Resmî Tarih Polemikleri - 9

Tolga Ersoy

Neleri anımsayıp neleri anımsamayacağımıza kim karar veriyor, peki ya unutacaklarımıza ya da daha da ötesinde yok sayacaklarımı­za? Bu "karar süreci" nasıl bir müdahaleyi içeriyor? Belki de yanıtlan­ması daha acil bir soruyu "bu sürecin neresinde olduğumuz" oluşturu­yor. Durduğumuz, olduğumuz yerin belirlenmesi önemli, çünkü ancak bu saptamadan sonra ideolojinin kendisini yeniden üretme sürecindeki işlevimizin daha net bir şekilde çözümlenmesi olanaklı hale gelebiliyor. Yoksa neleri unuttuğumuzu sorgulamamız olanaksızlaşıyor; "neleri unuttuk" sorusu, bu türden bir sorgulamanın başlangıcı için yeterli sayı­labilir, en azından hâlâ sorgulama yeteneğine sahip olunduğunu göste­rir, yitip gitmek üzere olan.

İdeolojinin en önemli dayanaklarından, savunma mekanizmaların­dan birisidir "kolektif hafıza" denen şey, onu öyle övüp, abartıp fetiş "nesnesi" haline getirmeyelim. Çünkü resmî ideolojinin kendisini var etme, yeniden üretme yollarından birisini de nelerin anımsanıp nelerin anımsanmayacağına ya da nelerin yok sayılacağına dair toplumsal ha­fızaya yönelik müdahalesi oluşturur. Hafıza konusundaki indirgemeci (=bireysel?) yaklaşımın yol gösterici olacağını düşünüyorum, çünkü bi­limin sağladığı olanaklarla birlikte eldeki veriler herhangi bir şeyin her­hangi bir şeyi ile ilgili anımsayışın tümüyle bireysel olduğunu göster­mektedir. Anımsanan, anımsandığı haliyle bireye özgüdür, bireyseldir ve ancak bireyle birlikte var olmaya bağımlıdır. Anımsanan bireye özel­dir; formel ve informel bir yığındır, bu yığının içinden çekilip alınandır. İdeolojinin işlevi ve müdahalenin amacı bu yığın içinde formel alanın alabildiğine geniş olmasını sağlamaktır. Bu genişlik kolektif hafıza de­nen olgu ile doğrudan bağımlıdır. Burada onun aygıtları işin içine girer. Eğitim ile, şartlandırma ile ya da gerektiğinde zor ile bireysel hafızadaki söz ettiğimiz alanın ideoloji açısından işlevsel olmasına özen gösterilir. Bu bağlamda işlevsellik nedir? Yanıtımız, "imgeler-simgelerle karşıla­şıldığında, egemen ve resmî ideoloji tarafından, eğitim, şartlandırma, zor vesairelerle dayatılmış bilginin sorgulanmaksızın erk tarafından be­lirlenmiş haliyle anımsanıp 'kendisini doğrulatmadaki' becerisidir" şek­linde olabilir. Böylece ideolojinin bu bağlamdaki dayatmalarına maruz kalan tüm bireylerde, bu bireylerin oluşturduğu topluluk ve toplumlarda ortak bir anı birikiminin oluşturulması sağlanır. Bu öyle bir anı birikimi­dir ki çerçevesi kesin hatlarla çizilmiş, sınırları ve içeriği net bir şekilde belirlenmiştir. Ne kadar çok bireyin beynine bu yolla ulaşılmış olursa olsun şaşılacak bir şey: herkesin anımsayışı birbirinin tıpatıp aynısıdır.

Anımsayışlardaki bireysel farklılıkların en aza indirgenmesi, benzeş­mesi ya da benzer kılınması ideolojik müdahalenin başarısının göster­gesidir. Örneğin otuzlu yılların sonlarında "on dokuz mayısın" ne anla­ma geldiğini devletin kurucu kadrosu bile unutmuştu, kendilerine anım- satılmasına karar verildi ve bu anımsatmanın biricik kaynağına (Nutuk) işaret edildi ve böylece "cumhuriyetin" kuruluşundan on dört yıl sonra kutsal metine gönderme yapılarak yeni bir bayram ilân edildi ve "kolek­tif hafızanın oluşturulması" yönünde ideal bir örneğe sahip olmamız sağlandı.

"Konumuza" dönersek resmî ideolojinin kolektif hafıza dayanağı neredeyse bir tanedir; diğerleri ya yanlıştır ya da bu veya vesaire ne­denlerle unutulmaya mahkûmdur; ya da belki de en önemli olanı, zaten yoktur. Resmî ideolojinin gücü bu "yok sayma" konusundaki ikna edici­liği ya da becerisi ile de doğru orantılıdır diyebiliriz. Bu güç yeni oku­mayı olanaksız kılarken yeniden okumayı dayatır, en iyimser yaklaşım­la dayatılan eski okumaların yeni müsveddeleridir. Ve resmî tarih temel metne göre yeniden okumalardan oluşur, hiç kuşkusuz kopya her za­man için aslından kötüdür ve çoğu zaman bu "kötülük" durumu metin­lerdeki çelişkilerin derinliği ile kendisini gösterir. Yeni okumalar önceleri zor yoluyla önlenirken, zaman içinde, yeni okumalara ancak yeniden üretilen bilginin yargısı ışığında olanak sağlanacaktır. Bugün "İstiklâl Harbi" ile ilgili olarak resmî tarihin temel kitabı Nutuk'tur ve harbin tarihi bu metinde gösterildiği biçimde üretilmiş ve bu üretim doğası gereği tartışma dışında bırakılmıştır. Kaldı ki bu bağlamda yapılan tartışmala­rın "kolektif hafıza" olgusunu değiştirecek gücü kalmamıştır. Zaman ol­gusu paradoksal olarak "resmî tarihin kendisini yeniden üretmesi işine" yaramıştır. Resmî tarih üzerine yapılan sorgulamaların çoğu resmî ide­olojinin kalkanlarından biri saydığımız kolektif hafıza engeline takılmak­tadır. Zaman totaliter üretimin koruyucusu olmuştur. Bu bağlamda resmî ideoloji/tarih eksenli yapılan tartışmalar-polemikler ancak demok­ratik bir hak durumuna indirgenmektedir ve söylenenler dile getirdiği­miz türden dayatmalarla arındırılmış beyinler için bir şey ifade etme­mektedir: "ha öylemi..." "doğrusu bu değil miydi..." vs... Resmî ideoloji­nin temel politik yaklaşımının indirgemeci pragmatizm olduğu anımsa- nırsa reel-politik denen şeyin kolektif hafızayı sağlam tutan bir unsur olduğu da görülecektir; "bireysel hafızamıza" güvenmek istiyorum!

"İstiklâl Harbimize" dönelim; 1914/1919-1923/1925 süreci için han­gi anlatım toplumun hafızasına kazınmayacak şekilde yazılmıştır? Tabi ki iktidarı ele geçirenlerin, iktidar mücadelesini kazananların böyle bir hakkı olabileceği iddia edilebilir! İddia edenlerin hakka sahip olanlar ol­duğu da unutulmamalı! Ya kaybedenler neler anlatıyor; savaşı kazan­mış ancak iktidar mücadelesini kaybetmiş olanlar ne anlatıyor, bırakın ne anlattıklarını bu pozisyonda olanların isimlerini anımsıyor muyuz? Bu soruya yanıt ararken atlanmaması gereken iki soru daha var ki en az ilki kadar önemli: "anımsadıklarımız resmî ideolojinin/resmî tarihin müdahalesinden ne kadar bağımsızlaşabiliyor?" bu bir, ikincisi "iktidar mücadelesini kaybetmiş olanların 'geride kalan zamanlarında' bu mü­dahaleden ne kadar bağımsızlaşabildikleri." Okuyucu bu soru dizisini dilediğince uzatabilir tek bir sorumluluğunu yerine getirmek kaydıyla: sorgulamak!.. Hiç kuşku yok ki bu sorular dizisinde yer alacak sorular­dan biride başta sorduğumuz soru olmalı: biz neredeyiz? Günlük ya­şamın her anında bu soruyu kendimize sorarken bulursak kendimizi, şaşırmayalım. Şaşırmamız gereken şey bu sorgulamanın nedeni olma­lı. Yaz aylarında "billboard'ları" süsleyen bir afişte "Lozan onurumuz- dur, sahip çıkalım" diye yazıyordu. Lozan denince kolektif hafızanın hangi resmî gördüğünü kısaca "anımsayalım"; hem bir imge hem de bir simge olarak Lozan'ın çağrıştırdığı: tam bağımsızlık, antiemperyalizm, devletçe tanınma vs. argümanlar ve retoriklerdir. Lozan'ın çağrıştırdık­ları arasında "emperyalist dünya düzenine biatla" ilgili konular "daya- tılmış-ezberletilmiş kolektif hafızanın" içinde kendisine yer bulamaz an­cak bir lütuf edasıyla demokrasilerde tartışma hakkımızın saklı oldu­ğundan söz edilir ki bu hakkın da bir sınırı vardır ve oldukça dardır. Oysa resmî ideoloji/söylem resmî tarihimizin temel argümanlarından bi­ri oluşturan Lozan'ın sadece adını anarak söylemek istediği her şeyi söylemekte ve anımsatmak istediği her şeyi -daha önceden iyi bir şe­kilde yazdığı için ya da her türlü zor unsurunu kullanarak ezberlettiği için- anımsatmaktadır. İlân tahtasındaki slogana dönersek şimdi bunu faşist bir parti aracılığıyla yapmaktadır. Bu iş için "ilân tahtası" yerine "billboard" kullanması ise yalnızca bir ironi olup hiç kuşkusuz tam ba­ğımsızlık söylemi ile çelişmemektedir. Onunki böyle bir bağımsızlıktır. Kış aylarında aynı yerde karşımıza çıkan bir diğer afiş ise yazının ilk bölümünün "nedenini" oluşturmaktadır; ancak yakından bakınca ze­mindeki resmîn ne olduğunu anlayabiliyoruz, doğal olarak "slogan" ön plana çıkıyor; o da şöyle: "AB yolu Sevr'e çıkar, savunanlar ya gafildir ya hain" imge ve simge tercihleriyle özel olarak incelenmesi gereken bu sloganı biz ele aldığımız "hafıza" olgusu bağlamında kısaca irdele­meye çalışacağız. Öncelikle belirtilmesi gereken bir konu var; dil itiba­riyle tümüyle resmî ideolojinin kutsal metinlerinden fırlayıp günümüze düşmüş gibi duran bu afişin altında "devletçi" ya da faşist bir partinin imzası yok; imza bizden gibi gözüküyor. Diğer taraftan naçizane kişisel görüşümü de ifade etmek istiyorum, sosyalist olduğunu iddia eden par­tilerin adındaki "HALK" ibaresinden rahatsızlık duyulması gerektiğini düşünüyorum. Bunu ister paranoyama, isterseniz solun "derin teorileri" konusundaki bilgisizliğime verin, eleştirileri kabule razıyım ancak tek­rarlamakta sakınca görmüyorum: siyasî argüman olarak "halk" unsuru­nun kullanılmasından rahatsızlığım devam edecek. Önce okuyucuya bir soru soracağım ve ardından bir sözlüğe danışacağım: resmî tarihin kutsal metinlerinde en sık tekrarlanan iki sıfat hangisidir? Şimdi sözlü­ğümüze dönelim ve afişteki sloganı biraz açalım: hain: hıyanetten (Arapça) geliyor, anlamı, hıyanet eden, vatan haini olarak gösteriliyor. İkinci sıradaki anlamı (!): zarar vermekten veya üzmekten hoşlanan kö- tülükçü... Gafil: ihtiyatsız, çevresinde olup bitenleri sezmeyen, gaflette bulunan anlamında Arapça kökenli... Bu kadarla kalınmamış, afiş ha­zırlayıcılarımız işi daha sıkı tutmuşlar; aslında bu iki tanımlama/sıfat kolektif hafızamızın nakşedildiği beyin hücrelerimizin yeterince uyarıl­masını sağlıyor artık leb demeden leblebi anlaşılacakken leblebi arzı endam ediveriyor: Sevr.

Sevr resmî ideolojinin temel metinlerinde Lozan'ın karşıtını oluştu­rarak ünlenen bir emperyalist sözleşmenin adı. Hiç kuşku yok ki em­peryalizmin çıkarlarına hizmet amacıyla birinci paylaşım savaşı sonu­cunda hazırlanan çok sayıda plandan yalnızca ve yalnızca birisi. Ancak "her nedense" diğerlerine resmî tarihte pek yer verilmiyor. Ve onun gibi bir emperyalist program olan Lozan ile karşılaştırmalı değerlendirme­lerde Sevr öcüsü dillendiriliyor. Evet Sevr bir emperyalist programdır, projedir tıpkı Lozan gibi. Sevr sakat doğmuş bu nedenle yaşama şansı bulamamıştır, kaldı ki en baştan itibaren Sevr programının emperya­lizmin bölgedeki çıkarlarını yeterince koruyamayacağı, emperyalistler arası çatışmaları körükleyeceği görülmüş daha sonraki tartışma süreç­leri dışında da pek gündeme getirildiği görülmemiştir. Nisan 1920'de bir dizi toplantının ardından Osmanlı yetkililerine dayatılan Sevr devletin fi­ilen sonu anlamına geliyordu ve Osmanlı delegeleri önce imzalamamış ardından zor kullanılarak oluşturulan yeni delege kuruluna imzalatıl- mıştır. Sevr denince kolektif hafızamıza değişmez biçimde gelen ilk gö­rüntü tarih atlaslarındaki paylaşım haritasıdır ki hakkını vermek lâzım, yeterince ürkütücü bir görüntüdür. Ancak "ne kadar uygulanabilir oldu­ğu" ya da "uygulanabilme potansiyeli" söz ettiğimiz gibi temel sorumu­zu oluşturmalıdır. Sevr anlaşmasının Osmanlı delegesine zorla imzala­tıldığı günlerde, bu anlaşma ile Adana-Maraş-Antep başta olmak üzere geniş bir toprak parçasını verdiğimiz Fransızlarla bir anlaşma imzala­narak görüşmelere başlanmış ve bölgede süre giden yerel mücadele­nin de itelemesiyle bir süre sonra Fransızlar Sevr ile aldıklarından daha fazlasını terk ederek çekilmişlerdir, aynı şekilde "turizm cennetimiz" Akdeniz bölgesini ele geçiren İtalyanlar da neredeyse daha çıkamadan bölgeyi terk etmiş bulunmaktadır. (Birinci Savaş sonrası zayıflayan ve sosyalist hareketlere karşı politika geliştirmek zorunda kalan iki emper­yalist devlet) Sevr ile Fırat'ın doğusu Ermenilere bırakılmaktadır; bura­da amacın Sovyetlere karşı bir koz kullanımı olduğu açıktır. Ermeniler­le Yunanlılar bu süreçte millîyetçi hezeyanlarının ve bu hezeyanları iyi kullanan emperyalistlerin oyununa gelmişlerdir (diyebilir miyiz? Yunan ve Ermeni sosyalist devrimcilerinin bu süreçteki mücadelelerinin ne ol­duğu hakkında kışkırtıcı bilgiler resmî ve resmî olmayan resmî tarih ta­rafından büyük bir özenle saklanmaktadır, bu dilleri bilen aydınlarımıza bu türden metinleri gün ışığına çıkarma görevi düşmektedir.). Ancak Sevr ile ilgili olmak üzere Sevr Anlaşması ile ilgili temel soru ya da so­run bunlar değildir; Sevr ile İngiliz hakimiyetine bırakılan toprakların ne kadarının, ancak ne kadarının ve niçin geri alınabildiğidir ki, "emperya­lizmin öcü masalı" olarak tanımlamakta bir sakınca görmediğim Sevr anlaşması eksenli bu sorunun yanıtı bir "antiemperyalizm masalı" olan Lozan eksenli verilmektedir ve bu bağlamda Lozan, Sevr anlaşmasının devamını oluşturmaktadır. Lozan ile bölge -petrol- hakimiyeti İngiliz emperyalizmine bırakılmıştır ki Sevr ile İngilizlerin de istediği zaten bundan ibarettir; daha fazlasında zamanla alacaklarını düşündükleri için Lozan sürecinde ısrarcı davranmadıklarını biliyoruz. Hiç kuşku yok ki afişteki sloganla harekete geçen "kolektif hafızamız" bunları sorgu­lamıyor, afiş hazırlayıcılarının da bu sorgulamadan uzakta durduklarını düşünüyorum çünkü uyarı özneleri böyle bir özellikte değil. Bu sloganla bireylerin kolektif hafızasına sığınılarak "derin" ulusalcı kanallara akıl- maktan başka bir şey yapılmıyor. Kullanılan dil seçilen imge-simgelerle bu slogan bireylere Lozan "şahlanışını" anımsatıyor tabii resmî tarihin tarif ettiği şekliyle; masal. Göndermeleri de unutmayalım: Lo- zan=antiemperyalizm ya da bağımsızlık vesaire, Sevr=emperyalizm ya da AB=emperyalizm. İki doğru bir yanlış, ancak bilimsel bir bakışta bir yanlış iki doğruyu götürüyor!

Soluklanmak için bir ara not: afişteki sloganın gizemli çekiciliğine takılıp kaldığım için zemindeki resmî inceleme fırsatım olmamıştı. Bu bir fırsat; dikkatlice incelememi tamamladım: sollamanın serbest oldu­ğu bir yol fotoğrafının üzerine iliştirilmiş bir dizi fotoğraftan oluşuyor. Fotoğraf dizisi Sevr haritası ile başlıyor, "kurtuluş savaşı" görüntüleri hemen bu haritanın yanında, bunu 12 Eylül sonrası hükümetlerin em­peryalistlerle birlikte çektirdikleri fotoğraflar izliyor ve dizi ülkede büyük infial uyandıran Amerikalıların Ortadoğu haritası -yenisi!- ile son bulu­yor. Anlayana...

Bu sloganın/afişin, adından hiç söz etmeden resmî ideolojinin te­mel argümanlarını/değerlerini olumladığını söyleyebiliriz. Çünkü bir yerde haklı olarak Sevr'e yüklenen olumsuz vurgu, kendisinden hiç söz edilmemesine rağmen Lozan hakkındaki söylemi anımsatmaktadır. Unutulmamalıdır ki Lozan'da, emperyalizmin Ortadoğu için çizdiği çok sayıdaki haritadan/projeden birisidir ve zamanın koşulları göz önüne alındığında "reel politik" açısından en uygun olanıdır. Sevr'den söz et­mek hiç bir şey yapmadan, sorgulamadan ve sormadan Lozan'ı olum- lamak anlamına gelmektedir ki bununda pek doğru bir şey olduğunu söyleyemeyiz. Lozan mevzuuna daha önce değinildiğini anımsadığım için tartışmayacağım ancak kolektif hafızamız, bunu "resmî ideoloji örüntüsü-örnek modeli" olarak da tanımlayabiliriz, yalnızca Lozan'ı anımsamakla yetinmez, Lozan zihnimizde büyük bir kapının açılması­na aracılık ederek resmî ideolojinin-resmî tarihin birçok söyleminin kar­şımıza çıkmasına yol açar. Bu onlar ve onlar adına isteyerek ya da is­temeyerek tarih yazanlar için (!) istenilir bir şeydir. Girişte yazmıştık ancak tekrarlamakta sakınca yok, İngiltere Sevr ile almak istediğini bü­yük oranda Lozan'da almıştır. "Alınan" bölge üzerindeki egemenliğinin korunması için fazlasıyla yeterlidir; Lozan, İngiltere emperyalizminin Ortadoğu hakimiyetinin pekiştirildiği bir yerdir, buna Lozan ile onay ve­rilmiştir ve hiç kuşku yok ki bu onayı antiemperyalizm masallarıyla süs- lemek-gizlemek olanaksızdır. Amerikan emperyalizminin 21. yüzyılda Ortadoğu haritasını "yeni dünya düzeninin" gereksinimlerine göre yeni­den çizme çabası ve bu süreçte yaşanan Musul-Kerkük eksenli tartış­malar -her nedense bu tartışmalarda misak-ı millî vurgusunun dozu azaltılmış görünüyor!- eski yeni dünya düzeninin kurgulandığı 1920'li yıllardaki olup bitenlerin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmak­tadır. Çünkü Lozan "anlaşması" ile Musul'un geleceği -ve bölge petrol­leri- bölge halklarına değil sömürgeciliği ve emperyalist saldırganlığı egemen emperyalist devletler adına hukukileştiren Milletler Cemiye- ti'nin inisiyatifine -yani İngiltere'nin- bırakılmış olunmaktadır. Sözde an­tiemperyalist kadro bu derin müdahalesi ile tümüyle bir sömürge olan Irak'taki manda rejiminin yirmi beş yıl daha sürmesine ve petrol sahâlâ- rı üzerindeki emperyalist yağmaya izin vermiş ve Sevr ile İngiltere'ye verilmesi öngörülen Hakkari'yi geri alarak büyük bir başarının (!) altına imza atmıştır.

Türkiye'nin retoriklerinin arkasına saklanmaktan başka yapacağı hiçbir şey -ne yazık ki- yoktur. Burada sürekli tersyüz edilmesinde sa­yısız yarar umulan retorik ise "misak-ı millî" söylemidir. Nerdeyse yüz­yıldan bu yana sürdürülmeye çalışılan "çakıl taşı edebiyatının" başlığı­dır misak-ı millî ve onun hakkındaki en doğru tanımlardan biriside Mus­tafa Kemal'e aittir: "Misak-ı Millî şu hat, bu hat diye hiçbir vakitte hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve Heyet-i Celile'nin isabet-i hazarıdır. Yoksa haritası mevcut bir hudut yoktur." Sonuç itiba­riyle 1925'te ya da 1960'ta veya 1995'te ya da 2006'da hiç kuşku yok ki "yurtta barış dünyada barış" şiarı ile şekillenen milletin menfaatleri nasıl bir hudut öngörüyorsa misak-ı millîde bundan ibaret olacaktır. İşte bu nedenle "heyeti celilenin" 20'li yılların başında milletin menfaatlerini dik­kate alarak çizdiği misak-ı millî sınırları içinde Musul, Batum yer alırken 1923 yılında bu menfaatler Musul'un misak-ı millî dışında bırakılma­sında bir sakınca görmemiştir. Aynı "menfaatler" 1939'da Antakya'yı yeni misak-ı millîye dahil etmekte bir sakınca görmemiştir. Misak-ı millî konusunun değişkenliğini bir pragmatizm olarak değerlendirmekten başka çaremiz yok! Diğer taraftan burada söz edilmesi, anımsatılması gereken bir unsur daha var, o da millet adına milletin menfaatlerinin ko­ruyuculuğunu üstlenen ve hiç kuşkusuz bunu hakkıyla yerine getirenle­rin olduğu. Böylece milletin kendi menfaatleri konusunda kuşkuya ka­pılmasının da önüne geçiliyor olmalı, yataklarımızda güvenle uyuyabili­riz! İşte bu nedenle misak-ı millî konusu Lozan sürecinde Türk dele­gasyonunun dikkate aldığı bir unsur olmamıştır. Çünkü bu retorik söz ettiğim niteliği ile ancak içte ve ancak gerektiğinde dillendirilebilir özel­liklere sahiptir. İzleyen yıllarda dile getirildiği gibi "Musul, Lozan'da dünya sulhunu tehdit edecek bir mesele" olmayıp ve dünya sulhu ile kastedilen de emperyalist kurgunun sürdürülebilirliğinden başka bir şey değildir. Türkiye'nin emperyalizme biatinin, uluslararası kapitaliz­me entegrasyonunun koşulu Musul'un, Lozan ve izleyen süreçte em­peryalizme, sömürgeciliğe terk edilmesidir ki bu bağlamda "dünya barı­şı" konusu "millî menfaatlere" galebe çalmış olmaktadır ya da olma­maktadır; (galebe çalmak: yenmek, üstün gelmek... Osmanlıca'dan...) çünkü dünya barışı millî menfaatleri öncelemektedir ve bu şartlarda bir Musul'un ne önemi var ki? Benzer şekilde Suriye sömürgeciliği Fran­sa'ya, adalar Yunanistan'a ve İtalya'ya bırakılmamış mıydı? Ya da Ku­veyt ve Mısır üzerindeki "emperyal haklarımızdan" İngiltere lehine vaz­geçmemiş miydik? Burada başa dönüp bir kez daha AB'nin niteliğinin bu bağlamda sorgulanmasının anımsatılması zorunlu oluyor. AB üzeri­ne tartışmaların dönüp dolaşıp geldiği yer ise emperyalizm mi ulusalcı­lık mı sorunsalı. Ulusalcılık ve onunla ilgili "değerler" tartışılmaya baş­landığı andan itibaren kapitalizm ve sınıf tartışmalarının tümüyle unu­tulduğunu görüyoruz. Ortaya bir "alt metin sosyalistliği" çıkıyor ki bu du­rumu ancak -ve en iyimser yaklaşımla- "vahim" kelimesiyle özetlemek mümkün! (Vahim: Arapça vahamet kelimesinden: korkulu, çok tehlikeli) Korkumuzun ve durumun korkunçluğunun birçok nedeni var, bunların başında birçok kere tekrarladığımız gibi ulusalcı savrulma geliyor ki bu durum aynı zamanda hiçbir şey öğrenilmediği anlamına da gelir. Sol­daki bu bilgisizliğin temeli sosyalizme ait bilgisizliktir. "Sol ve resmî ta­rih" ilişkisi bu bilgisizliğin yalnızca küçük bir örneğini oluşturmaktadır ve başka bir polemik dizisinin başlığını oluşturacaktır. Ve burada benim kişisel bilgisizliğim "halkçılık" ve "halk" kelimelerine olan saplantılı du­ruşumu körüklemektedir. Acaba diyorum vahametin nedenlerinden bi­riside ulusalcılık kadar baskın olmayan ancak nüfuz yeteneği en az onun kadar etkili olan halkçılık söylemi "siyaset dünyamızı" nereye ka­dar, ne kadar etkiliyor?

Kemalist halkçılık yaklaşımının özeti Lozan günlerinde alel acele hazırlanan ve kapitalizme "bizde sizdeniz" mesajını büyük bir çaresizlik ve ilkellikle vermeye çalışan İzmir İktisat Kongresinin sloganı ile yapı­labilir: "imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz..." Devamı metinlere yazılmamış ancak fiiliyatta etkin bir yer bulmuştur: "kaynaşmazsanız kaynaştırırız." Sonuçları itibariyle özellikle resmî ideolojinin kimi değer­lerine sıcak bakan sol tarafından yeterince analiz edilmediğini düşün­düğüm İzmir İktisat Kongresinde belirlenen temel ilke bir burjuva sınıfı­nın yaratılması ve uluslararası sermaye gruplarıyla ilişkinin "geliştiril­mesidir." Buradan bir diğer vahim durumu gözlemleme şansına sahip olabiliriz: ciddî bir fetişizasyona tabi tutulup yüceltilen, onurlandırılan "devletçilik". Resmî ideolojinin devletçilik anlayışının temelinin "devlet- leştirerek sermaye aktarımının sağlanması ve sermayenin oluşum sü­recindeki altyapı sorunlarının devlet eliyle çözümlenmesi" olduğunu anımsatıp yeniden halkçılığımıza -ve halka- dönelim. Halk, egemenlik sınırları ve sınırları içinde yaşamaya razı olmuş bütünün adıdır. Hete­rojendir ve bu durumun neden olacağı karmaşanın sorunları egemen tarafından ve zor yoluyla çözülür. Kemalist-pragmatist siyaset bu du­rumu birçoğumuzdan daha iyi anlamıştır. Kemalizm'de sınıfların varlığı görmezden gelinmekte, görünür olduğu anlarda da sorun zor yoluyla çözülmektedir. Halkçılık, bu ahval ve şerait altında her türlü çatışmanın yok edilmesinin adıdır ve uygun bir adlandırmadır. Çünkü bu halk her­kesi kapsamakta ve doğası itibariyle sermayeyi korumaktadır. Kurtla kuzuya aynı bahçede eşit haklar verdiğinizi iddia ettiğiniz andan itiba­ren kurtlara sınırsız yeme özgürlüğünü de bahşediyorsunuz demektir ki; bu ideanın/felsefenin postmodernizmi öncelediğini söyleyebiliriz; teşbihte hata olmazmış! Halkı bütünlüklü bir değer olarak görmenin sonunda ulaşacağı nokta sınıfı yok saymadır; faşizm ile flört, tıpkı ulu­salcılıkta olduğu gibi ve hiç kuşkusuz her ikisinin de sosyalizmle ilgisi yoktur. Toplumun bir unsuru olarak toplumun içinden bireyi ön plana çıkararak ona düzen içinde sorumluluklar yükleyen "halkçılık umdesi" bu özelliğiyle batı faşizmlerinin korporatizmi ile benzeşmektedir. Bir bü­tün olarak halk, pragmatizmin temel öznesi olarak görülür. Kemalist halkçılık yaklaşımının süreç içinde kendisini geliştirip resmî ideolojinin pragmatik siyaset anlayışına uygun olarak resmî ideolojinin "orta karar" bir argümanı olarak kullanıldığını söyleyebiliriz ve bir parantez açıp ki­mi "sol" unsurların bu gelişim sürecindeki her hangi bir noktada bu kav­rama takılıp kaldıklarını da iddia edebiliriz. Ancak bir gerçeğin kesinlik­le göz ardı edilmemesi gerekir ki bu argüman hiçbir şekilde sınıf kav­ramını kabul etmez, onun görevlerinden birisi "sınıfın" kavramsal dü­zeyde mas edilmesi ve sınıfa yönelik zor kullanımının meşruiyetinin oluşturulmasına aracılık edilmesidir. Tanımlanan, üstelik merkezlerde bir yerlerde tanımlanan halk kavramının ve bu kavramın çoğul öznesi halkın, tüm gereksinimlerinin devletlu bir avuç "elit" ve "bilirkişi" tarafın­dan tayin edileceği ilkesi halkçılığın politika uygulamasını özetler. Böy­le bir şekilde tanımlanan halkın özgürlüğe, eşitliğe gereksinimi yoktur. Bizatihi merkez tarafından belirlenen ilkelere göre halkın gereksinimi "dayanışma ve işbölümü ile ülkesi ve milleti ile devletini, ülkesinin ve milletinin biricik sahibi devletini gönence erdirmekten" başka bir şey değildir. Bu halka verilmiş bir görevdir. Halkçılık, bir anlamda halkı egemenler adına görevlendirmenin adıdır ve halkın bu görevi hakkıyla yerine getirip getirmediği de altıok'un en okkalılarından biri olan "millî- yetçilik" tarafından kontrol edilir. Devlet bu kontrol üssünün adıdır ve devlet adına bu kontrol görevini üstlenenler ve tüm halk adına devleti sahiplenenler bu bağlamda halkın halk tarafından temsil edilmesinin gereksizliğini savunurlar ki bu da "cumhuriyetçiliği" tanımlar. Kemalist cumhuriyetçilik anlayışında halka Kemalist halkçılık dışında yer yoktur, bu kadarı da zaten fazlasıyla yeterlidir! Halkın tek bir görüşü vardır ya da olmalıdır, o halde bu tek görüş bütün halkın katılımına gereksinim duyulmadan halk adına katılacaklarla-atanacaklarla siyasette temsil edilir, bu kadarı da zaten fazlasıyla yeterlidir! Siyasî meşruluğu belirle­yen bu koşullarda çizilmiş sınırlardır ve kimi zamanlarda bunu bile fazla geniş bulan devletlu büyüklerimiz olsa bile haliyle çok dardır. Devlet ta­rafından sahiplenen/devleti sahiplenen seçkinler/egemenler ile halk arasında yukarıdan aşağıya doğru dayatılmış bir ilişki, bu şartlarda ta­nımlanmış demokrasinin ilkel oyunlarıyla sürekli kendisini meşrulaştırır ki bu yukarıdakiler açısından her zaman gerekli olmayabilir. Halk bu politikaya sınıf eksenli bir muhalefet gösterirse ya da gösterebileceği düşünülürse gerek halkçılığın, gerekse cumhuriyetçiliğin yeni duruma göre gözden geçirilmesinde bir sakınca görülmez; her şey halk için ol­duğuna göre bu türden müdahaleler halk tarafından anlayışla karşıla­nacaktır, zaten beyinleri resmî ideoloji tacizine maruz kaldığı için, ço­ğunluk tarafından olup bitenlerin sorgulanması dahi imkânsızdır. O, patronuyla, ağasıyla, mafyasıyla, katiliyle, arsızıyla, hırsızıyla, yolsu- zuyla ve orospusuyla imtiyazsız sınıfsız ve kaynaşmış bir kitle olmanın (=halk) mutluluğu içinde -ve büyük bir çoğunluğuyla- aç, yoksul ve sefil yaşamına devam edip gitmektedir; vatan, millet Sakarya...

Halkçılık derken hemen aklımıza düşüveren bir fetişi anımsatarak sonlayalım: Halkevleri. Kemalist seçilmişlerin/seçkinlerin halka ideoloji­yi ve bu arada halkçılığını anlatmaları, daha doğrusu öğretmeleri ve eğitmeleri için planlanmış Kemalist Ülkü Ocaklarının eski zamanlarda (Türkiye solu için antik) solun kimi fraksiyonları için nasıl da bir amaca dönüştüğünü anımsadım. Hazırlanmış bu mekânlarda "devrimci" ideo­lojilerini "halka" anlatacaklar, onları eğiteceklerdi. İlk gençliğimde, yet­mişli yıllarda bu "eğitim-öğretim" programlarına katıldığımı anımsıyo­rum. Müslümanların ramazan ayında bir gün devyolcuların egemenliği- denetiminde olan Halkevimiz faşistler tarafından küçük bir bomba taci­zine uğradı. Halk ise iftar saatinin geldiğini sanıp orucunu bozdu...

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.