Politika Cephesi

Sırrı Öztürk

Söz Bitti Artık Sokakta Konuşacağız!

Evet özce söylenecekse: PARTİ’yi, Devrimci mücadeleyi, siyasal/sosyal devrimi bundan sonra artık sokak belirleyecektir.

İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve Marksist “cenahımız” günümüze kadar pek çok sınavlardan geçmiştir. Programı, teori-pratiği, kadroları, strateji-taktikleri yeterince denenip sınanmıştır. Neyin doğru neyin yanlış olduğu sosyal pratikte tartışmasız görülüp kanıtlanmıştır.

Sol “cenahımız” ne “tutarlı bir demokrasi mücadelesini” ne de “tutarlı-somut-amaçlı bir iktidar -siyasal/sosyal devrim- mücadelesini” atbaşı götürebilmektedir.

Bu yargı hayatın ve mücadelenin yargısıdır. Özel veya öznel bir saptama değildir.

Yaşadığımız topraklardaki sosyal muhalefet dinamiklerinden; en başta işçi sınıfı hareketine-yoksul (Türk-Kürt-Laz-Çerkes-Süryani vb.) köylülüğe-sosyalist harekete-emekçi kadın hareketine-ilerici ve devrimci gençlik hareketine-Kızılbaş-Alevi-Bektaşi hareketine-Kürt ulusal özgürlük hareketine-fukara Müslüman cenahımıza politika üretemeyen, kurmaylık edemeyen bir Sol’un günümüz şartlarında (bırakın devrim yapmasını) hareketimizi bir basamak ileri sıçratması dahi düşünülemez.

Bu türden “sol” anlayışların tarihteki örneklerinde de görüldüğü gibi hâkim gerici ve sömürücü sınıflara “kalp ilacı” olduğunu biliyoruz.

Bağrında anılmaya değer devrimci nüveleri barındıran Sol “cenahımızın” daha da işlevsiz bir konuma evrilmesini ve onulmaz darbeler almasını elbette istemeyiz.

Fakat “cehenneme gidiyorum” diyenleri de kurtaracak sihirli bir reçeteye sahip olmadığımızı da söylemeliyiz.

Genel anlamıyla Sol, mevcut örgüt, program, kadro, teori-pratik, strateji-taktikleriyle sınıfta kalmıştır. Burjuva ideolojisi ve revizyonizmden arınmış, yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal / evrensel kurtuluşundan yana bir ideolojik, politik ve örgütsel politika üretememiştir. Sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı zedelenmiş işçi, sosyalist, komünist vb. isimli örgüt/partilerin iç dinamiklerini harekete geçirip “rota düzeltme” imkân ve fırsatları da giderek sıfırlanmıştır.

Hayat ve mücadelenin reddettiği örgüt ve programlarda ısrar eden “yapı”ların tarihsel ve sosyal akıbetleri bilinmektedir.

En başta Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin uzantısındaki Sovyetler Birliği ve Sosyalist Sistem deneyimleri çözüldü.

Sosyalist kuruculukta ve PARTİ yaşamında ideolojik, politik ve örgütsel açılardan  “Marksizm-Leninizm-Proletarya Enternasyonalizmi” gibi temel ilkeselliklerden uzaklaşıldıkça  tarihsel deneyimlerin nasıl kuşatılarak çözüldüğünü büyük kayıp, acı ve ibretle gördük.

SBKP’nin, ÇKP’nin günümüzde geldiği yerden, “vukuatından” ve de ulusal-sosyal-evrensel kurtuluş mücadeleleri veren kimi KP’lerin sağ kavisler çizip sosyal meşruiyetlerini-devrimci yasallıklarını yitirip nasıl işlevsiz bir konuma evrilişinden galiba çok yönlü dersleri ve sonuçları da çıkaramadık.

Emperyalist-kapitalizm sömürücü-sömürgeci yöntemleriyle bir daha “Ekim Devrimi” gibi bir fırtınayla karşılaşmamak için tüm dünyadaki emekçi halklara destursuz biçimde saldırıp tahkimatını yapmaktadır. Onlar; ağızlarındaki “demokrasi ve özgürlük” laflarıyla artık kimseyi kandıramıyor. Sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halklar gerçekliği yerine din ve etnisite temelindeki argümanlarıyla boşuna insanlığa saldırmıyor.

İnsanın ve insanlığın sosyal-evrensel kurtuluşu yolunda mücadele eden Devrimciler, Komünistler “somut şartların somut tahlili” yöntemiyle davranıp emperyalist-kapitalizmin yeryüzünden kazınması için çok yönlü etkinliklerde bulunuyor. Bu etkinlikler henüz bütünlüklü nitelikler kazanamasa da anlamlı bir yığınağın inşa edildiğini de söyleyebiliriz.

Tüm dünyada artık sokak her şeyi belirleyecektir. Sokağın belirleyiciliği kör gözlere girercesine giderek somutlanmaktadır.

Aşırı teorisizme, entelektüalizme, sektarizme, dogmatizme kaymış “entel lumpen” takımı artık diledikleri kadar ve miktarda işe yaramayan “teori” ile uğraşsın!

“Sosyalizmden haberli” fakat nihilistçe “bireyci özgürlük” diye tepinen “parti dışı” tavırlarıyla üniversite okumuş yarım-aydınların lafa endeksli konumları artık bitmiştir!

Burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojiye (kemalizm) dayalı “solcu” anlayışların Bilimsel Sosyalizm+Komünizm ile bir ilişkisinin olmadığı anlaşılmıştır. Düşünsel alandaki bu türden kopuşlar sevindiricidir.

Salt “lafza” indirgenmiş ideolojik-teorik çalışmalarını işçi sınıfı ve emekçi halkların en militan unsurlarıyla buluşturamayan “aydın”ların konumu da bitmiştir!

Kitap ve dergi yazılarına, panellere, söyleşilere indirgenmiş etkinliklerin de sonu gelmiştir!

Panelistlerle panelkoliklerin sözleri de artık kimseyi mandallamamaktadır!

“Ben partiyim biat edin” zortlamaları hiçbir işe yaramamıştır, yaramamaktadır!

“Kolektif aklı-bilinci ve eylemi örgütleme” başarısı gösteremeyenlerin devrimciliği-sosyalistliği de bitmiştir!

Devrim iddialı: “Benim partim, benim sendikam, benim kitle örgütüm, benim işçi-gençlik-kadın kurultayım, benim gazetem-dergim-radyom-TV. vb.” bireyci, benmerkezci örgüt-partilerin işlevsiz oluşunun nedenleri de yeterince anlaşılmıştır.

Günümüzde sınanacak en anlamlı ve ileri bir adım: Birleşik, güçlü, güvenilir ve mücadelenin tüm biçimlerine hazır ve donanımlı PARTİ’yi inşa etme -oluşturma-görevi-sorumluluğudur.

Kitleler haklı talepleriyle alanlardadır. Kitleler artık talepleriyle yetinemezler. Kitlesel çıkışlar sistemi sorgulayıp silkelemektedir. Artık sokak her şeyi belirleyecektir.

Sokağın belirleyiciliğini bilen kadroların-öngörülerinin yanı sıra önemli kaygıları da bulunmaktadır.

Sokağın belirleyiciliği bahsinde en yakın ve en yakıcı örnek 1970’lerin kitlesel çıkışlarından 15/16 Haziran Direnişi deneyimi aklımıza geliyor.

Kendi siyasal-ekonomik, hukuksal meşruiyetini kaybetmiş AP iktidarı 15/16 Haziran Direnişi sayesinde kitlelerin bilincinde biçimlenerek teşhir edilmiş ve iktidarı geri adım atmaya zorlamıştır. Oysa, hareketi tabanda ören devrimci nüveleri kucaklamaya aday PARTİ oluşturulabilinseydi  15/16 Haziran Direnişi iktidarı almaya adaydı.

Günümüzde de Devrimci ve Marksist Sol Kadroların yaşadığı “Öndersizlik Krizi”nin aşılamayışına rağmen, 15/16 Haziran öngününe benzer işçi-kitle, köylü-kitle ve gençlik-kitle eylemleri sınanıp denenmektedir. Sınanan eylemlerin örgütlülüğü, niteliği, kütleselliği ve yaygınlaşma istidadı gösteremeyişi gibi konular tartışmalıdır. Kütlesel çıkışların boyutlanmasıyla burjuva ve küçükburjuva “solcu” akımların dışlanarak yerine iktidara gelme ve siyasal-sosyal devrime odaklanmış Kurum veAraç’larımızın ne ve nasıl olması sorunu akla gelmektedir.

1970’li yıllarda I. TİP, “Partisiz Sol”, DİSK, TÖS, Dev-Genç, DDKO, YİS, İPSD, DDD, İşçi Birlikleri vb. örgütlerimiz vardı.

15/16 Haziran Direnişi Sol’a tutulacak “Ana Halka”nın ne demek olduğunu gösterip öğretmişti. Fakat bir yandan iç ve dış gerici güçler, diğer yandan Sol’un içine sızmış “eloğullarının” marifetiyle hareketimiz büyük darbeler almıştı. “Ağacın kurdu kendi içinde büyür” özdeyişindeki gibi, Sol “cenahımız” da içindeki kurdu temizleyememişti.

1970’lerdeki örgütlülüğümüzün nispeten “sevimliliği” günümüzde başka bir olguya dönüştürülmüştür. O zamanki devrimci kaygılarımız; “PARTİ’mizin oluşturulup kurmaylık görevini yerine getirmesi” olarak biçimlenirken, günümüzdeki kaygılarımız daha da artmıştır. Çünkü hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday bir İSP’den yoksunuz. Örgüt kurup parti çağrışımı yapanlar çoğalmıştır. Parti olmadığı halde parti imiş gibi hareket eden örgütlerin bıraktığı çöküntü giderilememiştir.

Bu durumda; “Her kırmızı bez parçası devrimin bayrağı değildir!” özdeyişimizi günümüzde daha yüksek sesle söylemek durumundayız.

Küçükburjuva avantürye “solcu” akımlar, her boydan ve soydan devrim simyacıları, yerli Papaz Gapon müsveddeleri, naylon işçi ve komünist partiler, sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisi, sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünizm “yeni” nitelikler kazanmıştır.

Kitleler içinde tutarlı işçi-kitle, köylü-kitle ve gençlik-kitle çalışması yapan bizimkiler hem burjuvazinin hem de onun işini kolaylaştırıp sisteme “kalp ilacı” olmaya aday “sol” maskeli akımların verdiği/vereceği zararları henüz izole edilememiştir.

Milliyet farkı gözetmeden ifade edilecekse; yoksul köylülük ayaktadır, işçiler, kamu emekçileri, emekçi halklar, ilerici-devrimci gençlik ayaktadır. Hiç bir burjuva diktatörlüğünün gücü  hak arama eylemlerini durdurmaya yetmez, yetmeyecektir!

Sistem A’dan Z’ye kadar kirlenmiş ve çözülmüştür. Kapitalizmin krizi sermayenin sınıfsal çıkarları doğrultusunda çözüme kavuşturulurken, bunun faturası işçi sınıfına-emekçilere çıkarılmaya başlanmıştır. Üretim faaliyetini durduran fabrikalardan bugüne kadar 680 bin işçi işinden çıkarılmıştır. Sosyalizmin tarihsel ve sosyal haklılığını perdelemek için bir yandan liberal “solcu”, diğer yandan ulusalcı “solcu” akımlara işbaşı yaptırılmaktadır. Hak ve hukuk ihlalleri, işkenceler, keyfî-fiilî infaz yöntemleri artmıştır. Düşünme ve örgütlenme özgürlüklerimizi kullanırken sistemin uygulayageldiği baskı ve terör artmıştır. Yoksullaşma, işsizlik ve pahalılık insanımızın belini daha da bükmeye başlamıştır. Kapitalist anarşi girdiği her yeri veba mikrobu misali kurutmuştur. Ahlakî ve moral çöküntü artmıştır. Yönetenlerle yönetilenlerin hoşnutsuzluğu had safhadadır. Sistem kurdurup yüzüne gözüne bulaştırdığı gizli cinayet şebekelerini açığa vurup “derin devlet”ini yeniden kurmaya yönelmiştir. Tekelci militarist polis devleti daha da güçlendirilmeye çalışılmaktadır. İktidar ile bürokrasinin askeri kanadının kavgası karakolda bitmemiştir. Uzlaşma içindedirler. Uzlaşır çelişkilerini çözmeye yüz tuttuktan sonra “Kahrolsun Komünistler!” diyerek bizimkilerin üzerine çullanacaklardır.

Evet sokak hareketlenmiştir. Kitlelerin politikleşmesi daha anlamlı hale gelmiştir. Devrimcilik, Komünistlik şimdi yeniden sokakta sınanacaktır. Laf dönemi bitmiştir. Sokağın belirleyeceği çok şeyi değiştirmeye adaydır. Kurumsal merkezi disiplinli İSP’yi oluşturabilmek için bugün daha anlamlı bir eşikteyiz. Birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı gücümüzle 15/16 Haziranlardaki  gibi “gelenekten-geleceğe” sokaklarda, kitlelerin içinde olacağız. Kabaran ve gelişen kütlesel çıkışlara ya kurmaylık edeceğiz ya da hareketimiz yeniden büyük ve onulmaz darbeler alacaktır.

 Neden Parti Olamıyorlar?

 Bütünlüklü PARTİ Nasıl Oluşur?

Devrimci, Sosyalist ve Marksist iddialarıyla açık faaliyet alanlarını kullanmaya heveslenen ya da kalkan kadrolar bir türlü bu alanlarda dikiş tutturamıyor. Konu ve sorunların nedenlerini tartışmak bu sayfalara sığmıyor. Sol’un tarihinde açık faaliyet alanlarının kullanılması burjuvazi tarafından sürekli baskı ve terör altında tutulmuştur. Devrimci ve Marksist Sol Kadroların bu alanları kullanamayışı kimi tatlısu solcularını da iştahlandırmış ve örgüt ataklarını açığa  çıkarmıştır.

Cumhuriyetin tarihinden daha eski olan Tarihî TKP’mizin açık faaliyet alanlarını kullanmak istemesiyle başına gelenleri ise asla unutamıyoruz.

Hâkim gerici sınıfların açık ve örtülü diktatörlüğünün sürdürüldüğü bir toplumda “legaliteyi istismar” babında Sol “cenahımızın” pek parlak bir “vukuatı” ol(a)mamıştır.

1946’da kurulan iki sosyalist parti (TSP ile TSEKP), ardından 1950’li yıllarda VP, 1962’de I. TİP, 12’li askerî faşist darbeler sonu 1975 ve 1985 sonrası kurulan 8 “sol” örgüt varlıklarını sürdürememiştir. Bu partiler ya mevcut yasal mevzuat zorlanarak ya da fiilî ve keyfî biçimlerde kapatılmışlardır. Sistem zaman zaman bu alanları kullanmaya girişenlere trenin makasını açmış, sonra da  ya kendine benzetmiş ya da safdışı bırakmıştır.

Açık faaliyet alanlarında ideolojik, politik ve örgütsel güvencelere sahip olmadan “kabak çiçeği” misali açılıp saçılmak PARTİ’nin toprağa gömülmesi anlamına gelir.

AB’nin “demokrasi” uvertürlerinin egemen olduğu günümüz şartlarında ise, açık faaliyet alanlarında devlete dilekçesini sunmuş  tam 28 adet “sol” tandanslı örgüt bulunmaktadır. Bir o kadarı da “platform” veya “parti girişimi” (ne demekse?) “idare-i maslahatçı” yöntemleriyle bir çeşit siyaset yapmayı denemektedirler.

Bu örgütlerin konumlanışı sosyalizm davası için bir zenginlik olarak tanımlanamaz. Aynı zamanda tarihsel ve sosyal deneyimlerimiz ve Bilimsel Sosyalizm+Komünizm ile bağı-bağlantısı sorgulandığında ortaya hiç de iç açıcı bir durum çıkmamaktadır. Anılan örgütlerin işçi sınıfı ve emekçilerle organik ilişkisi hemen hemen yoktur; “vardır” diyenlerin ilişkisi çok zayıf ve sınırlı kalmaktadır.

Devrimci Marksist Sol Kadroların yaşadığı “Öndersizlik Krizi” aşılamadığı için her iki alandaki “sevimli” çıkışlar bir türlü dikiş tutturamamaktadır.

“Öndersizlik Krizi” Sol “cenahımızın” darbe üstüne darbe aldığı, güçlerimizin toparlanamadığı dönemlerin bir sonucudur. İlerici aydınların, işçi ve emekçilerin umutsuzluğa kapılması, safları terk edip burjuva akımların yörüngesine girmesi doğal ve “kaçınılmaz” bir süreçtir.

“Öndersizlik Krizi” Devrimci, Sosyalist, Komünist, Bolşevik iddialı kadroların hastalıklı yapılarını tedavi edemeyişin, yeniyi üretemeyişin bir sonucudur aynı zamanda.

Kolektifimiz’in arkasında inat ve ısrarla durduğu, sürekli biçimde gündeme taşıdığı konunun “Komünistlerin Birliği” sorunsalı giderek nitelikli kadroların bilincine nakşedilmektedir.

Devrimci ve Komünist iddialı “illegal” örgütlerimizin sayıları da bir hayli kabarıktır. Onlar da zaman ve mekândan kopuktur. Kitle bağları sempatizan düzeyinde kalmaktadır. Kitlelerle organik ilişkiler kuramamaktadırlar.

İnternetteki sanal ortamlarda kendiliğinden kurulmuş ve çoğu da şaibeli sayıları her geçen gün artan “İnternet Komünist Partisi” iddialarını ise ciddiye almamak durumundayız.

Sol adına konuşlanmış bu türden bir tabloyu nesnel gerçekliği içinde sunuşumuz nedensiz değildir. Nesnel gerçekliği tahlil edişimizin asıl amacı, bağrında pek çok devrimciyi barındıran örgütlerin “somut durumun somut tahlili” yöntemiyle neden işlevsiz duruma düştüklerini kavrayıp tutulacak “Ana Halka”yı bulmalarına yardımcı olmaktır. Tutulacak “Ana Halka” İSP’nin oluşturulmasıdır. Bu türden açık ve net konumumuza rağmen, bir yandan sistemin, diğer yandan içimize sızdırılmış “eloğulları” marifetiyle oldukça “düşman” kazandığımızın farkındayız. “Politik açığa vurma” yöntemlerimizden rahatsız olanların elinde örgüt, kadro, kalem, kağıt ve pek çok araç bulunmaktadır. Oturup iki satır eleştirel katkı yapmak dururken küçükburjuva düşmanlıklarını tercih edip spekülasyona başvurmalarını son derece doğal karşılıyoruz. Böyleleri ideolojik-sınıfsal konumlarına uygun düşen görevlerini yapıyorsa, Proletarya Devrimcileri de görevlerinin gereğini yerine getirmektedir.

Adı İşçi, Emekçi, Sosyalist, Devrimci, Komünist, Bolşevik vb. ne olursa olsun tüm İşçi Sınıfı Partileri açık ve kapalı alan çalışmalarını koordineli biçimde  götürmek durumundadır. Genellikle “legal-illegal” literatürü keyfe keder biçimlerde kullanıldığı için “açık ve kapalı alan çalışmaları” denilmesini daha uygun buluyoruz. Zira Sol “cenahımızda” legalite ile illegalite ya fetişizm yöntemleriyle anlamsızlaştırılmış ya da yeraltı ve gizlilik faaliyetleriyle birbirine karıştırılmıştır.

Komünistlerin işçi sınıfı ve emekçi halklardan gizli ve saklısı yoktur. Onları demagojilerle hayat ve mücadele dışı göstermeye çalışan sömürücü sınıflar ve onların kiralık kalemleridir yalnızca.

Komünistler burjuvazinin baskı ve terörü karşısında örgütsel güvencelerini sağlamlaştırmak, kadrolarını ve kutsal-devrimci değerlerini korumak zorunda oldukları için gizlilik ve yeraltı faaliyetlerini tercih etmek durumunda kalmışlardır.

Komünistler tek yanlı olarak “legal” ve “illegal” faaliyet alanlarına tapınmaz, birini diğerine tercih etmezler. Her iki alanı da “somut şartların somut tahlili” yöntemiyle koordineli biçimde işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarları doğrultusunda kullanırlar. Bunu başaran partilerin varlıklarını koruyup işlevsel olması doğaldır. Arkasında ciddî, güvenilir, güçlü ve donanımlı bir KP güvencesi bulunmayan sol örgütlerin açık faaliyet alanlarındaki sosyalizm iddiaları genellikle havalarda kalmakta ve kolay darbe almalarını sağlamaktadır.

Açık faaliyet alanında faaliyet gösteren parti, sosyalizmin asıl sahibi işçi sınıfı ve emekçilerle organik ve canlı ilişki içindedir. Onların iktisadî-siyasî taleplerini ele alır. Yol gösterir. Parti ile olması gereken bağlarını pekiştirir. İşçi ve emekçilerin tüm kurullarda söz ve karar sahibi olması ve bilinçlenmesi için ideolojik, politik ve örgütsel çalışma yapar. Açık faaliyet alanında çalışma yapan partinin burjuvazinin baskısı ve terörü karşısında geri adım atmaması ve reformizme kaymaması için mutlaka gizlilik ve yeraltı faaliyetindeki partinin güvencesine ihtiyaç duyulacaktır. Bu alanda faaliyet gösteren partinin de kitle bağından kopup hantal bir yapıya dönüşmemesi için açık faaliyet alanlarında organik ilişkili faaliyet gösteren örgütleri kanalıyla işçi sınıfından oksijen almaya ihtiyacı vardır. İSP’nin oluşumu bu temelde bir anlam kazanacaktır.

Günümüzdeki işçi sınıfı ve komünist partiler arasından Venezüella Komünist Partisi’nin (VKP) konumunu önemli ve tartışmaya değer bir örnek olarak gösterebiliriz. VKP’nin yaşadığımız topraklardaki küçükburjuva “solcu” takımının şahsını ve örgütünü çok yücelttiği Chavez’in izlediği politikalara ihtiyatla, yerine göre destekleyerek ve yerine göre karşı çıkarak bağımsızlığını ve de tutarlı-amaçlı-somut iktidar (siyasal-sosyal devrim) perspektifini koruduğunu görüyoruz (Mehmet İnce arkadaşımızın bu konuyu somutlayan haber-yorum yazısını Dergi’mizin 99-102 sayfasında inceleyebilirsiniz.).

Mevcut Sol örgütlerimizin bir türlü parti olamayışının çeşitli ve çok yönlü nedenleri vardır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

. Sosyalist+Komünist örgüt geleneğimizin, daha tam olarak ifade edeceksek; Sol’un örgütsel soyağacının 10 Eylül 1920’lerde Tarihî TKP’mizin oluşturulmasıyla başladığının inkâr edilmesi ve devrimci geleneklerin yerine göreneklerin konulmak istenmesidir,

. Sosyalizmin 150 yıllık tarihine ve 100 yıllık sınıflar mücadelesi tarih ve geleneklerimize (eleştirel katkı yaparak, kültürel zenginliğimizin farkında olarak, kendi sentezini üreterek) sahiplenememektir,

. Diyalektik-Felsefî Tarihsel Materyalizmi özde kavrayamamaktır,

.“Marksizm-Leninizm-Proletarya Enternasyonalizmi”nin devrimci ruhuna ve lafzına nüfuz edilememesidir,

.“Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi” yerine dünya devrimci tarihinden alıntı mantığı ile hareket edip eklektik, pragmatik, bilim ve akıldışı yol ve yöntemlere sapılmasıdır,

.Orijinal sınıf ilişki ve çelişkilerimizle emekçi halklar gerçekliğimizin yeterince görülemeyişidir,

.Kendi yerli sentezimizi oluşturamayışımız ve böylelikle dünya devrimci pratiğine yaşadığımız coğrafyadan devrimci bir halka eklememizin ne anlama geleceğini bir türlü  göremeyişimizdir,

.İşçi sınıfı, emekçi halklar ve yoksul köylülük üzerine temellendirilmesi gereken bir davanın küçükburjuva öğrenci gençliğin cılız omuzlarına yüklenmek istenilmesidir,

.İşçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket, ilerici gençlik hareketi, emekçi kadın hareketi, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi hareketi ile Kürt ulusal özgürlük hareketi ve fukara Müslüman cenahımız gibi temel sosyal muhalefet dinamiklerini uyumlandırıp “tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile tutarlı-amaçlı-somut “iktidar -siyasal / sosyal devrim- mücadelesini” atbaşı birlikte götüremeyişimizdir,

. Anılan sosyal muhalefet dinamiklerini sevk ve idare edebilecek Kurum ve Araç’larımızın ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamayışımız ve “örgütler anarşisi” hastalığımızın teşhis ve tedavisinde etkili olamayışımızdır,

. Merkezî-kurumsal disiplinli birleşik, ciddî, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir PARTİ aygıtını işbaşı yaptıramayışımızdır,

. İşçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketi buluşturup bütünleştirerek oluşması gereken KP yerine ikameci sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünist örgütlerde ısrar edilmesidir,

. Sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı bulunmayan “sol” örgütleri Sosyalist-Komünist ya daİSP yerine koyma aymazlığıdır,

. Örgüt ile PARTİ’nin ayrı olduğunu yeterince bilince taşıyamayışımızdır,

. Burjuva ideolojisi ve revizyonizmle mücadele edemeyişimiz, “politik açığa vurma” görevlerimizi yeterince yerine getiremeyişimiz ve ulusalcı “sol” ile liberal “sol” akımları şiddetle karşıya alacak mekanizmaları üretemeyişimizdir,

. Sosyalizm+Komünizm dışı moda ve avantürye akımlarla, aynı zamanda burjuva resmî tarih anlayışı ve resmî  ideoloji (kemalizm) ile yeterince hesaplaşamayışımızdır,

. “Komünistlerin Birliği”, “Komünist Birlik” güvencelerimizin oluşması mücadelesinde aşırı teorisizme, entelektüalizme, dogmatizme, sektarizme, inkârcılığa kaymış olanlara karşı sosyal pratikte teori pratik bütünlüğünü oluşturamayışımızdır,

.Devrimci mücadele demek olan ideolojik-teorik çalışmaları üniversite okumuş yarım-aydınların birer tatmin aracı olmaktan kurtarıp organik ilişkili Proleter Devrimci kanala taşıyamayışımızdır,

.Dünya devrimci pratiğinde öne çıkan kişilikleri ve deneyimleri taklit-kopya yapmaya çalışarak ya da bu süreci eleştirel katkılarımızla özümleyemeyişimizdir,

. Kitle bağı bulunan Kadro ve örgütlerin yeni nitelikler kazanmasının Marksist Eleştiri-Özeleştiriden geçtiğini bir türlü kavrayamayışımızdır,

.Her toplumsal altüst oluşlarda bir daha yeri doldurulamaz militanlarımızla mücadelenin ateşinden gelen deneyim ve birikimli kadrolarımızı koruyamayışımız ve onların senteze kavuşmaya aday tezlerine karşı kulaklarımızı tıkayışımızdır,

.Hareketimizin büyük darbeler-yenilgiler aldığı dönemlerde “genel bir hesaplaşma” yaparak  hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday kadroların yaratıcı diyalogları gerçekleştirip inisiyatif kullanamayışımızdır…

Bu sıralamaya bazı maddeleri daha ekleyebiliriz.

Yaşadığımız coğrafyada önemli bir Komünist kadro birikimi var. Grup, çevre ve örgüt olarak konuşlanan nüveler henüz partileşememiş durumda. Kitlelerden kopuk biçimde varlıklarını sürdürüyorlar. Varolan örgütler de birbirinden kopuk. Mücadelenin ateşinden gelen kadrolar yeterli devrimci esnekliği gözeterek parti yaşantısının hem özlemini hem de acısı çekiyor. İşçiler, emekçi halklar meşreplerinde davranıyor; bütünlüklü bir PARTİ’yi arıyor. Parti iddiasında olanlar kitleleri, kitlelerde onları tanımıyor. Tam bir kaos. Bu durumdan hızla kurtulmak durumundayız.

Birbirinden kopuk örgütlerin, ideolojik, politik bakımdan birbirine bağlanması gereken ortak yanları var. Hem de çok miktarda. Devrim’e odaklı pratik ilkelere, önemli bir devrimci tarih ve geleneklere sahibiz. Üzerinde oturduğumuz zenginliğin farkındayız. “Komünistlerin Birliği” için şüphesiz bunlar yetmez. Hareketimizi II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi’ne (II. T. T. K. K.) taşımalıyız.

Kolektifimiz; yazı başlığındaki sorunun cevabını bu yöntemde görmekte ve pratiğini bu temelde yoğunlaştırmayı doğru bulmaktadır.

What is this party? ÖDP Nereye?...

“Özgürlük” ve “Demokrasi” sözcüklerine özel vurgular yaparak 1996 yılında kurulan ÖDP’de 14 yıl aradan sonra yeni bir “ayrışma” daha yaşadı.

ÖDP’deki bu “ayrışma”  Devrimci-Sosyalist Sol ile Liberal-Postmodern “solcu”ların ayrışması değildir; burjuva ve küçükburjuva “solcu”luğunun “Sosyalist Sol’un Birliği” gibi büyük iddialarla öne çıkanların açık faaliyet alanlarındaki “vukuatıdır.” Devrimci ve Komünist geçinip burjuva ideolojisi ve revizyonizmde karar kılışın doğal bir sonucudur.  Bilimsel Sosyalizm+Komünizm davasına darbe vuruşun geldiği noktadır.

Konuya biraz geçmişten başlayarak açıklık getirmek gerekiyor. Sosyalizm ile yeni tanışan genç kadrolar “gelenekten geleceğe” bir örgütsel güvenceden yoksun oldukları için ÖDP’deki sarsıntıları yerli yerine koymakta zorlanabilirler. 18-20 yaşındaki genç insanlarımız sosyalizme ilgi duyup kazara ÖDP vb. örgütlerle tanışıyor ve şimdi yeni bir “ayrışma” sahnesi ile karşılaşıyorsa onlara doğru bilgileri aktarıp bilinçlenmelerine katkı sunacak bilgilere ihtiyaç duyulacaktır. Aynı şeyi öteki örgüt / partiler için de söyleyebiliriz. Henüz bilimsel bilgi kazanamamış ve bilinçlenememiş ve de EMEP, SDP, SİP-“TKP” gibi örgütlere takılan gençler (özellikle de öğrenci gençlik) de tasfiyeciliğin, reformizmin, burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojinin (kemalizmin) ne olduğunu öğrenmek durumundadır.

ÖDP vb.leri 1992 yıllarında “Kuruçeşme Toplantıları” olarak bilinen ve “Sosyalist Sol’un Birliği” özlemini duyan tabandaki temiz, iyi niyetli ve dürüst kadroların “birlik özlemini” kurutan bir girişim olarak tarihe kaydını düşürmüştür (Ayrıntılı bilgi için bakınız: Sırrı Öztürk, Hangi “Birlik”? Partileşme Mücadelesinin Neresindeyiz-Komünistlerin Birliği-, Sorun Yayınları, 1998).

“En büyük birlik düşmanları ‘birlik’ diye öne çıkan / çıkarılan burjuva ve küçükburjuva ‘solcu’ akımlardan çıkmıştır-türemiştir” sözü elbette boşuna telaffuz edilmemiştir.

“Kuruçeşme Toplantıları”nın düzenleyicilerinin her biri günümüzde bir “sol” örgütün, platformun veya parti girişiminin başındadır (Bilmem ki isimleriyle “vukuatlarını” bir kez daha kaleme alalım mı?)…

ÖDP  bu sürecin liberal, postmodern ve “özgürlükçü sol” bir versiyonudur. Geleceği olmayan küçükburjuvazinin “özgürlük ve demokrasi” tılsımlarına tutunması onlar açısından son derece doğaldır. 150 yıldır sosyalizm+komünizme düşman olanlar da Bilimsel Sosyalizm+Komünizm davası öne çıktıkça “özgürlük ve demokrasi” yavelerini dillerinden düşürmemeye başlamıştır. Sosyalist Sistem’in Sovyetler Birliği deneyiminin çözülüşünü sermaye sınıfının saldırıları ve literatürüne paralel biçimde ele alıp “nehrin öte yakasına” düşmüşlerdir.

Sosyalizm+Komünizm işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal ve enternasyonal kurtuluşudur. “Özgürlükçü olan-özgürlükçü olmayan ayrımı” burjuvazinin diline doladığı sosyalizm karşıtı bir propaganda silahıdır. Kimi solcu aydınlar da kurumsal merkezî disiplinli Proleter Devrimci Kolektiflerin oluşmasına karşı oldukları için bu propagandanın uzantısında hareket etmeyi ideolojik-sınıfsal çıkarları doğrultusunda uygun bulmuşlardır. Onların nezdinde Lenin, Stalin, Mao vb. kişiliklerin tamamı “diktatör” olarak adlandırılmakta, Hitler gibi alçakların yanına konulmak istenmektedir!

Geçimsiz, huysuz, uzlaşmaz, burnundan kıl aldırmayan ve kariyerizm hastalığından fena halde muzdarip küçükburjuva “sol” akımlar, nihilistçe “özgürlük” arayışları ile açık faaliyet alanlarında bu türden burjuva argümanlarıyla tarz-ı siyaset yapma imkân ve fırsatını yakalayabilmektedir. Trenin makası bu kayıt ve şarta bağlı olarak böylelerine açılmış ve onların örgüt kurup parti imiş gibi hareket etmelerine izin verilmiştir. Malum olduğu üzere Devrimcilere, Komünistlere de ölümlerden ölüm beğenmeleri için çok “şık” barikatlar kurulmuştur.

Daha ÖDP’nin tüzük ve programını okumadan, yalnızca öne çıkan / çıkarılan kadrolarının geçmişteki “vukuatını” bildiğimiz için bir uyarı görevini yerine getirmek ve de tabanındaki genç ve devrimci kadroları düşündürmek amacıyla 1996 yılında “What is this parti? ÖDP vb. Üzerine” isimli kitapçığımızı üretmeyi uygun bulmuştuk Sorun Broşür Dizisi’nden (Sorun Yayınları 1996). Kitabımız yılın en çok satılan-okunan, 2. Baskısı da tükenen kitabı olmuştu. ÖDP’de Devrimci Yol (DY) siyasetinin şemsiyesi altında kimler buluşmamıştı ki?... DY, Harici Büro “TKP”, I. ve II. TİP, TSİP, SVP, KSD, Trotsky-Troçkist akımlar, Tony Clifçiler, TKEP,  MLKP, TİKP, TİKB, TİİKP, TKP/ML, Bazı Kürt örgüt ve grupları veya ayrışanları vb.lerini içine almayı başarmıştı. Ayrıca, batıcı burjuva feminist akımlar, eşcinseller, transseksüeller, vicdani retçiler, çevreciler, yeşiller ve “öteki” olarak adlandırılanların tamamı  ÖDP’de cemetmişlerdi.

ÖDP’de cemeden hizipçi -hizayı bozucu- örgütler ne hikmetse (doku uyuşmazlıkları yüzünden olsa gerek) çok geçmeden eski hizipsel duruşlarına geri dönerek savrulmuşlardır. Bu türden solcularıProgram Harcı ile birbirine bağlayacak bir reçete henüz icat edilememişti çünkü!

“Sosyalist Sol’un Birliği” ne ÖDP’de ne de öteki “sol” örgütlerde temsil ediliyor. Bu türden bir birliği gerçekleştirebilmek için sıkça vurgu yapıp bilince taşıdığımız İSP’ye ihtiyaç var. Bu türden birPARTİ ise (ne hazin) henüz oluşturulamamıştır.

ÖDP, Bilimsel Sosyalizm+Komünizm davasının önünü kesmeye kurgulu çürük bir “dalga kıran” yaniİSP’nin oluşturulmaması için kurulmuş / kurdurulmuş bir örgüttü. Sınıflar mücadelesindeki “görev” ve işlevini tamamlayınca da sönümlenecekti…

“ ‘What is this parti? ÖDP vb. Üzerine’ isimli kitapçığı sen mi yazarsın, öyle ise al başına belâyı” diye oldukça fazla “düşman” da kazanmıştık küçükburjuva avantürye takımından. Tehditler, küfürler, spekülasyonlar gırla gidiyordu da oturup iki satır yazı kaleme alamıyorlardı.

Bazılarını yazmak gerekiyor: İstanbul, Ankara ve İzmir’deki bazı kitabevlerinde tezgahtar olarak istihdam edilen kimileri Sorun Yayınları Kolektifi’nin kitaplarını raflara koymuyor, siparişleri engelliyor ve bu “vukuatlarını” telefonla bizlere bildirerek âdeta orgazma eriyorlardı! ÖDP’nin kurdurduğu iki dağıtım (Arkadaş ve  Devin dağıtım) birer ticarî kuruluş görünüşleri altında siyasî bir tavırla “sen bizim partimize ‘what is this party?’ dedin, biz de kitaplarını dağıtmayacağız” demişlerdi. Satın aldıkları milyarlarca TL ederindeki borçlarının da üzerine yatıp sonradan piyasadan toz olmayı uygun bulmuşlardı! ÖDP başkanlarına yazılı müracaatlarımıza cevap dahi vermeyerek âdeta “eden bulur belâsını” demeye getirmişlerdi bu  “vukuatlarını”. Bizlere bırakılan bu türden maddî “hatıralar” tahsil edilebilinseydi, en azından bugün kiracılıktan kurtulup bağımsız bir mekânımız olurdu demekten kendimizi alamıyoruz…

Yoldaşlarımızın ücretli ölüm ilanlarını gazetelerinde tahrif ederek yayınladılar. Bunları yaparken ne utandılar ne de sıkıldılar (Ayrıntılı bilgi için bakınız: SORUN Polemik Dergisi, Ocak 2005, Sayı: 14, s. 28).

Bu örnekler de gösteriyor ki, küçükburjuvazi ne örgüt, ne dağıtım şirketi  ve ne de kalıcı herhangi bir kurum oluşturabiliyordu. Devrimci doku ve hücrelerimizi, virüs misali girdiği her yeri kurutuyordu.

ÖDP’nin gerçekleştirdiği bu “son” (daha son değil, çünkü DY’nin tabanında yakından tanıdığımız devrimci pek çok insan bulunmaktadır. Bu kadrolar süreçten çıkardığı derslerle olup bitenlere seyirci kalmayacaktır. Kitlelere sunulmak istenen “Devrimci-Liberal” suni ayrılığı yerine daha büyük sarsıntılar yaşanacaktır.) “ayrışma” burada kalmayacaktır.

12 Mart 1971 askeri faşist darbesi sonrası kadrolarının büyük darbeler almasından sonra THKP-C’nin DY-DS ayrışması dışında aynı geleneğin uzantısı olduğunu ifade eden pek çok örgüt bulunmaktadır. Dergi veya kurum adlarıyla ifade edilecekse: Halkevleri, Barikat, Devrimci Hareket vb. isimleriyle siyaset yapanlar da “THKP-C’nin asıl uzantısı biziz” demektedirler.

1972’de, THKO ve THKP-C öncü kadroları Kartal Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevini delerek aşma eylemiyle devrimci harekete önemli bir mesaj iletmiş oluyorlardı. Burjuvazinin baskı ve terörüne karşı kendi meşreplerince karşı koyan Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin geride kalanlara verdiği mesajın şifresi: Birlik idi. ?imdi sorgulamanın tam zamanı. THKO-THKP-C-TKP/ML vb. örgütlerin oluşumu, konumu, teori pratiği, doğruları-eğrileri neydi? Hayat ve mücadele bu süreçte hepimize neleri öğretti? İktidara (siyasal-sosyal devrime) yürüyen program ve partinin nasıl olması gerektiği anlayana önemli ders ve sonuçlar veriyordu-öğretiyordu.

DY siyaseti bu süreçten ders ve sonuçlar çıkarmayan örgütlerin başında geliyordu. Kolay ve ucuz yöntemlerle “THKP-C biziz, bizden sorulur” havasına girmişti. Açık siyaset yapmaya başlarken asıl önderleri siyaset sahnesine çıkmıyor ve tiyatrodaki gibi dublör-suflör kullanmayı tercih ediyordu. Bu işleyin altında ezilen zevat da yeri geliyor kendilerini öne çıkaranları yemeye kalkıyordu.

DY siyaseti 1975 sonrası kitlesel tabanı olan ve bağrında bazı önemli birikimleri taşıyan bir örgüt iken önderlerinin “büyük feraseti” yüzünden bir türlü partileşemiyordu. Bileşimi ve işleyişi  yüzünden dışında bulunan aynı meşrepten örgütlerle de diyalog kuramıyordu. “Kuruçeşme Toplantıları” ardından partileşmeye kalkışınca da ÖDP’deki sürtüşmeler, bölünüp parçalanmalar gerçekleşiyordu. ÖDP’deki kavga ne sosyalist solun birliğine ne de komünistlerin birliği sorunsalına ilişkindi. İktidar perspektifinden uzak “Muhalif Hasan”ların tarz-ı siyasetiydi. Onları bu türden sorunlar ilgilendirmiyordu. Yeri geliyor resmî ideoloji (kemalizm) ile kırıştırıyor, burjuva CHP ile halvet oluyor, bazı belediyelerde ilkesiz ilişkilere giriyor, yeri geliyor “Kemalizmin solu”na eklemleniyor ve devrimciyi oynamaya hevesleniyordu!..

ÖDP’deki “ayrışma” geleceği olmayan küçükburjuva “sol” anlayışların tükenmesi demekti. Un öğütmeyen değirmen taşlarının birbirini yemesiydi.

Düzeysiz suçlamalar, ihbarlar, devrimciyi oynamalar, ahkâm kesmeler tam da küçükburjuva kariyerizminin bir ürünüydü. ÖDP’nin görünen-görünmeyen önderlerine yakışan da buydu zaten.

“ABD elçisiyle ne görüştün”, “ Ufuk Uras MİT’in mutemet adamı”, “Ergenekon davasıyla solu bulandıran faşistler ayıklandı” suçlamaları taraftarları kazanmak için seçilen gerekçelerdi!.. Asıl rahatsızlığa değinen yoktu. Ergenekon Davası sanıklarından Gürbüz Çapan dahi ayağının tozuyla (16 Ocak 2009 tarihli Cumhuriyet gazetesinde s. 1-17’de) yaptığı açıklamayla “tartışmalara” tuz biber ekmişti; “Kırık” ve “MİT devşirmesi” nitelemeleriyle…

ÖDP’nin kurultay sonundaki ayrışmasında U. Uras ve taraftarlarının liberal “solcu” cenaha H. Kozanoğlu (DY) taraftarlarının ise  “yeni açılımlara” açık olduğu anlaşılmaktadır. Gezegenimizden kopup “Kuruçeşme Toplantıları”nda arz-ı endam eden ve daha sonra ÖDP’de cemetmeyi uygun bulan eski “dostlarımız” bu türden ayrışmayı, yani ÖDP’deki DY uzantılarının liberal akımlara “tavır” alışlarını “iyimser” olarak değerlendirmektedirler.

U. Uras’ın üstlendiği “yeni” görevini bu sefer “Çatı Partisi”nde yapacağı anlaşılmaktadır.

Sosyalist Sol’un Birliği davası mevcut “sol” örgütlerin hizipleşip birbirini yemesi sürecinden çıkmayacaktır.

Beşikçi-PKK-“Aydınlar”

Sosyolog İsmail Beşikçi Erzurum Üniversitesi’nde öğretim üyesi olduğu dönemlerde sistemin Kürt halkına karşı uygulayageldiği inkâr, imha ve asimilasyon politikalarını yakından izlemiş ve görmüştü. Kürt diye birileri vardı. Tarihi, coğrafyası, kültürü, dili, gelenek ve görenekleri olan bir halk yok sayılıyordu. Kitle ve alan çalışmaları yaparak önemli bulgulara ulaşmış, taraf olmuş ve verileri kendi bakış açısıyla kağıda dökmeyi uygun bulmuştu. Ak kağıt üzerine dökülen “kara yazılar” Onun “sosyal kaderini” de belirlemişti.

Beşikçi aydın kimliğini koruyan ve gereğini gözünü kırpmadan yapan bir kişiliğe sahipti. Tezlerinde inatçı, ısrarcı, sürekliliğini koruyan, mütevazi, çalışkan, sessiz ve titiz bir araştırmacıydı. İddiasının ardında durmasını ve bedel ödemesini biliyordu.

Beşikçi kendisini “Marksist-Leninist” olarak da görüp tanımlamıyordu. Tartışmaya ve eleştirel katkıya açık ve muhtaç tezlerini diyalektik tarihsel materyalist yönteme bağlı disiplinlerle değil, gönlünce ve “bilimsel yönteme” bağlı kalarak kaleme alıyordu.

Eserlerinin tirajı pek çok yayınevini Karun edecek düzeydeydi. Beşikçi ise, mülksüz, parasız, pulsuz, güvencesiz bırakılmıştı. Kendisini doğruluğuna inandığı tez ve iddialarının ardında durmaya adamıştı. Bu niteliklerinden ötürü de çok seviliyordu.

Kürt Enstitüsü’ne Kürt kökenli bir “babayiğit” başkan bulunamayınca Beşikçi bu kuruluşun başına da getirilmişti.

Beşikçi TC devletinin boy hedefi yaptığı aydınlardan biriydi. Önde geliyordu. Dürüst ve ilkeliydi. Kürt ulusal özgürlük hareketinin yeni nitelikler kazanması yolunda önemli katkılarda bulundu. Kürt hareketinin küçükburjuva önderlerinin “demokratik cumhuriyet” ve benzeri “argümanları” karşısında da sesini yükseltmiş eleştirilerini sıralamıştı. Devrimci çağrışım yapıp sonradan “beyaz bayrak” çekenleri karşıya alıp şiddetle eleştiriyordu. Oysa Kürt hareketi eleştirel katkılara açık değildi.

Yaşamının üçte biri demek olan tam 17 yıl “zindan bedeli” ödedi ve hapishaneden çıktı.

Devrimci ve Marksist geçinen Sol “cenahımız” ne “Kürt Sorunu”nu, ne Beşikçi’yi anlayabildi, ne bu sürece eleştirel katkı getirebildi, ne de sahiplenebildi.

Söz yerindeyse devlet, solcular ve Kürt örgütleri de Beşikçi’ye karşı “gardını” almıştı. Onu yalnızca Devrimci ve Komünist çizgilerinin arkasında ilkeli duran kadrolar anlıyor ve sahipleniyordu.

Sözün özü; Beşikçi asla yalnız değildi. Farklı ideolojik, politik ve örgütsel konumlarda bulunmak Beşikçi ile diyalogumuzun kesilmesi anlamına gelmezdi.

İsmail Beşikçi ile Abdullah Öcalan arasındaki “ulus devlet” tartışması ve “HPG tarafından tehdit edildiği gerekçesi ile İsmail Beşikçi ile dayanışma” kampanyasına Fikret Başkaya’nın başını çektiği pek çok aydın imza vererek katılmıştır.

Kürt hareketinin liderlerine yaptığı eleştiriler ve uyarılar karşısında karşılaştığı “tehdit” ve “sataşma” karşısında Beşikçi’ye sahiplenenlerin de konumlarına ve eylemlerine değinmek durumundayız.

Beşikçi böyle mi sahiplenilirdi? Bu tartışmayı “önemli” ve “belirleyici” olarak görenler de vardı.

Devrimci ve Marksist geçinen “aydınların” Beşikçi’yi yalnız bırakmayıp bir bildiri yayınlaması olayını bir ölçüde de olsa “olumlu” bir davranış olarak görenler olacaktır. Böyle olması da doğaldır.

Fakat bizim üniversite okumuş yarım-aydınlara Devrimci ve Marksist geçindikleri için söyleyecek bir çift sözümüz vardır. Yarın da olacaktır.

Devrimci ve Marksist aydın olmanın biricik ölçütü yazı ve kitap yazmakla sınırlı değildir. “Yasak savar” bildirileri kaleme almak hiç değildir. Salt panellerde, dergilerde, köşe yazarlığında, TV.lerde konuşmak da değildir. Kapitalist-emperyalizme karşı sosyal pratikte iş yapmaya aday Kurum veAraç’ların üretimine katkı getirmek ve bu oluşumların içinde rol ve sorumluluk almaktır. Bedel ödeyerek tavır geliştirenlere sahiplenmektir. Ulusallık-Sınıfsallık temelindeki sosyal muhalefet dinamiklerinin birbirinin dilinden anlamasına, birbirinden öğrenmesine, deneyim aktarımında bulunarak birlikte yürümesine katkı getirmek olmalıdır.

Sistem bu türden aydınların “vukuatından” da hoşnut olmamalı ki haklarında çeşitli baskılarla davalar açılmakta, cezaî+hukukî yaptırımlar uygulayagelmektedir.

Beşikçi’ye sahiplenen “aydın”ların büyük bölümü Kürt ulusal özgürlük hareketinin oluşturduğu siyasî örgütlerde,  gazetelerde, Özgür Üniversitelerde, derneklerde ve TV.lerde hep bir aradaydılar. Aralarında birlikte hapis yatanlar da vardı. Açık faaliyet alanlarında liberal, tasfiyeci, yeni-solcu, özgürlükçü-postmodern solcu, reformist akımlara girip çıkanlar da oldu. Bir türlü kendi aralarında birliktelik sağlayamadıkları gibi birbirlerini de sevmiyorlardı. Bu bir yana Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin önemini vurgulayan Kolektifimiz Çalışanlarının (özellikle de Sırrı Öztürk’ün) Proleter Devrimci katkısını izole etmek için uğursuz rollere soyunanlar da çıkmıştı aralarından… Faydacı niyet ve amaçlarla PKK-DTP’ye tutunan bu “aydın” takımı “demokratik cumhuriyet”, “barış, demokrasi, özgürlük ve halkların kardeşliği” kulvarında politika üretenlerin yanında bulunmayı yeğlemiştir. 

SİP-“TKP” Kongresi…

ÖDP ve SİP-“TKP” örgütlerinin gerek hizipleşmelerini gerekse gerçekleştirdiği kongrelerini önemseyen “solcu” akımlar çoğunluktadır. Onlara sistemin mantığına uygun biçimde “parti muamelesi” yapanların sayısı da oldukça kabarıktır.

Bilindiği gibi Kolektifimiz Çalışanları; Sosyalist Sol’un Birliği denildiğinde, açık faaliyet alanında konuşlanan, kendiliğinden kurulmuş işlevsiz örgütleri kastetmemektedir.

“1973 Atılımı” ile Harici Büro’nun kendini “TKP” olarak ilan etmesi sürecinde olduğu gibi günümüzde de SİP’in kendiliğinden ve “alan kapatma” yarışıyla kurduğu örgütü “TKP” yerine koymayız. Devrimci tarih ve geleneklerimizin bu türden ucuz ve kaba yöntemlerle sömürülmesine seyirci de kalamayız. Marx-Engels-Lenin sürecini öznel yorumlarla sulandıran konularda olduğu gibi bu konuda da ‘politik açığa vurma’ görevimizden asla geride durmayız. Durmuyoruz. Bilimsel Sosyalizm+Komünizm temeline dayalı ilke, kural, yöntem ve normları kirletenlerin karşısına bir daha ve bu düzeyde yapılagelen idealizasyon ve mistifikasyonların aşılması için sosyal pratikte iş yapan, siyasal / sosyal devrim için dövüşen tüm Devrimcilerin, Komünistlerin yanında ve kitlelerin içinde olmaya önem vereceğiz. Veriyoruz…

PARTİ denildiğinde 10 Eylül 1920 Tarihî TKP’mizin Parti, Partileşme Sorunu, Komünistlerin Birliği, Komünist Birlik vb. hayatî ve can alıcı temel konulardaki Devrimci Marksist ilke, kural ve yöntemleri ve bilinen normların tüm süreçlerde işletilip temiz tutulmasını anlamaktayız. Küçükburjuvaca atak, entrika ve yöntemleri ile yapılan saçmalıkları değil… Hâkim gerici sınıfların bu yoldaki manipülasyonlarını ve kendilerine açılan kanallarda çeşitli kombinezonlara girenleri anlamıyoruz…

Harici Büro’nun kendini “TKP” olarak ilan etmesinin topluma ve ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve Marksist cenahımıza neye mal olduğunu hep birlikte yaşayıp görmüştük. İşçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareket büyük kırım ve kıyımlardan geçirilmişti. Devrimci potansiyelimizin tüm kadroları “Öndersizlik Krizi” yüzünden çok büyük darbeler almıştı. Sosyal muhalefet dinamiklerini buluşturup bütünleştirme yeteneğinden yoksun TKP ve parti kurma atakları yüzünden her sosyal muhalefet odağı kendi göbeğini kesmeye yönelmişti. Günümüzde “örgütler anarşisini” andıran “sol” duruşların varlığını koruyor oluşu da bu yüzdendir.

ÖDP-SİP-“TKP” türünden örgütlerin “Sosyalist Sol’un Birliği” arayış ve yönelişlerinde bir “çıkış yolu” önerileceğine ilişkin “umut vereceğinin” iddia edilmesi de büyük bir yanılgıydı.

Harici Büro “TKP”nin parti olamayışı yüzünden alınan ideolojik, politik ve örgütsel darbeleri burada bir kez daha zikretmeyi uygun bulmuyoruz. Dileyen bu konudaki telif kitap, dergi, gazete vb. çalışmalarımızı yeterince inceleyebilir. Çünkü belgelidir.

Harici Büro “TKP”nin parti olamayışının nedenleri araştırılıp incelenirken Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi’nin temel klasiklerine başvuruldu. Büyük bir susuzlukla okuyan, bu süreçten geleceği kazanmaya yönelik çok yönlü derslerle sonuçlar çıkaran kadrolar yapılan ideolojik, politik ve örgütsel yanlışlıkları bir bir ortaya çıkardı. Hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday partileşmenin ne demek olduğunu süzgeçlerinden geçiren Devrimci ve Marksist Kadrolar nüveler halinde bir arayış ve yöneliş içindeyken burjuva ve küçükburjuva “solcu” akımlar da boş durmayacaktı.

Yalçın Küçük yetiştirmesi kadrolarının kurduğu SİP sosyal pratikte işlevsiz bir konuma düşünce yöneticileri TKP adının kullanılması atağına “can simidi” gibi sarıldılar. Tarihimizde isim, gelenek ve “alan kapatma” hırsızlığı çok revaçtaydı çünkü. Parti, gazete, dergi, gelenek vb. hırsızlıklara sistem de prim veriyordu. Devlet, devrim gibi konularda sistemle uzlaşan, kapitalist mülkiyet, üretim ve paylaşım ilişkilerine dokunmamak şartıyla komünist bolşevik isimli naylon örgütler dahi kurulabilinirdi.

Nitekim SİP-“TKP”nin nasıl bir örgüt olduğu, hangi geleneğin uzantısı olduğu, kendiliğinden kuruluşu, “dar grup kültü” ile malul oluşu, projesi ve kadrolarının “vukuatı” ile de kanıtlanmış oldu. Örgütün dayandığı küçükburjuva öğrenci gençlik temeline uygun bir mesaj verilmesini uygun görmüştü 9. Kongresinde…

SİP-“TKP” ister 9. ister 19. kongrelerini toplasın. MYK üyelerinin sayısını herkese bir mavi boncuk dağıtırcasına 87’ye çıkarışı  devrime odaklı kadrolara hiçbir şey anlatmamaktadır. Mücadelenin ateşinden gelen hakikî Komünist Kadrolar bu türden örgütlenmeleri ciddiye almayacaktır. Almamıştır. Sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı olmayan, temel ilkelerde anlaşmış tüm komünistleri bağrında barındırmayan, onları yok sayan, kongre yöntemiyle değil, kendiliğinden, kendi dar grubunu parti ilan ederek kurulan örgüt / partilerin tamamının serencamı geçmişte olduğu gibi gelecekte de farklı olmayacaktır. Parti olmadığı halde parti imiş gibi hareket edenleri -komünistçilik oynayanların tamamını- hayat ve mücadele acımadan açığa vurmuştur…

Hangi Bilimler Akademisi?!..

7 Kasım 1975 tarihinde Sorun Yayınları Kolektif’imizi oluştururken hayat ve mücadelenin bizlere öğrettiklerini dışımızdaki dost ve yoldaş bildiğimiz herkesle paylaşmayı önümüze temel ilkeler olarak koymuştuk.

Bunlardan ilki ve en önemlisi: Devrimci ve Marksist eserleri İSP’nin kurumsal merkezi disipliniyle oluşturulmuş Bilim Kurulu, Enstitü ve Akademi’lerin güvencesinde yayınlanması meselesidir.

Aradan tam 34 yıl geçti. Kolektifimiz bu ilkeselliği gözetti. Bileşimimizi hiçbir zaman İSP yerine ikame etmedik. Tecimsel kaygılarla bu işe soyunup devrimci çağrışımlar yapanları da anladığı dilde uyarıp eleştirdik. Anlamayanları teşhir ettik. Aynı zamanda sınırlı bilgilerimizle böylesine anlamlı bir işe soyunurken bileşimimizi Bilim KuruluEnstitü ve Akademi yerine de koymadık. Koyamazdık. Ancak bu türden disiplinleri gözeterek yayın faaliyetine başladık. Marksist Klasikleri keyfe-keder tercüme edip yayınlayanların “suçuna” ortak olmamaya büyük bir özen gösterdik. Tercüme kitap üretimi bahsinde birilerinin yapmadığını gündemimize aldık. İlerici-devrimci yayın kuruluşlarına asla zarar vermedik. Onlarla ve yayın anlayışlarıyla asla yarışmadık. İlişkilerimizi düzgün tutmaya özen gösterdik. Yaşadığımız toprakların yetiştirdiği Devrimci ve Marksist Kadroların telif eserlerini yayınlamayı öne çıkardık. Sorun Yayınları Kolektifini birilerinin nezdinde “sorun” yapan ve gören anlayışlarla düşmanlıklar da bu yüzden ortaya çıkmıştır. Bu türden anlayışların karşısındaydık. Evet, Kolektifimiziideolojik ve sınıfsal çıkarlarına karşı bir “sorun” olarak görenlere karşı elbette sorun idik.

Çok açık ve net ölçülerde bu türden bir yayın kolektifini işbaşı yaptırırken, burada bir Kurumdisiplini ile üretim yapacağımızı açıklamıştık. Bu Kurum’un işçi sınıfının malı olduğunu, işçi sınıfının devrimci tarih ve gelenekleri neyi gerektiriyorsa o doğrultuda bir yayın politikası izleyeceğimizi veİSP’nin oluşturulmasıyla da elimizde bulunan anahtarı asıl sahibine teslim edeceğimizi söylemiştik. Bu ilkeselliği üretiminde rol aldığımız hemen hemen her kitap, dergi ve gazete aracılığıyla da sıkça tekrarlamıştık.

Bilimsel Sosyalizm+Komünizm literatürümüzü sulandırıp kirletenlere karşı da özgün dil, terim ve kavramlarımızı üretmeye koyulmuştuk.

Günümüze geldiğimizde görüyoruz ki, “öncü parti, önder parti, kitlesini arayan parti” diye söze başlayanlar yarattıkları “örgütler anarşisi” ortamımız yetmiyormuş gibi, tarihimizdeki saygın pek çok isim, simge, kavram ve literatürü de çarpıtmakta bir sakınca görmemektedir.

BEKSAV bir “sol” akım olarak kendi kuruluşlarının birinde “Nazım Hikmet Bilimler Akademisi” kurduğunu açıkladı! Kendiliğinden kurulan bu “akademi” de ders verecek şahısların isimlerine ve “vukuatlarına” baktık, aralarında “Marksist ve Bilimler Akademisi” nitelemesine uygun bir tek imzaya rastlayamadık.

Söze “Nazım” diye başlayanların sayısı bir hayli kabarıktı. SİP-“TKP”de BEKSAV’cılardan önce benzeri bir “atak” yapıvermişti.

Bu topraklarda Bilimsel Sosyalizm+Komünizm adına taş üstüne taş koyanlar kuşatılıp yok sayılırken devrimci tarih ve geleneklerimizin, partilerimizin, dergilerimizin, kitaplarımızın, gazetelerimizin isimlerinin çalınıp kullanılması, temiz ve ilkeli tutulması gereken değerlerimizin sömürülüp yağmalanması son derece kolay ve ucuzdu. Birileri “sosyalizm+komünizm adına” ne yaparsa yapsın, hangi çamları devirirse devirsin daima yanına kâr kalıyordu. Ne sorgulayan vardı ne de yargılayan.

“Devlet ve Devrim mi, PARTİ’mi, Kolektif mi, İşçi Birliği’mi, Birleşik İşçi Cephesi’mi, Faşizme Karşı Savaş Birliği’mi, İşçi Sınıfının Sendikal ve Siyasal Birliği’mi, Komünistlerin Birliği’mi, Komünist Birlik’mi, Sosyal Meşruiyeti ve Devrimci Yasallığı olan İşçi Sınıfı Partisi’’mi, Bilim Kurulu-Enstitü ve Akademi’mi, II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi’mi, Devrimci Oturum’mu, İstişari Toplantı’mı,15/16 Haziran’mı, Kendi Sentezimizi Üretmek’mi, “Tutarlı bir Demokrasi Mücadelesi” ile “Tutarlı-Amaçlı-Somut bir İktidar -Siyasal/Sosyal Devrim- Mücadelesi”mi, Sosyal Muhalefet Dinamiklerinin Bütünlüklü Seferber Edilerek Sevk ve İdaresi mi” dediniz. Geç beyim geç!... Küçükburjuva avantürye takımına vahiy geldi mi önce mücadelenin ateşinden gelen kadrolarımızı içimizden vurmaya yeltenir… Sistemin yapamadığını yerine getirmek için uğursuz rollere soyunur…

15 ?ubat 2009 Kadıköy Mitingi Üzerine

TÜRK-İ?, DİSK ve KESK Konfederasyonlarının birlikte örgütledikleri ‘Krizin Bedelini Ödemeyeceğiz’ sloganıyla ‘hükümeti uyarma’ mitingi coşkulu ve kalabalık geçti. Bu sloganın içeriği doldurulamamıştı. Çok zayıf kalıyordu. ‘Hükümeti uyarma’ bahsinde de asıl işçiler talepleriyle  sendikacıları uyarmıştı. İşçi sınıfı yalnızca sendikacıları değil Sol’u da dolayısıyla uyarmıştı. Miting bu yüzden de eksikti. Sendikacılar daha ileri şeyler söyleyemiyorlardı. Oysa kapitalist-emperyalizmin ideolojik ve sınıfsal karakteri bu mitingde işçilere anlatılmalıydı. Krizi yaratan emperyalist-kapitalist politikaların nedenlerini açıklamak, aynı zamanda nasıl aşılacağını söylemek doğallıkla mitingi düzenleyen sendikaların konumunu aşıyordu. Daha ileri şeyler söyleyemiyorlardı. Sendikaların talepleri arasında siyasî taleplerle faşizm uyarısı da yoktu. Sendikaların çok yönlü kuşatmalardan kurtuluşunun yolu da buradan geçiyordu. Siyasî mesaj vermek için tüm şartlar oluşmuştu. 29 Mart 2009 Mahallî Seçimlerine ilişkin işçi sınıfına bir mesaj da yoktu bu mitingde. Oysa AKP iktidarı can havliyle bu seçimlere asılıyordu. “İşçi sınıfının tavrı ne olmalıydı?” sorusunun da cevabı yoktu. Sendikalar bir yana Sol “cenahımızın” da bu konuda bir tavrı yoktu. Seçimlerin öngününde Sol’un fiilen yok oluşu bir hayli düşündürücüydü.

100 bine yakın bir katılım kötü hava şartlarına ve her şeye rağmen yine de önemliydi (Burjuva basını ve TV.leri söz birliği etmişçesine bu rakamı 20-30 bine indirmiştir.). İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin gerçekleşmesi halinde bu rakamlar 1 milyonu aşabilirdi. Bunun altyapısı ve birikimi vardı. Fakat işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin gerçekleşmemesi için bir yandan sistemin çok yönlü baskısı ve terörü, diğer yandan parlamentarizm ile sendikalizmin oyunları kütlesel çıkışların etkisini kırıyordu. Sol “cenahımız” bu mitingden hangi dersleri ve sonuçları çıkardı? diye sorgulayacak olursak neleri gündeme taşımalıyız diye bir hayli düşünmeden edemedik.

Mitinge işçi sınıfı ve sendikaları da, devrimci ve sosyalist gruplar da tüm güçleriyle asılmıştı. İşçiler genellikle mavi, Sol “cenahımız” ise, kırmızı renkleriyle seçiliyordu. Her iki kesimde de coşku hâkimdi. Yol-İş Sendikası ile Halkevleri “oranj” rengini kullanmayı yeğlemişti. Onlara bu rengin emperyalist-kapitalist CFR tarafından kullanıldığını işçilerin-sosyalistlerin bu rengi kullanmamaları gerektiğini birileri öğretmeliydi (anti-parantez söyleyelim: AKP’nin 29 Mart 2009 Mahallî Seçimlerde kullandığı renkler CFR’in oranj-lacivert renkleridir.).

DİSK’de (herhalde yayınlarımızdan etkilenmiş olmalılar ki) artık mavi yerine kırmızı rengi kullanıyordu çoğunlukla.

Grup, çevre ve örgütler daha önceki yıllardaki sayılarının altında bir katılım göstermiştir. Yeni kurulan örgütlerin de mitinge güçleri oranında katıldığı görülüyordu.

PARTİ olmadığı halde parti imiş gibi hareket edenler, kendilerini “hareket” veya “platform” olarak lanse edenler, anarşistler, burjuva feminist akımlar, artık kağıt toplayan emekçiler, Meslek Odaları vb. kuruluşlar, ulusalcı ve liberal “solcu”lar, burjuva CHP, Atatürkçü Düşünce Derneği, Alevi örgütleri mitinge renk katmıştı.

Hemen her mitinge onlarca otobüs kiralayan TMMOB “katkısını” bu miting için esirgediğinden kimi “solcu” eğilimler kendi imkânlarıyla gelmek zorunda bırakılmıştı!... TMMOB’de mitinge yeterince katılmamıştı. Krizden çok büyük zarar gören TTB, TEB, TZOB gibi örgütler de mitinge katılmamıştı. Bu örgütler gibi eyleme çekilecek onlarca örgüt daha vardı. Elbette mitingi düzenleyen sendikaların öncülüğünde özlenen ittifaklar politikası gerçekleşemeyecektir. Çünkü bu görev donanımlı bir İSP’nin omuzlarındaydı. İSP’nin kurmaylığında gerçekleşebilecek ittifaklar politikalarını sendikaların cılız omzuna yükleyen “sol” anlayışlar ve bu yolda yapılan “eleştiriler” dolayısıyla havada kalıyordu. Bu yüzden de mitingde yaklaşan Mahallî Seçimlerde AKP’ye oy vermemeye çağıran bir irade de yoktu.

DTP’nin neden bu mitinge katılmadığı anlaşılmadı. Öcalan’ın yakalanışının 10. yılında yapılan etkinliklerin 15 ?ubat 2009 Kadıköy Mitingi ile çakışması münasebetiyle muhtemel provokasyonları önlemek için DTP’nin katılmadığı söylenmişti. (Daha sonra DTP’nin 15 ?ubat Öcalan’ın “komplo” yöntemiyle yakalanışını protesto eylemleri devletin “orantısız güç kullanma” (ne demekse?) terörüne boy hedefi olacaktı.)

SİP-“TKP” artık “İ”P gibi döviz ve bayraklarında enternasyonalin sarı-kırmızı renklerini kullanmak yerine kırmızı-beyaz renklerini kullanmaya başlamıştı!

Örgüt / partilerin kortejinde “şef”leri yoktu.

Örgüt “şeflerine” karşı özel alerjisi olan mitingi izlerken ilginç sataşmalarda da bulunuyordu.

“Örgütlü” ve pankartlı katılımlara denk bir sayıda “örgütsüz” ve pankartsız cenahımızı da burada anmak durumundayız. Onlar da var güçleriyle işçi sınıfı ve emekçilerin yanındaydı.

Fakat sosyal muhalefet dinamiklerinin etkinliğini buluşturup bütünleştirmeye aday devrimci bir irade henüz oluşamamıştı. Bu çok açık biçimde hissediliyordu. “Marksist Sol Yığınağı Nereye Yapmalı?” sorumuzun cevabı ve özlemi bu mitingde de görülmeye başlanmıştı.

“Parti benim benden sorulur” megalomanisine girenlerin sendikacıların binbir karmaşık niyetle sistemin mantığı ile çakışan miting çağrısına gelişleri de onların parti değil, örgüt olduklarını kanıtlamaktaydı.

“Ya bir de adına layık İSP’nin çağrısıyla bu türden bir miting düzenlenseydi?” demekten kendimizi alamadık…

Katılım; Kadıköy’de gerçekleştirilen 1 Mayıs ve öteki kitlesel çıkışlardaki katılımlardan daha fazlaydı.

TÜRK-İ? daha fazla bir kitleyi alanlara taşımayı başarmıştı. Nasıl başarmasın. Krizin boyutlanmasıyla en azından 30 bin üyesini kaybetmişti. Kapitalizmin küresel krizi yüzünden 680 bin işçi işten çıkarılmış, açlığa terk edilmişti.

En kalabalık sendikal katılımlardan Türk Metal-İş Sendikası Genel Başkanı (Ergenekon Davası sanığı) Mustafa Özbek’in posterlerini ve Türk bayraklarını taşımaktaydı. Bizler de yakından gözlemlemek için “erkek Mustafa” sloganını atan / attıranlarla beraber yürümüştük. Bu türden slogan ve pankartların sonunda bir “çatışma ortamını” tetikleyeceğini anlayınca gözlemlerimizi yarıda bırakacaktık.

Burjuva basını ve TV.leri Mitingi tümüyle yansıtmak yerine yalnızca çıkarılan “kavgayı” öne çıkarmışlardı!...

Faşist bir sendika gangsterinin işçileri örgütlemeyi nasıl becerdiğini 1970 - 15/16 Haziran Direnişi öngünlerinden bu yana biliyorduk. Fakat ne hazin bu faşist bozuntularını sendikaların başından atacak bir cüret “devrimci” geçinen sendika başkanlarında yoktu. DİSK’in bazı sendikalarının başında da faşist sendikacılar vardı!

DİSK başkanı Süleyman Çelebi (Yalçın Küçük’ten öğrenmiş olmalı) kırmızı boyun atkısı takarak “devrimci” bir mesaj veriyordu?!... KESK başkanı da kırmızı kazaklıydı!...

İşçi sınıfı tekelci devlet kapitalizminin faşist ve faşizan baskı, sömürü ve terörünü kriz yüzünden daha yakından tanımaya başlıyordu.

İşçi sınıfı ile emekçi halkların giderek politikleştiği bir ortamda onları seferber etme yeteneğine sahip bir PARTİ’nin eksikliği tüm yakıcılığıyla bu mitingde de hissediliyordu.

İşçi sınıfı bir yandan işten atılma, sendikasızlaştırma, işsizlik ve pahalılık cehenneminde sıkıştıkça en başta sendikalarını bu yolda sıkıştırıyordu. Sendikalar ise, işçi sınıfı ve emekçilerin ekonomik-demokratik haklarını koruyup savunma konusunda çok gerideydi.

İşçi sınıfının sendikal birliği, grev hakkı 100 yıllık sınıflar mücadelesi tarihimiz boyunca daima darbelenmişti. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin gerçekleşmemesi yolunda AID+CIA kanalıyla yapılan “katkı”ları unutmuyorduk (Aynı zamanda tutarlı bir sendikal mücadelenin gerçekleşmemesi için içimizdeki “eloğullarının” bıraktığı “hatıraları” da unutmuyorduk.). Emperyalist-kapitalizmin ulakları yerli işbirlikçiler bulmakta gecikmiyordu. TÜRK-İ? kuruluşundan beri daima “devlet sendikası” kimliğini korumuş ve gizlememişti.

Sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisi elele proletaryanın sendikal alandaki birliğini gönüllü baltalamak üzere işbaşı yapmış / yaptırılmıştı.

DİSK’in kuruluşu ve izlediği sendikal anlayışla ve belli açılardan bu düzeneği bozmaya yönelmişti. DİSK yüzyıllık sınıflar mücadelesi tarih ve geleneklerimizin bir uzantısı-halkasıydı. O tarihlerden başlayarak “DİSK Gelenektir” şiarımızı bilince çıkarıyorduk. Günümüzdeki DİSK bu geleneğimizden uzaklaşmış / uzaklaştırılmış ve diğer sendika konfederasyonları gibi “devlet sendikası” derekesine getirilmiştir.

KESK ise (liberal “solcu” ve burjuvaziye krizden nasıl çıkılacağını öğreten konumuyla), Kamu Emekçilerinin, özellikle de TÖS ve TÖB-DER geleneğinin organik-doğal uzantısındaki deneyimlerden çok yönlü dersler ve sonuçlar çıkarmış, böylelikle konfederasyon örgütlenmesine ulaşmış bir sendika görünümünün bir hayli uzağındaydı. KESK’in bünyesinde hesaba katılması gereken sosyalist bir birikim vardı oysa.

TÜRK-İ? ve DİSK’in tabanında ve tüm süreçlerde daima sosyalizmden haberli nüveler vardır. Bu nüveler sürekli biçimde işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği yolundaki nitelikleriyle anılıp tanınmaktadır.

1970 - 15/16 Haziran Direnişi, 1989 - Bahar Eylemleri ve benzeri kütlesel çıkışların tabanındaki kadroların özünü bu nüveler oluşturuyordu. Hareketi tabanda ören, eylemde hedefine taşıyan, poliste, mahkemede en başta sosyalizmi ve gerçekleştirdikleri eylemlerin tarihsel-sosyal haklılığını savunan yine bu nüvelerdi. Kütlesel çıkışların bedelini ödeyen, işlerinden atılan, bir daha hiçbir fabrikada işbaşı yaptırılmayan sistemle uzlaşan sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisi değil işte bu kadrolardı.

DİSK’in üye sayısını 15/16 Haziran Direnişi sonunda 30 binden 650 bine ulaştıran da yine anılan bu devrimci kadrolardı. Sendikacılığı kötü bir meslek olarak gören sendika bürokratları değil…

12 Eylül 1980 askeri faşist darbe sonucunda kapatılan (en başta şimdiki Anayasa Mahkemesi’nin mevcut hukuki mevzuat hiçe sayılarak el koyduğu DİSK Genel Merkez Binası olmak üzere), mal varlığına, arşivine el konulan DİSK’in üyeleri de TÜRK-İ? ve HAK-İ? sendikaları tarafından bölüşülecekti.

HAK-İ? bu mitinge katılmamıştır. Niye katılsın ki? Sendikacılık mesleği öyle bir konuma getirilmişti ki, artık sosyal sınıf çıkarları yerine ırkçı, milliyetçi, kara gerici akımlar üzerinden sendikacılık yapılıyordu memlekette!

“Vatan, millet, bayrak, ezan, Kur’an ve Atatürk” argümanları üzerine temellendirilmek istenen sendikal ve siyasal mücadele emperyalist-kapitalizmin krizini geriletmeye yetmiyordu. Devlet tekelci kapitalizminin çıkarlarını savunmakla görevli sağlı “sol”lu burjuva partilerinin işçi sınıfı içindeki ideolojik erozyon boşuna yaratılmıyordu.

15 ?ubat 2009 Kadıköy Mitingine TÜRK-İ? tüm gücüyle katılmıştı. TÜRK-İ? sendika bürokratları âdeta tabanlarından gelen basınca karşı istemeyerek katılmak zorunda kalmışlardı. İşçi sınıfının kriz karşısındaki “sosyal uyanışına” sendikalar artık “baraj” görevini yerine getiremez bir duruma gelmişti. “Devlet sendikacılığı” anlayışına karşı işçi tabanındaki hoşnutsuzluk had safhadaydı.

Üç Konfederasyon’un başkanları da yaptıkları konuşmalarda emperyalist-kapitalizme karşı işçi sınıfının ekonomik-demokratik haklarını koruyup-savunma yerine sermaye sınıfına “akıl öğretmeyi” yeğleyen taleplerini sıralamayı uygun bulmuştu. “?öyle yaparsanız krizden çıkılır” türünden söylemler yerine mevcut sendikacılardan Genel Grev, Hak Grevi, Siyasi Grev, Direniş, İşyerlerine El Koyma ve İşgal gibi “üretimden gelen güçlerini” kullanma yolunda bir söz çıkmamıştı ağızlarından. Niye ve nasıl çıksın ki? “Krizin Bedelini Ödemeyeceğiz!” şiarı siyasidir. Bu şiarı atan / attıran sendikacılar “nasıl ödemeyeceklerini” de açıklamakla yükümlüdür. Yoksa bu şiar ajitasyon değeri olan, fakat arkası boş olan bir söylem yerine geçecektir / geçmiştir.

Sosyalist bir projesi olmayan sendika bürokratlarının bilmediği bir olguyu burada bir kez daha tekrarlamalıyız: Gerici reform dahi yapamayan AKP iktidarından talep edilen gaspedilmiş hakların gerçekleşme şansı yoktur.

 15 ?ubat 2009 Kadıköy Mitingi Devrimci ve Marksist Sol Kadrolara neyi öğretmiştir? Tek sözle ifade edilecekse: Pratik örgütçü çabaların yoğunlaştırılması gerektiğiini öğretmiştir.

Aleyhteki pek çok faktöre rağmen, işçi sınıfı örgütlenmeye, tutarlı+amaçlı+somut hedeflere+ devrime uzanmaya en yatkın bir sınıftır. Örgütlenmeyi biliyorsan örgütleyebilirsin. Öğretmeyi-bilinçlendirmeyi biliyorsan öğrenecek-bilinçlenecektir.

Yeter ki sen öğren!

Son olarak şunları söylemeliyiz: Bu mitingler ve eylemler tüm eksikliklerine rağmen, uyarı ve önerilerimiz ışığında  yaygınlaştırılarak sürdürülmelidir. Kitlesel çıkışların yaygınlaştırılıp sürdürülmesi işçi sınıfının daha da politikleşmesi ve öncülük etmesinin raylarını da döşeyecektir.

13 ?ubat 1967 - 13 ?ubat 2009

DİSK Nereye?...

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK 13 ?ubat 1967’de kuruldu. Aradan tam 42 yıl geçti. Sınıflar Mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimiz arasında bu süreçte önemli gelişmeler de geriye dönüşler de oldu. İşçi sınıfının kazanım ve kayıplarını nesnel gerçeklikle gündeme getirmeliyiz. Özellikle işçi sınıfının sendikal birliği gibi can alıcı bir meselede Sol’un “vukuatını” (hepimizin vukuatını) bir kez daha irdelemenin tam zamanıdır diye de düşünüyoruz.

İşçi sınıfının siyasal ve sendikal birliği davasını Kolektifimiz dışında Sol adına(!) kümelenen birey, çevre, grup ve örgütler ne dile getirmektedir, ne de bu yolda bir çaba içindedir.

Konuyu DİSK’e getirerek bu konudaki görüşlerimizi özetleyelim: DİSK oluşturulduğu günden bu yana 100 yıllık sınıflar mücadelesindeki devrimci birikimimizi daima arkasında hissetmiştir. “DİSK Gelenektir!” özdeyişimiz boşuna telaffuz edilmemektedir.

1970 - 15/16 Haziran Direnişi anılan devrimci geleneğimizin geldiği doruk noktasıdır. 15/16 Haziran Direnişi’nin henüz aşılamayışı da öğretiyor ki, kitlesel çıkışlar kapitalist anarşinin işçi sınıfı ve emekçi halklar üzerinde kurduğu baskı ve sömürü diktatörlüğü ebedî değildir. Yıkılmaya mahkûmdur.

Kapitalizm; geleceği olmayan, fakat hâlâ iktidardaki hegemonyasını sürdürme becerisi gösteren, gerici, sömürücü ve ahlâksız bir sistemdir-rejimdir.

Kapitalizmin aşılıp sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız, özgür, eşit, demokratik bir topluma evrilmesi sendikalar aracılığıyla değil, İşçi Sınıfı Partisi’nin (İSP) ideolojik, politik ve örgütsel varlığı ve güvencesiyle gerçekleşecektir. Komünistler üretenlerin yönetmesi, tüm kurullarda proletaryanın söz-karar-yetki ile donatılmasının kavgasını vermektedir.

Komünistler işçi sınıfının okullarından biri olan sendikaları ekonomik ve demokratik mücadelede önemli örgütlerden biri olarak görür. İşçi sınıfının sosyal bilinci ilkin sendikalarda biçimlenmeye başlar. Burjuvazinin proletaryaya “sendika” aracını vermek durumunda kalışı kendiliğinden olmamıştır. Proletarya sendikasına kavuşabilmek için tarihsel sosyal mücadelelerde terini ve kanını akıtmıştır. Proletarya sendika aracıyla yetinemez. Yaşayabilmek için emek gücünü sattığı patronlarla yapılan toplu iş sözleşmeleriyle alınan  sınırlı haklarla da kalamaz. Proletarya artı-değer sömürüsünden, burjuva diktatörlüğünden kurtulabilmek için tüm değerleri üreten-yaratan olarak iktidarı ele geçirmek durumundadır.

Günümüzde tekelci devlet kapitalizminin işçi sınıfına ve sendikalara biçtiği deli gömleğini kimler ve nasıl giyecektir? Kapitalizmin evrensel ölçekteki krizi artı-değer sömürüsü, baskı ve terörle aşılmaya çalışılmaktadır. Krizin bedeli işçi sınıfı ve emekçi halklara ödetilmek istenmektedir. Kapitalizm tarihinde olduğu gibi krizin bedelini bizimkilere ödeterek çıkış arayacaktır.

13 ?ubat 1967’de kurulan DİSK; İnsanın ve insanlığın sosyal / enternasyonal kurtuluş için mücadele edenlerin devrimci birikimleri üzerinde oturmaktadır. DİSK Geleneği ve günümüzdeki DİSK ise, devrimci geleneklerimizi iğdiş eden projelerin uzantısında bir “devlet sendikası” derekesine indirgenmiştir. Burjuvazinin sendikaları işlevsiz duruma getirme projesinde sendika bürokratlarıyla işçi aristokratları ustalıkla kullanılmıştır. Kuruluşundan bugüne kadar geçen zaman diliminde ve DİSK sendikalarında görev alanların ideolojik, politik ve örgütsel kimliği, kişiliği, özel yaşamı, malı-mülkü, sistemle olan ilişkileri ile birikimleri tartışıldığında görülecektir ki, işçi sınıfının çıkarları bu türden sendikalarla-sendikacılar aracılığıyla amacından saptırılabilmektedir.

DİSK’in “devlet sendikası” derekesine düşürülüşünde tek başına sendikaları ve sendikacıları eleştirip işin içinden çıkamayız. Avanta ve yağmaya dayalı kapitalist devlet doğallıkla işçi sınıfının sendikal birliği davasına darbe vurmak için elinden geleni yapacaktır. Bir yandan hukukî düzenlemelerle sendika enflasyonunu hazırlarken, diğer yandan sistemle uzlaşacak sendikacıları da devletin bir parçası haline getirecektir.

Burada sendikacılığı bir meslek olarak gören sendikacılardan çok Sol “cenahımızı” uyarıp eleştirmeyi daha doğru buluyoruz. Sol, özellikle de Devrimci ve Marksist Sol’un yaşadığı “Öndersizlik Krizi” aşılmadan sendikalar konusu tümüyle irdelenip incelenemez. İSP henüz oluşturulamamış ve burjuvazi ile ona kalp ilacı olan “sol” üzerinde bir basınç olamamışsa, sendikaların uzlaşmacı “sağ kavisler” çizmesi son derece doğaldır. İSP’nin oluşturulması şartına bağlı olarak sendikalar, kitle örgütleri ve öteki sosyal muhalefet dinamikleri ancak iki adım sıçrama gösterecektir.

Sol “cenahımız”  sosyalist hareketin birliği konusunu sağlam bir güvenceye taşıyamamıştır. Nerde kaldı işçi sınıfının sendikal birliği konusunu çözmeye kalksın!

İşçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketimizi buluşturup bütünleştirerek oluşturulması gerekenKomünist Hareket de bir türlü oluşturulamamıştır. İşçi ve Komünist isim ve sıfatlarımızı keyfe-keder kullanmaya cüret eden küçükburjuva solculuğunu, küçükburjuva devrimciliğini ve küçükburjuvazinin komünistçilik oynamasını engelleyecek ileri bir adım da atılamamıştır.

Devrimci tarih ve geleneklerimizin anılan cenah tarafından “rahatlıkla” sömürülüşü ve Sol “cenahımızın” bugünkü parselasyonu (biz bu olguya “örgütler anarşisi” denilmesini uygun buluyoruz.) adeta bir “sosyal kader” olmuştur!

Sınıflar mücadelesi bu “sosyal kaderi” kırıp aşacaktır. Bunun işaretleri hayatın içinden her gün  alınmaktadır. Dergi, Kitap ve telif kitaplarımızda konuyu işleyen tezlerimizin senteze kavuşacağına ilişkin “sevindirici” gelişmelerin farkındayız.

Devrimci-dönüştürücü niteliklere sahip genç kuşakların Bilimsel Sosyalizm+Komünizm kaynağından nasıl beslendiğini ve davranmaya yöneldiğini görüyoruz.

DİSK ve öteki sendikalar İSP’nin güvencesini arkalarına alamadıklarından ötürü sendikalizmin-ekonomizmin batağına rahatlıkla girebilmektedir. İdeolojik, politik ve örgütsel açıdan donanımlı birİSP’nin kurmaylığından yoksun olan bir sendikacılık anlayışı devletin paşa gönlüne göre kendilerine biçilmiş kaftana girmek durumundadır.

Dünkü ve günümüzdeki DİSK yöneticileri, 15/16 Haziran Direnişi kadrolarının üye sayısını 30 binden 650 bine çıkarıp teslim ettiği DİSK Geleneği’ni çok kötü kullanıp harcamıştır. Burada ayrıntıya girmiyoruz. Çünkü, bu konular üzerindeki tezlerimizin doğruluğu sosyal pratikte sınanıp denenmiştir, ayrıca belgelenmiştir. Dileyen bu malzemelere rahatlıkla ulaşabilir.

Günümüzdeki DİSK hem bileşimi ve  üye sayısı, hem de toplu sözleşme ve grev gibi hayati konularda geleneğin çok gerisindedir. TÜRK-İ?, HAK-İ? vb. sendika konfederasyonları da sistemin kuşatması altında bir türlü işlevsel olamamaktadır. Sendikal alandaki bu gerilik nasıl aşılacaktır? Tek sözle: İşçi Sınıfının Sendikal Birliği davasını savunup gerçekleştirerek. Sendikaların tabanındaki bilinçli işçilerin mücadelesi buna dönüktür. Krizin boyutlanmasıyla orantılı olarak tabandaki bilinçli işçilerin öncülüğünde önemli kitlesel çıkışlar örgütlenmektedir. İşçi sınıfının sendikal birliğinin ete kemiğe bürünebilmesi davası da İşçi Sınıfının Siyasi Birliği davasının gerçekleşme şartına bağlıdır. Bu iki birliği koordineli götüremeyen işçi ve komünist isimli örgütlerin ne “tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ve ne de “tutarlı-somut-amaçlı bir iktidar -siyasal-sosyal devrim- mücadelesi” yapabilmesi mümkündür.

DİSK yöneticilerinin sendikaların içine düştüğü krizin asıl nedenlerini görmezlikten gelerek boylarından büyük işlere soyunduğunu görüyoruz. Kırmızı atkısıyla rol kesen DİSK başkanı Süleyman Çelebi’nin de içinde yer aldığı “siyasi parti” kurma girişimi bu yönelişlerden biridir. Oysa sendikacılara düşen görev, işçi sınıfının sendikal birliği davası yolunda hareket etmeleridir. Bu görevini yerine getiremeyenlerin mevcut örgütlere benzeyen bir yenisini kurmaya kalkışı kime ve neye yarayacaktır?

Günümüzdeki DİSK yöneticileri kuruluşunun 42. yılını (13 ?ubat 1967-13 ?ubat 2009) hamaset ve bilimdışı yöntemlerle kutlayamaz. Hayat ve mücadelenin asla doğrulamadığı, yarın da doğrulamayacağı bilinen sendikal anlayışlarda ısrar edenler; DİSK Geleneği uğruna terini ve kanını akıtan bizimkilerin senteze kavuşmaya aday tezlerini hesaba katmadan bir adım dahi ilerleyemezler. İlerleyememişlerdir.

29 Mart 2009 Mahallî Seçimleri ve Sol’un “Politikası”

Gerek Dergi’mizin 34. Sayısında, gerekse daha önce yapılan ve burjuvazinin şartlarını belirlediği “seçimler” üzerine kaleme aldığımız yazılarımızda Devrimci ve Marksist Sol Kadroların tavrı ve taktikleri hakkındaki görüşlerimizi defalarca iletmiştik. Değişen konjonktürleri de hesaba katarak söylemeliyiz: Seçim taktiklerimiz genellikle doğrulanmıştır. Bunları bir kez daha tekrarlamayı doğru bulmuyoruz.

Bu seçimlerde burjuvazinin resmî politikaları NATO, IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist-kapitalist bağlantılarını açığa vuran sosyalizm propagandasının yanı sıra mahallî idarelerdeki işleyişleri,  avanta ve yağmaları da açığa vuracak bir yol izlenecektir.

Uluslarötesi tekelci sermayenin ülke ve bölgedeki çıkarlarını koruyup gözetmekle görevli AKP iktidarı izlediği işçi ve emekçi halklar düşmanı politikalarıyla doludizgin faşizme doğru yol almaktadır. Bu seçimlerde sağlı “sol”lu burjuva partilerinin birbirinin aynı olan politikalarını bozacak, sosyalizmin onurlu sesini gündemleştirecek bir Sol hareket yoktur. Mevcut “sol” örgüt / partiler AKP’nin karşısında ittifak dahi yapamamaktadır.

ÖDP, SDP, EMEP, SİP-“TKP” vb. örgütlerin “bizde varız!” diye öykünmesi işe yaramıyordu. Bu sloganlarıyla “biz yoğuz” diyorlardı aslında. “Seçim İttifakı” ve “Ortak Aday” söylemlerinin de, “Çatı Partisi” yarenliklerinin de hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmadığı / olmayacağı taa başından biliniyordu. Nitekim seçimler yaklaştıkça, “benim partim, benim sendikam, benim gazetem, benim işçi, gençlik, kadın kurultayım” söyleminden başka bir meziyeti olmayan örgüt / partilerin  “ittifak” ve “ortak aday” konusunda verdiği sözlerin buz üzerine yazıldığı anlaşılacaktı. Onların ideolojik ve sınıfsal konumlarına yakışan da buydu zaten!...

Verilen sözler, “birlik” ve “ittifak” toplantıları, cilalı sloganlar sonunda “cızdım oynamiram” diyenlerce havada kalmıştı. Son derece doğal bir sonuç idi. Geçmişte de bu türden küçükburjuva kariyerizmi hastalığına fena halde yakalanmış önderliklere sahip örgütlerin “vukuatı” aynı biçimdeydi. “Az olsun benim olsun”, “bayrakları karıştırmayalım”, “birleşmeyelim” diyen küçükburjuva “sol”  anlayışlar oluşan sosyal muhalefet dinamiklerini bir türlü algılayamıyordu. Tabanda görece oluşan “birlik özlemi” son kertede uzlaşmaz zortlamalara rahatlıkla dönüşebiliyordu.

Kolektifimiz Çalışanları gerek kütlesel çıkışlarda, gerekse seçim hesaplaşmalarında açığa vurduğumuz “sol” örgütler gibi ne “birlik” toplantılarına katılıyor ve ne de eylemlerde birbiriyle yarışan örgütlerin birbirine benzeyen “pankart” açma ya da “pankart solcululuğuna” soyunuyordu. Tarz-ı siyasetimizi dost-düşman herkes biliyordu.

Açıkladığımız seçim taktiklerimizle de Devrimcilere, Komünistlere yakışan bağımsız sınıf tavrımızla “amasız” ve “fakatsız” küçükburjuva kaydı itiraz saplantılarına prim vermeden saptamış, Komünistlerin eleştirel katkısına sunmuştuk. Görevimizi sözde bırakmayıp sosyal pratikte sınıfsal tevazumuzla, gösterişsiz biçimlerde yerine getiriyorduk. İddiasının arkasında duran sıradan, basit, gösterişsiz ideolojik, politik ve örgütsel çalışmalar önünde sonunda hedefine ulaşıyordu çünkü. Gerek Sosyalist Solun, gerekse Komünistlerin Birliği sorunsalının er geç sağlam bir ilkesel-örgütsel güvenceye bağlanacağını biliyorduk. Bu konuda da doğadaki kadar sabrımız vardı. Taş üstüne taş koymaya devam edecektik.

Mahallî seçimler; kapitalist avanta ve yağmaya dayalı sistemin açığa vurulması yolunda önemli fırsat ve imkânları öne çıkarıyordu. Mevcut “sol” işlevsizdi. AKP’nin karşısında adına layık bir Sol örgütümüz yoktu. Bunun yerine ve tüm politikasızlığına rağmen, AKP’nin karşısına anlamlı bir yığınak yapmayı başaran ve ulusal özgürlük taleplerini dile getiren DTP vardı. Kitle hareketleri, coşkusu ve heyecanıyla DTP önemli bir halka yakalamıştı. Sistemin DTP’ye uygulayageldiği, devlet terörü artık işe yaramıyordu. Ezilen ve sömürülen emekçi halklar kendi meşreplerince AKP’yi karşıya almıştı. DTP’nin politikalarına destek, ittifak vb. politikaları üretecek PARTİ’nin henüz olmayışına rağmen, onların örgütlerine faydacı niyetlerle tutunmak ve DTP içinde erimek suretiyle işlevsiz duruma düşmek sosyalistlerin harcı değildi. Komünistlerin ilkesel taktikleri,  DTP’ye omuz verilmesi, örgütsel varlıklarını bir süre daha sürdürebilmek içgüdüsü -anlaşılmakla birlikte- hareket eden “sol” örgütlerin tutarsız politikalarına prim vermek yerine konulamazdı.

AKP beş yıl daha iktidardadır. ABD ve AB emperyalizmi AKP’ye ülke ve bölge bazındaki çıkarları uzantısında yeni roller biçmektedir. AKP bu rollere alesta hazır ve adaydır. Geleneksel TC politikası “küçük emperyalist” niyetlerle küçülmeden büyümeye çok isteklidir. “Kürt Sorunu”na asla kimilerinin beklediği “demokratik cumhuriyet” türünden bir çözüm getirmeyecektir.

“Kürt Sorunu” ile “Kürdistan Sorunu” başta olmak üzere Yakın Doğu emekçi halklarının ulusal-sosyal kurtuluş mücadelesi; emperyalist-kapitalizme karşı çok yönlü ve birlikte hareket etmesiyle ancak çözülecektir. Bölge emekçi halklarının Komünist Partileri bu yönde bir çalışma yapmasıyla yaşadığımız coğrafyadaki Devrimci ve Komünist kadroların birlik ve dayanışmasını yanlarında göreceklerdir. ABD ile AB emperyalizminin oyunları ancak bu sayede geriye püskürtülebilecektir.

AKP iktidarda olmanın avantajlarıyla avantalar ve yağmalar düzeninde önemli bir örgütsel ağ kurmuştur. Devlet tekelci kapitalizminin çıkarları AKP eliyle yürütülmektedir. Tekelci, militarist polis devletinin uygulayageldiği terör misliyle artacaktır. AKP’nin çıkar ilişkili merkezdeki örgütsel ağa 10 binlik bir halka daha eklenmiştir. Bu 10 binlik halkaya da bir o kadarı daha eklenmiştir. Bu örgütsel şebeke yayılabildiğince yaygınlaştırılmıştır. AKP sahte Müslüman, “Siyasî İslâm”,  “Ilımlı -Amerikancı- İslâm” kimliği ile uluslarötesi tekelci sermayenin çıkarları uzantısında iktidardadır. Yoksul insanlarımıza iş bulma vaatleri, sabahları parasız çorba, iftar yemeği, parasız gazete, kömür, makarna ve beyaz eşyalar ve yanı sıra olmayan siyasi terbiyelerine uygun propagandaları sayesinde AKP iktidarını mahallî idarelerde de güçlendirmekten yanadır. Kurulan çıkar ve sömürü ilişkileri en ufak birimlere kadar uzatılmıştır. Örneğin belediyelerden alınan bir büfe ruhsatı ve işletmeciliği sayesinde en azından altı hanenin geçimi sağlanmaktadır. Bu ilişkiler ağını seçimler değil siyasal-sosyal devrim kökünden kazıyacaktır. Buna rağmen, şartlarını burjuvazinin tayin ve tespit ettiği “seçim” oyunlarında Devrimciler, Komünistler işçi sınıfı ile emekçi halkların haklı taleplerinin yanında taraftır. Kitlelerin politikleştiği “seçim” ortamında AKP ile sistemin tüm güçlerinin karşıya aldığı DTP’ye omuz vermek doğru bir  tavırdır. Elbette Sosyalist ve Komünistlerin örgütsel güvencelerine kavuşması ve sistemi karşıya alacak, iktidarı hedefleyen  sosyalist projeler üretmek gibi aslî görevlerimizi askıya almadan.

AKP’nin mahallî seçimleri oy oranını artırarak kazanması halinde Sol “cenahımız” hiç de hazır olmadığı bir süreçle karşılaşacaktır. Seçimler çok şeye gebedir. Sol’un derlenip toparlanmasını da, faşist-faşizan yönelişlerin artmasını da biçimlendirecektir.

Bu yüzden de seçim taktikleri bahsinde sistematize etmeye çalıştığımız tavrımız dışında yeni bir şey söylemeyeceğiz.

29 Mart 2009 tarihinden sonra “politik açığa vurma” bahsinde işlevsizleşmiş “sol” hakkındaki görüşlerimizi ve hayat ve mücadelenin doğruladığı tezlerimizin senteze kavuşturulması için uyarı ve önerilerimizi sıralayacağımız tabiidir.

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.