­çimlerde tutunmaktadır. TKP'nin, I.TİP'in, DİSK'in, Dev-Genç'in, DDKO'nun, PKK'nin neden yeni nitelikler kazanamadan işlevsiz ve tasfiye cihetine gittiğini dürüstçe sorgulamak, bu süreçten geleceği ka­zanmak yolunda çok yönlü dersler ve sonuçlar çıkarmalıyız. Bu göre­vimizi yeterince bilince çıkarıp anlamlı ve ileri bir adım olan II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (II.TTKK) yöntemini gerçekleştire­mediğimizde işçi, emekçi, işsiz, Alevi, Kürt sosyal muhalefet dinamikle­rini burjuvazinin öteki gerici partileri yanında sotada tutulan ve sol gö­rünümlü bir stepne olmaktan kurtaramayız.

Devrimci ve Marksist Kadrolarının kurmaylığından yoksun kitlele­rin "sosyal uyanışı"nın önündeki en tehlikeli tuzak faşizmin yanındaki yerini alan "milliyetçi sol" ile "liberal, tasfiyeci, postmodern ve yeni sol" oluşumlardır.

Devlet tekelci kapitalizminin çıkarlarını korumakla görevli faşist- faşizan iktidarlar büyük ölçekte yıprandığında "sosyaldemokraf'ların stepnesi yedekte tutulmak istenmektedir.

"Tutarlı bir demokrasi mücadelesi" ile "Tutarlı bir iktidar -siyasal- sosyal devrim- mücadelesini" diyalektik bütünlük içinde nihai hedefine taşıyacak biricik örgütsel güvencemiz İSP veya TKP'nin oluşturulması davasıdır.

Kitleleri seferber etme yeteneğine sahip örgütlenmeyi ancak ve ancak II. TT/CK" yöntem in i hareketlendirerek gerçekleştirebiliriz.

27 adet "legal" sol örgüt kurarak, 61 adet "illegal" örgütü konuş­landırarak işçi sınıfını, emekçileri, Alevileri ve Kürtleri ne iktidara taşı­yabiliriz, ne de onların haklı talep ve ihtiyaçlarını karşılayabiliriz.

"Mahir, Hüseyin, Ulaş!."

"Mihmandar" yol arkadaşımızın kendini "özgür" hissettiği memle­ketinde dostlar ve canlar olduğu kadar, belki onlar kadar Rayber veya âdeta geliştirilmiş bir "Rayberlik Kurumu" da vardı. Bu durum "eşyanın tabiatına" da uygundu. Nasıl olmasın ki? Dersim halkı yüzlerce yıldır hâkim gerici sınıfların baskı ve terörü altında yaşama mücadelesi ver­mişti. Bu mücadeleyi anlamak için Dersimlilerin diri, dürüst ve ilkeli kalmış insanlarıyla bu türden bir hayatı bizzat yaşayıp teneffüs etmek gerekiyordu. Bu da yetmez, onları dinlemek, nabızlarını tutmak ve ay­rıntılı incelemek zorundaydık.

Yol arkadaşımızın iyi niyetlerle dost bildiği kimi insanlara hakkı­mızda söylemiş olduğu "Mahir, Hüseyin, Ulaşlarla..." diye başlayan ya­renliği önemli bir yankı yapmış olmalı ki, bu duyumları alan Rayber ah­lâklı kimselerin ahmakça provokasyonunu tetikleyebileceği düşünce­siyle âdeta teyakkuz halindeydik.

"Teyakkuz hali" bütün devrimcilerin hayatında dikkat edilmesi ge­reken bir ilkesellik olmasına rağmen, asla aşırı kaygılı ya da "pimpirikli" bir konumda da değildik. Varlığımızdan haberli ve bizleri korumaya aday kimselerde vardı Dersim ziyaretlerimizde... Onların güvencesiyle kendimizi oldukça özgür hissediyorduk. Yaşamımız boyunca da bu özgürlük hakkımızı sonuna kadar kullanmıştık. Elbette kendimizi özgür hissetmemizin bir karşılığı da olacaktı. Oldu da. Kullanmaya çalıştığı­mız özgürlüklerimizin ağır bedellerini de bir ömür boyu ödemek duru­munda kaldık.

Dersim'in pek çok yerinde, ovasında, dağında, taşında slogan yazmaya uygun yerlerde en çok şu slogana rastlamıştık: "Ulaşlar Öl­mez!.." Bu sloganları daha çok festival dolayısıyla bölgeye gelenler yazmış olmalıydı. Üzerinde düşünmeden edemezdik. Niçin yalnızca "Ulaşlar Ölmez!.." diye yazılmıştı bu ünlü slogan? Ulaş'ın sevimliliği ve militanlığı mı öne çıkmış/çıkarılmıştı? Ulaş ve Hüseyin bu bölgenin ço­cuğuydular. İkisinin de Kızılbaş kökeninden geldiği biliniyorken Hüse­yin'in adının anılmayışının nedenini bir türlü anlayamamıştık. O Hüse­yin ki, "şehir gerillası" siyasî seçimlerinde Mahir'in yaşaması için ken­disini bilinçle feda etmiş bir yoldaştı. (Mahir, Hüseyin, Ulaş... gibi arka­daşların kimliği, kişiliği, mücadelesi, anıları, vb. hakkında ayrıntılı ola­rak kaleme aldığımız "12 Mart 1971'den Portreler, C:l-ll-lll." isimli ki­taplarımız okunabilir.)

"Mahir, Hüseyin, Ulaş!..."ların hakiki kimliği, mücadelesi ve içinde yer aldıkları örgütsel ilişkiler hakkında pek çok spekülasyon yapılmak­tadır. Kimi genç arkadaşlar olağanüstü nitelikleriyle öne çıkan devrim­cilerin yaşam öyküsünü ayrıntılı öğrenmek istiyor. Büyük bir susuzlukla öğrenmek, bu süreci ayrıntılı tartışmak isteyenler olduğu gibi, konuyu tartışmaktan çıkarıp tek yanlı yüceltmelerle sömürmek isteyenler de çıkmıştır.

"Mahir, Hüseyin, Ulaş!..."ların yaşamları, örgütsel anlayışları, ha­pislik deneyimleri, duruşmaları, vb. konular hakkındaki düşüncelerimizi kağıda dökerken, hem sorumluluklarımızı tartmış olduk, hem de işçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket, ilerici gençlik hareketi ve ulusal öz­gürlük hareketlerinin yeni nitelikler kazanabilmesi için eleştirel katkıla­rımızı eksik etmedik. Bizler bu görevimizi yerine getirirken, burjuva ve küçükburjuva sosyalizminin çeşitli versiyonlarından oldukça fazla "düş­manca" tepkiler de aldık. Kaleme aldıklarımız, Devrimci ve Marksist Kadroların birliği ana fikrini yansıtmaktadır.

Bu 'ana fikir' giderek "Komünistlerin Birliği" mücadelesine evrilmiştir. "Portreler" ile "15/16 Haziran" isimli eserlerimiz Marksizm- Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi ülküsüne bağlı kadrolarca sahiplenildi. Burjuva ve küçükburjuva sosyalizm kulvarlarındaki avantüryeye soyunmuş olanlar tarafından da küçümsendi, yok sayıl­mak istendi. Kitaplarımızın çok kötü versiyonları ve taklitleri ortaya bestseller misali çıktı/çıkarıldı. Anılan eserlerimiz doğallıkla Devrimci ve Marksist Kadroların eleştirel katkısına açık ve muhtaçtır. Fakat sü­recin yetiştirdiği kadrolar bu eleştirel katkısını bizden esirgemiştir. Dr Hikmet Kıvılcımlı'ya uygulanan "sansür"e, "otosansür"e veya O'nun deyimiyle "suskunluk kumkumasına getirilmiştir. Bizler Proletarya Devrimcileriydik, mücadele ettiğimiz dönem ve sınıflar mücadelesinin geldiği aşama Doktor'un mücadele ettiği dönem değildi. Bizler soka­ğın, İşçi-Kitle çizgisinin "tutarlı olmaya" özenen kadrolarıydık. 150 yıllık sosyalizm tarihinden çok yönlü dersler ve sonuçlar çıkarmasını bilmiş­tik. Proleter Devrimci bir hattı tutuyorduk. Doğruluğu sosyal-pratiklerde yeterince sınanmış ilkelerin kavgasını veriyorduk. Kurumsal güvence­lere sahiptik. Bizlerden önce aynı yollardan geçen yoldaşlarımızdan farklı olarak daha "şanslı" bir konumdaydık.

İşçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket, ilerici gençlik hareketi ve ulu­sal özgürlük hareketleri hakkında dillendirdiğimiz konular kent küçükburjuvazisi katında ahmakça tepkiler alırken, Dersim'de daha bir özenle dinleniyordu. Bilimsel bilgi, bilinçlenme ve örgütlülük düzeyi yetkin kesimler düşüncelerimizi onaylıyordu. Bu türden bir donanıma sahip olanlarla tartışmanın ayrı bir keyfi de vardı.

35 yıldır TİKKO'nun, 25 yıldır da PKK gerillalarının bölgedeki var­lığı hakkında yaşanmış, bedeli ödenmiş tanıklıkları, eleştiri ve değer­lendirmeleri bizler de işçi sınıfı, emekçiler ve emekçi halkların topye- kûn sosyal kurtuluşundan yana olan tavrımızla yeniden değerlendirme fırsat ve imkânını da yakalamış oluyorduk.

Gerek popülizm (halk dalkavukluğu), gerek urviyerizm (işçi dalka­vukluğu) ve benzeri konulardaki tavrımızı herkes bilmektedir. Bir za­manlar, özellikle de 12 Eylül 1980 sonrasında Batı'dan ithal "feminizm" görüşlerinin bilinçli biçimde yaygınlaştırılmak istenmesi üzerine, böyle- lerini kastederek "kadın dalkavukluğu" ifadesini de kullanmıştık. Kürt ulusal hareketinin grafik çizgisi gelişmeler gösterirken bu harekete fay­dacı niyetlerle tutunanları açığa vurmak için de "Kürt dalkavukluğu" ifadesini bilerek kullanmıştık.

Amacımız, sosyal muhalefet dinamiklerinin yeni nitelikler kazana­bilmesi mücadelesine katkı sunmaktı. Fakat ne çare, ne işçi sınıfı ha­reketi ile sosyalist hareketimiz buluşup bütünleşerek ciddî, güvenilir ve donanımlı bir İSP veya TKP'yi oluşturabildi, ne de Kürt ulusal hareketi, bu şarta bağlı olarak ilerleyebildi veya yeni nitelikler kazanabildi.

İSP'nin veya TKP'nin anlamlı ve ileri bir adım atabilme şartına bağlı olarak ezilen ve sömürülen emekçi halklar (Kürt, vb.) iki adım ileri atamadıysa, bunun suçlusu olarak burjuva ve küçükburjuva sosyaliz­mini de sollayıp "milliyetçi" bir konuma evrilen önderlerden önce ko­münist geçinenleri şiddetle karşıya almayı uygun bulmuştuk. Bu süre­cin tekelci sermayenin çıkarları uzantısında bir seyir izleyişinden ko­münistler sorumluydu. Bu nedenle de, "Devrimci ve Marksist Kadrola­rın Öndersizlik Krizi" sorununu gündeme taşınmıştır.

Bulunduğumuz coğrafyadaki "milliyetçi sol" ve "liberal sol" (post­modern sol, yeni sol, tasfiyeci sol, vb) akımlar âdeta "ikiz kardeşler" misali Devrimci ve Marksist ideolojinin içini boşaltma yarışındadır.

Dersim gezimizde, konuyu bu yönüyle ele alışımızı ilgi ile dinleyen insanlarımız çoğunluktaydı.

Bölgede varlığı hissedilen TİKKO ve PKK gerilla faaliyetleri hak­kında halkın nabzını tutmak istiyorduk. Popülizme düşmeden halkın nabzını tuttuğumuzu söyleyebilirim. Gerilla faaliyetleri hakkında resmî tarih anlayışına ve resmî ideolojilere biat edenlerin "milliyetçi sol" söy­lemlerine de rastlıyorduk. Bu kesimden insanlar genellikle iyi-kötü bir eğitim görmüş, çeşitli memurluk görevleri almış ve ekonomik durumu­nu şu ya da bu biçimde düzeltmişti. Almanyalı işçilerden de bu düşün­celere sahip kimseler çoğunluktaydı. Sisteme uygun biçimde ekonomik sorunlarını görece hâle-yola sokmuş olanlar, Dersim'e tatil için geliyor­lardı. Dersim'in gelişmesi üzerine kapitalist yönelimli projelere de sa­hiplerdi. Memleketlerini ne derece sevdiklerinin bir işareti olarak, örne­ğin dilenciye 50 krş yerine 1 lira, ayakkabı boyacısına da (ki ayakkabı boyacılığına soyunan çocuklar hatırı sayılır ölçüde fazlaydı. Dilenci de fazlaydı) 1 lira veriyordu. Dersim'in fukara insanları 20 krş'a ayakkabı boyuyordu oysa. Munzur gözelerindeki tuvaletleri bekleyen genç deli­kanlıya "Mihmandar" yol arkadaşımız 1 lira vermiş ve onunla diyaloga girip okumasını önermişti. Dersimli genç çocuklar, ekmek parası için gazete bayiinden aldığı gazeteleri 5 krş farkla satıyordu. Bu basit ör­nekler bölge halkının ekonomik güçlüklerini yansıtan minicik ayrıntılar­dandır.

Konuya "Mahir, Hüseyin, Ulaş!..." diye girip yukarıdaki düşüncele­rimizi yeniden dile getirmemizi okurlarımız anlayışla karşılayacaktır.

Hüseyin Cevahir'in Kartal-Maltepe'de Mahir ile kuşatılıp katledili­şinden sonra, Kızılbaşlık-Dedelik geleneklerine göre cenazesinin böl­geye getirilip defnedilişini ayrıntılı olarak biliyorum. O'nun mezarını da ziyaret etmek istiyorduk. Ailesinden kimler hayattaydı, kimler "Hakka yürümüştü" ayrıntılı bilemiyordum. Hüseyin'in yeğenlerini, benim sa­hiplenerek eğitimlerini üstlenmem gibi vasiyetinin neden yerine getiri- lemeyişini de yaşayanlardan öğrenemeyecektim. Hüseyin'in mezarının bulunduğu yere kadar ve âdeta binbir pıtrak teliyle denetim altına alınmış engelleri, bu kimliğimizle aşamamıştık. Fakat Dersim'deki pek çok gerillanın mezarını ziyaret etmiştik. Bu mezarlardan bazılarının taşları kırılmasın diye demir kafeslerle korumaya alınmıştı. Sistem,

Denizlerin ve Mahirlerin başkentteki mezar taşlarının faşistlerce kırıl­masını da engellemiyordu.

Dersimliler ise (ki, her bölge halkının hanesinden en az bir-iki "şe­hidi" vardı), mermer taşları demir kafeslerle korumaya almıştı.

Bazı "yeni yetme" çocukların mezar taşlarını kırma gibi bir "oyunu" geliştirdiğini de bölge halkından dinlemiştik. Ne çare Tv'ler amerikan filmlerindeki şiddet propagandasını Kızılbaşlık geleneğine de aşılıyor­du. Geleneği korumak, geliştirip daha da güçlü kılmak, yani sosyaliz­me ulaşmanın önünde yıkılması gereken pek çok duvar vardı...

"Ulaşlar Ölmez!..." sloganı bulunduğumuz coğrafyadaki bitmez, tükenmez devrimci direngenliğin bir ifadesiydi. Bu sloganı bilinçle dağa taşa yazmak cüreti de takdire değerdi. Devrimci mücadelede inat, ıs­rar, süreklilik ve kararlılık kadar bir daha yeri doldurulamayacak mili­tanlarımızı yaşatmak da önemliydi. Anısı, mücadelesi elbette yaşatıla­caktı. Konuya bu açıdan bakınca "Ulaşlar Ölmez!..." denilmesini anla­yışla karşılarız. Takdir eder bu devrimci damarı sahipleniriz. Fakat gü­nümüz şartlarında Ulaşların niteliklerine sahip kadroların yokluğunun özlem ve acısını çektiğimizi de vurgulamak istiyoruz. Sosyal-pratikte "Ulaşlar Ölmez!..." sloganıyla, tek yanlı ajitasyonla devrimci gelenekle­rimizi sürdürdüğümüzü ifade ederek, Devrimci ve Marksist Kadroların "Öndersizlik Krizi"nin aşılması mücadelesinin önünü kesemeyiz. Ce­nahımız bu türden sloganlarla "idare-i maslahat" cihetine gittiğinde, Anaların Ulaşları doğurmakta zorlandığını ve Ulaşlarımızın gerçekten öldüğünü görmezlikten gelemeyiz. Aynı zamanda Ulaşları kötü bir hamesetle anıp faydacı zihniyetlerin verdiği zararları da aza indirenle­yiz. "Komünistlerin Birliği"ni gerçekleştirdiğimizde ancak "Ulaşlar Öl­mez!..." sloganı ete kemiğe bürünebilir. Aksi hâlde sistem Ulaşlarımızı öldürmeye devam ediyor ve edecek... Yapılacak iş: Ulaşlarımızı yaşa­tacak ortamları üretecek Kurum ve /Araç'larımızın ne olduğunu bilince çıkarmaktadır. Sistemin baskı ve terörüne karşı olduğunu ifade edip Ulaşların gerçekten ölümüne kimse katkı sunamaz/sunmamalıdır.

Dersimli Kızılbaş Geleneğinin Öne Çıkan Özellikleri

Kızılbaşlıkta Müslüman aile geleneklerinden çok farklı özellikler var. Bu farklılık en çok kadın-erkek ilişkilerinde görülüyor. Arap-İslâm kadını doğallığından alınıp mülkiyetin gücü olan erkek egemenliğinin esiri yapılmış. Erkek-Ata geleneği gücünü mülkiyetten alıyor. Sınıflı toplum biçimlerinde ise, kadın daha büyük bir sömürünün altında do­ğallığını yitirmiş. Kapitalist sömürü kadını çifte boyunduruğa koşmuş. Tek tanrı dinleri ve devlet kadının Anaerkil dönemlerdeki görece öz­gürlüğünü toptan elinden almış, ilk komünal toplumun Kadın-Ata kültü, dinlerin ve sınıflı toplumların âdeta saldırılacak boy hedefi olmuş. F.

Engels'in "sınıflı toplumlarda kadın proletaryayı temsil eder" vurgusunu bilimsel özüyle kavramak durumundayız. Kapitalizm kadını meta hali­ne düşürdükten sonra kadın-erkek ilişkileri iyice yabancılaşmış, aile kurumu daha da gericileşmiştir. Gerici aile kurumunun ürünü çocuklar da aile egoizminin kucağında doğaya, topluma yabancılaşan kimliklere bürünmüştür. Kadını cinselliği ile öne çıkaran toplumlardaki evlilikler ikiyüzlü ve gerici bir kurum olmaktan kurtulamazlar.

Müslümanlıktaki çok eşli evlilikler Kızılbaşlarda yoktur. Kızılbaşlar iki eşli evliliğe şiddetle karşıdır. Aile kolektifine zarar verenlerin hoş gö­rülmediği, dahası dışlandığı yaygındır. Eşlerin boşanması öyle kolay değildir. Haksız gerekçelerle boşananlara "düşkün" gözüyle bakılır.

Kızılbaşlık inanç ve kültürleri, her türden otoriterliğe karşı ve "dü­zen dışı" olarak nitelenen isyan, başkaldırı ve ayaklanma, ayrıca hak arama geleneklerini bağrında taşımaktadır. Sömürücü sistemlerin, resmî İslâmın ve sözde laiklerin Kızılbaş Batınîliği "boy hedefi" yaparak saldırmasının temel nedeni budur.

Kızılbaşlar kadın konusunda bu zihniyettekilerden ayrılır. Der- sim'de de bu konuyu soruşturduğumuzda cevap veren erkekler; "biz kadınperestiz" demekten geri durmamıştır. Yukarı Mezopotamya ve Anadolu halklarının yüzyıllar öncesinden miras kalan kültürlerinden, mitolojilerinden öğrendiğimize göre Kadın-Ana'ya, Kadın-Ata'ya son­suz bir saygı vardır.

Kızılbaş geleneğinde kadının doğaya uygun ve erkek ile eşit olu­şunu sömürücü sistemlerine "aykırı" görüp bu doğallığı hazmedeme­yen hâkim gerici sınıflar, binbir melanet ve spekülasyonla Kızılbaşlığa, Anadolu Aleviliğine ve Bektaşiliğe saldırıyı birinci görev olarak görmüş­tür.

Bütün tek tanrı dinleri ve peygamberleri (Musa, İsa, Muhammed) kutsal kitaplarında (Tevrat, İncil, Kuran) mülkiyeti kutsamıştır. "Tanrı" kavramı erkek cinsinde ifade edilmiştir. Kadın, meta -mal- durumuna indirgenmiştir. Kadını bu düzeyde düşüren, düşkünleştiren tek tanrı dinlerine ve bu dinlerin doğduğu sosyal mücadeleler tarihine bakıldı­ğında, özellikle resmî İslâmın ve sözde laiklerin Kızılbaş Batıni (Rafızî) inanç ve kültürlerini günümüze kadar taşıyanlara karşı "cihat" çağrıla­rıyla uygulayageldiği inkâr, imha, asimilasyon sınıflar mücadelesi açı­sından da anlaşılır bir şeydir.

Kızılbaşlık geleneğinde, kadınlar arasında erkeklerden "kaç-göç" diye bir görenek yok. Müslüman mezheplerindeki gibi uyduruk "teset­tür" modası da yok. Yalnızca kapitalist anarşiden etkilenmiş ve "mo- da"ya uymuş bir iki bayana rastlamıştık Tunceli'nde. Bu bayanların kaşları iyice "yoluk tavuk" misali alınmıştı. Bizim şakayla karışık ve "karnı yarık modası" diye dalga geçtiğimiz bayanların sayısı da azdı. Öte yanda sayıları ve nitelikleri giderek azalan Kadın-Ata'ların anıt mi­sali cemallerine baktığımızda sunî ve yapmacıklık yerine doğallık var­dı. Kadın-Ata'ların kaşları alınmamıştı. Giyim kuşamları da edep ve tö­relere uygundu. Kültürel zenginliğe sahipti.

Dersim'de de çoğu kız ve oğlanlar kot pantolon giyiyordu. Ameri­ka'da sığır çobanlarının giydiği kot pantolon bütün dünyada olduğu gibi coğrafyamızda da âdeta "millî kıyafef'e dönüşmüştü. İlerici, demokrat ve kapitalist yabancılaşmaya bilinçleriyle karşı koyup direnen Dersimli kızlar, memlekete gelir gelmez mahalli şalvar giymeye başlıyordu.

Bölge halkıyla sohbetlerimizde kapitalist anarşinin kadını tüm ana­tomisini açığa vurup çırıl çıplak bir kılığa soktuğunu da dile getiriyoruz. Onlar da bu durumdan hoşnut değil. Bu sohbetlerimizde bir dost şunla­rı söylüyordu: "Onların anlayışına göre kadın özgürleşti, erkekle eşit bir konuma geldi. Kapitalizmin kadınlara tanıdığı bu özgürlük(l) suniliğe, biçime ve apış arası özgürlüğüne indirgendi. Kadın, bu durumda öz- gürleşmedi, daha da düşkünleştirildi." Başka bir arkadaş ise, bu "ağır" eleştiriye karşı şu cevabı veriyordu: "Niçin sinirlerinizi bozuyorsunuz? Bırakın kadın özgürleşsin. Önce 'apış arası' özgürlüğünün ne demek olduğunu denesin. Sonra da 'salaklığı' bırakıp asıl özgürlüğün beyin- de-yürekte, yani Sosyalist-Komünist toplumda olacağını öğrensin..."

Kadının sömürüsü üzerine kurulan din ve devlet anlayışları, Kızıl­baş, Anadolu Aleviliği ve Bektaşi geleneklerindeki kadına değer veren anlayışlar karşısında yüzyıllardır "mum söndü" hikâyeleri, "şapka" uy- durmalarıyla kitleleri kışkırtıp durmuşlardır. Sosyalist-Komünist toplum­larda üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerinin kolektifliğine, kadının da 'orta malı' gibi bu kolektifliğe dâhil edileceği biçiminde yapılan karşı propaganda henüz tümüyle kırılamamıştır.

Sol cenahımızın kurumsallaşma disiplinleri yeni nitelikler kazandı­ğında, hâkim gerici sınıfların kadını düşkünleştirenlerin propagandası da büyük oranda kırılacaktır.

Bir Çuval Una 100 Mark' a Satan Rayberier...

Erkek mekânı, işsizliğin, aylaklığın kol gezdiği kahvelere kadın- erkek birlikte gidiyorduk. Bölge halkı bunu yadırgamıyordu. Meraklı gözlerle "bunlar da kim?" diyenlerin bakışları arasında halkın nabzını tutuyorduk. Kahvelerde pinekleyenler çoğunluktaydı. Bazı masalarda kağıt veya okey oynayanlar da vardı.

Pinekleyenler içinde tespih çeken birine rastlamamıştık. Sünnîler- le Şafilerin çoğunlukta olduğu iller, ilçeler de ise, bunun tam tersi bir görünüm vardı. Hele Erzurum'da teşbih üzerine âdeta bir sanayi ku­rulmuştu. Oltu kehribar taşından çok çeşitli tespihler üretiliyor ve her yöreye satılıyordu. Dersim'de ise tespihli kimseye rastlayamamiştik. Bu, hoşumuza da gitmişti.

Dersim kahvelerine girerken de "esselâmınaleykûm" diyene de rast­lamamıştık. Onlar bu türden bir selâmı kısaltmış "selâm" biçimine dö­nüştürmüştü. Karşılaşmalar ve hal hatır sormalarda ise geleneksel "merhabaları" eksik değildi. "Merhaba Canlar, Merhaba Yoldaşlar, Mer­haba Dostlar" bizim de kimi etkinliklerimizde, panel-söyleşilerimizde kul­landığımız selamlaşmalardandı.

Tanıdık simaların bize karşı hitap tarzı da değişikti. Bilinçli ve ör­gütlü kesimler kime, nasıl hitap edeceğini biliyordu. Böyleleri çoğunluk­lu olarak bendenize "Hocam", "S. Abi", "S. Baba" diyordu (Cezaevin­deki adlî hükümlüler ise, "Dayı" diyorlardı). Bu insanlarımızı düşün­dürmek ve uygun bir hitap tarzını seçmeleri açısından arada bir şakay­la karışık uyardığımız da oluyordu. "Hocam" diyenler geleneksel bir saygının ifadesini dillendirmiş olsalar da, "yahu, burası cami değil, ben de kimsenin hocası değilim..." dediğimde ne demek istediğimi anlıyor­du. Biçimsel "yoldaş" diyenler çoğunlukla yoldaşçılık oynadıklarından, onlara Yoldaş olabilmenin vazgeçilmez ilkeselliğini sıralamaktaydık: "Aynı kurumsal disiplinlerdeki ideolojik, teorik, örgütsel birlikten gelmi­yoruz. Önce Yoldaşlığın gereğini yerine getirelim. Ondan sonra uygun hitap yöntemlerimiz yerli yerine oturur." diyerek konuyu aydınlatmaya çalışıyorduk.

Kızılbaş, Alevi-Bektaşi geleneğinden insanlarımız yüzlerce yıldır "Dost... Dost... diye" inliyordu. "Komünistlerin Birliği" diye diye bir söy­lem tutturan cenahımız ise, komünist olmadıkları için bu türden bir bir­liği gerçekleştiremiyor, en azından Kızılbaşlıktaki gibi bilinçli bir gele­neğin hitap tarzını bile hakedemiyordu...

Bölge halkının ahlâk, edep, hayâ anlayışını artık Kızılbaşlık değil, kapitalist anarşi belirliyordu. Ahlâkçı bilginler ve dinlerin tanımladığı gi­bi bir ahlâk anlayışı taşımıyorduk. "Ahlâk" olarak adlandırılan şeyin hangi sistemlerde, hangi üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkileri çerçe­vesinde ve süreçlerde biçimlendiğini biliyorduk. Bataklıklarda yetişen nadide nilüfer çiçekleri misali çürümüş, çözülmüş bir sosyoekonomik formasyonda yeşermiş nadide çiçeklerimizle karşılaşanca onların var­lığından gurur duyuyorduk.

Bir kahve ziyaretimizde böyle biriyle de karşılaşmıştık. Konumuz bölgenin en hayatî sorunu "iç savaş"ın yarattığı ortam üzerineydi. Ruh ve beden sağlığı yerinde bir genç kahvelerde pinekleyen, kumara müptela olan kimseleri oldukça ağır biçimde eleştiriyor ve hatta onları çok somut örnekleriyle aşağılamaktan geri durmuyordu. Böylelerine duyururcasına da sesini yükseltiyor, kimleri kastettiğini bakışlarıyla da gösteriyordu. "Ben 100 Mark'a gerillaya bir çuval un satıp, sonradan yine 100 Mark'a ihbarcılık yapan ve de devrimci geçinenlerden deği­lim. Rayber ahlâklılardan devrimci olmaz. Onların nerede ve ne zaman ne yapacağı, kime hizmet edeceği ve kimleri satacağı belli olmaz. Asıl devrimci bizleriz!.." diyordu. Böyle bir insan malzemesiyle karşılaşınca çok sevinmiştik. İnsan ve Kızılbaş soyundan böyle bir genç ile tanıştı­ğımıza sevinirken O'nu bütün özellik ve nitelikleriyle de tanımaya ça­lışmıştık. O'da bizlerden hoşnut olmalı ki, daveti üzerine evine kahve içmeye de gitmiştik. Devrimci fikir akımlarıyla bilinçli biçimde tanışma­mıştı. Dürüst, namuslu ve gururlu biriydi. İşçiydi. Eşi de temiz bir ka­dındı. Çocukları da sevimliydi. Evi, oldukça derli toplu ve temizdi. Evinde buzdolabı, televizyon, radyo vardı. Üniversitelerde okuyan ya­kını gençler de vardı. İleri fikir akımlarına açık ve duyarlıydılar. Din ku­rumu böylelerinin "basiretini" bağlamamıştı. Rayberlik Kurumu ve dev­rimci geçinen lümpen proleter unsurların güvenilmez kimliği ve çevirdi­ği dolapları O'ndan ayrıntılı dinlemiştik. İstanbul'un varoşlarında da bu tiplerden çok miktarda insan vardı. Göç etmiş, göçe zorlanmış, geri üretim ilişkileri içinde kapitalist anarşinin kol gezdiği bir kentte işsizli­ğin, yokluğun, yoksunluğun, eğitimsizliğin girdabında pek çok kirli işe girip çıkmışlardı. Bazı devrimci gruplar bu lümpen proleter, yarı- proleter unsurlara karşı "açık çek" veren bir konumdaydı. Zamanla bu­nun verdiği zararları dile de getiriyorlardı.

Varoşlarda ruh ve beden sağlığını yitirmiş kimseler yanında eğiti­lerek cenahımıza kazanılacak insanlarımız da vardı. Fakat böylelerinin iş içinde eğitimi ve dönüştürülmesi çok zordu.

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.