Neleri anımsayıp neleri anımsamayacağımıza kim karar veriyor, peki ya unutacaklarımıza ya da daha da ötesinde yok sayacaklarımıza? Bu "karar süreci" nasıl bir müdahaleyi içeriyor? Belki de yanıtlanması daha acil bir soruyu "bu sürecin neresinde olduğumuz" oluşturuyor. Durduğumuz, olduğumuz yerin belirlenmesi önemli, çünkü ancak bu saptamadan sonra ideolojinin kendisini yeniden üretme sürecindeki işlevimizin daha net bir şekilde çözümlenmesi olanaklı hale gelebiliyor. Yoksa neleri unuttuğumuzu sorgulamamız olanaksızlaşıyor; "neleri unuttuk" sorusu, bu türden bir sorgulamanın başlangıcı için yeterli sayılabilir, en azından hâlâ sorgulama yeteneğine sahip olunduğunu gösterir, yitip gitmek üzere olan.
İdeolojinin en önemli dayanaklarından, savunma mekanizmalarından birisidir "kolektif hafıza" denen şey, onu öyle övüp, abartıp fetiş "nesnesi" haline getirmeyelim. Çünkü resmî ideolojinin kendisini var etme, yeniden üretme yollarından birisini de nelerin anımsanıp nelerin anımsanmayacağına ya da nelerin yok sayılacağına dair toplumsal hafızaya yönelik müdahalesi oluşturur. Hafıza konusundaki indirgemeci (=bireysel?) yaklaşımın yol gösterici olacağını düşünüyorum, çünkü bilimin sağladığı olanaklarla birlikte eldeki veriler herhangi bir şeyin herhangi bir şeyi ile ilgili anımsayışın tümüyle bireysel olduğunu göstermektedir. Anımsanan, anımsandığı haliyle bireye özgüdür, bireyseldir ve ancak bireyle birlikte var olmaya bağımlıdır. Anımsanan bireye özeldir; formel ve informel bir yığındır, bu yığının içinden çekilip alınandır. İdeolojinin işlevi ve müdahalenin amacı bu yığın içinde formel alanın alabildiğine geniş olmasını sağlamaktır. Bu genişlik kolektif hafıza denen olgu ile doğrudan bağımlıdır. Burada onun aygıtları işin içine girer. Eğitim ile, şartlandırma ile ya da gerektiğinde zor ile bireysel hafızadaki söz ettiğimiz alanın ideoloji açısından işlevsel olmasına özen gösterilir. Bu bağlamda işlevsellik nedir? Yanıtımız, "imgeler-simgelerle karşılaşıldığında, egemen ve resmî ideoloji tarafından, eğitim, şartlandırma, zor vesairelerle dayatılmış bilginin sorgulanmaksızın erk tarafından belirlenmiş haliyle anımsanıp 'kendisini doğrulatmadaki' becerisidir" şeklinde olabilir. Böylece ideolojinin bu bağlamdaki dayatmalarına maruz kalan tüm bireylerde, bu bireylerin oluşturduğu topluluk ve toplumlarda ortak bir anı birikiminin oluşturulması sağlanır. Bu öyle bir anı birikimidir ki çerçevesi kesin hatlarla çizilmiş, sınırları ve içeriği net bir şekilde belirlenmiştir. Ne kadar çok bireyin beynine bu yolla ulaşılmış olursa olsun şaşılacak bir şey: herkesin anımsayışı birbirinin tıpatıp aynısıdır.
Anımsayışlardaki bireysel farklılıkların en aza indirgenmesi, benzeşmesi ya da benzer kılınması ideolojik müdahalenin başarısının göstergesidir. Örneğin otuzlu yılların sonlarında "on dokuz mayısın" ne anlama geldiğini devletin kurucu kadrosu bile unutmuştu, kendilerine anım- satılmasına karar verildi ve bu anımsatmanın biricik kaynağına (Nutuk) işaret edildi ve böylece "cumhuriyetin" kuruluşundan on dört yıl sonra kutsal metine gönderme yapılarak yeni bir bayram ilân edildi ve "kolektif hafızanın oluşturulması" yönünde ideal bir örneğe sahip olmamız sağlandı.
"Konumuza" dönersek resmî ideolojinin kolektif hafıza dayanağı neredeyse bir tanedir; diğerleri ya yanlıştır ya da bu veya vesaire nedenlerle unutulmaya mahkûmdur; ya da belki de en önemli olanı, zaten yoktur. Resmî ideolojinin gücü bu "yok sayma" konusundaki ikna ediciliği ya da becerisi ile de doğru orantılıdır diyebiliriz. Bu güç yeni okumayı olanaksız kılarken yeniden okumayı dayatır, en iyimser yaklaşımla dayatılan eski okumaların yeni müsveddeleridir. Ve resmî tarih temel metne göre yeniden okumalardan oluşur, hiç kuşkusuz kopya her zaman için aslından kötüdür ve çoğu zaman bu "kötülük" durumu metinlerdeki çelişkilerin derinliği ile kendisini gösterir. Yeni okumalar önceleri zor yoluyla önlenirken, zaman içinde, yeni okumalara ancak yeniden üretilen bilginin yargısı ışığında olanak sağlanacaktır. Bugün "İstiklâl Harbi" ile ilgili olarak resmî tarihin temel kitabı Nutuk'tur ve harbin tarihi bu metinde gösterildiği biçimde üretilmiş ve bu üretim doğası gereği tartışma dışında bırakılmıştır. Kaldı ki bu bağlamda yapılan tartışmaların "kolektif hafıza" olgusunu değiştirecek gücü kalmamıştır. Zaman olgusu paradoksal olarak "resmî tarihin kendisini yeniden üretmesi işine" yaramıştır. Resmî tarih üzerine yapılan sorgulamaların çoğu resmî ideolojinin kalkanlarından biri saydığımız kolektif hafıza engeline takılmaktadır. Zaman totaliter üretimin koruyucusu olmuştur. Bu bağlamda resmî ideoloji/tarih eksenli yapılan tartışmalar-polemikler ancak demokratik bir hak durumuna indirgenmektedir ve söylenenler dile getirdiğimiz türden dayatmalarla arındırılmış beyinler için bir şey ifade etmemektedir: "ha öylemi..." "doğrusu bu değil miydi..." vs... Resmî ideolojinin temel politik yaklaşımının indirgemeci pragmatizm olduğu anımsa- nırsa reel-politik denen şeyin kolektif hafızayı sağlam tutan bir unsur olduğu da görülecektir; "bireysel hafızamıza" güvenmek istiyorum!
"İstiklâl Harbimize" dönelim; 1914/1919-1923/1925 süreci için hangi anlatım toplumun hafızasına kazınmayacak şekilde yazılmıştır? Tabi ki iktidarı ele geçirenlerin, iktidar mücadelesini kazananların böyle bir hakkı olabileceği iddia edilebilir! İddia edenlerin hakka sahip olanlar olduğu da unutulmamalı! Ya kaybedenler neler anlatıyor; savaşı kazanmış ancak iktidar mücadelesini kaybetmiş olanlar ne anlatıyor, bırakın ne anlattıklarını bu pozisyonda olanların isimlerini anımsıyor muyuz? Bu soruya yanıt ararken atlanmaması gereken iki soru daha var ki en az ilki kadar önemli: "anımsadıklarımız resmî ideolojinin/resmî tarihin müdahalesinden ne kadar bağımsızlaşabiliyor?" bu bir, ikincisi "iktidar mücadelesini kaybetmiş olanların 'geride kalan zamanlarında' bu müdahaleden ne kadar bağımsızlaşabildikleri." Okuyucu bu soru dizisini dilediğince uzatabilir tek bir sorumluluğunu yerine getirmek kaydıyla: sorgulamak!.. Hiç kuşku yok ki bu sorular dizisinde yer alacak sorulardan biride başta sorduğumuz soru olmalı: biz neredeyiz? Günlük yaşamın her anında bu soruyu kendimize sorarken bulursak kendimizi, şaşırmayalım. Şaşırmamız gereken şey bu sorgulamanın nedeni olmalı. Yaz aylarında "billboard'ları" süsleyen bir afişte "Lozan onurumuz- dur, sahip çıkalım" diye yazıyordu. Lozan denince kolektif hafızanın hangi resmî gördüğünü kısaca "anımsayalım"; hem bir imge hem de bir simge olarak Lozan'ın çağrıştırdığı: tam bağımsızlık, antiemperyalizm, devletçe tanınma vs. argümanlar ve retoriklerdir. Lozan'ın çağrıştırdıkları arasında "emperyalist dünya düzenine biatla" ilgili konular "daya- tılmış-ezberletilmiş kolektif hafızanın" içinde kendisine yer bulamaz ancak bir lütuf edasıyla demokrasilerde tartışma hakkımızın saklı olduğundan söz edilir ki bu hakkın da bir sınırı vardır ve oldukça dardır. Oysa resmî ideoloji/söylem resmî tarihimizin temel argümanlarından biri oluşturan Lozan'ın sadece adını anarak söylemek istediği her şeyi söylemekte ve anımsatmak istediği her şeyi -daha önceden iyi bir şekilde yazdığı için ya da her türlü zor unsurunu kullanarak ezberlettiği için- anımsatmaktadır. İlân tahtasındaki slogana dönersek şimdi bunu faşist bir parti aracılığıyla yapmaktadır. Bu iş için "ilân tahtası" yerine "billboard" kullanması ise yalnızca bir ironi olup hiç kuşkusuz tam bağımsızlık söylemi ile çelişmemektedir. Onunki böyle bir bağımsızlıktır. Kış aylarında aynı yerde karşımıza çıkan bir diğer afiş ise yazının ilk bölümünün "nedenini" oluşturmaktadır; ancak yakından bakınca zemindeki resmîn ne olduğunu anlayabiliyoruz, doğal olarak "slogan" ön plana çıkıyor; o da şöyle: "AB yolu Sevr'e çıkar, savunanlar ya gafildir ya hain" imge ve simge tercihleriyle özel olarak incelenmesi gereken bu sloganı biz ele aldığımız "hafıza" olgusu bağlamında kısaca irdelemeye çalışacağız. Öncelikle belirtilmesi gereken bir konu var; dil itibariyle tümüyle resmî ideolojinin kutsal metinlerinden fırlayıp günümüze düşmüş gibi duran bu afişin altında "devletçi" ya da faşist bir partinin imzası yok; imza bizden gibi gözüküyor. Diğer taraftan naçizane kişisel görüşümü de ifade etmek istiyorum, sosyalist olduğunu iddia eden partilerin adındaki "HALK" ibaresinden rahatsızlık duyulması gerektiğini düşünüyorum. Bunu ister paranoyama, isterseniz solun "derin teorileri" konusundaki bilgisizliğime verin, eleştirileri kabule razıyım ancak tekrarlamakta sakınca görmüyorum: siyasî argüman olarak "halk" unsurunun kullanılmasından rahatsızlığım devam edecek. Önce okuyucuya bir soru soracağım ve ardından bir sözlüğe danışacağım: resmî tarihin kutsal metinlerinde en sık tekrarlanan iki sıfat hangisidir? Şimdi sözlüğümüze dönelim ve afişteki sloganı biraz açalım: hain: hıyanetten (Arapça) geliyor, anlamı, hıyanet eden, vatan haini olarak gösteriliyor. İkinci sıradaki anlamı (!): zarar vermekten veya üzmekten hoşlanan kö- tülükçü... Gafil: ihtiyatsız, çevresinde olup bitenleri sezmeyen, gaflette bulunan anlamında Arapça kökenli... Bu kadarla kalınmamış, afiş hazırlayıcılarımız işi daha sıkı tutmuşlar; aslında bu iki tanımlama/sıfat kolektif hafızamızın nakşedildiği beyin hücrelerimizin yeterince uyarılmasını sağlıyor artık leb demeden leblebi anlaşılacakken leblebi arzı endam ediveriyor: Sevr.
Sevr resmî ideolojinin temel metinlerinde Lozan'ın karşıtını oluşturarak ünlenen bir emperyalist sözleşmenin adı. Hiç kuşku yok ki emperyalizmin çıkarlarına hizmet amacıyla birinci paylaşım savaşı sonucunda hazırlanan çok sayıda plandan yalnızca ve yalnızca birisi. Ancak "her nedense" diğerlerine resmî tarihte pek yer verilmiyor. Ve onun gibi bir emperyalist program olan Lozan ile karşılaştırmalı değerlendirmelerde Sevr öcüsü dillendiriliyor. Evet Sevr bir emperyalist programdır, projedir tıpkı Lozan gibi. Sevr sakat doğmuş bu nedenle yaşama şansı bulamamıştır, kaldı ki en baştan itibaren Sevr programının emperyalizmin bölgedeki çıkarlarını yeterince koruyamayacağı, emperyalistler arası çatışmaları körükleyeceği görülmüş daha sonraki tartışma süreçleri dışında da pek gündeme getirildiği görülmemiştir. Nisan 1920'de bir dizi toplantının ardından Osmanlı yetkililerine dayatılan Sevr devletin fiilen sonu anlamına geliyordu ve Osmanlı delegeleri önce imzalamamış ardından zor kullanılarak oluşturulan yeni delege kuruluna imzalatıl- mıştır. Sevr denince kolektif hafızamıza değişmez biçimde gelen ilk görüntü tarih atlaslarındaki paylaşım haritasıdır ki hakkını vermek lâzım, yeterince ürkütücü bir görüntüdür. Ancak "ne kadar uygulanabilir olduğu" ya da "uygulanabilme potansiyeli" söz ettiğimiz gibi temel sorumuzu oluşturmalıdır. Sevr anlaşmasının Osmanlı delegesine zorla imzalatıldığı günlerde, bu anlaşma ile Adana-Maraş-Antep başta olmak üzere geniş bir toprak parçasını verdiğimiz Fransızlarla bir anlaşma imzalanarak görüşmelere başlanmış ve bölgede süre giden yerel mücadelenin de itelemesiyle bir süre sonra Fransızlar Sevr ile aldıklarından daha fazlasını terk ederek çekilmişlerdir, aynı şekilde "turizm cennetimiz" Akdeniz bölgesini ele geçiren İtalyanlar da neredeyse daha çıkamadan bölgeyi terk etmiş bulunmaktadır. (Birinci Savaş sonrası zayıflayan ve sosyalist hareketlere karşı politika geliştirmek zorunda kalan iki emperyalist devlet) Sevr ile Fırat'ın doğusu Ermenilere bırakılmaktadır; burada amacın Sovyetlere karşı bir koz kullanımı olduğu açıktır. Ermenilerle Yunanlılar bu süreçte millîyetçi hezeyanlarının ve bu hezeyanları iyi kullanan emperyalistlerin oyununa gelmişlerdir (diyebilir miyiz? Yunan ve Ermeni sosyalist devrimcilerinin bu süreçteki mücadelelerinin ne olduğu hakkında kışkırtıcı bilgiler resmî ve resmî olmayan resmî tarih tarafından büyük bir özenle saklanmaktadır, bu dilleri bilen aydınlarımıza bu türden metinleri gün ışığına çıkarma görevi düşmektedir.). Ancak Sevr ile ilgili olmak üzere Sevr Anlaşması ile ilgili temel soru ya da sorun bunlar değildir; Sevr ile İngiliz hakimiyetine bırakılan toprakların ne kadarının, ancak ne kadarının ve niçin geri alınabildiğidir ki, "emperyalizmin öcü masalı" olarak tanımlamakta bir sakınca görmediğim Sevr anlaşması eksenli bu sorunun yanıtı bir "antiemperyalizm masalı" olan Lozan eksenli verilmektedir ve bu bağlamda Lozan, Sevr anlaşmasının devamını oluşturmaktadır. Lozan ile bölge -petrol- hakimiyeti İngiliz emperyalizmine bırakılmıştır ki Sevr ile İngilizlerin de istediği zaten bundan ibarettir; daha fazlasında zamanla alacaklarını düşündükleri için Lozan sürecinde ısrarcı davranmadıklarını biliyoruz. Hiç kuşku yok ki afişteki sloganla harekete geçen "kolektif hafızamız" bunları sorgulamıyor, afiş hazırlayıcılarının da bu sorgulamadan uzakta durduklarını düşünüyorum çünkü uyarı özneleri böyle bir özellikte değil. Bu sloganla bireylerin kolektif hafızasına sığınılarak "derin" ulusalcı kanallara akıl- maktan başka bir şey yapılmıyor. Kullanılan dil seçilen imge-simgelerle bu slogan bireylere Lozan "şahlanışını" anımsatıyor tabii resmî tarihin tarif ettiği şekliyle; masal. Göndermeleri de unutmayalım: Lo- zan=antiemperyalizm ya da bağımsızlık vesaire, Sevr=emperyalizm ya da AB=emperyalizm. İki doğru bir yanlış, ancak bilimsel bir bakışta bir yanlış iki doğruyu götürüyor!
Soluklanmak için bir ara not: afişteki sloganın gizemli çekiciliğine takılıp kaldığım için zemindeki resmî inceleme fırsatım olmamıştı. Bu bir fırsat; dikkatlice incelememi tamamladım: sollamanın serbest olduğu bir yol fotoğrafının üzerine iliştirilmiş bir dizi fotoğraftan oluşuyor. Fotoğraf dizisi Sevr haritası ile başlıyor, "kurtuluş savaşı" görüntüleri hemen bu haritanın yanında, bunu 12 Eylül sonrası hükümetlerin emperyalistlerle birlikte çektirdikleri fotoğraflar izliyor ve dizi ülkede büyük infial uyandıran Amerikalıların Ortadoğu haritası -yenisi!- ile son buluyor. Anlayana...
Bu sloganın/afişin, adından hiç söz etmeden resmî ideolojinin temel argümanlarını/değerlerini olumladığını söyleyebiliriz. Çünkü bir yerde haklı olarak Sevr'e yüklenen olumsuz vurgu, kendisinden hiç söz edilmemesine rağmen Lozan hakkındaki söylemi anımsatmaktadır. Unutulmamalıdır ki Lozan'da, emperyalizmin Ortadoğu için çizdiği çok sayıdaki haritadan/projeden birisidir ve zamanın koşulları göz önüne alındığında "reel politik" açısından en uygun olanıdır. Sevr'den söz etmek hiç bir şey yapmadan, sorgulamadan ve sormadan Lozan'ı olum- lamak anlamına gelmektedir ki bununda pek doğru bir şey olduğunu söyleyemeyiz. Lozan mevzuuna daha önce değinildiğini anımsadığım için tartışmayacağım ancak kolektif hafızamız, bunu "resmî ideoloji örüntüsü-örnek modeli" olarak da tanımlayabiliriz, yalnızca Lozan'ı anımsamakla yetinmez, Lozan zihnimizde büyük bir kapının açılmasına aracılık ederek resmî ideolojinin-resmî tarihin birçok söyleminin karşımıza çıkmasına yol açar. Bu onlar ve onlar adına isteyerek ya da istemeyerek tarih yazanlar için (!) istenilir bir şeydir. Girişte yazmıştık ancak tekrarlamakta sakınca yok, İngiltere Sevr ile almak istediğini büyük oranda Lozan'da almıştır. "Alınan" bölge üzerindeki egemenliğinin korunması için fazlasıyla yeterlidir; Lozan, İngiltere emperyalizminin Ortadoğu hakimiyetinin pekiştirildiği bir yerdir, buna Lozan ile onay verilmiştir ve hiç kuşku yok ki bu onayı antiemperyalizm masallarıyla süs- lemek-gizlemek olanaksızdır. Amerikan emperyalizminin 21. yüzyılda Ortadoğu haritasını "yeni dünya düzeninin" gereksinimlerine göre yeniden çizme çabası ve bu süreçte yaşanan Musul-Kerkük eksenli tartışmalar -her nedense bu tartışmalarda misak-ı millî vurgusunun dozu azaltılmış görünüyor!- eski yeni dünya düzeninin kurgulandığı 1920'li yıllardaki olup bitenlerin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Çünkü Lozan "anlaşması" ile Musul'un geleceği -ve bölge petrolleri- bölge halklarına değil sömürgeciliği ve emperyalist saldırganlığı egemen emperyalist devletler adına hukukileştiren Milletler Cemiye- ti'nin inisiyatifine -yani İngiltere'nin- bırakılmış olunmaktadır. Sözde antiemperyalist kadro bu derin müdahalesi ile tümüyle bir sömürge olan Irak'taki manda rejiminin yirmi beş yıl daha sürmesine ve petrol sahâlâ- rı üzerindeki emperyalist yağmaya izin vermiş ve Sevr ile İngiltere'ye verilmesi öngörülen Hakkari'yi geri alarak büyük bir başarının (!) altına imza atmıştır.
Türkiye'nin retoriklerinin arkasına saklanmaktan başka yapacağı hiçbir şey -ne yazık ki- yoktur. Burada sürekli tersyüz edilmesinde sayısız yarar umulan retorik ise "misak-ı millî" söylemidir. Nerdeyse yüzyıldan bu yana sürdürülmeye çalışılan "çakıl taşı edebiyatının" başlığıdır misak-ı millî ve onun hakkındaki en doğru tanımlardan biriside Mustafa Kemal'e aittir: "Misak-ı Millî şu hat, bu hat diye hiçbir vakitte hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve Heyet-i Celile'nin isabet-i hazarıdır. Yoksa haritası mevcut bir hudut yoktur." Sonuç itibariyle 1925'te ya da 1960'ta veya 1995'te ya da 2006'da hiç kuşku yok ki "yurtta barış dünyada barış" şiarı ile şekillenen milletin menfaatleri nasıl bir hudut öngörüyorsa misak-ı millîde bundan ibaret olacaktır. İşte bu nedenle "heyeti celilenin" 20'li yılların başında milletin menfaatlerini dikkate alarak çizdiği misak-ı millî sınırları içinde Musul, Batum yer alırken 1923 yılında bu menfaatler Musul'un misak-ı millî dışında bırakılmasında bir sakınca görmemiştir. Aynı "menfaatler" 1939'da Antakya'yı yeni misak-ı millîye dahil etmekte bir sakınca görmemiştir. Misak-ı millî konusunun değişkenliğini bir pragmatizm olarak değerlendirmekten başka çaremiz yok! Diğer taraftan burada söz edilmesi, anımsatılması gereken bir unsur daha var, o da millet adına milletin menfaatlerinin koruyuculuğunu üstlenen ve hiç kuşkusuz bunu hakkıyla yerine getirenlerin olduğu. Böylece milletin kendi menfaatleri konusunda kuşkuya kapılmasının da önüne geçiliyor olmalı, yataklarımızda güvenle uyuyabiliriz! İşte bu nedenle misak-ı millî konusu Lozan sürecinde Türk delegasyonunun dikkate aldığı bir unsur olmamıştır. Çünkü bu retorik söz ettiğim niteliği ile ancak içte ve ancak gerektiğinde dillendirilebilir özelliklere sahiptir. İzleyen yıllarda dile getirildiği gibi "Musul, Lozan'da dünya sulhunu tehdit edecek bir mesele" olmayıp ve dünya sulhu ile kastedilen de emperyalist kurgunun sürdürülebilirliğinden başka bir şey değildir. Türkiye'nin emperyalizme biatinin, uluslararası kapitalizme entegrasyonunun koşulu Musul'un, Lozan ve izleyen süreçte emperyalizme, sömürgeciliğe terk edilmesidir ki bu bağlamda "dünya barışı" konusu "millî menfaatlere" galebe çalmış olmaktadır ya da olmamaktadır; (galebe çalmak: yenmek, üstün gelmek... Osmanlıca'dan...) çünkü dünya barışı millî menfaatleri öncelemektedir ve bu şartlarda bir Musul'un ne önemi var ki? Benzer şekilde Suriye sömürgeciliği Fransa'ya, adalar Yunanistan'a ve İtalya'ya bırakılmamış mıydı? Ya da Kuveyt ve Mısır üzerindeki "emperyal haklarımızdan" İngiltere lehine vazgeçmemiş miydik? Burada başa dönüp bir kez daha AB'nin niteliğinin bu bağlamda sorgulanmasının anımsatılması zorunlu oluyor. AB üzerine tartışmaların dönüp dolaşıp geldiği yer ise emperyalizm mi ulusalcılık mı sorunsalı. Ulusalcılık ve onunla ilgili "değerler" tartışılmaya başlandığı andan itibaren kapitalizm ve sınıf tartışmalarının tümüyle unutulduğunu görüyoruz. Ortaya bir "alt metin sosyalistliği" çıkıyor ki bu durumu ancak -ve en iyimser yaklaşımla- "vahim" kelimesiyle özetlemek mümkün! (Vahim: Arapça vahamet kelimesinden: korkulu, çok tehlikeli) Korkumuzun ve durumun korkunçluğunun birçok nedeni var, bunların başında birçok kere tekrarladığımız gibi ulusalcı savrulma geliyor ki bu durum aynı zamanda hiçbir şey öğrenilmediği anlamına da gelir. Soldaki bu bilgisizliğin temeli sosyalizme ait bilgisizliktir. "Sol ve resmî tarih" ilişkisi bu bilgisizliğin yalnızca küçük bir örneğini oluşturmaktadır ve başka bir polemik dizisinin başlığını oluşturacaktır. Ve burada benim kişisel bilgisizliğim "halkçılık" ve "halk" kelimelerine olan saplantılı duruşumu körüklemektedir. Acaba diyorum vahametin nedenlerinden biriside ulusalcılık kadar baskın olmayan ancak nüfuz yeteneği en az onun kadar etkili olan halkçılık söylemi "siyaset dünyamızı" nereye kadar, ne kadar etkiliyor?
Kemalist halkçılık yaklaşımının özeti Lozan günlerinde alel acele hazırlanan ve kapitalizme "bizde sizdeniz" mesajını büyük bir çaresizlik ve ilkellikle vermeye çalışan İzmir İktisat Kongresinin sloganı ile yapılabilir: "imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz..." Devamı metinlere yazılmamış ancak fiiliyatta etkin bir yer bulmuştur: "kaynaşmazsanız kaynaştırırız." Sonuçları itibariyle özellikle resmî ideolojinin kimi değerlerine sıcak bakan sol tarafından yeterince analiz edilmediğini düşündüğüm İzmir İktisat Kongresinde belirlenen temel ilke bir burjuva sınıfının yaratılması ve uluslararası sermaye gruplarıyla ilişkinin "geliştirilmesidir." Buradan bir diğer vahim durumu gözlemleme şansına sahip olabiliriz: ciddî bir fetişizasyona tabi tutulup yüceltilen, onurlandırılan "devletçilik". Resmî ideolojinin devletçilik anlayışının temelinin "devlet- leştirerek sermaye aktarımının sağlanması ve sermayenin oluşum sürecindeki altyapı sorunlarının devlet eliyle çözümlenmesi" olduğunu anımsatıp yeniden halkçılığımıza -ve halka- dönelim. Halk, egemenlik sınırları ve sınırları içinde yaşamaya razı olmuş bütünün adıdır. Heterojendir ve bu durumun neden olacağı karmaşanın sorunları egemen tarafından ve zor yoluyla çözülür. Kemalist-pragmatist siyaset bu durumu birçoğumuzdan daha iyi anlamıştır. Kemalizm'de sınıfların varlığı görmezden gelinmekte, görünür olduğu anlarda da sorun zor yoluyla çözülmektedir. Halkçılık, bu ahval ve şerait altında her türlü çatışmanın yok edilmesinin adıdır ve uygun bir adlandırmadır. Çünkü bu halk herkesi kapsamakta ve doğası itibariyle sermayeyi korumaktadır. Kurtla kuzuya aynı bahçede eşit haklar verdiğinizi iddia ettiğiniz andan itibaren kurtlara sınırsız yeme özgürlüğünü de bahşediyorsunuz demektir ki; bu ideanın/felsefenin postmodernizmi öncelediğini söyleyebiliriz; teşbihte hata olmazmış! Halkı bütünlüklü bir değer olarak görmenin sonunda ulaşacağı nokta sınıfı yok saymadır; faşizm ile flört, tıpkı ulusalcılıkta olduğu gibi ve hiç kuşkusuz her ikisinin de sosyalizmle ilgisi yoktur. Toplumun bir unsuru olarak toplumun içinden bireyi ön plana çıkararak ona düzen içinde sorumluluklar yükleyen "halkçılık umdesi" bu özelliğiyle batı faşizmlerinin korporatizmi ile benzeşmektedir. Bir bütün olarak halk, pragmatizmin temel öznesi olarak görülür. Kemalist halkçılık yaklaşımının süreç içinde kendisini geliştirip resmî ideolojinin pragmatik siyaset anlayışına uygun olarak resmî ideolojinin "orta karar" bir argümanı olarak kullanıldığını söyleyebiliriz ve bir parantez açıp kimi "sol" unsurların bu gelişim sürecindeki her hangi bir noktada bu kavrama takılıp kaldıklarını da iddia edebiliriz. Ancak bir gerçeğin kesinlikle göz ardı edilmemesi gerekir ki bu argüman hiçbir şekilde sınıf kavramını kabul etmez, onun görevlerinden birisi "sınıfın" kavramsal düzeyde mas edilmesi ve sınıfa yönelik zor kullanımının meşruiyetinin oluşturulmasına aracılık edilmesidir. Tanımlanan, üstelik merkezlerde bir yerlerde tanımlanan halk kavramının ve bu kavramın çoğul öznesi halkın, tüm gereksinimlerinin devletlu bir avuç "elit" ve "bilirkişi" tarafından tayin edileceği ilkesi halkçılığın politika uygulamasını özetler. Böyle bir şekilde tanımlanan halkın özgürlüğe, eşitliğe gereksinimi yoktur. Bizatihi merkez tarafından belirlenen ilkelere göre halkın gereksinimi "dayanışma ve işbölümü ile ülkesi ve milleti ile devletini, ülkesinin ve milletinin biricik sahibi devletini gönence erdirmekten" başka bir şey değildir. Bu halka verilmiş bir görevdir. Halkçılık, bir anlamda halkı egemenler adına görevlendirmenin adıdır ve halkın bu görevi hakkıyla yerine getirip getirmediği de altıok'un en okkalılarından biri olan "millî- yetçilik" tarafından kontrol edilir. Devlet bu kontrol üssünün adıdır ve devlet adına bu kontrol görevini üstlenenler ve tüm halk adına devleti sahiplenenler bu bağlamda halkın halk tarafından temsil edilmesinin gereksizliğini savunurlar ki bu da "cumhuriyetçiliği" tanımlar. Kemalist cumhuriyetçilik anlayışında halka Kemalist halkçılık dışında yer yoktur, bu kadarı da zaten fazlasıyla yeterlidir! Halkın tek bir görüşü vardır ya da olmalıdır, o halde bu tek görüş bütün halkın katılımına gereksinim duyulmadan halk adına katılacaklarla-atanacaklarla siyasette temsil edilir, bu kadarı da zaten fazlasıyla yeterlidir! Siyasî meşruluğu belirleyen bu koşullarda çizilmiş sınırlardır ve kimi zamanlarda bunu bile fazla geniş bulan devletlu büyüklerimiz olsa bile haliyle çok dardır. Devlet tarafından sahiplenen/devleti sahiplenen seçkinler/egemenler ile halk arasında yukarıdan aşağıya doğru dayatılmış bir ilişki, bu şartlarda tanımlanmış demokrasinin ilkel oyunlarıyla sürekli kendisini meşrulaştırır ki bu yukarıdakiler açısından her zaman gerekli olmayabilir. Halk bu politikaya sınıf eksenli bir muhalefet gösterirse ya da gösterebileceği düşünülürse gerek halkçılığın, gerekse cumhuriyetçiliğin yeni duruma göre gözden geçirilmesinde bir sakınca görülmez; her şey halk için olduğuna göre bu türden müdahaleler halk tarafından anlayışla karşılanacaktır, zaten beyinleri resmî ideoloji tacizine maruz kaldığı için, çoğunluk tarafından olup bitenlerin sorgulanması dahi imkânsızdır. O, patronuyla, ağasıyla, mafyasıyla, katiliyle, arsızıyla, hırsızıyla, yolsu- zuyla ve orospusuyla imtiyazsız sınıfsız ve kaynaşmış bir kitle olmanın (=halk) mutluluğu içinde -ve büyük bir çoğunluğuyla- aç, yoksul ve sefil yaşamına devam edip gitmektedir; vatan, millet Sakarya...
Halkçılık derken hemen aklımıza düşüveren bir fetişi anımsatarak sonlayalım: Halkevleri. Kemalist seçilmişlerin/seçkinlerin halka ideolojiyi ve bu arada halkçılığını anlatmaları, daha doğrusu öğretmeleri ve eğitmeleri için planlanmış Kemalist Ülkü Ocaklarının eski zamanlarda (Türkiye solu için antik) solun kimi fraksiyonları için nasıl da bir amaca dönüştüğünü anımsadım. Hazırlanmış bu mekânlarda "devrimci" ideolojilerini "halka" anlatacaklar, onları eğiteceklerdi. İlk gençliğimde, yetmişli yıllarda bu "eğitim-öğretim" programlarına katıldığımı anımsıyorum. Müslümanların ramazan ayında bir gün devyolcuların egemenliği- denetiminde olan Halkevimiz faşistler tarafından küçük bir bomba tacizine uğradı. Halk ise iftar saatinin geldiğini sanıp orucunu bozdu...
