"Devlet eliyle burjuva yetiştirme" diye işe başladılar ve "imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz" sloganlarıyla bugünlere geldiler. Kapitalist TC Devleti, finans kapitalin oluşmasıyla dünyadaki kapitalist gelişmelere tipik bir örnek sunmuş oldu. Finans kapital uluslarötesi tekelci sermayenin önceleri işbirlikçisi, ardından yerli ortağı olmayı başardı. Emperyalist hegemonya kuran ABD, AB ve Japon tekellerinin pazarında kendisine biçilen altemperyalist-taşeron kimliği ile kendisine verilen rolü oynamış ya da kendisine biçilen kaftanı giyinmiştir.
Kapitalist TC Devleti, emperyalist-kapitalist pazarda hegemonların kendisine sunduğu kırıntıları toplarken üç büyüklerin sömürü alanına giremeyeceğinin bilincindedir. Uluslarötesi tekelci sermaye Türkiye finans oligarşisine hangi görevi vermiş ise, kapitalist TC bu rolü bihakkın oynamaktadır. Oynamak zorundadır.
Kapitalist TC, Birleşmiş Milletlere, yani emperyalist-kapitalizminin bu en önemli kuruluşuna üyedir. NATO'nun sadık bir müttefikidir. PENTAGON'un, Dünya Bankası'nın, IMF'in dediğini yapmak durumundadır. ABD'nin "stratejik müttefiki", AB'nin de 30 yıl sonra ortağı olma düşünü kurmaktadır.
Kapitalist TC emperyalizme bağımlıdır. Emperyalistlerle ortaklığı vardır. Bağımlılık ve ortaklık ilişkilerinin yanında bölgesel düzlemde güç odağı olmaya çalışan altemperyalist yönelimlerin içerisindedir. Kuruluşundan bu yana da hiçbir zaman bağımsız bir ülke olamamıştır.
Kapitalist TC uluslarötesi tekelci sermayenin çıkarlarının korunup kollanmasında "askerî kaynak" olarak ciddiye alınmış, kalkan emperyalist trenin katarına bir türlü dâhil olamamıştır. Kore, Bosna, Afrika, Afganistan'da "askerî kaynaklarını kullanmıştır. Kendisine biçilen rolü oynamasına izin verilmiş, bölgede kontrolsüz hegemonya kurmasına ise karşı çıkılmıştır.
Kapitalist TC dünyadaki en büyük askerî güçlerden birini barındırmakta, bütçesinin büyük bir kısmını askerî harcamalara ayırmaktadır. Gladio, Kontrgerilla, "Derin Devlet", istihbarat ve propaganda konularında da büyük harcamalar yapmaktadır.
MİT, MOSSAD, CIA, vb. istihbarat ağları birlikte çalışmaktadır. Polis teşkilâtı en az TSK kadar kurumsallaştırılmıştır.
Kapitalist TC kuruluşundan bu yana devletlerarası bir savaşa doğrudan katılmamıştır. Militarist-polis devleti gücünü "iç savaş" koşullarında "vatandaşına karşı kullanagelmiştir.
Kapitalist TC'nin kuruluşunda M. Kemal, Tarihî TKP'ye, en eski siyasî partimize ve O'nun önderine "Yoldaş, gelin millî inkılâbı birlikte yapalım" demiş, ancak "millî inkılâp"ın temel direği TKP'nin kadroları hunharca katledilmiştir. "İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kütle" olma yolunda ilk engeli böylece "aştıktan" sonra, ilk anayasasında Türk ve Kürt kelimelerini birlikte kullandığı hâlde Kürt halkının isyan, ayaklanma ve başkaldırılarını (taleplerini) kanlı bir biçimde bastırarak ikinci engeli de böylelikle "aşmıştır."
Anafartalar'da, Galiçya'da, Yemen'de, "Kurtuluş Savaşı"nda terini ve kanını veren emekçi halkların taleplerini de çeşitli inkâr, imha ve asimilasyon yöntemleriyle baskı, sömürü ve terör altında tutmuştur.
Kızılbaş, Alevi-Bektaşi inanç, gelenek ve kültürünü de, öteki ulusal ve azınlık haklarının taleplerini de daima baskı altında tutmuş, halkları ya türkleştirmek ya da sünnileştirmek için büyük çabalar harcamıştır.
İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği mücadelesi tüm süreçlerde baskı ve terör altında tutulmuştur. Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerimiz faşist ya da faşizan yöntemlerle engellenmek istenmiştir.
Kara gerici, ırkçı, faşist iktidarlar devlet tekelci kapitalizminin "yüksek" çıkarlarını korurken, uluslarötesi tekelci sermayenin program ve projelerini uygulayagelmişlerdir.
Bu uğursuz projelerin işçi sınıfına, emekçi halklara ne getirip götürdüğünü bilince çıkarmaya çalışan ilerici-devrimci birey, grup, çevre ve örgütler bütün süreçlerde keyfî ve fiilî infaz yöntemleriyle sindirilmek istenmiştir.
Sistemi devrimci yol ve yöntemlerle dönüştürmekten yana olan insanlarımız, genç, işçi, aydın ve asker yoldaşlarımız darağaçlarını süslemiştir.
Devrimci ve Komünist düşmanlığına endeksli sistem, tarihsel deneyimleri "ışığında" yeniden Kürt, Ermeni, Rum düşmanlıkları yaratıp kapitalist avantalar ve yağmalar düzenini, kapitalist anarşiyi ayakta tutmaya çalışmaktadır.
Zengin-Fakir ayrımı ve bölünmesi bu sistemin ürünüdür. Alevi- Sünni bölünmesi ve düşmanlığı bu sistemin ürünüdür. Kürt-Türk karşıtlığının yaratılması da bu sistemin ürünüdür.
"Devrimci şiddet" yöntemini seçmek zorunda bırakılan, Sol'da "örgütler anarşisi"nin yapısına ilk harcını koyan da, kadroları birbirine karşı konuşlandıran da anılan bu sistemdir. Kapitalizmin eşitsiz, hukuksuz, adaletsiz ve ahlâksız sistemine karşı ayağa kalkan, taleplerini haykıran, ihtiyaçlarını dile getiren herkes haklıdır. Sistemin kaba güce ve zora başvurarak ayakta kalmaya çalışması karşısında siyasal- sosyal devrim gibi haklı-meşru niyet, talep ve örgütsel duruşlarıyla hareket edenleri çeşitli demagojilerle suçlamak, miadını doldurmuş anayasa ve yasalara dayanarak tekelci-militarist-polis devletini savunmak giderek zorlaşmıştır. Kitleler sosyal-siyasal uyanışın sinyallerini vermektedir.
Devlet tekelci kapitalizmi işçi sınıfı ve emekçi halkların haklı talep ve ihtiyaçlarını karşılayacak bir konumda değildir. Sistemin bu bağlamda kaba güce ve zora başvurmak dışında bir seçeneği de yoktur. Sistemin demokrasiye de ihtiyacı yoktur. Merkezileşen, tekelleşen bir sermaye gücünün ve onun devletinin faşist ya da faşizan yöntemlere başvurusu eşyanın tabiatına uygundur.
Devlet tekelci kapitalizmi demokrasi tellallığına her soyunduğunda işçi sınıfı, ezilen ve sömürülen emekçi halklar, aydınlar ve gençlik aleyhine kendi iktisadî ve siyasî rantını garanti altına alacak tahkimatlar yapmıştır. Kapitalist-emperyalist ağabeylerinin iyi öğrencileridirler.
Sistemin yaşadığı kriz yapısaldır. Bu köhnemiş yapı kökten yöntemlerle yıkılıp aşılmadan ne demokrasi, ne özgürlük, ne insan hakları, ne barış ve ne halkların kardeşliği söz konusudur.
Bilimsel tahlil yöntemleri yerine "vatan, millet, ezan, bayrak, Kur'an" diyerek politika yapılması artık giderek zorlaşmaktadır. Sosyal- sınıfsal çıkarlar ekseninde yapılması gereken politikayı din, tarikat, mezhep, cemaat, ırk, milliyet ve etnisiteye dayalı biçimde götürmekten yana olanların demagojileri de giderek açığa düşürülmüştür.
Politikayı bilimsel ve sınıfsal temeller yerine demagojik yöntemlerle götüreceğini zannedenler ise yanıldıklarını gecikmeden göreceklerdir.
Yaşanan siyasal-ekonomik krizin kitleleri demagojilerle daha fazla oyalayamayacağı açıktır. Kitlesel çıkışlar bunun işaretini veriyor. Kitlesel çıkışların bileşimindeki sınıfsal taleplerin tahlili çok önemlidir. Kendi konumunu işçi sınıfı kitlelerine yükleyen kendiliğinden hareket tahlilleri bilimsel öğreti dışıdır. İşçi sınıfı hareketi kendinde hareket ve kendisi için hareket şeklinde tahlil edilebilir. Kitle hareketlerinin içindeki sınıf dinamiklerini kendisi için olan bir konuma onun Komünist öncüsü olan İşçi Sınıfı Partisi getirebilir. Yoksa burjuvazi bu kitle dinamiğini kendisi için kullanagelecektir.
Kitlelerin için için sosyal uyanışı İşçi Sınıfı Partisi öncülüğünde ve günü gelince mutlaka bir kanala akacaktır. Bu sosyal uyanışı din, ırk, milliyet kanalına getirmek artık eskisi kadar kolay ve ucuz olmayacaktır. Burjuvazinin kaba güce ve zora başvurusu, özlü bir anlatımla devlet terörü, baskı ve sömürü boyutlanınca "karşı şiddet" yöntemlerini üretmiştir. Demokratik taleplerin susturulmak istendiği toplum düzenlerinde hak arama, ayağa kalkma, direniş ve devrim arayışları diyalektik ve meşru bir süreçtir.
Devlet tekelci kapitalizminin iktidarları tarih ve insanlık önünde hiçbir devrimci akımı suçlu gösteremez. Suçlu olan kapitalist anarşidir.
Son günlerde devlet tekelci kapitalizminin ne demek olduğunu sorgulamadan, sağda ve "sol"da garip bir tarz-ı siyaset yaygınlaştırılmak istenmektedir.
Dinci-milliyetçi AKP iktidarının izlediği politika, yani emperyalist- kapitalizmin çıkarlarını gözeten politika, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimiyle sorgulanmaya yüz tutmuştur. Hâkim gerici sınıflar koalisyonu, sağlı "sol"lu burjuva partileri, bürokrasinin her iki kanadı, basın-yayın kuruluşları, sendikalar, dernekler, sivil toplum örgütleri (NGO'lar), meslekî kuruluşlar, üniversiteler ve herkes yeniden bir saflaşma ve arayışa yönelmiştir.
Genel Kurmay Başkanı bir "basın açıklaması" yapma ihtiyacını duymuş, yöneltilen sorulara cevap vermiştir. "Muhtıra" olarak tercüme edilen internet açıklamalarıyla AKP'ye diskurunu çekmiştir.
MİT başkanı bir açıklama yapmak ihtiyacını duymuştur. 12 Eylül 1980 askerî faşist darbenin birinci kişisi Kenan Evren ve keyfî fiilî infaz yöntemlerinin içinde rol almış Mehmet Ağar sistemin çözülüşü karşısında önerilerini (emperyalist-kapitalizmin yönlendirip dikte ettiği...) sunmak ihtiyacını duymuştur. TUSİAD, MÜSİAD, ANADOLU KAPLANLARI, Ticaret ve Sanayi Odaları başkan ve sorumluları görüşlerini, daha doğru bir ifadeyle sınıfsal çıkarlarını yansıtan diskurlarını çekmişlerdir.
Cumhurbaşkanı Sezer Harp Akademilerindeki genç kurmaylara bir açıklama yapmak ihtiyacını duymuştur. "Seçkin"ci tutumuyla AKP'yi boy hedefi yapmıştır. Sistemin-rejimin çok büyük bir "tehlike" ve "tehdit" altında olduğu "uyarı"sını yapmıştır.
14 Nisan 2007 tarihinde Ankara Tandoğan ve Anıtkabir'de gerçekleştirilen "Cumhuriyet Mitingi"ne bir milyona yakın insan getirilmiştir. TSK, Cumhurbaşkanı, YÖK, CHP, ADD, ÇYDD, vb. kuruluşlar AKP iktidarına ve Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasına karşı sataşmışlardır. Bu saflaşmaya MHP, BBP, GP, "İ"P ile kimi "sol"lar da katılmıştır.
Dinci-milliyetçi AKP'yi, sahte müslümanları "irticacı" diye suçlayan sözde laikleri, birileri de "darbeci" olarak nitelemiştir.
Bu saflaşmalarda yine sosyal sınıf ve tarihsel-sosyolojik emekçi halk gerçekliği yerine sunî ve sahte bir günden olan "Şeriat-Laik" söylemi egemen olmuştur.
Kapitalist TC Devletinde sahte müslümanlar, sahte demokratlar, sahte milliyetçiler, sahte sosyaldemokratlar, sahte işçi ve komünist partiler "er meydam"na çıkmış/çıkarılmıştır. Her siyasî olgunun sahtesiyle değil, hakikîsiyle politika yapılmalıdır. Bu türden bir politika hem zevklidir, hem de tarafların bilinçlenmesine, yeni nitelikler kazanmasına, ayrıca kitlelerin doğru tercihlerde bulunabilmesine yardımcı olacaktır.
Siyasî arenada işçi sınıfının hakikî temsilcisi yerini aldığında, burjuva ideolojisinin içinde ve etkisindeki siyasî partiler de doğru biçimde saflaşırlar. Saflaşmak durumunda kalırlar. Oysa siyaset sağlı "sol"lu burjuva partileri arasında âdeta "orta oyunu"na dönüştürülmüştür.
Devlet tekelci kapitalizmi, altemperyalist konumuyla hiçbir zaman açık olarak karşıt sınıfların hakikî temsilcilerinin haklı ve meşru talepleriyle siyaset arenasına çıkmasını istemez. Burjuvazi her koşulda sahte gündemler ve sahte saflaşmalar yaratarak esas mesele olan sınıf çelişkilerini hasıraltı eder. Fırsat vermemek lâzım; bakarsın başı üzerinde duran bir sistemi işçi sınıfı tarihsel haklılığıyla gelir ayakları üzerine oturtur! Burjuvazinin en büyük korkusu da budur. Onun için işçi sınıfının hakikî temsilcisinin politika arenasına çıkmasını kaba güce, zora başvurarak ve yalancı pehlivanlara alan açarak engeller. Engellemek ister.
Siyaset sahnesinde işçi sınıfı ve emekçi halkların siyasal-sosyal ve evrensel çıkarlarını savunan bir İşçi Sınıfı Partisi veya Komünist Parti yoktur. Ancak; siyaset er meydanında bir gün aslıyla yüzleşmek zorunda kalacak olan sahte komünist yalancı pehlivanların kispetleri de yırtılacaktır.
Devrimci ve Marksist Kadroların yaşadığı "Öndersizlik Krizi" çözüme kavuşturulamadığı için, sağlı "sol"lu burjuva partilerinin emekçi halk düşmanı politikaları açığa vurulamamaktadır.
Kürt Ulusal Hareketi de tutarlı bir politika geliştiremediğinden işlevsel olamamaktadır. Örgütsel ve kadrosal zaaflarını aşamamıştır.
Yakın Doğu'daki "Kürdistan Sorunu" ile dört parçaya bölünmüş "Kürt Sorunu"na çözüm yöntemi üreterek yol gösterecek Kürdistan Komünist Partisi'nin oluşturulması çalışmaları yetkinleşmeyi beklemektedir.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde görüldü; öyle bir anayasa yapmışlar ki, kendileri bile bunu yorumlayamamaktadır. Kur'an'ın tefsiri, meali ve yorumu gibi mevcut anayasanın da herkese göre bir özel yorumu yapılagelinmiştir. Bu, Anayasanın miadının dolduğunun da işaretidir. Faşist kafaların yaptığı, daha doğrusu cüppeli üniversite hocalarına ısmarlanıp yaptırılan gerici anayasa da doğallıkla böyle olacaktır.
TSK'nın, Cumhurbaşkanı'nın, YÖK'ün, MİT'in, Polis Teşkilâtı'nın, emekli ve emeksiz paşaların açık politika ile uğraşması "kanun dairesinde" yasak olmasına rağmen, "memleketin âli menfaatleri" söz konusu olunca, ya da "rejimin bekası" için pekâlâ politika yapacaktır/yapmaktadır.
TSK ile Cumhurbaşkanı doğrudan AKP'yi ve liderini boy hedefi yapan siyasî yönelişleri karşısında, AKP takkiyeci bir politika izlemeyi, derinden ve sessizden kadrolaşmayı yeğlemiştir. Kendisine atılan "tariz oklarının" yönünü pişkinlikle değiştirebilmektedir! Mevcut Anayasa ve yasaları delip geçtiği, açıkça darbe projelerinin tartışıldığı ve belgelendiği bir süreçte çaresiz kalmıştır. Anayasayı ve yasal mevzuatı delerek iktidarını tehdit edenleri ne emekliye sevkedebilmiş, ne de yargı yolunu işletebilmiştir!
Toplumda "Şeriat-Laik" gibi sahte ve sunî bir gündemi altüst edip, bilimsel temele dayalı politikanın ne demek olduğunu gösteren Hakikî Sol kadroların sosyal-pratiğine ise, "kırk katır mı, kırk satır mı" gibi terör seansları uygulanmaktadır!
"Şeriat-Laik" biçiminde toplumda saflaşan bütün gerici iktidarlar sonradan uzlaşıp "Kahrolsun gomonistler, bölücü vatan hainleri!.." diyerek daima bizim cenahın üzerine çullanmışlardır. Kapitalist anarşinin bütün suçunu bizimkilerin üzerine yıkıp, iktidarda kalabilmişlerdir! Sol, bu "günah keçisi" konumundan bir türlü kurtulamamıştır.
Emperyalist-kapitalizmin "yüksek" çıkarlarının korunup kollanmasında hiçbir çelişkisi olmayan, aksine bu çıkarların korunmasında kapi- talist-emperyalist ağabeylerine "benimki onunkinden kara" yarışına giren "Şeriat-Laik" eksenli politikalar, artık sistemin krizini aşmaya yetmiyor. Yasaklar, baskılar, kaba güce başvurmalar, faşizmin yalanları iyi yürekli, dürüst ve namuslu insanlarımızı kandırıp saflarına katmaya yetmiyor. Yetmemesi lâzım.
İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğine getirilen yasaklar, Kürt realitesine karşı yürütülen inkâr, imha ve asimilasyon politikası, Kızılbaş, Alevi-Bektaşi inanç, gelenek ve kültürünü tanımama, sistemi sorgulayan inanç, felsefî düşünce ve örgütlenme haklarını kullananlara karşı burjuvazinin sınıfsal kini veya düşmanlığı artık geri tepiyor. Daha da geri tepecektir.
Politikayı sosyal sınıf, emekçi halkların talep ve ihtiyaçları temelinde algılamayan, din, tarikat, cemaat, ırk, milliyet temelinde kitlelerin sosyal uyanışını afyonlayan, tekelci sermayenin kucağındaki politikaları "demokrasi, cumhuriyet, laik ve sosyal hukuk devleti" biçiminde yutturmaya çalışan "çağdaş kapitalist" (siz kapitalist anarşi ve faşizm olarak okuyacaksınız) iktidarlar tökezlenecektir. Tökezlenmektedir.
"Şeriat" ve "Laik" cenahta saflaşanların tabanındaki ezilen ve sömürülen emekçi insanlar bizim insanlarımızdır. Başındakiler ise sahte müslüman ve sözde laiklerdir.
Siyasî saflaşmalarda kitlelerin gözündeki bağı aralayıp hakikati söyleyen, onların talep ve ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağının yol ve yöntemlerini gösteren Kurum ve Araç'ları üretmek durumundayız. Bu araçların en anlamlısı PARTİ'dir. Yani İşçi Sınıfı Partisidir.
"Şeriat-Laik" cenahta saflaşan insanlarımız büyük bir hoşnutsuzluk içindedir. İşsizlik ve pahalılık insanımızın belini bükmektedir. Amerikan aleyhtarlığı her kesimde giderek artmaktadır. Bu muhalefeti anlamlı ve tutarlı bir ABD ve AB karşıtlığına getirecek, kitleleri iktidar perspektifine sahip bir örgütlenmeyle politikanın öznesi yapabilecek biricik güç İSP ve ya KPdir. Bu türden bir İşçi Sınıfı Partisi güvencesine sahip olmayan sosyal muhalefet dinamikleri sağlı "sol"lu burjuva partilerinin binbir kuşatması altında rahatlıkla politikasızlığa itilecektir.
Devrimciler, Komünistler açısından Cumhurbaşkanlığı konusunda halkın önüne sunulan sahte gündem içinde taraf olmak asla yoktur. Kapitalist TC'nin kuruluşundan bu yana işçi sınıfı ve emekçi halkların talep ve ihtiyaçlarına kulak kabartan bir cumhurbaşkanı kurumu olmamıştır ve yoktur.
TSK, 1908'den bu yana iktidar mücadelesinin içindedir ve bazen de başını çekmektedir. Cumhuriyetin kuruluşu, vb. resmî tatil günlerinde ordu kendini bir biçimde öne çıkarmaktadır. 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim tarihleri egemen resmî tarih anlayışı ile egemen burjuva resmî ideolojisinin hatırlatıldığı tarihlerdir. Her 30 Ağustos tarihi gelmeden "darbe" söylentileri de ortalığa yayılır. Her Cumhurbaşkanı seçiminde yine "darbe" konusu "seçkin"lerce gündeme taşınır. İşçi sınıfına, emekçilere asla güvenmeyen, bu türden hakikî bir derdi de olmayan "seçkin"ler, her siyasal-ekonomik bunalım döneminde TSK'nın göreve(!) getirilmesinin düşünü kurar. Ordu da siyasî iktidarın (tekelci sermayenin) bir bileşeni olarak "kılıcını atar" ya da bundan geri durmaz.
Kuzey Irak'taki ihalelerin en büyük payı OYAK'ındır, fakat TSK, Irak'a sefer yapılmasının sevdasına kapılmıştır! NATO'ya bağımlıdır, ABD karşıtı imiş gibi bir görünüm verir. Devlet tekelci kapitalizminin egemenliğinden yanadır, demokrasi, cumhuriyet, hukuk telaffuz eder. İnsan hakları, barış terennüm edip faşist ya da faşizan iktidarların işçi ve emekçi halk düşmanı politikalarının yanındaki yerini alır. "Sefer" hülyaları gördüğünün kendisi de farkındadır. Osmanlı'nın at üstünde bozkırları fethettiği zamanların üzerinden asırlar geçmiştir. Bizans köprülerinin altından da çok sular akmıştır.
Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri süreçlerinde de kitlelerin sosyal uyanışı sağlı "sol"lu burjuva partileri yörüngesinde sömürülüp kullanılmak istenmektedir. "Şeriat-Laik" eksenindeki sahte gündemi sosyal sınıf temeline dayalı tutarlı bir politika ile tersyüz edebilecek bir İşçi Sınıfı Partisi kurumlaşması ise yoktur. Anılan politikacılar ve partilerin tamamı ABD, AB ve uluslarötesi tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda politika yapacaktır. Hepsi de NATO'cu, PEN-
TAGON'cu, IMF'ci, Dünya Bankacı, Gladio'cu, Derin Devletçidir. Aralarındaki kavga kayıkçı dövüşüdür. "Hini hacette" anlaşıp uzlaşacaklardır. Halkımız "Allahın dediği olur" özdeyişindeki gibi, bu türden partilerin "Allah"ı da paradır. Kârdır. Kapitalist özel mülkiyettir. Emek hırsızlığıdır. Artı-değer sömürüsüdür. Haksız savaştır. Kirli savaştır. Yağma, avanta ve talan üzerine kurulu yeni sömürgeci, istilacı, emperyalist- kapitalistlerin siyasî gerici-tekelci diktatörlüğüdür. İnsanın ve insanlığın sosyal-evrensel kurtuluşunun düşmanı gerici politikaların perçinlendi- rilmesidir.
"Şeriat-Laik" eksenli politikalar, devlet tekelci kapitalizminin içine düştüğü krizin aşılmasını getirmediği gibi, sistemin köklü değişim ve dönüşümünü gündem yapanların ve sosyal uyanış içindeki bizim insanlarımızın bilincini bulandırmaya yöneliktir. Bu sahte ve sunî gündemi açığa vurup "tutarlı bir demokrasi mücadelesi" ile eşgüdümlü "tutarlı bir iktidar -siyasal-sosyal-devrim- mücadelesini" atbaşı götürmeye aday Kurum ve Araç'larımızı işbaşı yaptırmak durumundayız. Bu da yetmez; "tutarlı bir sosyalist kuruculuk mücadelesi"nin ne demek olduğu da anılan mücadelelere eklenmelidir. Kapitalizmin krizi ne "ılımlı İslâm" ne de sözde "laik" söylemlerini bayrak yapanların tarz-ı siyaseti ile asla çözülmeyecektir. Her iki siyaset kapısı da uluslarötesi tekelci sermayenin yerli ortaklarıyla oluşturduğu sermaye diktatörlüğü ile daha tam olarak ifade edecek isek, faşizmle sonuçlanacaktır.
Kriz egemen burjuva resmî ideolojisinin diskuru ile çözülmüş olsaydı, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve benzeri süreçlerde "ordunun kılıcını atması" sonucu ile çözülürdü. Sermaye sınıfı her siyasal-ekonomik bunalıma girdiği dönemde Ordu'yu göreve çağırmış ve krizdeki sermaye TSK tarafından oksijen çadırına alınmıştır. Hak-hukuk gaspında siyasî iktidarlar 1970 - 15/16 Haziranlarda suçüstü yakalanmış ve yine TSK'yı imdada çağırmıştır!..
Günümüzün görevi; sağlı "sol"lu burjuva partileri ile tarih ve insanlık önündeki haklı talepleriyle boy ölçüşecek, doğru strateji ve taktikler üretebilecek ve gündemi emekten-emekçiden yana değiştirecek İşçi Sınıfı Partisini oluşturmaktır. İSP dışında kitlelere yol gösterecek başka bir araç da yoktur.
16 Nisan 2007
