Röportaj Sorusu:
"Kızılbaş Kadın" isimli kitabınızda verdiğiniz mesajınızı, bizler kendi payımıza aldık. Bu çalışmanızdan büyük ölçüde yararlandık. Okuması gerekenlerin okumasını sağladık.
Kitabınız çeşitli konuların tartışılmasını gündeme taşıyor.
Anaerkil Kadın-Ata kültürünü her açıdan inceliyor. Kızılbaşlık, "Anadolu Aleviliği" ve Bektaşi inanç, kültür, folklor ve gelenekleri üzerine çok önemli bilgileri içeriyor.
Bu türden sağlam bir gelenek malzemesini tanımak, özümlemeye çalışmak gibi bir işlevi yerine getirirken, sistemi ve sistemin rahatlıkla kullanageldiği gerici, yoz ve kozmopolit düşünce akımlarına karşı bir "karşı kültür"ün pratikte-yeniden üretilmesi mücadelesini de beraberinde getiriyor.
Kitabınız ayrıca, üzerinde yaşadığımız toprakların tarihini, kültürünü, coğrafyasını, sosyoekonomik yapısını, ilerici geleneklerini, din, inanç, örf ve adetlerini, folklorunu, müziğini, sanat anlayışını, masal ve mitolojisini, vb. yeterince öğrenemediğimizi de ortaya koyuyor.
Özellikle de sol cenahımızdaki ülkeyi yeterince tanıyamamak, insanımızı insan yapan birikimleri tahlil edememek gibi eksikliklerimiz yüzünden teori-pratiklerimizde de onulmaz yanlışların, yanılgıların boy verdiğini görüyoruz.
Kitabınızın, diğer yandan kapitalist Batı'dan bilinçli -çarpıtıcı- biçimde ithal edilen "feminizm" akımlarının karşısında yararlanılacak, senteze kavuşturulacak tezlerin üretilmesinde etkili olacağına da inanıyoruz.
Kapitalizmin kullanageldigi "feminizm" akımları, öteki düşünce akımları gibi insanımızın kafasını oldukça karıştırmıştır. Yerli iç deneyim birikim ve geleneklerimizin iyimser, dinamik bir yorumla sunulması, politikada, sanat ve estetikte pratik-yeniden üretim mücadelemizde ışığımız olacaktır. Eklektik, aşırma tezlerle yapılmaya çalışılan etkinlikler sosyal-pratikte tökezleniyor. İşçi sınıfı ve emekçi halklarımızın talep ve ihtiyaçlarının karşılanması mücadelesine katkı getirmiyor.
"Kızılbaş Kadın" kitabınız, özellikle de sol cenahımızın yeni nitelikler kazanabilmesi mücadelesinde, gerek "özüne dönme" ve tanıma açısından, gerekse kapitalist anarşinin yörüngesine giren "feminizm" akımlarını düşündürüp bilimsel ve dönüştürücü bir yola getirebilmesi açısından işlevsel olacaktır.
Yine ayrıca Kızılbaşlık konusunda, sistemin baskıcı, saptırıcı, bilim ve akıldışı yöntemlerini karşıya alma, geri adım attırma ve aşma mücadelemizde de yararlanacak bir kaynak niteliğindedir.
Sınıflı toplumların proletaryası olan KADININ gerçek özgürlüğüne kavuşması mücadelesinin pek çok saptırıcı engeli bulunmaktadır, Birincisi sistemin "rahatlıkla" uygulayageldiği çok yönlü baskı ve terörü, ikincisi burjuva ideolojisinin besleyip ortaya saldığı "feminizm" gibi akımlar, üçüncüsü de, ne yazık ve ne hazin Sol cenahımızın bu toprakların tarihini, kültürünü ve insanını yeterince tanıyamayışı(mız).
Ayrıca, Kızılbaş, Alevi, Bektaşi kuruluşlarında siyasî örgütlenme konusunda hararetli bir tartışma açılmıştır. Bu tartışmalar hakkındaki görüşlerinizi de öğrenmek istiyoruz. Marksist kökenli ve inceleme- araştırma konularında uzman canlarımızın bu tartışmalarda etkileyici olabilmesi için nasıl bir yol-yöntem geliştirmelidirler?
Biraz uzunca bir soru yöneltmiş olduk. Sizin uzunca bir cevabınızı alabilmemiz mümkün müdür?
Cevap:
SORUN Polemik Dergisinden arkadaşlar, ilgili olduğum alanla bağlantılı olarak bana, genel bağlamda kimi sorular yönelterek, bir tür röportaj yerine bir yazı istediler. Bana yönelttikleri soru kapsamlı görünüyordu ama yine kendilerinin deyimiyle benden "uzunca bir yanıt" almayı düşündükleri için genel ve kapsayıcı bir soru yöneltmeyi uygun bulmuşlardı.
Önümüzdeki süreçte "8 Mart Emekçi Kadınlar Günü" de vardı ve bana yönelttikleri sorular bağlamında bu konu da vardı. Dahası bir de "burjuva feminist yaklaşımlar" konusu vardı tabi. Genel ve kapsayıcı bir zeminde, bu istekleri de göz önünde bulundurarak kadın konusuna dair, özellikle güncel olarak ne söylenebilirdi!.
Tabi ki güncel olandan kopmamak gerekiyordu ama, çalışmalarımın girdiği güzergah, yakın geçmişle dahi, beni sınırlamıyordu. İnsanlık, doğal olgunluk sürecini henüz tam olarak yaşamadan müthiş bir kırılmaya uğramış ve böylece doğal olgunluk sürecinden kopmuştu. Bu durum, tarihsel sapmanın da başlangıcını oluşturuyordu ve içinden geçmekte olduğumuz tarih evresine göre insanlığın uzak hafızasıyla ilgiliydi.
Tam da bu noktada, konuya henüz girmemişken bir hususa dikkat çekmek istiyorum; bundan sonra ifade edeceklerim, konumuzun da bağlamından kopmadan kendi iç evrimimin hal tercümesini de bir biçimde içerecek. Okuyucunun ifade edeceklerime yabancı kalmaması açısından bunu gerekli gördüm.
Devam ediyorum:
Günü ve günceli doğru kavrayabilmek, onun deney ve tecrübelerinin ışığında geleceğe daha doğru bir şekilde yönetebilmek için, açıktır ki, insanlığın yakın geçmişi de yeterli olmuyordu. Kapitalizmle birlikte insanlığın içine itildiği yabancılaşmanın öncelikle ve ivedilikle zihinsel kuşatmasından sıyrılmadıkça, ne günü ne de günceli, doğrudan olguların dilinden anlamak ve çözümlemek mümkün değildi. Zihnim bu gerçeğe bir biçimde çarptığında, uzak hafızaya yönelme zorunluluğu kendiliğinden beliriyordu ki, bu da, doğal olarak beni yabancılaşma gerçeğinin kaynağına, tarihsel sapmanın doğuş kapısına yönlendiriyordu, öyle de oldu.
Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, Modern Komün Toplumu'nun nasıl olacağına ilişkin bir soruya Marx; yaklaşık olarak, sınıflı toplumların ürünü olduğumuzu, aldığımız öğretinin ve bu öğretiye dayalı olarak oluşan mantığımızın, tümüyle sınıflı toplum gerçeğine dayalı olduğunu, bu bağlamda da, bu mantıkla komünist toplumu düşündüğümüzü, onu anlamaya çalıştığımızı ifade ederek, bu yaklaşımla onu anlamanın ve tarif etmenin mümkün olmadığını, doğru da olmadığını belirtiyor, Komünist toplum için, "o kendisi olacaktır" dedikten sonra da onun için en fazla, "o toplumda herkes ihtiyacına göre yaşayacaktır" ilkesinin geçerli olacağına işaret ediyordu. Bu belirlemenin yapıldığı yerde, "herkese ihtiyacına göre" prensibini ilk kez kendisinin belirlemediğini de özellikle belirtiyordu.
İnsanlığın uzak hafızasına yönelme gereksinimi duymamda, açıkça ifade etmem gerekirse, Marx'ın bu belirlemesi çok ciddî rol oynadı. Bana göre, özellikle Kapitalist sistemin bütün boyutlarıyla çözümlenmesine yönelen Marx, kapitalizm öncesi toplumlarla yeterince ilgilenemediği, özellikle de "üst yapılar" bağlamında bize çok fazla bir şeyler bırakmadığı izlenimi edindim. Dahası, ilgilendiği sınırlar içerisinde de tarihi "Ortaklık Toplumu"na, tarihsel toplum biçimleri sıralamasında yer aldığı kadar yer vermişti.
Yöntem açısından, ilk ortaklık toplumunu, olabildiği kadar, bütün boyutlarıyla anlamak; tıpkı Kapitalist toplumu anlamak bakımından, onun en küçük yapıtaşı "Meta"yı anlamak kadar, belki de çok daha fazla bir anlama sahipti. Ama tabi ki Marx'a yollama yaptığım Modern ortaklık toplumuna ilişkin Marx'ın yaklaşımını doğru anlamak koşuluyla.
Eğer, geleceğin toplumu ki, bu toplum, insanlığın topyekûn kurtuluşa ulaştığı "Özgürlükler Dünyası" anlamına kavuşacaksa ve "Özgürlükler Dünyası'nın gönderinde "Herkese İhtiyacına göre" yazılacaksa, dahası, bu ilkeyi gerçek anlamda duyabilmek ve yaşayabilmek için insanlık, özgürlükler dünyasına ulaşmayı beklemeyecekse, gelecekte ulaşılacak bu toplumun kaynakları olan, bir geçmiş sürek de olmalıydı. Çünkü, bu ilkeyi belirttiği yerde Marx, "bunu ilk kez ben söylemiyorum benden çok önceleri söylendi" diyordu ve bu, bu topluma ait olan bir çok özelliği bilme, bilgi alanına taşıma kapısına işaret ediyordu. İnsana dair hiçbir şey gökten zembille inmemişti gelecekte de inmeyecekti.
Bir nokta daha vardı üzerinde önemle durulması gereken; Marx, sınıflı toplumlar ürünü olarak zihinsel yapılanmamızla Komünist toplumu anlamamızın mümkün olmadığını, onun kendisi olacağını, bu bağlamda da, o toplumun zihinsel yapılanmasının da tamamiyle farklı olacağının altını çiziyordu. Bu bana, bu süreğin köklerini tarihsel geçmişini anlamak bakımından yeni bir kapı daha açıyordu, çünkü, içinden geçmekte olduğumuz sistemlerin tarih öğretisinin önümüze koyduğu geçmiş, diğer temel belirlemelerin yanında "vahşi", "geri", "ilkel" gibi kavramların ördüğü bir tarihti! Bir adım sonrası ve en doğrusu diyalektik tarih anlayışıydı ama o da, bir yandan aydınlanma döneminin lekeleriyle doluydu, diğer yandan, kendi doğal olgunluk sürecini henüz yaşamadan; "ilerlemecilik", "çizgisel tarihçilik","sınıf indirgemeciliği ve ekono- mizm" gibi olumsuz etkenlerin kuşatması altına girmişti. Bütün bu baskılanma altında oluşmuş bir mantık ile "Ortaklık Toplumu" nun ne tarih- selliğini ne de günümüz zeminindeki evrimini anlamak, bilgilenme zeminine taşımak mümkündü, kaldı ki geleceğini anlamak!..
Tabi ki aktardığım bu bilgiler, ne genel olarak yazacaklarımın ne de bu bölümün konusudur. Ama, hem bu bölümde söyleyeceklerimin hem de daha sonraki yazacaklarımın doğru anlaşılması bakımından, mantığımı ve çalışmamı şekillendiren bu noktalara değinmeden geçemezdim.
Yukardan beri ifade ettiklerim bağlamında belirtecek olursam, hem köken olarak aidiyetim bakımından hem de konum bakımından, önümde inceleyebileceğim çok önemli bir toplum yapısı duruyordu. Kızılbaş Alevilik. Çocukluğum ve gençliğimin önemli bir bölümü Hünkâr Bektaşi Veli Dergahı'nda geçmişti ve kendimiz hakkında epeyce güçlü bir birikime sahiptim. 20. yüzyılın başlarından itibaren, özellikle de ikinci yarısından itibaren, otantik yapısından tam çözülmeye uğrayarak, ciddî bir kopuş sürecine girmiş olmasına karşın, kalıntı düzeyinde de olsa, "Ortaklık Toplumu" na ilişkin bir çok öğeyi bünyesinde taşımaktaydı. Bunu doğrudan yaşadığım için biliyordum.
Genel olarak Ortaklık toplumu süreğini takip edenlerin kendi gerçeğinden sinikçe kaçışı yaşadıkları, yenilgili yılgınlık günlerinin yaşandığı 1990'lı yılların başlarında, kısa aralıklarla iki olay yaşandı. Birisi, 1993 Temmuzunda Sivas'da gerçekleşen olaydı ve insanlar, bütün dünyanın gözü önünde organize güçlerce cayır cayır yakılmıştı.
Olay, ortaklık Toplumu süreğinin önemli bir şahsiyeti olan Pir Sultan Abdal'ı anma gününde yaşandı. Ancak, Sivas'ta gerçekleştirilen cinayetin öngününde, benim açımdan hiçte es geçilmemesi gereken ama kamuoyu açısından ayrıntıda kalan bir olay daha yaşandı. Şöyle yaşandı: Star adlı televizyonda gerçekleştirilen ve Alevileri konu edinen bir açık oturumda, İstanbul vaizlerinden olduğu ifade edilen, soyadı Buldanlı olan konuşmacı, Alevilik için, "din de değil mezhepte, Alevilik sapık bir inançtır" şeklinde bir değerlendirme yaptı. Bu saptama Aleviler arasında pekte açığa vurulmayan ama küçümsenmemesi de gereken bir homurdanmaya neden oldu.
İkinci büyük olay ise herkesin de bildiği gibi İstanbul'un Gazi mahallesinde yaşandı. Yine devletin resmî ya da gayri resmî organize güçlerince gerçekleştirildi. Bu olayın ön gününde de, bu olaya giden yolları döşeyen bir küçük olay daha yaşandı. Tabi ki yine Star adlı televizyonda yaşandı. Sulu programlardan birinde, sunucu muhatabına belden aşağı bir espri için "Kızılbaş gibi" örneğini verdi. Ama bu kez, öncelikle gençlerden, gerçek anlamıyla buluşmamış, belli belirsiz bir anlamla dışa vurulmuş bir tepkilenme geldi. Çünkü, gençlerin ezici çoğunluğu ne Kızılbaşlık hakkında ne de "Kızılbaş gibi" yle kastedilen şey hakkında doğru dürüst bir bilgiye sahip olmadan tepkilenmişlerdi.
Bu olaylar, bu günde biliniyor ya da en azından hatırlanıyor olmalı. Benim için bu iki örnek, yukarıda belirttiklerimin yanında, Kızılbaşlık olgusuna yönelmem için son derece ciddî bir itme görevi gördü. Bir çok Alevi aydın ve yazarının o günlerde, biraz da paçayı ucuz sıyırmak kabilinden, "biz de Müslüman'ız, hatta Öz Müslüman'ız, bu gibi iftiralar neden yapılıyor" şeklinde savunma psikolojisi içine girmelerinin yarattığı eziklik bir yandan, "Kızılbaş gibi" söyleminin ne arkasını ne de önünü bilmeden tahrik olup sokağa dökülen gençlerin, sonuçta kendileriyle ilgili doğru dürüst hiçbir bilgilenmeye ulaşmadan heder olmalarının yüklediği sorumluluk duygusu, diğer yandan kuşatmıştı beni. Karşıdan gelen küfür de olsa, etkilenip tepkilenmeden, küfrü üreten aklı, tarihsel ve toplumsal olanı, bu bağlamda da olayları ve olguları anlamanın artık kaçınılmaz bir görev olduğunu gördüm.
Bundan on yıl önce kitaplaştırdığım Kızılbaş Kadın, böylece gündemime girdi. Bugüne göre son derece sınırlı kaynaklarla çalışmasına başladığım Kızılbaş Kadın, incelemelerim boyunca gördüm ki, hem Ortaklık Toplumu gerçeğini hem de Kadın gerçeğini, üstelikte iç içe örülmüş bir şekilde önüme koymuştu. Tarihin gerisine doğru bütün kapılarımı açan son derece başat iki kavram vardı elimde. Birisi "küfür", bir diğeri "inkâr" dı. Küfrün yolunu izledikçe inkârı kavrıyordum. Çünkü, inkâr örtüsünün altında Kadın Ata gerçeği vardı. İnkârın örtüsünü araladıkça Ortaklık Toplumu'na ulaşıyordum. Ortaklık Toplumu'na ulaştığım her tarihsel durakta ise küfür ve inkâr karşıma çıkıyordu. İnsanın kendisine, insanın doğasına, insanın "Dünya Ana"sına ve nihayet bir tekmil evrenine ve evrensel gerçeğine yabancılaşmasına giden yolların taşları küfür ve inkâr taşlarıyla örülmüştü.
Küfrün ve inkârın doğrudan üreticileri olanlar, her tarihsel dönüş noktasında arkalarına dönüp geridekilerini ya da alttakilerini "küfür ehli" ya da "sapık" diye suçluyorlardı!..
Bugün, düne göre, hem genel anlamda kadını, özel anlamda da Kızılbaş kadını, hem de Ortaklık Toplumu'nu anlamak bakımından çok daha elverişli bilgilere ulaşılmış durumda. Son on-onbeş yıllık zaman dilimi içerisinde, özellikle tarih ve arkeoloji alanında yapılan sıra dışı çalışmalar, kadim geçmişe dair daha doğru bilgilere ulaşabilmek bakımından sanıldığından da fazla veri sunmuş durumda.
Bu bağlamda, çalışmalarımın beni de ulaştırdığı bilgiler; gerek Ortaklık Toplumu hakkında gerekse, ilk yaratıcı ustası olması bakımından kadını ve Kadın Ata gerçeği hakkında, bunca yıllık yürüyüşüm süresince edindiğim bilgilenmeleri, her defasında yıkmama yeniden kurmama yol açtı. Kendim için çok şey bildiğimi sandığım bir yerde hiçbir şey bilmediğimi gördüm.
Bu süreç devam ediyor. Başımın bağlı olduğu Ortaklık Toplumu süreğinde, "Yol" için belirlenmiş bir temel öğreti erkânı vardır. Buna göre kişi, "bildiğinin Piri, bilmediğinin talibi" olacaktır. Söz konusu bir bütün insanlık tarihi olduğunda, açıkça ifade etmem gerekiyor ki, bildiğimiz bilmediklerimizin yanında denizde damla bile değildir.
Kendim için ifade ediyorum; öğrenmeye çalıştığım, konumuz açısından bir başka bağlam da, tarihsel Ortaklık Toplumu, Kadın Atanın eseri olarak, tarih sahnesindeki müstesna yerini alır. Tarih sahnesine taşırdığı bu eseri, insanlık için bir uygarlık düzeyine ulaştırdığı uğrakta, bütün bildikleri ve öğrendiklerini kendisine borçlu olan karşı cinsi tarafından bu yürüyüşü kesintiye uğratılır. Bu, tarihsel sapmanın başlangıcıdır.
Erkek Ata ile başlayan bu süre, erkeğin egemenliği ve onun örgütlü düzeyi olan devletle, özel mülk ve sınıf egemenliğiyle iç içe örülen, kapitalizmle en gelişmiş ve en yaygın zeminine oturan, zıt bir uygarlık süreğinin de başlangıcını oluşturur. Ortaklık Toplumu süreğinin, dolayısıyla, onun ustası Kadın Atanın önceliği ve önderliği kırılmaya ve kopuşa uğrar ama ortadan kalkmaz. Diğeriyle zıt iki uygarlık çizgisi olarak, her toplumsal değişim ve dönüşüm uğrağına bağlı olarak, günümüze dek evrilerek, zenginleşerek devam edip gelir. En genelde, tarihsel sapmadan bu yana yaşanılan en temel çelişki, bu iki zıt sürek arasındadır.
Kızılbaş Alevilik, tarihi Ortaklık Toplumu bağlamında, dünden bugüne değişip dönüşerek gelebilmiş en kadim Ortaklık Toplumu varisidir. Çünkü, Coğrafyamızda uygarlık beşiği olarak kabul edilen dört büyük uygarlık merkezinin; Kadim Mısır, Kadim Mezopotamya (Sümer- Akad), Kadim Arappa (İndus) ve Kadim Anadolu (Hatti-Luvi) uygarlıklarının ilk filiz verdiği alanda, "Eden"de maya tutmuştur. Eden (ya da Aden), Kadın Atanın insanlığı ulaştırdığı bir uygarlık düzeyi olarak insanlığın yitirdiği ve yeniden bir daha ulaşmayı düşlediği "yitik cennetidir. Yaşanmış ve yitirilmiş Eden, Kızılbaş süreği literatüründe "Rızalık Şehri" ya da "Işık Bahçeleri" olarak hâlâ yaşamaktadır.
Bu bağlamda Kızılbaş Alevi süreği, bütün zamanlarından günümüze kadar Kadim Kadın Ata öğretisini, bilinenin aksine, hem de bilgelik düzeyinde, günümüze dek insanlığın en eski mirası olarak taşıya gelmiş bir "Serçeşme"dir.
Kızılbaşlık deyince; dostunun da düşmanının da ilk aklına gelenin kadın gerçeği olmasının nedeni budur. Nereden nereye örneği, bu gün Türkiye gerçeğinde yaşanan tekmil çürümenin ve kadına yönelik yaygın aşağılamanın kaynağında bu gerçek yatar. Aşağılama ile yabancılaşma arasında doğrudan bağlantı vardır. Erkek egemenliği ile başlayan ama iç içe, özel mülk, sınıf ve devlet ile birbirini örerek devam eden sürek, bu tarihsel sapmanın başladığı yerde, ilkin kadını aşağılayarak ve öteleyerek, kendini tarih sahnesine oturtmuştur.
Zor ve onay bağlamında, meşruluğunu sağlamanın temel bir yolu olarak aşağılama ve öteleme bilgisine ulaştı. Aynı uygarlık süreğinin bugünkü varisi, kapitalizmde yaşanan başat yabancılaşmaya giden yolların taşları ise, hep bu aşağılama kültürü ile döşendi. Yabancılaşmanın en modern biçimlerine giden yolların döşeniş kuralı, kapitalizmin ana ülkesinde de böyle oldu, geç kalan kapitalizmlerde de böyle oldu. Türkiye gerçeğinde ise söz konusu yabancılaşmanın bayrağı, hiçte küçümsenmeyecek ölçekte lumpenleşme ile atbaşı göndere çekilmektedir.
27 Şubat 2007 (Devam Edecek)
