Türkiye'de "sol" siyaset kulvarında gözünü açan pek çok kişi ve grubun sosyal pratikteki serüveni oldukça öğretici (ibret verici) örneklerle doludur.
Genellikle kendi alanında bir dalda hiçbir becerisi ya da uzmanlığı olmayanlar "sol" siyaset kulvarından bir türlü kendilerini uzak tutamıyorlar. Böylelerinin ille de "sol"da bir tutunacak yer aramalarının çeşitli sebepleri olsa gerek?
Adam "marksizm-leninizm-bolşevizm" diye söze başlamış, tip demiş, tekape uvertürleri yapmış, sonradan tebekape telaffuz etmeye başlamış, ideolojik-teorik-örgütsel alanlarda binbir kılığa girip çıkmış, derken yeni bir "vahiy" gelmiş adamcağıza, bu sefer söze "vakıf" diye başlayıvermiş!.. Şimdilerde de kafasını K. Marx'a takıvermiş!.. Leninizm kötüymüş... Marx haklıymış!..
Oh ne âlâ memleket!
"YDD"nin akıl daneleri de "ne yazık ki, Marx haklı" diyorlar, kapitalizmin sosyal ömrünün sona erdiğini kavradıkları için. Kapitalizmin kiralık kalemleri Marksizm'e sataşırken, K. Marx'ın insanlığa bir yöntem, bir anahtar üretip armağan ettiğini kavramadan, büyük bir ikiyüzlülükle O'nu, bir falcı, kâhin veya öngörüleri gerçekleşmeyen bir ütopyacıya indirgemek istemektedir. Geçmişlerinde "sol" siyasete şu ya da bu gerekçelerle bulaşıp, sonradan kapitalist anarşinin kaba güce ve zora başvurması karşısında pes ederek, sistemle "barış akdi" yapılmasının çok daha "akıllı" bir yol olduğunu kavrayanlar da, emperyalizmin ebediliğini propaganda edenlerin safındaki yerlerini almaya başlamıştır. Böy- leleri kapitalizmin ideolojik cephaneliğine, Lenin, Stalin vb. kimliklere şurasından burasından saldırarak katkıda bulunmaktadırlar! Batının "akıllı" teorisyenleri "Marx-Engels ve Lenin'e saldırmayın. Troçki, Mao, Che Guevera'ya sahiplenin. Stalin'i karşıya alın, SB deneyimine saldırın!" yolunda öğütler veriyor.
Batının azılı komünizm düşmanı politikacıları, "artık ClA'ya bir ihtiyaç kalmadı, niçin bu alana yatırım yapalım, Gorbaçov bu işi karşılıksız yapıyor!" demekten kendilerini alamıyorlar... Bu mealde laflar ediveri- yorlar.
"Glasnost-Perestroyka" söylemleriyle dünyanın bütün komünistlerini şaşırtan Bay Gorbaçov'un tarz-ı siyaseti, önceleri yanılsamalı görüş ve yorumlara sebep olmuştu. Yeterince bilgiye sahip olamayan komünistler (hepimiz) âdeta şaşkına dönmüştük. SSCB'ye olan saygı, emperyalizmin karşısındaki sisteme olan bağlılık ve güven, zaman zaman "la hevlâ" çekmemize rağmen, sosyalist kuruculuğa karşı çıkmama geleneğimiz vb. etkenler komünistlerin zamanında tavır alamayışının başlıca sebebiydi.
Bay Gorbaçov ve onun meşrebinden kimilerinin emperyalizmle olan 'göbek bağı' veya 'angajmanı' herhalde sonradan değil, daha ana rahmindeyken başlamıştı. SSCB, sistemdeki çürümenin aşılması için, kendi iç dinamiklerini harekete geçirerek dahi bir 'rota düzeltmesi' yapamıyordu.
SSCB'nin çözülüp başka bir yapıya dönüşmesi sürecinin getirdiği geriye sıçrama dönemi, komünistleri ikiye böldü.
Birinci kümede yeralanlar "YDD", "Küreselleşme", yani "serbest pazar-piyasa"ya teslim olup sağ bir kavis çizdiler. Sosyal ömrünü tüketen kapitalizme teslim olup, onun bir süre daha 'vitrin değişimi' yapmasına katkıda bulunmayı yeğlediler. Dönüş ve dönekliklerini 'teorize' ederek, akıllarınca 'hamamın kubbesinin namusunu kurtarma' yolunu seçtiler, uzun bir sessizlik ve suskunluk, bir 'kuluçka' dönemi yaşayarak. Böylelerinin Türkiye'deki taklitçileri Gorbaçov'un taktiklerine büyük bel bağlamıştı. Fakat bu taktiklerin ne işe yarayıp yaramayacağı kuşkuluydu.
İkinci kümede yer alan komünistler ise, SSCB, Çin, Halk Demokrasileri ve öteki sosyalist ya da ulusal kurtuluş mücadelesi veren "Üçüncü Dünya Ülkeleri"ndeki geriye dönüşün ne demek olduğunu kavramaya çalıştılar. Sosyal kurtuluş deneyimlerinin evrensel ölçüde gerçekleşebilmesi ve yetkinleşebilmesinin yol, yöntem ve araçlarını yeniden üretmenin çabasına girdiler. Marksizm'in yorumu ve pratikte yeniden üretimine daha özenle ve dört elle sarılmanın önemini kavradılar. SSCB'nin başaramadığının çok daha yetkinini ve donanımlısını hayata geçirmenin sevdasına tutuldular. Emperyalizmin ikiyüzlü, yanıl- samalı illüzyon ve görüntülerine aldırmadılar. Çileli, çetin ve binbir zorluklarla dolu uzun yürüyüşlerinin gereklerini yerine getirmeye koyuldular.
İkinci kümede tanımlanan komünistlerin yaptığı saptamaların doğruluğuna bizler de inanıyor ve bu yoldaki ödevlerimizi, her şeye rağmen, yerine getirmeye özen gösteriyoruz. Devrimci ve Marksist Kadroların başka bir seçeneği yoktur, eğer ilkeli, dürüst ve samimi komünist iseler...
Komünistler elbette ilkeli, dürüst ve samimi kimliklerden oluşur. İlkesiz, yanardöner, ikiyüzlü, sahtekâr, ahlâksız, entrikacı, lümpen, entellumpen komünist olur mu? Olmaması lâzım. Fakat ne hazin cenahımızda mütalaa edilen ve hâlâ kendilerini komünist sanan pek çok maskeli asalak, burjuvazinin açtığı kanallarda ve birinci kümede anılan, bizim "naylon komünistler" olarak tanımlamamızla ifade ettiklerimiz hâlâ ortalıkta dolaşabilmektedirler.
Bay Gorbaçov, Hacivat-Karagöz oyunundaki özdeyişdeki gibi: "Yıktık perdeyi eyledik viran, gidip sahibine haber vereyim hemen!" dedikten sonra, saati 50 bin dolar karşılığı reklâmlara tv. röportajlarına başladı. Ardından görüşlerini daha da sistemleştirmek ve 'hizmet'lerini geliştirmek için bir "vakıf" kurdu. Anlaşılıyor ki, emperyalizmin bir süre daha ayakta durabilmesi için onun cephaneliğine eski SB'den yapılan katkı yetmemiştir; daha pek çok katkı yapmak gerekiyor!
Gorbaçov, kimliği, kişiliği ve birikimiyle insanın ve insanlığın sosyal ve enternasyonal kurtuluş mücadelesine hangi bilimsel katkıyı yapmıştır? Yapabilmiş midir?
Ciddî, güvenilir ve donanımlı komünistlerin bu sorulara vereceği cevaplar son derece bilimsel, açık ve nettir. Bay Gorbaçov'un dönemi ve 'görevi' sona ermiştir. Komünistler bu 'kirli' sayfayı kapatmış, yeni bir sayfa açmıştır; sınıflar mücadelesi tarih ve geleneklerimiz arasında "gelenekten-geleceğe" uzanan köprüde, geçmişte yapılan yanlışları bir daha yapmamanın yoluna koyulmuştur, bilinç, inanç ve kararlılıklarıyla.
Bir zamanlar 'Sovyet dalkavukluğu' derekesinde, SSCB'nin dış politikasının kötü bir 'aleti' olan ve "TKP" taklidi yapan Harici Büro elemanları, sudan çıkmış balık misali, büyük bir şaşkınlık ve pişkinlikle yeni 'koruyucu'lar bulmuştur. Gorbaçov taklidi şemsiyeler artık onları koruyamamaktadır. SSCB dış politikasının ardına yatıp "TKP" taklidi yapmak, 'siyasî mülteci'liğin verdiği avantajlarla(!) tarz-ı siyaset artık mümkün değildir.
Peki bu adamlar şimdi ne yapacak? En doğrusu Gorbaçov'u taklit etmektir.
"O 'vakıf mı kurdu, biz de 'vakıf kuralım. Yenilgiye doymayan kumarbaz kafasıyla bu sefer 'TKP' iddiamızı, kamufle ederek vakıflarda deneriz! Vakt-ı keraat gelince solucan misali başımızı kaldırır, kaldığımız yerden 'TKP' taklit ve uvertürlerine yeniden başlarız! Geçmişte 'TKP' adına devirdiğimiz çamlar mı, işçi sınıfını, emekçileri, yoksul köylülüğü, gençliği, aydınları bölüp parçalayan oportünist siyasetimiz mi, PARTİ meselesini, SSCB'nin saygınlığını sömürerek sulandırmamız mı sorgulanacak? Disk, ikade, igede, Baro, T. Yazarlar Sendikası, Barış Derneği, Tös, Töb-Der, kitle örgütleri, meslekî örgütler vb. kuruluşlarda, basın-yayın faaliyetlerinde, 'Bizim Radyo' serüveninde, tekape patentli bütün girişimlerde, burjuva partileriyle yapılan sahte ittifaklarda, udecelerde, sahte tekape Moskova ve Konya konferanslarında, tekape tevkifatlarında, cezaevlerinde, mahkemelerde sergilenen profillerde, tebekape ataklarında, Tarihi TKP'nin ideolojik-siyasal-örgütsel konumu ve saygınlığının sömürülmesinde, komünistlerin birbirinin dilinden anlamaz bir duruma getirilmesi ve varolan örgütlerin emperyalizmin dişine göre binbir parçaya bölünüp parçalanmasında, işçi sınıfını politika dışı tutan, emekçileri politikasızlaştıran niyetlere yapılan katkılarda üstlendiğimiz rol ve sorumluluklarımızın hesabının sorulması mı?" "Geç beyim geç! Türkiye köpeksiz bir köydür. Ne yaparsan yap serbesttir! 'TKP' adına devirilen çamlar unutulur gider. 'TKP' aşkına en büyük çam devirenler ise, 50 yıl sonra romanlara konu olur. Bu da mı tasa? Toplumsal hafıza mı? dediniz? O da ne ki? Türkiye'de toplumsal hafızanın ömrü bilemedin iki, üç gündür, unutulur gider! Geriye ne kalıyor? Geriye; Gorbaçov mukallitlerinin bir türlü hesaba ve "kervana" katamadıkları Sorun Yayınları Kolektifi nin (çalışanlarının) bu konulara değinen sürekli, ısrarlı, inatçı, iflah olmaz ve oportünizmi açığa vuran siyasî yayın çizgisi kalıyor! Bu Kurumlı artık kimse ihbar da edemiyor, çok yönlü 'sinsi kuşatma' politikaları da birşeye yaramıyor. Burjuvazinin bu Ku- rum'u işlevsiz bırakma politikası da artık gerilere tepiyor. Çeşitli komünist parti atak ve uvertürleri de Sorun Yayınları Kolektifini ne teslim alabiliyor, ne de ikna edebiliyor. İyisi mi, gidip onları da 'vakıfa dahil edelim, öneri götürelim. Nasıl olsa "vakıf" müemmen üyeleriyle kendini güvenceye almıştır. Meşruluk ve yasallığı tartışma konusu değildir. Burjuvazinin güvencesi de sağlanmıştır. Tip, tebekape, tekape adına ne kadar tüyleri dökülmüş komünizm taklidi yapan kesimler varsa, hepsi burada cem olmuştur. Tip'i mi eleştirmek istiyorsun, tekape veya tebekape'yi mi, sendikaları mı, sorgulamak istiyorsun, bir başkasını mı, tek tek istediğin kişileri bu "vakıfta istediğin ölçülerde eleştirebilirsin. Fakat "vakıf" siyasetle iştigal etmemektedir. Tarihle uğraşmaktadır. Tarihimizi öğrenmek istiyoruz. Sosyal mücadele tarihimizin bütün belgeleri, tekape vb. örgütlerin arşivleri elimizdedir."
SSCB dağılırken Kızıl Ordu ile KGB'nin arşivlerinin dolar karşılığında ABD, AB, CIA vb. istihbarat örgütlerine satıldığını ibretle gazetelerden okumuştuk. "Vakıf" kuranlar da kapitalist bir ülkenin kütüphanesine, tekape'nin ellerindeki arşivlerini 20 yıllığına satmış veya kiralamışlardı. Uluslararası kapitalist sistemin elindeki bu malzemelerin Türkiye'de açıklanıp-açıklanmaması üzerine büyük bir tartışma da açmıştı, bizim naylon komünistlerimiz. Ki, onlar tekape aşkına o kadar fazla adres kaydırması yapmıştı ki, neden tartıştıkları dahi anlaşılmıyordu. Doğrusu tekape'nin adresi neredeydi? Ödepe'de mi, sip'te mi, emep'te mi, kimi "sol" gazete ve dergilerde yapılan çağrışımlarda mı, burjuva basınında boy gösteren hamaset dolu yazı dizilerinde mi, hesapsız tekape kurma çağrılarında mı, kimi kapalı toplantılar yaparak tarihimize sahiplenmek, örgütler anarşisine dönen tekape mukallitlerinin özlem ve iddialarını kursaklarında bırakmak isteyen çevrelerde mi?
Şimdilik "vakıf" diye söze başlayanlar o kadar iddialı ki, aralarına katılan bütün eski komünistlerle, âdeta bir tarikat mensubu gibi hasret gideriyor, toplantı ve paneller düzenliyorlar. Bu etkinliklerinde kazara bir münafık ses çıkarsa onu da, prof. tarihçi görevli arkadaşlarının marifetiyle "terbiyesizlik yapma, otur yerine!" diyerek azarlayabilmektedir- ler. Kendilerini o kadar güvenceye almış olmalılar ki, artık bizleri de bu "kervana" dâhil etmenin zamanının geldiğine karar vererek "ikna" turlarına başlamış oluyorlar. Gerekçeleri de şöyle: "Siz her kitabınızda şu an yaptığınız işin -görevin- Bilim Kurulu, Enstitü, Akademi'ler tarafından yapılmasının daha doğru olduğunu söylemiyor musunuz? İşte 'Vakıf kuruldu. Sizin de yeriniz artık burasıdır. Gelin sizler de katılın. 'Vakıf sizin 25 yıllık hülyanızı gerçekleştirdi, burası da bir Bilim Kurulu, Enstitü ve Akademi demektir!"
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, Kolektifimiz şekilsiz, herhangi bir enstitü, bilim kurulu, akademi dememiştir; İSP'nin güvencesi ve disipliniyle oluşturulmuş Enstitü, Akademi vb. kurumların önemini ve oluşturulmasını bilince çıkarmak istemiştir. Bunun kavgasını vermiştir. Tarihî TKP geleneğimizi çarpıtıp sulandıran ve de sömürenlerin Gorbaçov vari dönek, naylon komünistlerin tepeden, paşa gönüllerince kurulmuş ve bu doğrultuda tahkim edilmiş bir "vakıf" kurumlaşmasına kimileri gibi timsah gözyaşlarıyla nasıl katılır ve böylelerine nasıl kan veririz? Leninizme dil uzatan, bir zamanlar sıktığı eli şimdi ısırmaya kalkan, sahte sosyalist demokrasi numaralarıyla burjuva basın-yayın ve tv.'lerinde arz-ı endam edenlerin kervanına nasıl katılırız?
Anlaşılan o ki, bu baylarımız hayatlarında ne kendilerine, ne hitap ettiği kimselere ve ne de topluma karşı ilkeli, dürüst ve samimi olmuşlardır. İlkeli ve tutarlı olmak ise bilcümle naylon komünistlerin harcı değildir, olamaz.
Kolektifimiz çalışanları ne geçmişte ne de günümüzde, işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın davasını sulandırıp çarpıtan, komünistleri binbir atak ve entrikacı yöntemlerle bölüp birbirine düşüren bir girişimin içinde olmuştur. Kolektifimiz, PARTİ yerine ikâme edilmeye çalışılan kamufle edilmiş kuruluşlar yerine, öteden beri angaje olduğu "Komünistlerin Birliği" sorunsalını gündeme getirmiştir. Bu duruşunun gereklerini yerine getirme çabasındayken, ne sağ teslimiyetçi, ne de "sol" teslimiyetçi oportünizme yeşil ışık yakmış ya da açık kapı bırakmıştır. Hele devrimci tarih ve geleneklerimizi sömüren kesimlere, Marksizmi çarpıtmada burjuvazinin yanında yer alanlara, reformizm veya sosyal- reformizme kayanlara, şoven veya sosyalşovenizme terfi edenlerle herhangi bir ilişkimiz olmadığı gibi, bu akımlara karşı olduğumuz gerçeğini yeterince gösterdiğimizi sanıyoruz.
Türkiye'de Marksizm ve PARTİ adına yapılmak istenen çarpıtmaları açığa vurup etkili olmanın yolu, 'Bağımsız Sınıf Tavrı'nı sergileyip gözetenlerin yukarıda anılan iki tür kümelenme arasındaki farkı kalın çizgilerle bilince çıkarıp ayrışmalarından geçiyor. "Komünistlerin Birii- ği"ni gerçekleştirmek isteyenler yığınağı bu cenaha yapmak durumundadır. Şekilsiz, amorf örgüt ve kurumlarda nefes tüketip zaman kaybedenleri, bu cenaha çekmek gerekiyor. Sağ teslimiyetçi oportünizm, bir yandan burjuvazinin yedeğinde kendi konumunu tahkim etmek isterken, öte yandan Devrimci ve Marksist Kadroların, bu türden niyetlerinin önünde en büyük engel olduğunu biliyorlar. İlkesiz ilişki ve duruşlarıyla, içtensiz önerileri de zaten bunu gösteriyor.
10 Eylül 1920'de Tarihî TKP'nin oluşturulmasını sağlayan kadroların 28 Ocak 1921'de katledilmesinden daha sonra ve büyük ölçüde Dr. Şefik Hüsnü Değmer ve arkadaşlarının yönetime gelmelerinden başlayarak TKP, resmî tarih anlayışı ve resmî ideolojilerin ("kemalizmin") yörüngesine girmiştir. TKP'nin bu kanadının bıraktığı kötü mirasın izleri günümüzde de varlığını sürdürmektedir.
10 Eylül 1920'nin devrimci geleneği, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının TKP'si, Dr. Şefik Hüsnü Değmer ve arkadaşlarının TKP'si, resmî tekapeler geleneği, devletle bütünleşme numaraları, muvazaa partileşmeleri ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken konulardır. Hele hele bu sürecin uzantısı olduğunu iddia eden Laz İsmailgillerin tekape'si, tebekape'si, bu sürecin dürüstçe değerlendirilebilmesi mücadelesinin üstüne tüy dikivermiştir!
Naylon komünistler tekape ve tebekape serüvenlerinden sonra "ydd"ye uygun bir yaşamı seçmişlerdir. "Vakıfları da bu seçimlerinin bir ifadesidir. Devletle bir çelişkisi olmayanların sistemle bütünleşme atraksiyonları son derece doğaldır.
Yaşamları boyunca, sistemin kaba güce ve zor'a başvurduğu tüm koşullarda, "özeleştiri" yapıp "kemalizme" sığınarak savunma pozisyonlarına giren bilcümle naylon komünistler, elbette tarihsel haklılığın gururuyla dik durup karşı taaruza geçemezdiler. Böylelerinin günümüzdeki "son durağı" Leninizmin reddiyesidir.
Çok sıkça tekrarladığımız bir cümleyle naylon komünistleri cevaplayalım: Birgün gelecek, işçi sınıfı, kendi adına ve sosyalizm adına ahkâm kesen bilcümle avantüryenin tabelasını indirecek, hem kendini, hem de sizleri kurtaracaktır!
Son sözü devrimci işçi sınıfı söyleyecektir.
Bilimsel sosyalizmin teori-pratiğine sataşıp reddedenlere tarihsel ve sınıfsal cevabı modern proletarya verecektir. Bizler de bu kavganın içinde olacağız!..
20 Haziran 2000
* SORUN Polemik'in Notu:
"'TKP' Ataklarından Sonra 'Vakıf Atağında Yapılmak İstenen Bir Tarz-ı Siyaset" Başlıklı yazı Sorun Yayınları Kolektiffnce Ocak 2001 yılında, Kolektifimiz adına Sırrı Öztürk imzasıyla yayınlandı. (Ayrıntılı bilgi için bakınız: Sırrı Öztürk, Devrimci Siyasî Terbiye-Diplomasi-Ahlâk, Sorun Yayınları, 2001, s.72-79)
Harici Büro "TKP" kadrolarından Bay Yaşar Nabi Yağcı (namı diğer Haydar Kutlu)'nın temsil ettiği ve anılan partinin hiziplerinden biri TÜSTAV (Türkiye Sosyal Tarih Araştırmaları Vakfı)'da kümelenmişti. Dokuz adet hizbe ayrışmış bir siyasî hareketin ne bilimsel bir tahlili ne de özeleştirisi yapılmıştı. Hayat ve mücadele Bilimsel Sosyalizm- Komünizmin temel referans ve ilkelerinden ve de 10 Eylül 1920'lerin tarihsel devrimci geleneklerinden yararlanmayanların örgütlenme ataklarının hayat ve mücadelede likide edilişinin ilginç örneğini sergilemiştir. PARTİ ve Partileşme Sorunu konularında ilke, kural, yöntemleri kaldırıp atan, kendi içinde sosyalist demokrasiyi uygulamayan, Marksizm- Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi'nden yararlanmayan; normları işletmeyen bir örgütlenmenin, özgün adıyla "1973 Atılımı"nın dram ve trajedisi Devrimci ve Marksist Kadrolar arasında çeşitli ve çok yönlü tartışmaları getirmiştir. Bu türden bir örgütlenmede son derece iyi niyetli, bilinçli, militan, özverili ve çalışkan kadrolar bu sürece eleştiri yöneltmiştir. Yapılan eleştiriler; 10 Eylül 1920'lerin devrimci geleneklerini, partileşmedeki yöntemlerini bir türlü kavrayamayan küçükburjuva kariyerizmini ve ihanetlerini bir türlü açığa vurmaya yetmedi. Bu sürecin hesabı sorumlularından sorulamadı. Yaşanan likidasyon ve çıkarılan derslerle sonuçlar sorumlulukla ve de olması gereken yerde tartışı- lamadı.
Komünizm adına tarihimizdeki yaşanan yanlışlardan kopuş deneyimleri de (THKO, THKP-C, TKP (ML) vb.) başarısızlıklarla sonuçlanmıştır. Süreklilik içinde kopuş ancak tutarlı bir hazırlık çalışması ile /. TTKK den II. TTKK ( II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi)' ye taşınacak kadroların "Komünistlerin Birliği"ni gerçekleştirmesiyle ancak aşılabilecektir.
"TKP"nin günümüzdeki hizipleri, hayat ve mücadelenin açığa vurduğu "dar gruplaşmaların kanalına girdi. Görenekleri liberal, tasfiyeci, reformist, yeni-sol, postmodern sol, "ulusal" sol örgütlere parsellendi. Bazı Devrimci ve Marksist Kadroları ise, "dar grup" çağının aşılıp, hareketin merkezi otoriteye kavuşturulması için geleneklerini koruyup sürdürdü. Tarihî TKP'nin devrimci geleneğinden geleceğe uzanan yürüyüşünde örgüt ile PARTİ'nin, sınıf ile iktidarın ve DEVRİMin ne demek olduğu bilinçlerde yeniden şekillenmeye başladı.
"TKP"nin likidasyonu sürecinde ve öncesinde sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı olan bir partileşmenin yolunu döşemeye aday kadro-
S.P. F/4
lar da bu süreçlerde boş durmadı. Anılan-anılmayan etkinlikleriyle, ba- sın-yayın araçlarıyla Partileşme Sorunu'nun bir daha bu düzeyde sö- mürülmemesi için nelerin yapılabilirliğini bilince taşıdı. Uyarı, öneri ve eleştirilerden geri durmadı (Telif Kitap ve Derg/lerimizde ayrıntılı bilgi ve belge vardır). Yerli iç deneyim birikim zenginliğimizi 10 Eylül 1920 geleneğimizle yeniden buluşturmayı amaçlayan etkinliklerimiz hem sistemi hem de küçükburjuva kariyerizminin "parti kurma ataklarını" düşündürüp harekete geçirdi. Doğallıkla trenin makası likidatörlere açıldı. Devrimciler, Marksistler çifte kilit altında tutuldu...
SİP örgütü, Harici Büro "TKP"sinin likidasyonunu "yerinde" değerlendirerek, "siyasî mülteci" kimlikleriyle ve de "1973 Atılımı" yöntemleriyle kendi gruplarını hemencecik, kendiliğinden ve de keyfî yöntemlerle TKP ilân ediverenlerin serencamını gördükten sonra, onlar da hemencecik örgütlerini "KP" olarak, ardından "TKP" olarak ilân etmekte bir sakınca görmedi! Devrimci tarihimizi, geleneklerimizi binbir idealizasyon ve mistifikasyon yöntemleriyle sömürmek artık "umur-u adliyeden" işlere dönüşmüştü!..
Oysa Tarihî TKP geleneği I.Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi (I.TTKK)'n\ örgütleyerek partileşmişti. I. TTKK hiçbir komünisti dışarıda bırakmamak üzere çeşitli hazırlık çalışması, istişari toplantı, konferans, kurultay, vb. temas ve etkinliklerden sonra KONGREde oluşturulmuştu, İnşa edilmişti. Kurulmuştu. Tarihî TKP'nin sosyal meşruiyeti ile devrimci yasallığı uyguladığı yöntem sayesinde asla tartışılmamıştır. Programı, tüzüğü, strateji-taktikleri, kadroları yasal ve meşru idi. Dönemin en ileri ilkelerini kolektif olarak üretmişlerdi.
SİP örgütü devrimci geleneklerimizin isim, sıfat ve geleneklerini çalma işinde ya da "alan kapatma"da Troçkizmden-entrizm yöntemlerinden oldukça fazla yararlanmıştı. Aynı zamanda İ. Bilen'in parti kurma "ataklarından ve de o dönemin kadrolarının kariyerizm duygularını kullanma geleneğinden ve kariyerist kimlikleri içine alma yöntemlerinden de yararlanmıştı. Sosyalizm-komünizm aşkına sosyal-pratikte ne kadar nal eskiten kişi ve grup varsa bunların tamamı SİP'in "TKP"sine inkılâp edişinde rol ve sorumluluk ta almıştı!
Sözü fazla uzatmadan konuya gelelim.
SİP tekapesi şimdi de TÜSTAV'ı bilinen yöntemleriyle ele geçirdiğini duyurmuştur. Nasıl mı? Artık orasını karıştırmayın; 100 kişilik bir 'hazır kıtayı' TÜSTAV'a hile-i şerriye yöntemiyle üye kaydedersin, kendi meşreplerinden Y. Nabi Yağcı'nın şeriki ve tebekape başkanı Nihat Sargın'ı ve TÜSTAV'ın içindeki görevlileri yanına alırsın, TÜSTAV üyelerinin haberi dahî olmadan kongre toplar ve "Vakfı" ele geçirirsin. O kadar basit işte!..
SİP tekapesi Tarihî TKP'mizin yalnızca adını çalıp kullanmıştır. "Alan kapatma", isim ve sıfat çalma işinde Kolektifimiz çalışanlarının da içinde olduğu "Sanat Cephesi'nin de ismini çalmıştır. (Bkz. Ahmet Temizel, "Oportünizmin Yeni Emek Hırsızlığı 'Atak'ları", SORUN Polemik, Sayı:20, Mart 2006, s. 120-122. "...Şimdi kalk, 10 Temmuz 2005'de gerekli işlemlerini tamamlayarak kaydını yaptırdığımız www.sanatcephesi. org internet sitemizin ve bu yoldaki hazırlık çalışmalarımızın önünü kesmeye matuf aynı isimde bir dergi çıkartmayı dene. Gerektiğinde kemalist, gerektiğinde antiemperyalist, işçilere vatanperverlik aşılama meraklısı zevatın pragmatist politika manevralarına bir halka daha...")
Aynı zamanda kendilerine yapılan uyarılar karşısında iki meçhûl adamını Kolektifimize göndererek "TKP'nin emri(!): Neşriyatınızı durdurun!.." tebligatında(!) bulunacak kadar "cürretkâr" olmuştur... (Ayrıntılı bilgi için bakınız: SORUN Polemik, Sayı:4, Güz 2002, s.146-149, "Devrimci ve Marksist Sol Kadrolara Açıklama")
TÜSTAV; belge tekelciliği, belge fetişizmi ile hakikî bir Komünist Parti'nin yokluğunda ahkâm kesen bir yerdir. Sistemin ve AB'nin kirli koruyuculuğuna sığınanların karargâhıdır. 10 Eylül 1920 Tarihî TKP'mizin Devrimci mirasından korkanların, bu tarihi yeniden ayakları üzerine oturtacak Proletaryanın tarih ve sınıf bilincini köreltip çarpıtmak isteyen görevlilerin yeridir. Tüm naylon komünistler gibi TUSTAV'cılar da elbette hakikî Komünistlerle, Proletarya Devrimcileriyle karşılaşacak, tarih ve sınıf bilinçli kadrolarla mutlaka yüzleşeceklerdir.
TÜSTAV'ın "el değiştirilmesi" bizlere bu süreç ve örgütlenmeler karşısında asla sessiz kalmadığımızı, en azından "politik açığa vurma" konusundaki görevimizi anında yerine getirdiğimizi belgelediği için, Dergi'mizin bu sayısında yeniden yayınlanması uygun görülmüştür.
22 Şubat 2007
