İsrail'in Gazze'ye bütün gücüyle saldırı başlattığı gün, "Medeniyetler Çatışması" tezinin ideologu olan Samuel Hungtinton yaşamını yitirdi. Tarihsel bir rastlantı olsa gerek. S. Hungtinton'un ölümünün böylesi bir tarihe denk gelmesi her ne kadar rastlantı ise de, İsrail'in Gazze'ye gerçekleştirdiği saldırı hiçte rastlantı değildi. Üstelik Yahudiler için kutsal sayılan bir güne denk getirildi bu saldırı. Hamas, böyle bir günde İsrail'in saldırı gerçekleştirmesini beklemiyordu.
Amerika'da seçimleri kazanan Barak Obama, göreve başlamadan İsrail, Gazze'ye çok kapsamlı bir saldırı düzenledi. Karadan da Gazze'ye giren İsrail ordusu hiçbir ayrım gözetmeksizin Filistin halkı üzerine tüm silahlarıyla ölüm yağdırıyordu. Hem Obama henüz görevi teslim almamıştı, hem de İsrail yakın zamanda bir seçim süreci yaşayacaktı. İsrail saldırısının böylesi bir tarihsel sürece denk getirilmesinde bu olgular yalnızca işin bir yanıydı.
Öte yandan, zamanında El-Fetih'e karşı İsrail tarafından desteklenen Hamas, Filistin halkının meşru oylarıyla seçilip iktidara geldikten sonra artık İsrail için tehlikeli bir konum kazanmıştır.
İsrail, Lübnan'da Hizbullah'la girdiği çatışmadan politik olarak kazanımla çıkamadı. Moral açısından üstünlük İsrail'in lehine olmadı. Hamas ise mevcut durumuyla ikinci bir Lübnan Hizbullah'ı olmaya aday görünüyordu. El-Fetih, artık Filistin halkının büyük bir çoğunluğu için “direnme odağı” olmaktan çok uzaktı. İsrail, Filistin'de örgütlü bir toplum istemiyordu. Hamas ise Filistin'de bütün yönleriyle tam bir örgütlü toplum yaratmanın örneğini oluşturuyordu.
İsrail her halükârda Gazze'ye böylesi bir kapsamlı saldırıyı yapacaktı. İsrail devletinin saldırıları için herhangi bir olağanüstü durum ya da yeni bir gerekçe aramaya gerek yoktur. Zira Hamas'tan önce de İsrail devleti Filistin halkına karşı ayrımsız katliamlarını gerçekleştirmişti. Bu koşullar altında, İsrail devletinin Gazze'ye yaptığı saldırıda Hamas'ı sorumlu ilan etmek, maksatlı bir değerlendirmedir. Hamas'ın İsrail'e fırlattığı roketler ancak bir maytap etkisi yaratabiliyor.
İsrail devletinin Gazze'ye gerçekleştirdiği saldırı, her ne kadar her zamanki gibi İsrail'in yaptığı rutin bir iş olsa da bu saldırıyla, İran ve Lübnan Hizbullah'ının sürece müdahil olması hedeflenmiş olabilir.
İran ve Lübnan Hizbullah'ı muhtemelen durumun farkındadır. Bu süreçte Lübnan'dan İsrail'e fırlatılan roketleri henüz üstlenen olmadı. İsrail de roketleri Hizbullah'ın attığına dair herhangi bir imada bulunmadı.
İsrail'in Gazze'ye Gerçekleştirdiği Saldırıya Kim Tavır Aldı?
İsrail, Gazze'ye saldırıyı başlatmasının arifesinde gerekli gördüğü herkesi bilgilendirdi. Saldırı başlamadan önce başbakan T. Erdoğan'ı da ziyaret ettiler. Her ne kadar T. Erdoğan İsrail yetkilisiyle yalnızca Suriye meselesi üzerine görüştüklerini açıklamış olsa da, Gazze'yle ilgili herhangi bir görüşmenin olmadığını kabul etmek için, Türkiye devleti ile İsrail devletinin öteden beri var olan ilişkisini görmezden gelmek gerekir. Belki zamanı ve saati gibi teknik ayrıntılar söylenmemiş olabilir. Ancak, Gazze saldırısından habersiz olunduğu düşünülemez.
T. Erdoğan, söylem düzeyinde İsrail saldırısını kınamıştır. Bu yönde parti teşkilâtı olarak çeşitli etkinlikler ve yardım kampanyaları da düzenlemişlerdir. Ancak tüm bunlar, İsrail saldırısını etkileyebilecek şeyler değildir. Türkiye devletinin İsrail devleti ile 1951'den beri süregelen açık ve gizli anlaşmaları söz konusudur. Ayrıca bu anlaşmalar her dönem yeni koşullara göre yenilenmektedir. Çiller hükümeti döneminde anlaşmalar tazelendi. Hatta o dönemdeki tank ihaleleri başbakan Necmettin Erbakan tarafından imzalandı. Yakın zaman önce de Erdoğan hükümeti ile İsrail arasında askeri araç alımı anlaşmaları imzalanmıştır. İsrail devleti ile Türkiye devleti arasındaki anlaşma hükümlerine göre; yapılacak askeri harekâtlardan her iki tarafta birbirlerini bilgilendirecekler. Ayrıca bir tarafın gerçekleştirdiği herhangi bir askeri harekâtta, diğeri tarafsız kalacaktır. Bu durumda T. Erdoğan'ın İsrail karşıtı bir söylem tutturmuş olması pek fazla bir anlam ifade etmiyor. İsrail devleti, Gazze saldırısından iki hafta önce Türkiye devletiyle 167 milyon dolarlık silah anlaşması imzaladı.
Zaten Arap devletlerinin neredeyse tamamı İsrail'in bu saldırısına ses çıkarmamışlardır. Hatta İsrail yetkilileri, Hamas'a karşı gerçekleştirdikleri bu saldırıyı Arap devletlerinin onayladığını açıkladılar. Ortadoğu ve dünyanın diğer bölgelerinde, İsrail saldırısına tepki gösterenler yine emekçi halklar olmuştur. Tek somut pratik tutumu, devletler düzeyinde Hugo Chavez almıştır. Hugo Chavez, İsrail büyükelçisini sınır dışı etmiştir. Açık ve ağır bir dille de İsrail saldırısını lanetlemiştir. Somut tavır alan diğer bir ülke de Eva Moreles'in Bolivya'sı olmuştur.
El-Fetih lideri Abbas ta İsrail saldırısının sorumlusu olarak Hamas'ı göstermektedir. Abbas, İsrail saldırısının Hamas'ın attığı roketlerden kaynaklandığını açıkladı. Artık Abbas ve El-Fetih, Filistin halkı için olumsuz bir konuma düşmüştür. Mevcut durumda Hamas'ın Filistin halkı üzerindeki etkisi eskisinden daha fazladır. Filistin halkı biliyor ki, İsrail'in saldırması için şu ya da bu bahanenin olması gerekmez. Filistin'e karşı saldırı politikası İsrail'in her zaman gündeminde olan bir politikadır. İsrail, karşısında örgütlü ve toparlanmış bir Filistin halkı istemiyor. Böyle bir durumu sezinlediğinde hemen saldırarak bu atmosferi kırmayı ve karşısındaki gücü zayıflatmayı, moralini bozmayı denemektedir.
İsrail devleti, uygun gördüğü bir zamanda Gazze'ye saldırdı ve gene uygun gördüğü bir süre sonrasında; "amacına ulaştığı"nı açıklayarak Gazze'den çekildi. İsrail saldırılarında 1400 kişi öldürüldü. 6 binden fazla insan yaralandı. Öte taraftan Hamas da yaptığı açıklamada İsrail askerlerine kayıp verdirdiklerini, uçak düşürdüklerini açıkladı. Ancak Hamas bu bölgede, Lübnan Hizbullah'ının sahip olduğu avantajlara sahip değildir. Lübnan Hizbullah'ının bulunduğu mekânlar girilmesi zor mekânlardır. Savunma yapmak için avantajlar taşımaktadır. Hamas'ın savaştığı bölge ise şehir bölgesidir. Savunma yapmak için gerekli olanaklardan yoksun durumdadır. Dolayısıyla kendi iradi gücünden bağımsız olarak Hamas, İsrail saldırılarına karşı ancak sınırlı bir savunma uygulayabilir.
Tüm olanaksızlıklara rağmen Hamas bu saldırı sonrasında mevcut konumundan bir şey kaybetmemiştir. Hatta Filistin halkı belki de bundan sonra Hamas etrafında eskisinden daha fazla kenetlenecektir. Hamas hızla tahrip edilen tünellerini onarmaya başladı.
Kapitalizm Savaşsız Yaşayamaz
Savaş, kapitalist-emperyalizmin vazgeçemeyeceği bir şeydir. Onsuz yaşayamaz. Hele kendisini dizginleyecek bir karşı güç veya sistem yoksa savaş durumunun sürekliliği neredeyse kronik bir hal alır. Dolayısıyla, İsrail-Filistin sorunu genel olarak Amerika ve dünya kapitalist sisteminin sorunundan bağımsız bir sorun değildir. Tam da bu noktadan hareketle düşünüldüğünde, Türkiye hükümetinin İsrail karşıtı söylemlerinin altı boş söylemler olduğu açığa çıkar. Amerika-İsrail-Türkiye ilişkileri üçgeninde Türkiye'nin Amerika ve İsrail'e karşı yapısal bir tutum alması beklenemez. Türkiye'de iktidarda ister laikçi bir hükümet olsun, isterse ılımlı İslâmcı veya başka türden bir hükümet olsun, hiçbirisinin Amerika ve İsrail karşıtı bir yapısal tutum içine girme şansı bulunmuyor. Uluslararası ilişkiler ve anlaşmalarla bu durum garantilenmiştir. Dolayısıyla, Erdoğan hükümetinin söylem düzeyinde “İsrail karşıtı” bir görünüm arz etmesi kaba bir aldatmacadır.
Hatırlanacak olursa, Amerika başkanı Bush, Irak ve Afganistan saldırıları için tanrının kendilerini görevlendirdiğini söylemişti. Özellikle Sosyalist Sistem’in yokluğundan bu yana dünya üzerinde rahatça at koşturan emperyalist güçlerin bu "görevlilik" konumu içinde İsrail de vardır. Amerikan Evanjelistleri ile İsrail siyonizminin kopmaz bir ittifakı söz konusudur. 1948'de İsrail diye yapay bir devletin, 2 bin sene önce atalarının burada yaşadığı ve buraların kendilerine “vaat edilen topraklar” olduğu gerekçesiyle kurulduğundan beri Amerika, İsrail devletinin tüm saldırılarına onay vermektedir. İsrail Siyonizmi Emperyalizmin Bölgeye sokulmuş bir “Koçbaşı”dır.
Emperyalizmin nerelere neden savaş ve saldırı yaptığı bellidir. Enerji ve genel olarak kâr kaynaklarını daha sorunsuz bir şekilde işletmek ve korumak için. Dolayısıyla, dünyanın bu bölgelerinde emperyalizmin dizginsiz hareketine engel teşkil eden, boyun eğmeyen ne kadar güç varsa onlarla daima savaş içinde olmaktadır. Boyun eğen, emperyalistlerin bir dediğini iki etmeyen ülkeler, yönetimler veya örgütlere karşı herhangi bir harekâtta bulunmazlar. Onları, işine yaradığı veya işlerine engel teşkil eden bir hareket içine veya bu yönlü bir ittifak içine girmedikleri sürece desteklerler. ABD emperyalizminin bölgedeki tahkimatı ve başta İsrail, ikinci Mısır, üçüncü sırada Türkiye’ye “yardım” etmesi sebepsiz değildir.
İsrail'in, Gazze'ye gerçekleştirdiği saldırının genel hedefi, İran-Suriye-Hamas ve Lübnan'daki Hizbullah'tır. Aynı bölgede yer alan Halkın Mücahitleri örgütü "terör" listesinden çıkartılmıştır. Çünkü artık Halkın Mücahitleri örgütü emperyalistlerin politikalarına engel teşkil eden bir pozisyon içine girmemektedir.
Demek ki, Hungtinton'un formüle ettiği "medeniyetler çatışması" (ya da savaşı) aslında bir din veya başka türden bir savaş değildir. Tıpkı klasik emperyalist sömürgecilik döneminde olduğu gibi, bugün de aslında savaşların nedeni, sermayenin kâr kaynaklarının önündeki engelleri ve engel potansiyeli taşıyan güçleri bertaraf etmektir. Bu bölgelerde var olan diğer etnik veya dini çelişkiler, bu temel amaca uygun olarak emperyalistler tarafından kullanılmaktadır. Etnik veya dini çelişkiler, emperyalistlerin kaos üzerine kurulu olan politikalarında bulunmaz bir fırsat oluşturmaktadır.
Dünya üzerinde, emperyalist saldırganlığı dizginleyecek bir kuvvet şu anda bulunmuyor. Dolayısıyla emperyalist ve haksız savaşlar sırasında insanlar-halklar savaşın gerçek nedenini anlamakta güçlükler çekmektedirler. Emperyalist propaganda merkezleri saldırıya uğrayan tarafı, “savaşın sebebi” olarak kitlelere anlatmaktadır. Bu saldırılarda “savaşın nedeni” genel olarak Saddam, Taliban veya bugün olduğu gibi Hamas olarak lanse edilmektedir. Dolayısıyla bu savaşlarda öldürülen binlerce insan, yakılan yıkılan yerleşim yerleri yalnızca birer film karesi olarak algılanmaktadır.
İsrail, sonradan, yapay olarak kurulmuş olan devletinin yaşaması için elinden gelen her şeyi yapan bir tarzda biçimlenmiştir. Nazi faşizmi döneminde Yahudilerin maruz kaldıkları her türlü zulüm, şimdinin İsrail devleti tarafından başka halklara uygulanmaktadır. İsrail, başka türlü varlığını koruyamayacağını düşünmektedir.
İsrail devleti klasik yoldan oluşmuş olan diğer devletlerin oluşmasına benzemez. Oldukça farklı bir yapılanması vardır. Üretim araçlarının gelişmesine bağlı olarak ortaya çıkan uluslaşma aşamasında oluşmuş olan diğer devletlerin izlediği yolu izlememiştir. İsrail devleti, başka Amerika olmak üzere, tüm dünya ölçeğinde bambaşka bir tarzda örgütlenmiştir. Amerika'da gerçekleştirilen seçimlerde, kimin seçileceği konusunda İsrail devletinin belirleyici bir etkisi olduğu söyleniyor. Başka ülkelerde de çeşitli kurum ve sektörlerdeki yapılanması aracılığıyla yönetip yönlendiren bir rolü vardır. Enformasyon ağı, magazin vb. sektörlerde İsrail devleti dünyanın diğer devletleri içinde etkin bir yapılanma gerçekleştirmiştir. Zaten istihbarat alanındaki etkinliğini herkes biliyor.
En son temsilini Hamas'ta bulan Filistin direnişi, geçmişten bu yana oldukça yapısal farklılıklar geçirmiştir. Filistin direnişi bir döneme kadar daha çok solcu örgütlenmelerin etkinlikleriyle tanınmaktaydı. Uçak kaçırma eylemleriyle Filistin davası dünyanın gündemine oturmuştu. Uçak kaçırma eylemlerini gerçekleştirenler FHKC militanlarıydılar. Bunların içinde en tanınmışlarından biri Leyla Halit'tir. FHKC'yi kuranlar, öncesinde Millî Arap Hareketi (MAH) adında bir oluşum kurmuşlardı. O dönemlerde bu oluşumu kuranlardan biri George Habaş'tır. Bu hareketi kuran militanlar o zaman Beyrut’ta üniversite okuyan öğrencilerdir. İngiliz sömürgeciliği ve İsrail zulmüne karşı mücadele etmek için bu türden örgütler kurmuşlardı. Başta Habaş olmak üzere MAH içinde yer alan militanlar bir şekliyle Marksizm'le tanışmışlardır. Mesela Habaş'ın Marksizm'le tanışıklığı Suriye'de bir hapishanede yatarken olmuştur.
FHKC'nin etkili ve güçlü olduğu dönemlerde Türkiye'den de Filistin'e savaşmaya giden insanlar olmuştur. Türkiye'den giden devrimci militanlar, hem Filistin davasına destek vermiş hem de silah kullanımı ve gerilla savaşımı konusunda eğitim almışlardı.
Sovyetler Birliği ile ilişkileri soğuk olsa da, dünyadaki sosyalizm denemelerinde yaşanan geriye düşüşler Filistin davası için mücadele yürüten devrimci hareketleri de olumsuz etkilemiştir. FHKC artık eskisi gibi etkin ve güçlü bir örgüt değildir.
Filistin direnişini şu koşullarda sürdürenler daha çok İslâmî hareketlerdir. FHKC de Lübnan'da gelişen Hizbullah ve Filistin'de gelişen Hamas'ı olumlu değerlendirmektedir. Onlara destek vermektedir. Buna karşın El-Fetih ve Arap devletlerini, Amerika ve İsrail ile işbirliği yaptıkları, tavizler verdikleri gerekçesiyle eleştirmekte, onlara tepki göstermektedir.
Dünyanın mevcut koşulları içinde, Filistin halkının İsrail zulmünden tamamen kurtulma şansı bulunmuyor. Güçler dengesi Filistinlilerin aleyhinedir. İsrail'in en son gerçekleştirdiği Gazze saldırısı sonrasında Hamas, Vietnam örneğini vererek sömürgeci güçlere karşı mücadele, direniş ve zaferin olanaklı olduğu yönünde bir açıklama yaptı. Bu tespit genel bir doğruyu ve mücadele iradesini yansıtmaktadır. Ancak, mevcut dünya koşulları Vietnam direnişinin yaşandığı koşullardan tamamen farklıdır. Bir kere, emperyalizme karşı gerçekleştirilen mücadele ve direnişlerin dayanak noktası olabilecek bir sosyalist güç bulunmuyor. Ayrıca Arap devletleri Amerika ve İsrail ile işbirliği içindedirler. Filistin davasını destekleyen yegâne güçler halklardır. İsrail gibi modern silahlarla donanmış bir devletin karşısında el yapımı roketlerle etkin mücadele etmek pek olanaklı değildir.
Tüm olumsuzluklara karşın, Filistin direnişi bitmez. Bir örgüt giderse yerine başka bir örgüt mutlaka ortaya çıkar. Tarihsel süreç bunu kanıtlamıştır. Fakat Filistin davasının başarılar elde etmesi ancak emperyalizme karşı mücadelelerin dünya çapında yükselişe geçmesiyle olanaklıdır.
İsrail her ne kadar güçlü propaganda aygıtlarına sahip ise de, tarihsel haksızlığından dolayı kendisine gelen eleştiriler hızla kitlelerin bilinçlerinde yerini almaktadır. Son yıllarda Hollanda'da piyasaya çıkan bir kitap, kısa süre içinde çok satanlar listesine girdi. Kitap, İsrail Siyonizm'inin tarihini anlatıyordu. Bu kitapta, Naziler döneminde The World Organization Of Siyonism (WZO), (Dünya Siyonizm Örgütü) nün Nazilerle işbirliği yaptığı anlatılıyordu. Kitabın Hollanda'da bir televizyon kanalında tartışılması sırasında, Yahudi olan sunucu ile kitap hakkında söyleşi yapılan bir Sosyalist Parti yetkilisi arasında sert tartışmalar oldu. Fakat bu tartışmalar kitapla ilgili olumsuz bir sonuç yaratmadı. Tam tersine, bu tartışmalardan sonra kitabın satışında patlamalar yaşandı.
İsrail devleti, Gazze'ye gerçekleştirdiği saldırıyı canlı olarak kendi halkına izlettiriyordu. Salıncaklarında sallanan İsrailli çocuklar, kendi devletleri tarafından Filistinli çocukların nasıl katledildiğini izliyorlardı.
İsrail saldırıları dünyanın değişik bölgelerinde halk kitleleri tarafından protesto yürüyüşleriyle lanetlendi. Türkiye'de de diğer gösterilere müdahale etmeyen devlet, solcuların yaptığı protesto mitinglerine biber gazı ve coplarla müdahale etti. Böylece hükümetin İsrail'e karşı ne kadar tavır aldığı görülmüş oldu. Mevcut hükümet, İsrail saldırıları karşısında söylem dışında somut hiçbir tavır almamıştır. Alamaz!..
George Habaş
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC)'nin kurucusu ve önderi olan George Habaş, 1925 yılında doğdu. Ömrü mücadeleyle geçen George Habaş 2008 yılında yaşamını yitirdi. Filistin halkı tarafından El Hakim (bilge) olarak anılan George Habaş en geniş çevreler tarafından sevilen, sayılan bir önderdir.
Kendi anlatımlarına göre, George Habaş'ın gelişiminde, olaylar belirleyici etken olmuştur. Çocukluk ve gençlik döneminde Filistin halkı İngiliz sömürgeciliğinin ve İsrail saldırganlığının kuşatması altındadır. Tabii bu saldırganlık karşısında her zaman olduğu gibi Filistin ve diğer Arap halklarının başkaldırı ve ayaklanmaları da olmaktadır. George Habaş ta bu olaylardan etkilenmiştir.
FHKC kurulmadan önce, George Habaş ve arkadaşları sömürgecilik ve Siyonizmle savaşmak amacıyla Millî Arap Hareketi (MAH) adında bir örgüt kurmuşlardır. MAH tüm Arapların birliğini hedeflemektedir. Bu dönemde henüz George Habaş sosyalizm düşüncesiyle tanışmamıştır. Ayrıca, o dönem gerçekleşen Taksim Planı’nda, Sovyetler Birliği de Birleşmiş Milletler Konseyi’nde ABD'nin yanında bu planın altına imza atmış olduğu için, Sovyetler Birliği'ne karşı mesafeli durmaktadırlar. Bu Taksim Planı'nda Filistin topraklarının %56.47'si Yahudi devletine, %46.53'ü de Arap devletine bırakılıyordu. George Habaş ve arkadaşları bu planı kesinlikle reddettiler. Ayrıca tüm Araplar içinde “geri dönüş komiteleri” kurmaya başladılar. Sömürgeciliğe ve Siyonizme karşı savaş çağrıları yaptılar.
George Habaş, Beyrut'ta tıp eğitimi aldı. Doktorluk yaptı. Arkadaşlarıyla birlikte bir hastanede yoksul halka ücretsiz sağlık hizmeti sundular.
George Habaş'ın Marksizm'le derinlikli bir şekilde tanışması, Suriye'de bir hapishane hücresinde yatarken oldu. Bu hücre günlerinde Marx-Engels, Lenin, Ho ?i Minh, gibi Marksistlerin kitaplarını okuma şansını buldu. Özellikle Vietnam deneyimini dikkatlice inceledi. George Habaş kendi anlatımlarında söylediği kadarıyla, Marksizm'i genel bir dogma olarak değil, Ortadoğu ve Arap toplumunu kendi gerçeğine göre yorumlama yoluna gitti. Ezilen Arap halkının kendi ulusal çıkarları için savaşmasını milliyetçilik olarak değerlendirmedi.
George Habaş, FHKC'nin uçak kaçırma eylemlerini eleştirenleri, İsrail'in eşit olmayan güçler dengesiyle yaptığı eylemleri görmezden gelmekle suçluyor. Uçak kaçırma eylemlerinin Filistin sorununu dünyanın gündemine taşıması anlamında gerekli olduğunu söylüyor. Ayrıca bazı eylemlerde sivillerin ölmesinin savaş gerçeğinin kaçınılmaz sonuçları olduğunu, yoksa etik olarak sivil ölümlerini hedeflemediklerini söylüyor.
George Habaş önceden ilan ettiği üzere 2000 yılında yapılan FHKC kongresinde başkanlık görevini kendi isteğiyle bıraktı. Neden böyle bir yol izlediğine daha önceki konuşmalarında da yaptığı gibi açıklık getirdi. Tüm dünyada mücadele yürüten hareketlere örnek olması açısından başkanlığın ömür boyu bir kişi tarafından yürütülmek zorunda olmadığı ve bir süre sonra başka birine devredilmesinin gerekliliği noktasında bir örnek oluşturmak istedi. Ayrıca bundan sonraki günlerini, şimdiye kadar yaşadığı mücadele deneyimlerinin yazılı hale getirilmesi işiyle uğraşmak istediğini söyledi. Gelecek kuşaklara eksikleri ve doğrularıyla uzun bir mücadele deneyimi sunmak istiyordu. Başkanlıktan ayrıldıktan sonra eşiyle birlikte kızının evinde yaşamaya başladı.
George Habaş rejimlerde ve örgütlerde demokratik kuralların uygulanmasına büyük önem veriyordu. Her konuşmasında örgüt içi demokrasi sorununu dile getiriyordu.
George Habaş, Arap devletlerinin işbirlikçi ve burjuva olduklarını görüyordu. Bu nedenle Arap devletlerine karşı direkt bir savaş çağrısı yapmamakla birlikte, faaliyetlerine engel çıkardıklarında onlarla çatışmaktan kaçınmayacaklarını da belirtiyordu.
FKÖ ile de bir noktadan sonra fikir farklılıklarının olduğu biliniyor. George Habaş FKÖ'yü burjuvazinin temsilcisi olarak görüyor. Ayrıca FKÖ'nün İsrail ve diğer emperyalist devletlerle yürüttüğü uzlaşma siyasetini şiddetle reddediyordu.
George Habaş, “tarihte bireyin rolünü” doğru bir biçimde anlamıştı. Bu nedenle FHKC'nin yanlışlarının kendi yanlışlıkları olduğunu söylüyordu. Ayrıca FHKC'nin hatalarının hem kendi hatası olduğunu, hem de tüm Arapların hatası olduğunu, esasta önemli olan şeyin “hatalardan ders çıkarmak” olduğunu söylüyordu.
FHKC öncesi MAH döneminde, ilke olarak belirledikleri şey; "birlik, kurtuluş ve intikam"dır. Fakat daha sonra "intikam" kavramının amaçlarını ifade eden doğru bir kavram olmadığı kararına vararak vurguyu şöyle değiştirdiler: "Birlik, kurtuluş ve sosyalizm."
Her harekette olabileceği gibi, FHKC'de de bölünmeler oldu. FDHKC adıyla bir grup FHKC 'den koptu.
George Habaş, Arap coğrafyasında mücadele yürüten İslâmî hareketlerle düşmana karşı ortak mücadele yürütülmesinden yanadır. Lübnan'da Hizbullah'ın gelişmesini önemsemektedir. Her ne kadar başlangıçta İsrail Filistin halkını bölmek amacıyla Hamas'ı desteklemiş olsa da, son seçimlerde Hamas'ın başarı elde etmesini olumlu bulmaktadır. Hamas'a karşı gerçekleştirilen seçim hilelerini ve komploları eleştirmektedir.
George Habaş dengeli, dürüst ve olgun kişiliğiyle kitlelerin büyük saygısını kazanmıştır. G. Habaş devletlerin, hareketlerin yenilebileceğine ama Arap halkının hiçbir zaman sömürgecilik boyunduruğunda yaşamayı kabullenmeyeceğine inanıyordu.
Habaş, verilen savaşımda silahların kullanımının politikadan çok farklı olmadığını söylüyordu. Ayrıca Filistin'in toprak bütünlüğünü sağlanmadan, gasp edilen alanların yeniden devri gerçekleştirilmeden, sürülenlerin geri dönüşü sağlanmadan İsrail'le barışın mümkün olmayacağını söylüyordu.
Filistin'in bilgesi olarak anılan Geoge Habaş, Ortadoğu ve Arap gerçekliğine özgü bir liderdir. Doğu toplumlarının özelliklerinden olan sabır, ağır başlılık, cüret, adanmışlık, bağlılık, dengelilik vb. nitelikleri fazlasıyla üzerinde taşıyan bir önderdir George Habaş.
Tarihte bireylerin rolü önemlidir. Aynı zamanda tarihi insanlar verili koşullar içinde yaptıkları için, Geoge Habaş'ın iyi niteliklere sahip olması Filistin'in kurtuluş mücadelesi için yeterli olmamaktadır. Tarihsel fırsatlar Filistin'den yana değil, İsrail'den yana bir avantaj sağlamaktadır. Bu nedenle, nitelikli bireylerin olması bu tarihsel dezavantajı tersine çevirmeye yetmemiştir. Filistin'in kaderi genel olarak emperyalizme ve kapitalizme karşı verilen kurtuluş mücadelesine bağlıdır. Bu mücadelede bir başarı söz konusu olursa Filistin halkı için de avantajlı bir tarihsel koşul oluşabilir. Aksi durumda, Filistin'in başarı şansı zor görünüyor.
9 ?ubat 2009 2 Nolu F Tipi Cezaevi Kandıra-Kocaeli
