" Kızılbaş Kadın" ve Batılı Feminizm
12'li faşist askerî darbeler döneminden sonra daha yoğunluklu olarak Batılı Feminizm akımlarının Türkiye'yi kuşattığı görüldü. Kapitalist Batı'nın büyük ölçülerde kullandığı feminist akımların Anadolu'ya- Yukarı Mezopotamya'ya bilinçli biçimde sistematik olarak taşındığı ortam ve süreçlerde Kızılbaş Batınî inanç ve kültür geleneğini yani yerli- kültürel iç deneyim ve geleneğini doğru değerlendirmeyi öne çıkararak bu kuşatmayı kırmayı denemeliyiz diye düşünüyorum.
Kapitalist Batı'dan aktarılan ve bilimselliği tartışmalı akımlara kaynaklık eden tezlerin yerine Anadolu-Mezopotamya emekçi halklarını vareden ve üzerinde yaşadığımız topraklardaki dil, tarih, kültür, gelenek, görenek, inanç ve folklorlarını ayrıntılı incelemek ve bu temeldeki telif çalışmalara ağırlık vermek yöntemiyle Batılı feminist akımların tahribatına karşı gerekli bir barikat örülebilir. Bu türden nitelikli çalışmaları özendirip sahiplenmek durumundayız.
Yerli-kültürel iç deneyim birikim ve geleneklerimizin esin kaynağı olmasıyla kapitalizmin yoz ve kozmopolit kültür politikaları hem daha kolay karşıya alınmış, hem kültürel erozyon en aza indirilmiş, hem de bilimselliği tartışmalı tezlerin yerine düşünce-davranış dünyamıza yeni bir soluk getirilmiş olacaktır.
İlk (ilkel denilmesini uygun bulmuyoruz, çünkü asıl ilkellik günümüzdeki kendine, doğaya ve topluma yabancılaşmış insanların düşün- ce-davranışlarında yansımaktadır.) ortaklık toplumu, eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi komünal ilişkiler temeli üzerine kurulacak modern- devrimci-dönüştürücü atılımlar emek ve kadın sömürüsüne daha rasyonel bir darbe vurulmasının da itici gücüdür. Kadının-erkeğin-insanın sosyal-evrensel kurtuluşu bu temelde yükselecektir.
Sol'un Ana-Kadın, Kadın-Ata ve "Kızılbaş Kadın" gelenek ve kültünü inceleme durumundaki canlarımızın, iyimser, dinamik, ilerici bir yorumla senteze kavuşturucu tezlerle bu süreci geliştirip güçlendirme, yöntemiyle ayağını sağlam biçimde yere basması gerekiyor. Sol'un bu konudaki politikasızlığı ancak bu yöntemle aşılacaktır diye düşünüyoruz. Batılı feminist akımları eklektik ve alıntı mantığıyla devşirilen malzemeyi Anadolu-Mezepotamya emekçi halklarının gelenek ve kültürleri üzerine oturtmaya çalışmak kapitalist yabancılaştırma yöntemlerine hizmet anlamına gelecektir.
'Anadolu Aleviliği' Sünnileştirilme Kuşatmasında
Dersim gezilerimizde çok açık biçimde gördük: Kızılbaş, Alevi- Bektaşi inanç, gelenek ve kültü Osmanlıdan günümüze büyük bir kuşatma altındadır. Daha da gerilere Yezid ve Muaviye ihanetlerine kadar gidilecek olursa bu kuşatmaların nedenleri daha ayrıntılı görülebilir.
Bilindiği gibi, 'Anadolu Aleviliği', asimilasyon anlayışları dışında, arının binlerce çiçekten alıp bal eylediği eylemi misali insanlığın tek tanrı dinleri, mitolojileri, masalları, kült, folk, inanç, gelenek-görenek, dil, vb. birikimlerinin etkisiyle oluşmuştur. Zerdüştilik/Yezidilik, Budizm'den, hatta Musa, İsa'dan büyük ölçülerde esinlenmiş bir inanç, kült ve gelenek sistemidir. 'Anadolu Aleviliği' bu süreçlerden edinilen birikimlerden Yukarı Mezopotamyaya Anadolu'daki halklara ve Der- sim'lilere ulaştı.
Halkların kültürleri, dışardan gelenler, özellikle de Arap-İslâm'dan ne kadar etkilendi? Orta Asya'dan getirilen inanç ve kültler ne kadar korundu? Özsüz, köksüz kültler hangi ölçülerde erozyona uğradı? Hangi ileri tezler senteze kavuştu? Veya senteze kavuşmaya aday?
Bu ve benzeri "sevimli" tartışmalar uzmanları tarafından hararetle yapılmaktadır. Dersim'de arkeolojik çalışmalar yapılmamış olsa da dil, tarih, folklor, masal, vb., konularda önemli çalışmalar gün geçtikçe artmaktadır. Bu yolda yapılan tartışmaların Kızılbaş, Alevi-Bektaşi inanç, gelenek ve kültünü tahrip etmeden yeni sentezlere kavuşturulmasını diliyoruz. Sol cenahtan gelen insanlarımızın bu insan malzemesinin kültünü doğru değerlendirerek, Modern Yezid ve Muaviyelere fırsat vermemelerini, düşünce-davranış dönüşümlerindeki gelişmelerin sistemli, tutarlı politikalarla süreç içinde oluşacağını hesaba katmaları beklenecektir. Kimi "sol"ların gaza bastığı süreçlerde fren görevini yerine getirecek Kurum ve Araç'ların işbaşı yapmasının ne ölçüde hayatî bir mesele olduğu ortadadır.
Bilimsel-sınıfsal açıdan yapılan tahlil ve değerlendirmelere itibar edildiğinde; 'Anadolu Aleviliği', ezilen, sömürülen yoksul köylülüğün isyan, başkaldırı ve ayaklanma geleneğinin ideolojisidir. Yavuz Selim'in bu ideolojiyi karşıya alıp 40 bin Kürt-Zaza ve Dersimli Kızılbaşı katledi- şinin sınıfsal nedeni, hâkim devlet anlayışına ve Arap-İslâma karşı oluşu yüzündendir. Kadın Ata geleneğine ve ortaklık toplumu anlayışına bağlılığındandır. Millî düşmanlık değildir.
Osmanlı hâkimiyetinin yoksul Kürt, Türk, Zaza Aleviliğine ve Dersimli Kızılbaşlığa karşı oluşu, feodal despotluğa karşı isyan, başkaldırı, ayaklanma ve hak arama örneği olmasının yarattığı korkudur. Arap-İslâm ile devletin "Kızılbaş Kadın" kültüne düşman oluşudur.
İnsanın insan oluşuna karşı olan Arap-İslâm ile Osmanlı yönetimi ve günümüzdeki uzantısı TC Devletinin uygalayageldiği inkâr, imha ve asimilasyon (Türkleştirme-Sünnîleştirme) politikalarına karşı gardım alan Anadolu ve Mezopotamya emekçi halkları tarihsel, sosyal ve kültürel açıdan olduğu kadar sınıfsal talepleriyle de haklı bir zemindedir. Tarihsel seyri içinde askere gitmeyen, vergi vermeyen, isyan eden, başkaldıran, ayaklanan ve hak arayan insanlarımızı sürekli olarak "suçlu" görüp gösteren bir zihniyetin günümüzde iyice çözülüp çürüdüğünü ilginç örnekleriyle görüyoruz.
Dersimliyi talep ve ihtiyaçlarını dillendirmesi karşısında "suçlu" göstermek artık eskimiş bir yöntemdir. Ezilen ve sömürülen emekçi halkların dünyanın her yerinde olduğu gibi Anadolu'daki sesine kulak vermek zorundadır, hâkim gerici sınıflar ve onların sağlı "sol"lu politikacıları.
İşçi sınıfı ve emekçi halk hareketlerini kaba güce ve zora başvurup çeşitli demagojilerle suçlamak artık aşınmış bir politikadır. Bu politikaların hâlâ "işbaşı" nda oluşu cenahımızın kusuru (suçu) yüzendendir. Kapitalist anarşinin tarihsel-sosyal haklılığından değil.
Dersimli tipolojisi dağı, taşı, ovası, suyu, iklimi, bitkisi, ormanı, hayvanı ve tabiat harikasının da bir ürünü olan halkı da, bu etkenlere uygun, doğal, özgür bir hayat tarzını seçmiştir. Bu tipolojiyi oldukça doğru resmeden insanlarımızın çıkmış oluşu da sevindiricidir. Aynı zamanda sistemin çok yönlü kuşatmasını, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarını da açığa vuran çalışmaların yetkinleşmesi de olumlu bir gelişmedir.
Dersimli tipolojisinden ürkenlerin "bu çıbanı deşmek" yöntemlerini sistemli kurumlaşma yöntemleriyle karşıya almadan önce emekçi halkın nabzını doğru tutmak, talep ve ihtiyaçlarını yerinde öğrenmek gerekiyor.
Devletin "Türk-İslâm Sentezi" biçiminde adlandırılan geleneksel politikasını sağlı "sol"lu bütün burjuva partileri içine sindirmiştir. 12'li faşist askerî darbelerden sonra 3 bin Alevi köyüne cami yaptırılmıştır. Tahtacı, Göçer Aleviler, özellikle de Maraş katliamından sonra faşist partilerin içine çekilmiştir. Katliam ve Alevi karşıtlığı karşısında faşist partileri birer "koruyucu" olarak gören insanlarımızın dram ve trajedilerini, onları suçlamadan doğru değerlendirmek gerekiyor. Sünni asimilasyon Osmanlıdan başlayıp TC Devletinin devlet eliyle burjuva yetiştirme politikaları uzantısında ve özellikle de 1938'den sonra asimilasyon politikalarına hız verilmiştir. Kızılbaş geleneğinde mezar taşlarına işlenen koç figür ve heykelleri sistemli biçimde tahrip edilmiştir. Hâkim gerici sınıflar koç figürü ve heykelciklerini gördükçe, demek ki, Koçgiri'yi hatırlamakta, Koç Uşağı Aşireti'nin direniş geleneğinden korkmaktadır. Günümüzde koç figürlü veya heykelciklerini taşıyan tek bir mezar taşı bırakılmamıştır. Sistemin bu başarısını, sünni asimilasyonun hangi düzeyde olduğunu nerelere kadar uzatıldığını örnekleriyle sergilemek zorundayız.
Kırda Ateş Politik'
Dersimli yazarlardan M. Ali Eser arkadaşı gezilerimiz sırasında, Festivalin birinci günündeki törenlerde iyi bir rastlantı olarak görmüş ve ayaküstü sohbet etmiştik. Kendisini 1987 sonu sosyalist basın-yayın faaliyetleri döneminde çıkan 'Yeni Demokrasi' Dergisinin sorumlusu Tuncer Dilaveroğlu ile birlikte görmüş ve tanışmıştık. Dersim'de karşılaşınca sarılıp kucaklaşmış, aradan geçen zamanın özlemini gidermeye çalışmıştık. Festivalin kortejine güneşten sakınmak için bizzat katılmamış, gölgeden izlemeyi tercih etmiştik. O ise, katılarak sohbetimizi yarıda bırakmıştı,
M. Ali Eser'i 1987'den bu yana ilk kez görebilmiştim. O tarihten bu yana hapishanedeki hayatını dışardan izlediğim devrimcilerden biriydi. Düzgün ve direngen bir hapishane hayatını yaşamış, kimi sağlık sorunlarıyla boğuşmuştu. Kitap ve Dergi faaliyetlerimizi arkadaşları eliyle kendisine iletiyorduk. Fiziksel ve ruhsal (moral) sorunları olup olmadığının haberlerini alıyorduk. O'da hapishane hayatını yerinde değerlendiren insanlarımızdan biriydi. Düzenli okuyuşu, Devrimci ve Marksist hareketimizin sorunlarına bakış açısını geliştirip kendi meşrebince eleştirel katkı sunuşu ve ayrıca direngen kimlik ve kişiliği ile öne çıkışını dikkatlice izliyordum.
M. Ali Eser ile bir de İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Gayrettepe hücrelerinde yanyana bulunmuştuk, 12 Eylül 1980 sonu, 1987-1992 Dergiler Platformu'nun düzenlediği bir etkinlik yüzünden derdest edildiğimizde bazı ortak anılarımız da vardı. Kalp şikâyetlerim üzerine hastaneye şevkim yolunda, kadınlı erkekli bir otobüs dolusu Dergiler Platformu taraftarlarıyla O'da hücre arkadaşı Tuncer ile birlikte demir kapıları kırarcasına protestolarda bulunmuş, polisten gördüğü fiziksel darbelerle başı gözü yarılmış, kanlar içinde bırakılmıştı. Aynı direngenliği 19 Aralık 2000'de Ümraniye F Tipi Cezaevi'ne yapılan baskın ve katliamlar sürecinde de göstermişti.
İçerideki okuma birikimini yazma eylemiyle sürdürüyordu. Dışarı çıkar çıkmaz çalışmaları gecikerek de olsa yayınlanma şansını yakalayacaktı. Kitapları arasından "Kırda Ateş Politik" isimli olanı Dersim gezilerimizde okumak üzere yanıma almıştım. Öteki kitaplarını henüz edinemedim ve okuyamadım.
M. Ali Eser hapiste kendini yetiştirmiş, önüne somut bir iş koymuş ve bana göre önemli bir romancı ve şair olarak dışarıdaki hapishaneye adımını atmıştı. Söz konusu kitabını su gibi okudum. Önemli ölçüde de yararlandım. Özellikle kır faaliyetini seçmiş siyasî bir eğilimin Dersim'deki etkinliklerinde Bölge halkı, gerilla ilişkilerinde çok önemli diyaloğu vardı ve gözlemleri oldukça çarpıcıydı. Gezilerimiz sırasında yer yer bizim de bizzat görüp saptamaya çalıştığımız sağlam Kızılbaş tipolojileri yerli yerine oturtulmuştu. Bu portreler gerçek hayattan alınmıştı. Soyut kurgulardan oluşmuyordu. Yazar Dersim emekçi halkının sağlam kalmış kimlik ve kişiliklerini sosyal realizmin çarpıcı yöntemleriyle resmetmeyi başarmıştı. Kitabın ana kahramanı Cemal Aga portresi Sol cenahımızın örnek alacağı bir Kızılbaş erdem ve ahlâkının doruğu niteliğindeydi. Yalnızca düşünmeyen davranan-bilinçlenen bir militanın harekete katılışının eşsiz bir örneği idi Cemal Aga. O'nun dışında da yine yaşanmış direngenlik örneği göstermiş gençlerin de destansı öyküleri vardı kitabında. Eli ayağı yakılan, işkencenin en iğrencinin uygulandığı sıralarda konuşmayan, arkasından adam getirmeyen, yoldaşını ele vermeyen bir gencin trajik öyküsü de kitabın çarpıcı sahnelerinden biriydi. Sistemin Dersim "çıbanını" deşmek için uygulanagelen yöntemleri, keyfî ve fiilî infaz yöntemlerinin belgelenerek açığa vuruluşu, Dersimli insanımızın olumlu ve olumsuz yanları, kırda yaşanan sorunlar, Sol'un çok yönlü ders ve sonuçlar çıkaracağı yaşanmış olaylar bir romanın akışı içinde işlenmişti.
M. Ali Eser bir süreci belli disiplinler gözeterek belgelerken, sorumlu eleştirel katkısını da ihmal etmiyordu.
"Kırda Ateş Politik" isimli kitap Kardelen Yayıncılık tarafından Eylül 2005 tarihinde yayınlanmış. 480 sayfalık kitabın kapak resmini ise Aşkın Ayrancıoğlu yapmış. Kapak resminde Munzur'un dağ silsilesi kayaya hüzünlü bakışlı bir portre işlenirken kayalıklara kızıl bayraklarıyla gerillayı andıran silüetler resmedilmiş, yer yer de ateş kızıllığı öne çıkarılarak konu idealize edilmiş. Gezilerimiz sırasında bu türden idealizasyon yerine Devrimci ve Marksist bakış açısıyla gözlem yapıp değerlendirilecek olay, olgu, veri ve benzeri malzemelerle karşılaşacaktık.
"Kırda Ateş Politik" ismi üzerine bazı eleştirileri de dinlemiştim gezi süresince. Cenahımızda "politik" sözcüğü, Sol klasiklerin Türkçeye tercümelerinde sıkça rastladığımız "ekonomi politik" sözcüğünü çağrıştırıyor. Türkçe ile Fransızcayı kaynaştıran bu arabesk tercüme anlayışı yerine bizler "siyasal ekonomi" diyerek biraz daha anlaşılır, dil kurallarını daha az zedeleyen bir tercüme anlayışını tercih etmiştik.
Dersim'de politik olmayan hiç bir şey yoktur. Kırdaki ateş de dolayısıyla politik idi. Dil ve ses uyumu açısından kitabına daha uygun gelen bir isim bulabilirdi M. Ali Eser. Bu türden bir çalışmayı üreten yazardan Sol cenahımızın kimi sorunları ve özellikle "Komünistlerin Birliği" ile yaşanan "Öndersizlik Krizi" sorunları karşısında sorumlulukla yararlanacağımız eleştirel katkı yapmasını da bekleyeceğiz. Mücadelenin ateşinden gelen her insanımızın bir görevi ve ödevi olduğunu da biliyor ve anlamaya çalışıyorum. Zira ortada bu görevi kendi alanında layıkıyla yerine getirecek roman, şiir, resim, müzik dalında büyük bir boşluk var. Çeşitli ve çok yönlü idealizasyon ve mistifikasyonları aşarak tarihimize devrimci, iyimser, dinamik yorumlarla nice eserler katılacaktır. Bunun sevindirici kimi işaretleri de vardır.
Aynı gelenekten Muzaffer Oruçoğlu şair, romancı, ressam ve deneme yazılarıyla M. Ali Eser'lerin öncülü bir konumdadır. Her ikisini de daha nice çalışmalarında yakından izleyeceğiz. Katkılarını bekleyeceğiz. Eleştirilerimizi de eksik etmeyeceğiz.
Söz kitaptan açılmış iken Ali Taşyapan'ın Duvarın İki Yakası-2 kitabından da söz etmek ihtiyacını duydum. Yazar TKP(ML) Davasının baştan 4. sanığı. Kaypakkaya, Oruçoğlu, Kılıç ve Taşyapan. Kitap Tohum Yayınları tarafından Şubat 2001'de yayınlanmış. 472 sayfa. Kapak Resmini Aşkın Ayrancıoğlu yapmış.
Ali Taşyapan TKP(ML) hareketini kendi bakış açısıyla olduğu gibi yazmış. Oruçoğlu da anlamlı bir önsöz eklemiş. Kitap anı ve roman tekniği açısından oldukça iyi. Nesnel gerçekliği anlatışı bakımından da başarılı. Sürecin sorgulanması ve kır faaliyetini temel alan çalışma biçimleri ile örgütsel ilişkilere, ideolojik, teorik meselelere yaklaşım olarak da oldukça yararlı malzemelerle dolu. Örgütsel ayrışmanın öyküsüne de yer vermiş.
Ali Taşyapan'ın kitabından da önemli ölçüde yararlandım. 35 yıldan sonra dahi olsa TKP(ML) hareketinin oluşumu, cezaevi yaşamı, mahkemeler ile Türkiye'nin feodal mi kapitalist mi olduğuna ilişkin "sevimli" tartışmalara ve yer yer fiziksel tartışma ve baskılara kadar uzanan çelişkileri ustaca kaleme almıştır. Yazar sosyalizmin yeniden bir umut olacağına inanmaktadır. Kimileri O'nu dar grupcu açıdan eleştirse de Ali Taşyapan dar grup partisi ile Sınıfın Partisi nin ayrı şeyler olduğunun ayırdındadır. Kapitalist Türkiye'de devlet tekelci hegemonyasının ve emperyalist hegemonyaların Bölgedeki çıkar, sömürü ve sömürgeci politikalarının hangi manaya geldiğini görebilmektedir.
TKP(ML) sempatizanlarının Oruçoğlu, Eser, Taşyapan ve şu an isimlerini anmadığım onlarca mücadelenin ateşinden gelen arkadaşlarının deneyimlerini öneri ve eleştirel katkılarını özenle tartışıp yararlanmalarını diliyor ve özlüyorum. TKP(ML) geleneği ve uzantısı örgütlenmelerden pek çok devrimci insanımızı tanıdım. Bu geleneğin insanlarının Devrimci ve Marksist Kadroların yeni nitelikler kazanmasına meşreplerince katkı yapacağına inanıyorum. İnsan malzemesi olarak da Kızılbaşlık geleneğinin yabancılaşmamış kimi öğelerini taşıdıklarını biliyor ve görüyorum. Bu insan malzemesinin söze feodalizm ve Çin deneyiminden esinlenmiş teori-pratik'ten başlamak yerine Bilimsel Sosyalizm-Komünizm temeline dayalı, aynı zamanda günümüzün sorunlarına çözüm yöntemini özümsemiş çalışmaları öne çıkarmalarını beklemekteyiz. Ayrıca, bu gelenekten bazı anarşist, troçkist ve "althusserci" eğilimleriyle koparak ayrışanların durumunu da çeşitli "vu- kuaf'larıyla izliyorduk. Gezimizde bu akımların yankılarıyla tortularının işaretini de aldık.
Sağlam kalmış Kızılbaş portrelerinin eserlerinde yansıtılması ve belgelenmesi açısından Qopo ve Çıban isimli kitaplardan da söz etmek istiyorum. Cafer Demir'de anılan kitaplarıyla Dersimli militan ve sağlam portrelerin çiziminde oldukça başarılı malzemeleri derleyip sunmayı denemiştir. Kurgu ve yöntem olarak henüz romancılığın ilk basamaklarında olmasına rağmen, gerekli bir işe soyunduğu için kutlanmalıdır. Kızılbaş Qopo portresi Dersim'de henüz kaybolmamıştır. Devrimci ve Marksist Kadrolar bu portrelerden büyük ölçüde esinlenerek, yerli iç deneyim, birikim ve geleneklerimizden yararlanmayı denemiştir.
Kızılbaş Batınî (Rafızî) Öğretisinin Temelleri
Değerli araştırmacı dil bilimci Haşim Kutlu'nun 'Kızılbaş Kadın' isimli kitabından bir alıntı yapma ihtiyacını duyduk. Yazarın çeşitli kaynaklardan derlediği 'öğreti' şöyle sıralanmaktadır (Age, s.53):
"(Öğreti) 'onikiyol erkânı' olarak adlandırılmakta ve üyelik koşulları içinde sayılmaktadır. Buna göre, yola giren her Kızılbaş çift;
1) Nefsine göre değil, ihtiyacına göre davranmalıdır.
2) Kendi yol ve erkân ölçülerine göre davranışta bulunmalı, sabır ehli olmalı, şer minderinde değil; hak ve adalet meydanında olmasını bilmelidir.
3) Yumuşak huylu, alçak gönüllü olmalı, hal dilini elden ve dilden bırakmamalı, didişmemeli, hal gücü (çözüm gücü) olmalı.
4) Cömert olmalı, yol kardeşine karşı nefis ölçülerine göre değil yol ölçülerine göre yaklaşmalı, ondan malını esirgememeli. Paylaşmacı olmalı, gereksinimi olana kendinde var olanı esirgememeli.
5) Gözünün gördüğüne 'görmedim' dememeli. Kulağının duymadığını 'duydum' dememeli. Kimsenin hakkına, canına, malına, dil ile, kulak ile, göz ile, el ile, ten ile, ruh ile tecavüzde bulunmamalı...
6) İkrar verilen meydandan, Pirden, Rehberden, Musahipten rızasız ve habersiz iş yapmamalı, yol kardeşini zora sokmamalı.
7) Dövene ve sövene kul olmamalı. Haksız ve zalim kapısına var- mamalı. Onlardan adalet dilenmemelidir.
8) Yol sırrını yol düşmanıyla konuşmamalı. Düşmanla dil ve yol sahibi olmamalı.
9) Ne yalan söylemeli ne de yemin etmelidir.
10) Mutlaka bir işin ve bir mesleğin sahibi olmalı, çalışmayı en büyük ibadet saymalı, hünerle üretip hürmetle tüketmesini bilmelidir.
11) Bildiğine bilmiyorum dememeli. Bildiğini, öğrendiğini, bildirmeyi ve öğretmeyi zahmetten saymamalı, bildiğinin piri, bilmediğinin talibi olmalı.
12) Yol dışından yola karşı düşmanca bir yönelme olursa, canı başı hak yoluna koymakta tereddüt etmemeli."
Yukarıda yer verilen "öğreti" günümüzdeki Sol cenahımıza neleri öğretmektedir? Günümüze kadar yer yer varlığını koruyup ulaşan bu "öğreti" bulunduğumuz coğrafyadaki işçi sınıfı ile emekçi halkların inanç kültürünün bir parçasıdır. Sosyalizmi inşaa edeceğimiz zemini tanıyabildiğimiz ölçüde, başarımızın yol-yöntemi de belirginleşecektir. Eklektik ve aşırma tezlerle idare-î maslahatçıların sosyalizme verdiği zarar bu yöntemle izole edilecektir. "Çıkış Hattı" arayışları orijinal sınıf ve emekçi halk ilişki ve çelişkileri arasından çıkacaktır.
Alevi İnancının Farklı Yorumlan ve...
Anadolu Alevi-Bektaşi geleneğinin "İslâmiyet'in doğuşundan günümüze dek geçen yaklaşık 1400 yıllık süreçte, Ehlibeyt olmak ve Ehlibeyti seven Alevi olmak hiç kolay olmamış; hemen her dönemde aşağılanmaya, akıl almaz karalamalara ve türlü yöntemlerle bireysel ve toplumsal kırımlara maruz kalmışlardır." İslâmiyet'in gelişme ve yayılma dönemine kadar 'Anadolu Aleviliği'ni inanç, kültür ve gelenek olarak biçimlendiren pek çok etken olmuştur. Bu süreçte "Muhammed-Ali" diyenler akıl almaz zulüm ve kıyımlardan geçirilmiştir. "Anadolu Selçuklu Devleti'nden, 1299'da kurulan Osmanlı Devletine gelindiğinde de olumlu bir değişme olmadı. Hatta Osmanlı döneminde en büyük toplu kırımları yedi Ali yandaşı Aleviler, 1517'de Halifelik erkini de alan Yavuz Selim, Anadolu'da köy-köy, kasaba-kasaba tespit ettirdiği Alevilerden 40 bin (kimi tarihçilere göre 80 bin) kişiyi kılıçtan geçirtti. Kuyucu Murat da bir o kadar masum Alevi'yi diri diri kuyulara gömerek katlettirdi. Alevilerin inanç önderlerinden Hallacı Mansur'u sadece katletmekle kalmadılar, başını gövdesinden ayırıp cayır-cayır yaktılar, külünü nehre attılar. Seyyit Nesimi'nin derisini yüzdüler. Pir Sultan Abdal'ı darağacında astılar. Yandaşlarına kan kusturdular. 'Ana-bacı tanımazlar' diyerek, na- muşlarına namussuzca iftira ettiler. Genelde ise kadınlara en aşağılık muamelelerde bulundular."
Osmanlı'dan Cumhuriyete sarkan süreçte de Aleviler devletin baskı ve teröründen nasibini büyük ölçülerde almıştır. Din olgusunu sömü- rücü-sömürgeci anlayışları için kullanagelen siyasî iktidarlar Aleviler üzerindeki akıl almaz baskı ve kıyımlarını sürdürmüştür. İster "Arap- İslâm, Sünni-İslâm, Siyasî-İslâm. Resmî-İslâm" olarak adlandırılsın, ister ırkçı, milliyetçi açılardan değerlendirilsin, bütün burjuva partileri Alevileri tıpkı proletaryaya olan sınıfsal kin ve düşmanlığı yerine koymuşlardır. "1978'de Kahramanmaraş ve Sivas'ta, 1980'de Çorum'da çoluk- çocuk, kadın-erkek, yaşlı-genç, hasta-gebe demeden yüzlerce masum Alevileri katlettiler. 2 Temmuz 1993 günü Sivas'ta, bir araya gelen Büyük Birlik Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Refah Partisi ile Aczmendi, İBDA-C, Hizbullah gibi Kürt-Türk kırması ırkçı, faşist İslâmcılar, Madımak Oteli'ni ateşe verip Alevi-Sünni inançlı Türk-Kürt etnik kimlikli 35 aydını 'Allah-u Ekber' çığlıkları atarak cayır-cayır yaktılar, 1995'te İstanbul Gazi Mahallesi ve Ümraniye'de 22 kişiyi ise, bizzat devletin polisleri sokaklarda kurşunladılar."
"A'dan Z'ye devleti yönetenlerin hemen hepsi seçimlerde oy almak için Alevileri tanıyıp onlara övgüler yardırdılar, ama seçildikten sonra Alevilerin inanç ve kimliklerini yasal zeminde tanıyıcı olmadılar."
"Aleviler, 'Türk' ve 'Kürt' etnik kimlikleriyle kendilerini bir 'azınlık' görmedikleri gibi, inançları itibariyle de bir 'azınlık' değillerdir."
"Aleviler, ne Türk etnik kimliğiyle, ne de Kürt etnik kimliğiyle tanımlanabilirler."
"Aleviler, Türk ve Kürt etnik kimlikli olarak dil, ırk, mezhep ve cinsiyet ayrımı yapmadan tüm insanları kucakladıkları için egemen olan kısır dünya görüşlü hem Türk, hem de Kürt etnik kimlikliler tarafından horlanırlar, hakarete uğrarlar ve dahi katledilirler."
Melezin melezi Osmanlı padişahları gibi uluslarötesi tekelci sermayenin yerli ortağı ve işbirlikçileri kara gerici ve ırkçı kimlikleriyle Kızılbaş, Batınî, Rafızî inanç ve kültürüne bilinçli düşman gibi saldıragelmişlerdir.
Aleviler, Türk, Kürt ulusal kimlikleriyle kendilerini "azınlık" görmezler. Ulusal ve dinsel-inançsal kimlikleriyle de "azınlık" değillerdir.
Bulunduğumuz coğrafyada yaşayan Türk, Kürt, Laz, Çerkeş, Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, vb. emekçi halkları Hıristiyan-Müslüman ayrımı yapılmadan her etnik grup ve her inanç sahibinin eşit ve özgür yaşama haklarını kundaklayan resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojilerin kuşatmasıdır.
Konu, yeri gelmişken söylemek durumundayız: Devlet tekelci kapitalizmi yıkılmadan, emperyalizmin binbir kuşatmasına karşı sömürülen ve ezilen emekçi halkların mücadelesi bütünleştirilerek tutarlı bir kanala çekilmeden emekçi halkların sosyal kurtuluşu sağlanmadan, kitaplara sığdırılamayan bu sorunlar çözüme kavuşturulamayacaktır. Etnik ve inanç kökenleri ve kültürleriyle halkların eşitliği ve özgürlüğü kapitalizm altında asla mümkün olmayacaktır. Çözüm sosyalizmdedir.
Ulusal ve dinsel-inançsal kimlikleriyle "Lozan"daki haklarını talep etmek ile AB'ye bel bağlayan "çözüm" önerileri halkların taleplerini karşılamayacaktır.
Alevilerin Cemevlerinin; Cami, Kilise, Havra ve Sinagog gibi ibadet yeri sayılması için olağanüstü bir çaba sarfettiklerini biliyoruz. Bu talepler Resmî İslâm'ın sözcüsü (Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz) tarafından: "Müslüman'ın tek mabedi vardır, o da Cami'dir. Cemevleri bölücülüktür!" biçiminde karşılamıştır. Diyanet İşleri eski Başmüfettişi Abdülkadir Sezgin ise, daha ileri giderek: "Aleviler PKK'den sonra en büyük bölücü tehdit unsurudur." diyerek, resmî ideolojinin, Resmî İslâm ile nasıl bir ittifak içinde olduğunu göstermektedir. Günümüzdeki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ise, Alevi talepleri karşısında: "Diyanet Sünni bir kuruluş değildir (...). Sünnileşmek gibi politikamız yoktur." diyebilmiştir. (Tırnak içindeki alıntılar Lütfi Kaleli, Şah Hatayi ve Pir Sultan, Alev Yayınları, s.59-60'tan alındı.)
Sistemin işçi sınıfı ve emekçi halklara karşı uygalayageldiği kaba güce ve zor'a başvurusunu Aleviler "hak gaspı" olarak görmektedir. Resmî İslâm'ın uygulamaları farklı etnik ve inanç grupları tarafından birer "hak gaspı" olarak değerlendirmesini, bir adım öne çıkıp bilimsel yöntemle izah etmek görevini; Devrimci ve Marksist Kadroların Kurumsal, Merkezi, Disiplinli Bilim Kurulu ya da Akademi ve Enstitü gibi /Araç'larımızla ancak yerine getirilebilecektir.
Kimi Alevi kuruluşlarının "Diyanetten pay almak" isteyişini, Aleviliğe "ihanet etmek" biçiminde suçlayan Alevilere de rastlanmaktadır. Bu türden değerlendirmeler, haklı bir sosyal muhalefetin Kızılbaş, Alevi- Bektaşi geleneğinin sesini kesmek, Resmî İslâmî, resmî ideolojilerin inkâr, imha ve asimilasyoncu politikalarına katkı vermek anlamına gelmektedir.
"Alevilik İslâm mı, Ayrı Bir inanç mı?' Tartışması
Kızılbaş, Alevi-Bektaşi inancının çeşitli yorumları, inanç temeline dayalı toplulukları da bölmüştür. Bu bölünmeleri şöyle sıralamak mümkündür:
a) Hz. Ali'nin Tanrı olarak telakki edilmesi, Alevi inancının temelini oluşturur.
b) "Tanrı benim cismimdedir" Gök Tanrı kavramının Hz. Ali ile özleştirilmesi.
c) Hz. Hüseyin etrafında teşekkül eden Kerbela matemi kültürünün etkisi.
d) Kızılbaşlığı bilimsel temeline dayandıran Marksistlerin yorumuna karşı çıkanlar ise, "Ali'yi elimizden alıyorlar" eleştirel tepkilere neden olmaktadır.
"Nejat Birdoğan da 20-26 Ekim 1994 tarihli Aktüel dergisine verdiği demeçte 'Alevilik İslâm dışıdır' demek suretiyle büyük tartışma yaratmıştır. Arkasından Faik Bulut, 1997'de yayınladığı 'Alisiz Alevilik' adlı kitabıyla bu tartışmayı daha da boyutlandırmıştı."
Birdoğan özetle şunları söylemişti:
"Anadolu'nun gizli kültürü olmaktan hızla çıkma sürecini yaşayan Alevilik, içeriğini oluşturan bir takım temel öğelerle İslâm dışındadır. İslâm, kendi alanında kendi üyelerine göre bir dindir. Alevilik ise, İslâm'ın içeriğiyle bağlantısı olmayan, dünyasal bir inançtır. Kökeni, İslâm'dan çok öncelere dayanır. Alevilikte, Şaman ve Zerdüşt dininin geleneklerini bulmak zor değildir. Alevi ibadeti ele alındığında müzik, saz eşliğinde semah, şiir ve çoğu cemlerde içki olduğu görülür. Bunların hangisi İslâm'a uyuyor? Hiçbiri. Alevi namaz kılmaz, Ramazan orucu tutmaz, hacca gitmez. Bu inançta kıyamet, günah tartımı ve dolayısıyla cennet- cehennem yoktur. Alevi, suçunu dünyada işler ve cezasını da bu dünyada çeker. İbadette içki içmek, saz çalmak, semah dönmek hangi dinde vardır? Allah'ın insan olduğu inancına hangi dinde rastlıyoruz?"
Ünlü Kızılbaşlar "Biz -hacca- ölüye değil, diriye gideriz!"der.
"Terk-i dünya" edene "öldü" demez, "Hakka Yürüdü" derler. Yemin etmezler.
Hünkâr Hacı Bektaş (1209-1271) "Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır." derken idealist-metafizik görüşleri ta o zamanlarda karşıya almıştır.
Tasavvuf kanalında akla uygun ve "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz" özdeyişine göre oluşturulan "Kırklar Meclisi"de gösteriyor ki, 'Anadolu Aleviliği'nde, din, dil, ırk, mezhep ve cins ayrımı yoktur. Bu inanç ve kültür insanı özne yapan bir yaşam biçimidir. 'Anadolu Aleviliği'nin ne Arap-İslâm ne şeriata bağlı Mevlevilikle ne de Şiilikle bir ilişkisi vardır. Sünniler, Şiiler Batınî manadaki "Vahdet-i Vücut", "Vahdet-i Mevcut" inancını ne kavrayabilir, ne de kabullenebilirler.
Bir inancı, kültü ve geleneği olanı karalamaya çalışırlar, sevmezler, dışlayıp kırım ve kıyımlardan geçirilmesini isterler.
Siyasî İslâmcılarla resmî ideolojinin ideologları Kızılbaş, Alevi- Bektaşi inancını onun için camiye sokup işini bitirmek istemektedirler.
Kızılbaşlarda ihtilâlci ideolojilerin önemli etkisi bulunmaktadır. Anadolu'da Yukarı Mezopotamya ve Dersim yöresindeki halk hareketleri, isyan ve başkaldırıların tarihsel-sosyal nedenleri vardır. Hâkim gerici iktidarların baskı ve terörüne karşı Kızılbaş, Alevi-Bektaşi geleneklerinin kendi meşreplerince karşı çıkışını "isyancı-eşkıya" olarak isimlendirip suçlanması, aslında savunulacak niteliklerdir.
"Alevilik İslâm mı, Ayrı Bir inanç mı?" tartışmasında, "Ali Doğan da benzer şeyler söylüyordu:
"Alevilik, İslâm'ın dışındadır ve kendine özgüdür. Kimsenin Aleviliği yok saymaya hakkı ve yetkisi yoktur. Aleviler inançlarını kendi kuralları ve gelenekleriyle yaşarlar."
Alevi inancını Resmî-İslâm söylemiyle örtüştüşen, gerici Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. izzettin Doğan'ın yukarıdaki görüşlere tepkisi şöyleydi:
"Bu düşünceyi savunmak için zır cahil olmak lâzım. Bu tezi, eline verilen kâğıdı okumaktan aciz olan Ali Doğan'ın kulağına fısıldayan Di- yanet'in ajanlarıdır. Maksat da Alevileri antipatik göstermek, Alevi- Sünni çatışmasına çanak tutmak, ya da Alevilerin Diyanet'ten almaları gereken payın önünü kesmektir. Alevilik İslâm'ın özüdür. Alevi, İslâm'ı Hz. Ali gibi yorumlayan ve onun yorumlarına itibar eden insanlara verilen isimdir."
Görüldüğü gibi, Anadolu'ya özgü, insanı düşünce-davranışta merkeze koyan bir felsefî duruşu herkes ideolojik, sınıfsal, kültürel ve ahlâkî açıdan ve de yaptığı siyasî seçimine göre değerlendirmeye yönelmiştir.
Alevilikte sık sık adı geçen "Batınî sözcüğünün sözlük anlamı: İç, içyüz, gizli, görünmeyendir. Zahiri sözcüğünün anlamı da: Dış, dışyüz, her şeyin dış görünenidir."
"Batınî sözcüğü, bir de 'tevil'le açıklanır. Tevil: Yorumlama'dır. Yani (tevil etmek) görünen anlamdan başka bir anlamla bakmak. Demek ki, Batınî sözcüğünün anlamı, bir şeyin görünen yüzünü, görünen anlamından çıkarıp, yeni bir anlama çevirmektir."
"Kabile yönetiminden feodal devlet yaratma sürecinde İslâm, Araplara Müslüman olmayan halkları sanki aşağılama hakkı veriyordu! Bu halklar Farslar, Türkmenler, Kürtler, Berberiler, Hintliler, Yunanlılardı. Yerleşik olmayan ve bir türlü komün hayatı yaşayan bu halkların Müslüman Araplarca aşağılanması, Müslümanlığın dayatılması ve sözü edilen halk kültürlerinin Arap-İslâm kültürüyle eritilip yok edilmek istenmesi, Batınîliğin gelişip yayılmasına neden oldu."
"Batınîlik, Arap-İslâm zorbalığına karşı bir seçenektir. Batınîlik, bir felsefedir, bir düşüncedir, evrensel bir dünya görüşüdür. Bu görüşe göre Evren yaratılmamıştır, kendiliğinde vardır; ne başı vardır, ne de sonu. Ahret yoktur, ne varsa bu evren içindedir. Yeniden dirilme, yargı günü diye bir şey yoktur."
"Cennet, insanın bu dünyayı gönlünce yaşamasıdır. Cehennem, yine insanın dünyada çektiği sıkıntıların adıdır. Akıl, insanı insan eden temel koşuldur. İnsan, iyiyi-kötüyü onunla seçer, onunla ayırır. Bu nedenle en güvenilir ölçü akıldır. İnsan ancak kendi gücüyle erdemli olabilir ve mutluluğa ulaşır. Bütün insanlar kardeştir. Yeryüzünde sınırların bulunması doğru değildir; doğada sınır yoktur. Sınırı mülk sahipleri koymuştur. Şeriat, bilgisiz, geri kalmış topluluklar için bir aldatmacadır. Belli bir olgunluğa, bilgeliğe erişen bir Batınî için ne dinin, ne başka bir inancın önemi vardır. " (Yusuf Ziya Bahadınlı'dan aktaran, L. Kaleli, age., s. 72-73.)
Alevi-Bektaşi inancında "hata", "yanlış, yanılgı; suç, günah" anlamına gelen İslâm anlayışına gösterilen hoşgörü ile izah edilir.
Günümüz koşullarında uluslarötesi tekelci sermayenin diktatörlüğünün egemenliğinde hegemonlar insana ve insanlığa ait ne varsa kaldırıp atmıştır. "Hoşgörü" yerini ideolojik, sınıfsal kine, artı-değer sömürüsüne ve sömürgeciliğe bırakmıştır. Hâkim gerici sınıfların dünya çapındaki diktatörlüğüne karşı sınıfsal kin duymadan da insanî ve insanlığa dair hiç bir düşünce-davranış çizgisi gelişme gösteremiyor. Geleneksel Alevi "hoşgörü " anlayışının günümüzdeki yorumu Aleviler arasında bir tartışma konusu da olmuştur. Sağlı "sol"lu burjuva partileri Kızılbaş, Alevi-Bektaşilerin ilerici, demokrat ve barışçı, ortaklaşmacı geleneklerini sömürmede bayağı başarılı olmuştur. Alevi oylarını "çantada keklik" gören burjuva politikalarına karşı olağanüstü bir tepki vardır. Alevi toplulukları siyasallaşma sürecine -arayışına- girmiştir.
Kızılbaş, Alevi-Bektaşi inanç, kültür ve gelenekleri üzerine yapıla- gelen tartışmalar, sistemin inkâr, imha, asimilasyon uygalayageldiği koşullarda yapılmaktadır. Devrimci ve Marksist Kadrolar, binbir çeşit örgütlenme ve tartışma ortamına itilmiş bizim insanlarımızı bilimsel doğrularla tanıştırıp eğitmek ve kazanmak durumundadır. Bu görevini yerine getirebilmek için de ayağını bastığı topraklardaki insanı bütün değerleriyle tanımak zorundadır.
İdealist-Metafizik-Din Eksenli Egemenler
İşçi Sınıfmm-Emekçilerin Sosyal Ahlâkını Köleleştirmek İster
Kızılbaş, Alevi-Bektaşiliğin siyaset felsefesinde materyalist bilimle bağlaşan, metafizikle hiçbir bağı olmayan derin manalar vardır. Maddî dünyaya dönük, değişim ve dönüşümü isteyen işçi sınıfı ve emekçilerin felsefesiyle farklı bir yerde değildir.
Merkezî feodal-sünni Osmanlı devletini düşündüren bu felsefî inanç, kültür ve gelenek, ezilen ve sömürülenlerin sesi olarak, hâkim gerici iktidarları kökten sarsmıştır.
Sünni-İslâm'ın din konusundaki bütün söylemlerinin tam tersini Alevi felsefesinde görebiliriz. Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Nesimî,
Şah Hatayî, Pir Sultan, Şeyh Bedreddin ve öteki ilk materyalist bilginler yaşadıkları dönemin düşünce-davranış çizgilerinden her konuda fersah fersah ilerdedirler.
Sünni-İslâm'ın şeriatına ve buna dayanan devletine, yoksul emekçi halkların isyan, başkaldırı ve hak araması yolundaki bu öğretiyi anlamak, ilerici, iyimser, dinamik bir yorumla özümleyerek kitlelerin eğitimine katkı getirmek Sol cenahımızın sorumluluğundadır. "Sol cenahımız" derken, kapitalizmi kutsayan, düzeniçi mücadeleyi öne çıkaran liberal, postmodern ve yeni-solları kastetmiyoruz. Mücadelenin bütün biçimlerine aday, güvenilir, ciddî ve donanımlı Kurumsal Merkezi Disiplinli bir Araç'ın devrimci ütopyasını kuruyoruz. Yani "Tutarlı bir demokrasi mücadelesi" ile atbaşı yürütülecek "Tutarlı bir iktidar -siyasal- sosyal devrim- mücadelesini" bilincimizde biçimlendirecek bir düşünce- davranışı gündeme taşımak istiyoruz.
"Aleviliğe Ali'siyle, Hacı Bektaş Veli'siyle ve de mutasavvıf-bilgin ozanlarıyla din demekte ısrar edenler bilsinler ki, Alevilik yaşamla bütünleşmiş 'madde'nin dinidir; 'madde'ye ilişkin bir inanç sistemidir ve felsefî materyalizm temeli üzerinde yükselmiştir. İnsan canlı maddedir, hem de evrendeki en gelişmiş maddedir. Alevilik inanç sistemi insanı ve insanî değerleri doruğa çıkartır. İnsan ve insan sevgisinin üstünde hiç bir değer tanımaz. İnsan sevgisinin üstün sayıldığı yerde, insan emeği öne geçer ve emeğin yarattığı işe saygı duyulur. Bu güzel değerler, felsefî materyalizm olan, diyalektik materyalizm üstüne kurulmuş siyasî ve ekonomik sistem bilimsel sosyalizmin, komünizmin yücelttiği en öne koyduğu değerlerdir." (İsmail Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, Aievilik-Kızılbaşlık ve Materyalizm, Alev Yayınları, s. 12)
'"Hakk Halktır, Halk da Hakk'tır' belgisinden yola çıkmış Hacı Bektaş Veli Hurdanamesi'nde:
'Şeriatta bu senin bu benim, Tarikatta hem senin hem benim (ya da seninki de senin benimki de), Hakikatta ise ne senin var ne benim. Cümle varlık Hakk'ındır, yani Halk'ındır' buyuruyor. Demek ki, tasavvufta ve onun halka indirilmiş Alevilik inancında 'dünyanın tek sahibi var: Hak=Halk. Ve bütün varolanlardan eşit biçimde yararlanılmalıdır."
"(,..)Bir değişik dünyadan, içinde paranın-pulun geçmediği ve bireylerin birbirinden, toplumun bireyden ve bireyin toplumdan razı olduğu bir dünyadan sözedeceğiz. Bu dünyada senin-benim yoktur; bizim var, herkesin var. Kimsenin malı mülkü yok ve kimse kimseyi sömür- müyor; sevgiyle emeği birleştirmiş, ürettiklerini meydana koymuşlar, yani 'canı cana, malı mala katmış', herkes birbirinden razı ve mutlu yaşıyorlar."
"Marx Manifesto'da şöyle demektedir:
"Mülkiyet ilişkileri sürekli olarak değişikliklere, tarihî dönüşümlere uğramıştır... Komünistler, teorilerini tek formülle özetleyebilirler: Özel mülkiyetin ortadan kaldırılması."
"Marx daha dünyada yokken ve henüz bu sözler söylenmeden, bilinmeyen bir dünyanın bir kentinde; özel mülkiyet ortadan kalkmış, alım-satım yok ve herşey herkesin, herkes çalışıyor ve her şeyden yararlanıyor."
"Başımız Buyruk'a Bağlı' diyen Alevi canlar!
"Aleviliğin ve Alevi toplumunun arzu ettiği dünyayı ve yönetimini, beş yüz yıl önce İhtilâlci Kızılbaş siyaseti saptamıştır. Rıza şehrini kurmak! Bu dünya Komünizmin ve komünistlerin de istediği dünyadır. İşte bunun içindir ki, 'İşçiler ve Aleviler yol musahibidirler.' Kızılbaşlığınızı yadsımayın ve İhtilâlci Kızılbaş siyasetine sahip çıkınız! İşçiler ve Aleviler Omuzomuza Rıza Şehrini Kurmaya!" (Age, s. 170-177)
