"...Burjuva toplumunda emekçi insan, doğumundan ölümüne dek egemen sınıflar için uygun olan düşünce, duygu ve alışkanlıkların sürekli etkisi altında bulunmaktadır. Bu, bazen güç seçilir biçimler alarak, sayısız yollar- yöntemler aracılığıyla gerçekleşmektedir. Kilise, okul, sanat, basın, sinema, tiyatro, çeşitli örgütler, hepsi birden kitlelerin bilincine burjuva dünya görüşünü, burjuva ahlâkını, alışkanlıklarını vb. aşılamak için silah görevini yüklenmektedir...
... Onlar okul eğitimini göz önüne almaktadırlar ki, bu sınırlı bir görüştür. Fakat bir de hayat okulu vardır ve orada kitlelerin eğitimi durmaksızın yaşanmaktadır. Orada eğitimci bizzat hayattır, ..."
M. i. Kalinin
Tarih 12 Eylül 1980'i gösterdiğinde, askerî faşist diktatörlük, açık bir şekilde ülkede işbaşı yaptı. O gün itibariyle işbaşı yapan askerî dikta, ülkedeki ilerici, demokrat, devrimci ve komünistlere karşı büyük bir saldırıya geçmiş, adıgeçen kesimden bir çok insanı katletmiş, işkencelerden geçirmiş, sorgulamış, cezaevlerine atmış, sakat bırakmış ve idam etmiştir. Tüm bunlarla amaçlanan, ülkedeki her türden ilerici anlayışı yok etmek, iktidar perspektifi olan devrimci bir çıkışın önünü kesmek, böylelikle de sınıf sömürüsüne ve emekçi halkların imha ve inkârına dayanan iktidarı korumaktır.
Faşist diktatörlük, sınıf sömürüsüne dayalı tekelci sermayenin iktidarını korumak ve iktidarın gelecekteki hakkaniyeti için önlemler almıştır. Bu amaçla, devrimci bir kalkışmanın bir daha yaşanmaması için yasal ve fiilî alanda bir çok değişiklik gerçekleştirmiştir. Bunların başında elbetteki anayasanın değiştirilmesi gelmektedir. Değiştirilen bu anayasa, askerî iktidarın karakterine uygun olarak açık faşist bir niteliğe sahiptir. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse, bu anayasa, sınıf sömürüsüne ve emekçi halkların imha ve inkârına dayalı gizli devlet iktidarını, daha açık bir şekilde gözler önüne serme özelliği taşımaktadır.
Gelinen bu yeni süreçle birlikte, ülkede, emekçi halklar üzerindeki baskı ve sömürüyü arttırmak amacıyla köklü değişiklikler gerçekleştirilmiş, darbe ve getirdiği anayasa değişikliği ile yeni kurumsallaşmalar yaratılmıştır. Bunların başında YÖK, DGM, YHK vb. ilk akla gelenlerdir. Bu türden bir anayasanın koruyucu çatısı altında oluşacak kurumların gerek dönemin devrimci güçlerini imha politikasıyla denetim altında tutması, gerekse gelecekteki sosyal sınıfsal hareketlenmelerin sindirilme yöntemiyle önünün kesilmesi yönünde politikalar yürütmesi kaçınılmazdır. Tüm bunların sonucunda ise politik, sosyal ve kültürel alanlarda köklü değişiklikler yaşanmış, darbe ile amaçlanan, emekçi halkı sindirme politikaları görece hedefine ulaşmıştır.
Yaşamın her alanına kısıtlamalar getiren ve bu amaçla kurumlar yaratan askerî diktatörlük, baskı kıskaçlarını üniversite gençliği üzerine de kurmuştur. Düşünen, üreten, sorgulayan ve değişimden- dönüşümden ve devrimden yana olan üniversite gençliğini kendisi için en büyük tehditlerden biri olarak gören devlet mekanizması, ilerici- devrimci öğrencileri katletmiş, işkencelerden geçirmiş, cezaevlerine atmış ve hatta idam etmiştir. İleriki dönemlerde ise üniversite gençliğinin siyasal-sosyal bir devrim yönünde çaba sarf etmesinin önünü de kesebilmek amacıyla YÖK'ü kurmuştur. Temel amacı üniversitelerdeki her türden ilerici anlayışı ve hareketi yok etmek olan YÖK, üniversitelerdeki en demokratik ve yasal etkinlikleri bile yasaklamış, bu amaca uygun olarak tarihsel seyri içerisinde, birçok öğretim üyesine ve öğrenciye soruşturmalar açmış, çeşitli cezalar vermiş, üniversitelerden uzak- laştırmış, disiplin cezalarına tâbi tutmuştur.
Faşist her diktatörlükte olduğu gibi, 12 Eylül darbesi de, düşünmeyen, sorgulamayan, toplumsal sorunlar karşısında duyarlı olmayan ve toplumsal değişim-dönüşüm yönünde her hangi bir aktivitede bulunmayan bireylerden oluşan bir sosyal tabaka yaratmak istemektedir. Bu isteğini gerçekleştirmek için de, gençliği sosyal-siyasal mücadeleden, işçi sınıfından, ayırıp apolitikleştirmek yöntemini kullanan sistem, bunun aracı olarak ta üniversite gençliğinin önüne YÖK'ü koymuştur.
Genelde 12 Eylül askerî faşist diktatörlüğünün tüm ülke gençliği üzerindeki etkisi özelde ise YÖK'ün üniversite gençliği üzerindeki etkisi (yakın tarihimiz değerlendirilirken politik ve sosyal alandaki farklılaşmayı vurgulamak için milat olarak adlandırılan), 12 Eylül öncesi ile karşılaştırıldığında daha açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Genelde 12 Eylül ve uygulamaları özelde ise, YÖK ve uygulamaları ülke gençliği üzerindeki olumsuz sonuçlarını her geçen gün arttırarak devam ettirmektedir. Üniversitelerde okuyan gençlik -isteyerek ya da istemeyerek- sistemin çıkarları doğrultusunda hareket etmekte, sorgulamaktansa susmayı ve itaat etmeyi tercih etmekte, üretmektense tüketmeyi, toplumsal çıkar- lardansa bireysel çıkarları ve bencilliği öne çıkarmakta, ilerici-devrimci bir tutum sergileyerek politik bir tavır almaktansa, âdeta "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" özdeyişini vurgulamakta, sosyal sorunlara karşı ise, son derece duyarsız kalmaktadır. YÖK'ün üniversitelerinde okuyan herhangi bir bireyin böylesine olumsuz bir tablonun yaratılmasına vesile olduğunu düşünmek zor olmasa gerek.
Günümüz üniversitelerindeki verili durum değerlendirildiğinde, öğrenci gençliğin etkisizleştirilmesi ve apolitikleştirilmesi hedefi ilede kurulmuş olan YÖK'ün, bu görevini büyük oranda yerine getirmiş olduğunu düşünebiliriz. YÖK'ün kuruluşundan günümüze üniversitelerde istediği gibi bir gençlik yaratmış olmasının yanında, üniversite gençliği içerisinde YÖK uygulamalarının, gençliği pasifleştirmek, toplumun ve ülkenin sorunlarına duyarsız hâle getirmek amaçlı olduğunu bilen, devrimci- ilerici, demokrat, komünist, öğrencilerde mevcuttur. YÖK'ün baskıcı uygulamalarından pek sık nasibini alan bu kesim, soruşturmalara tâbi tutulmakta, okuldan uzaklaştırılmakta ve hatta YÖK'ten atılarak eğitimle olan tüm ilişkisi kesilmektedir.
YÖK ve 12 Eylül'ün yarattığı hâkim gerici kültür, tüm toplum üzerinde olduğu gibi gençlik üzerinde de yoz ve kozmopolit bir kültür yaratarak kültürel çürümenin yolunu açmıştır. Sistem ve sistemin uygulamalarının sonucu olarak etkisizleştirilmiş aileler çocuklarının devrimci politik tutum içerisinde olmalarındansa, gerici ve yoz kültür içerisinde olmalarını tercih etmektedirler. Sistem devrimci politik davranışlardan uzak bireyler yaratmak amacıyla kitleleri dine, futbola, uyuşturucuya, arabesk ve yoz bir cinsel yaşama yönlendirmektedir. Bunun sonucunda ise, kapitalizmin yabancılaştırma politikalarına uygun olarak; her geçen gün, ülkenin hemen her yerinde seri katiller, tecavüzcüler, çocuk istismarcıları, gaspçılar, cinnet getirerek ailesini yok edenler artarak türemiştir.
Genel bir değerlendirme yapıldığında görülecektir ki, bilimsel bilgi üretmek gibi bir amacı olan üniversite, bu işlevini yerine getirebilmek için her türden baskı ve zorlamadan uzak olmak durumundadır. Bunun dışındaki bir alternatif, üniversitenin, baskı uygulayan mekanizmanın denetimi altında olmasını zorunlu kılar. Bilinmelidir ki baskı altında tutulan, bilimsel bilgi üretmekle yükümlü bir üniversitenin, bu türden bir uygulamaya tâbi tutulmasının nedeni politiktir. Politik nedenlerden kaynaklı baskı altında tutulan herhangi bir kurumun, kendisini baskı altına alan mekanizmanın sınıf çıkarlarına uygun olarak hareket etmesi zorunludur. Böyle bir zorunluluğa tâbi üniversitenin bilim ürettiğini ileri sürmek, adı geçen baskıcı eğilimin sınıf çıkarlarına hizmet etmek demektir.
Ülke ölçeğinde düşünüldüğünde, üniversiteleri YÖK aracı ile baskı altında tutan sistem, kendi sınıf çıkarlarının gerektirdiği biçimde hareket etmekte, üniversitelerde bilimsel bilgi ve ilerici düşünceleri anında yok etme çabası içerisine girmektedir. Askerî faşist bir diktatörlüğün anayasasının ürünü olan YÖK, dayandığı yasal zemin ve uygulamaları ile aslında sömüren sınıf çıkarlarını korumak amacıyla hareket eden politik bir kurum olduğunu tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir. Bu yönü itibariyle üniversitelerin ve üniversite öğrencilerinin politikadan uzak olmaları gerektiğini vurgulayan hâkim anlayış, egemen sınıfın hizmetinde olan her türden politikanın üniversitelerde var olabileceğini - ki, YÖK başlı başına politik bir kurum olarak bunun en belirgin örneğidir- emekçi halklardan yana olan ilerici ve devrimci her hangi bir politikanın ise, kesinlikle kabul edilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Tüm bu verili durum göstermektedir ki, ülkemiz üniversitelerindeki bilimsel gelişimin önündeki en büyük engel, kendisini YÖK vasıtasıyla gösteren devletin ta kendisidir.
Bu anlamda YÖK sisteminin antidemokratik, bilim düşmanı ve faşizan yapısı, üniversite eğitimini, bitirildiği çalışma ehliyeti derekesine indirgenmiş bir sertifikayla belgelenen herhangi bir kurstan farksızlaş- tırmıştır. Bu sistemin sınav sistemi, ortaöğretim katsayıları v.b. gibi uygulamaları hukukî olarak değilse bile fiilî olarak üniversitelerin kapılarını emekçi halk çocuklarına kapamıştır. Bu durum burjuvazinin propagandasını yaptığı biçimsel burjuva anayasal eşitlik kavramına bile aykırıdır. İmkânı olan sayılı işçi çocukları için ise üniversite, daha farklı işlerde çalışabilme ehliyeti bakımından sınıf atlama hayallerini besleyen bir kursa dönüşmüştür.
Tüm bu koşullarda gerçek eğitim ve bilgi edinme, sistemin okullarında değil de, Kalinin hocanın dediği gibi, "hayat okulunda" yani kitlelerin edindiği gerçek eğitim alanında sınıflar mücadelesinin içinde alınmalıdır.
4 Ocak 2007 (Devam Edecek)
