Resmî Tarih Polemikleri -10*

Tolga Ersoy

Geçtiğimiz aylarda kapattığımız bir sayfayı yeniden açmak zorun­da kaldık. Bu ne kendimize ait bir sayfa ne de geçmişi unutturmaya ça­lışmanın diğer bir adı olan "yeni beyaz bir sayfa". [Her ne olursa olsun komünistlerin geçmişlerine ait veremeyecekleri ya da vermekte zorla­nacakları bir hesaplarının olmadığını düşünürüm diğer taraftan, bu da bir ara not olarak polemiklerimizin son satırları vesilesiyle bir kez daha dile getirilmiş olsun...] Konumuza dönelim; sözünü etmeye çalıştığım "sayfa" orta öğrenim yıllarından kalan tarih atlaslarının ürkütücü harita­larla dolu sayfaları; şimdi karşımızda Sevr paylaşımını örnekleyen ha­rita var, karşılıklı bakışıyoruz. Emperyalizmin ölü doğmuş çocuğu ya da öcü masalı Sevr neredeyse yüz yıldan bu yana tepemizde, sallan­dırılıp duruyor. O oradan bize bakarken biz, sosyalistler bize neyin baktığını ya da nereye baktığımızı biliyor muyuz?

Aklımıza düşen, düşürülen bir sayı var: sekiz. Bu kısa yazının ge­rekçelerinden biri. Sekiz sayısının hikmetinin bu haritada gizlenmiş olup olmayacağını araştırıyoruz. Teşbihte hata olur mu, olabilir. Ben­zetme/teşbih hataları bizim sorunumuz değil, ancak bu haritada şu an­ki haliyle Türkiye Cumhuriyeti haritasının sekiz parçaya bölünmüş ol­duğunu görmek o kadar da şaşırtıcı olmuyor. Çocukluk anılarına dö­nüyorum, "bize nerelerde yaşama hakkı tanımışlar" diye haritayı ince­lediğim günlere... Yoksa yurtsever duyarlılıklarımızı mı yitirdik? Hani o sınırları ulusal burjuvazi tarafından çizilen, içinde burjuvazimizin ser­bestçe dolaşma ve sınırsız sömürme hakkına sahip olduğu, adına da "yurt" dediğimiz toprak parçasına dair tümüyle duygusal değerlerimiz­de bir aşınma mı söz konusu yoksa? Allahtan biz Sevr Anlaşmasını yırtıp atmış yerine onurumuzu koruduğu iddia edilen diğer emperyalist sözleşmelerde karar kılmış bir ırkın ahfadıyız.

[Ahfat: Arapça hafid'in çoğulu... Torunlar, zürriyet, nesil...]

Ve hiç kuşku yok ki atalarımıza oldukça bağımlıyız ve onların yo­lundan gitmede azami özen gösterilmesi gerektiğinin de bilincindeyiz. Neyse, konuyu fazla eğip bükmeden "şimdi bu sekiz lafı da nereden çık­tı" diye soracak olan okuyucumuzun da sabrının sınırlarını fazla zorla­madan yanıtlayalım. 12 Eylül faşizminin liderinin ağzından dökülen "se­kiz eyaletli sistem" lafından cımbızladık bu "sekizi" ardından onun Sevr ile ortak bir noktasını bulduk... Tartışma fazla uzatılmadı, liberal basını­mız bu lafların üzerine balıklama atlayıp bir hikmet -ya da boncuk- ara­ma konusunda fazla istekli görünmedi. Ya da oltaya takılırız korkusuyla
olacak konuyu fazla uzatmadan geçiştirmeyi yeğlediler. Doğrusu bizde unutmaya meyilliydik ancak "bir kısım medyada" yer alan kimi açıklama­ları okuyunca bu sözleri burada bir kez daha anımsatma gereği duyduk. Diyarbakır zindanlarının kanlı görüntüleri hâlâ anılarımızda tüm korkunç­luğu ile yaşarken, bu zindanların sesi olduğunu iddia eden "kimi çevre­ler" 12 Eylül faşizminin liderine övgüler düzmeye başladılar, O'nun ön­görüsünden ve askerî dehasından söz eder oldular. "Kıyakçılığın sonu­nun ayakçılık olduğunu" bilirdik ama bu kadarını tahmin etmemizin ola­naksız olduğunu da itiraf etmem gerekiyor.

Bu polemik dizisini sonlamadan kıyakçılık-ayakçılık meselesi üzeri­ne bir not daha düşülmesi zorunlu, ne var ki onu sona bırakarak Lozan vurgularım konusundaki kimi eleştirilere yönelik yanıt vermek bir kez daha zorunlu oluyor. Yeri olduğunu düşünüyorum. Lozan tartışılırken unutulmaması gereken nokta, Türkiye kapitalizminin emperyalizme zo­runlu bağımlılığı ve sömürü için doğrudan araç olacak niteliği. Ve bu, kapitalizmin doğasından gelen bir nitelik, tıpkı onun doğasında var olan ahlakî düşkünlük ve "kişiliği" yok etmeye -onu bağımlı kılmaya- yönelik müdahale hakkı gibi!.. Kimi soruların bu bağlamda bir kez daha sorul­masını ve yanıtlarının, resmî ideolojinin kısıtlayıcılığından ve baskısın­dan kurtularak verilmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Dokuzuncu polemikte kimi yanıtları vermiştik tekrarlamakta sakın­ca yok: Sekiz parçalı Sevr bir emperyalist proje ise, Lozan nedir? Lo­zan; Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı -Dünya Savaşı?- sonucunda kurulmaya çalışılan 'yeni dünya düzeninde' Ortadoğu'nun 'ne olacağı' sorusuna verilen yanıtlardan birisidir ve bu anlamda emperyalist bir sözleşmenin ifadesinden başka bir şey değildir.

Lozan, Türkiye için nedir? Lozan; kurulmaya çalışılan 'yeni dünya düzeninde' Türkiye'nin de rol kapma isteğinden başka bir şey değildir, Türkiye'nin kapitalist-emperyalist dünyada var olma isteğinin, bu 'dün­yaya' sözleşmeler yoluyla biat etmesinin onanmasından başka bir şey değildir ve bu anlamda kesinlikle antiemperyalist değildir. Lozan'da Türkiye, 'eskiden' kalan birçok yükümlülüklerini kabul etmiş, eski dev­letin emperyalist yağmacılara olan borçlarını, emperyalizm tarafından onanmak amacıyla üstlenmiştir.

Ortadoğu'da bugünküne benzer bir şekilde, İngiliz Emperyaliz­minin rolünün onaylanması ve bu rolün meşrulaştırılmasının adıdır Lozan. Resmî ideolojinin en önemli argümanlarından olan 'misak-ı millî', efsaneyi yazanlar tarafından çiğnenerek -gerekli görüldüğünde günün koşullarına uygun yenileme!- Musul'la simgeleşen Ortadoğu petrollerinin emperyalist yayılmacılığa küçük bir eder karşılığı satıl­masının adıdır.

Lozan, yeni devletin, kapitalist ilişkileri ve bu ilişkilerin sonucunda zorunlu olarak gelişecek 'yeni' bağımlılığın kabullenilmesinin ve bu ka­bulünde Batılı kapitalist devletler tarafından onanmasını gösteren bir sözleşmenin adıdır; açık bir biat talebi ve bu talebin arkasından dün­yanın yeni efendilerinin bu talebi kabulünün adıdır Lozan. Lozan, aynı zamanda kapitalizme karşı olmadan antiemperyalist olunamayacağı­nın en net tarihi örneklerinden birisidir. Lozan kapitalizme karşı olma­dan antiemperyalist olunamayacağının net kanıtıdır, sorgu sual götür­mez bir kanıttır. Ve Lozan, İttihat Terakki'nin tohumlarını attığı "ulusal burjuvazinin" toprak üstüne çıkıp yeşermeye başlamasının adıdır... Kompradorlaşma "sorunu" başka bir zamanda tartışılacaktır!

12 Eylül liderinin eyalet sistemi önerisinden birkaç ay önce, gaze­telerde dikkat çekici bir haber vardı: milyonlarca metrekarelik vatan toprağı yabancılara satılmış, Ege bölgesinde Yunanlılar ve İngilizler, güneyde Alman ve İtalyanlar, doğuda Fransızlar vs. ağırlıklı bir alım söz konusuymuş... Biz işte tam "Aman tanrım, biz Sevr'i yırtıp atmamış mıydık?"diye düşünürken paşanın sözleriyle yüreklerimiz bir kez daha dağlanıverdi.

Bu sefer aceleci davranıp "tarih atlasını" bir köşeye kaldırmadan geçmiş korkularımızı bastırıp iyice bir inceleyelim o eski günlerimizi, o her sabah "doğruluk" adına and içtiğimiz günleri biraz olsun yad edelim dedik. "Doğruluk" adına and içirtilirken o devasa yalan denizinde bo­ğulmamızın seyredildiği çocukluk günlerimizi... "Ağaç yaşken eğilir" der ya, resmî ideolojinin temel hedefinin ağacı yaş iken eğip kırmak oldu­ğunun, onun hedefinin yaş ağaçları eğip bükerek ve bolca kırarak ço­rak bir ülke yaratmak olduğunun henüz farkına varamadığımız günle­rimizi. Sözde büyük bir kuraklık olmuş ya Orta Asya çölünde ve ardın­dan atalarımız sulak bir ülke bulup onu kurak kılmak üzere dünyanın dört bir yanına dağılmışlar ya, işte şimdi tarih atlasımızın bu ilk sayfa­sıyla başbaşayım. Geçen sefer fark etmemişim, akıllara durgunluk ve­ren bir harita bu: Orta Asya'dan dünyanın dört bir yanına yayılan Türk­leri anlatan bir harita, yayılma hayallerde dahi sınır tanımıyor! Anadolu ya da Hindistan veya Arap Yarımadası yakın kalmış; sarı ve kalın ok­larla tanımlanan "göç yollarının" bir kısmı Avrupa ve Orta Doğu üzerin­den Afrika'ya, bir kol Bering Boğazından "Amerika" kıtasına yayılmış; meğerse dünya binlerce yıl önce Türk olmuş ve biz yaş ağaçlar bu gu­rur ve onur ile eğilip bükülmüş ve kırılmışız. Bir tür cezaevinden başka bir şey olmayan okullarımızdan evlerimize döndüğümüzde bu hiç es­kimeyen gurur ve onur tablosuyla açlığımızı bastırmayı öğreniyorduk. Eğitiliyorduk!

[Talim'in "ilme göre koyulan ve kullar tarafından uyulması gereken kurallar" anlamına geldiğini ve "terbiye"nin de aynı zamanda meralarda kullanılan bir sözcük olduğunu unutmayalım ya da bir kez daha anım­satalım.]

Sadece ilkokullarda mı?

İşte o Bering Boğazı üzerinden Alaska'ya ve oradan güneye ine­rek Amerika kıtasına yayılan Türk kavimleri var ya bunlar hızlarını alamayıp epeyce bigittikten sonra yollarına çıkan bir şelalenin yanında mola verirler. Gürültülü bir şekilde akan su piknik-mangal keyiflerini bozmuş olmalı ki "bu ne yaygara" diye sızlanırlar, işte o şelalenin adı o gün bu gündür "Niagara" olarak kalır. Anlattığım bir fıkra değildir. Dev­letin en üst katmanlarından onay ve destek görmüş çok değerli ordinaryüsprofesöryökgil hocalarımız tarafından üretilmiş Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisinin ulaştığı noktayı örnekler: Bütün dünya in­sanlığının -ırklarının- temeli Türklerdir ve doğal olarak bütün dünya dil­leri kökenini Türkçeden almaktadır! 1933 yılından bu yana üniversitele­rimizin başlıca uğraş alanı budur, bugünde durumun değişmediğini gö­rebiliyoruz, onlar 30'lu yıllarda bırakıldıkları yerlerde otlamaya devam etmektedirler.

Diğer taraftan bu ve benzeri marjinalleşmelerin yeni bir ulus ya­ratma sürecinin zorunlu ve sorunlu aşamaları olduğunu ileri sürenlerde çıkabilir. Onlar bizden biraz hoş görü isteyebilir, dayatma ve süreklilik arz etmediği ve zor içermediği taktirde kısmen olmak kaydıyla bir hoş­görümüzü lütuf olarak bahşetmemizde bir sakınca olmadığını düşünü­yorum. Hatta öyleki otuzlu yıllarda yaklaşık atmış bin kişi üzerine yapı­lan antropometrik ölçüm çalışmasını -kafatası ölçümü!- dahi anlayışla karşılamak olanaklı olabilir. Bir ulusa gereksinim duyuluyordu, bir ırka gereksinim duyuluyordu ve bu ırkın Anadolu'nun gerçek sahipleri ol­duğu kanıtlanmaya çalışılıyordu; haritada gösterildiği üzere. Üstelik haritanın gösterdiği diğer yerler her ne kadar eski Türk yurdu olsa da zorunlu nedenlerle onlardan vazgeçilmiş, elde bir tek Anadolu kalmıştı. "Millî menfaatlere göre çizilen bir sınır" olarak da tanımlanan Misak-ı Millî zor'una meşruiyet kazandırılması gerekiyordu.

Her ne kadar tutulan yol garip ve en azından ciddî biçimde ilkel ve komik olsa da... Her neyse bu ve benzeri yaklaşımların ve teorilerin hiç de tarihin çöplüğüne atıldığı sanılmasın hiç umulmadık zamanlarda ve hiç umulmadık yerlerde yeniden karşınıza çıkabilirler. Çıktılar; doksanlı yıllar bu karşılaşmayı gösterir, üstelik farklı bir şekilde; bu şeklin adı pekâlâ Kürt Tarih ve Dil Teorisi olabilirdi. Kimi yazarlar "bu süreçte" aynen "Türk" de olduğu gibi tüm Anadolu ve Ortadoğu tarihin Kürtlere ait olduğunu, tüm dillerin Kürtçe kökenli olduğunu iddia etmeye başla- yıverdiler. Onlara göre örnek olsun, Trabzon kelimesi Kürtçe kaynak­lıydı ya da Ortadoğu'daki tüm kavimler Kürt kökenliydi vs. evet dok­sanlı yıllarda bu türden söylemler, teoriler ortaya atıldı ve bu ve benze­ri ifadeleri barındıran "bilimsel" kitaplar yayınlandı. Anlaşılan o ki tarih tekerrür ediyordu ve tarih bir komedi olarak tekerrür ederken yaşanan bu gariplikler suskunlukla karşılanıyordu. Türk uluslaşma sürecinde yaşananlar en sert eleştirilerle yargılanırken aynı çevrelerden gelen bu suskunluk acaba yeni bir resmî tarih üretim sürecini mi niteliyordu?

Yanıtımız "evet, ancak ilkel bir çaba" şeklinde olacaktır. Bu mevzuuya ömrünü bahşetmiş ve devrin tüm ezasını çekmiş değerli bir hocamızın daha önce ağır paha/devlet telifi karşılığı kitap yazdığı bu konudaki suskunluğu ise yanıtlarının verilmesi oldukça kolay olan temel sorula­rın bir kez daha sorulmasını zorunlu kılıyordu; "sükût ikrardan mı geli­yordu?" Bu ilk sorumuz. [İkrar: kendisine ait bir gerçeği söyleme, du­rumu kabullenme]

İkinci sorumuz biraz daha sofistike: "gayrı-resmî tarih yazımının fetişizasyonu yeni bir resmî tarih yazımının nüvelerinin oluşmasına aracılık mı ediyordu" Birkaç cümle ile yanıtlanması güç, yanıtın soruda saklı olduğunu söyleyerek yanıtlamama hakkını kullanıyoruz. Üçüncü soruyu girişte sormuştuk, tekrarlayalım: "kıyakçılığın sonu ayakçılıksa, ayakçılığın sonu nedir?"

Devam ediyoruz.

Bu, karşılaştırmalı tarih okumalarımız devam ederken karşılaştığı­mız ilk sorun değildi. Devamı ile karşılaşmak daha sarsıcı ve kuşkusuz daha öğretici olacaktı. 1908-1919'dan 1930 yılına dek geçen tarihsel sü­rece yönelik polemiklerimizin ana konularından birisini antiemperyalizm retoriği oluşturuyordu. Sıkça üzerinde durduğumuz bir konu! Sosyaliz­min beşiğinde büyüyen bir kavram olan antiemperyalizmin, bugün nasıl oluyorda kimi zamanlarda sosyalizm karşıtlığını niteleyebiliyor? İçinden çıkılması başta güç gibi görünen bu sorunun çözümünün anahtar bir sözcüğü var: Marksizm. Ya da marksizmin yaklaşımının temel paydasını oluşturan sınıf olgusu. Sınıf olgusu göz ardı edildiğinde ya da tarihi nite­leyen esas unsurun, sömürgenler ve sömürenler ile sömürülenler ara­sındaki, adı her geçen an yaldızlı kelimelerle süslenen vahşi kapitalizm ile emekçiler arasındaki savaş olduğu unutulduğunda, antiemperyalizm, kimi zamanlarda da resmî ideolojinin tutunabileceği, sahiplenebileceği bir kavram olabilir buna şaşırmamak gerekir!

Aslında şaşırılması ya da sorgulanması gereken şey kapitalizm ile emperyalizmi ayırmak ya da antikapitalist olunmadan antiemperyalist olunabilineceğinin sanılmasıdır. Kuşkusuz bu türden sanrıların oluş­masında kimi sosyalist pratisyenlerin sorumluluğu göz ardı edilemez, günahlarının vebali!

Sonuç itibariyle bugün gelinen noktada görülmüştür ki, "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" mevzuu tüm yüzyıl boyunca sosyalizm aleyhine işleyen siyasî kurguların oluşmasına aracılık etmiş ve ardın­dan küreselleşmeci yağmacılığın-emperyalizmin temel argümanların­dan birisine dönüşmüştür. Ezen milliyetçiliği ile ezilen milliyetçiliği ara­sındaki farkın "sözdeliği" bugün daha iyi anlaşılıyor; kubbede kalan hoş bir seda imiş! Aynı sorun, ulusalcılığın ikizi "yurtseverlik" için de geçerli değil mi diye sormadan geçemiyoruz. Faşizme karşı vatan sa­vunması "sorunsalı" ırmağı geriye doğru akıtacak güçlü bir potansiyel içermiyor muydu; faşizme ya da emperyalizme karşı savunulan vatan toprağının sınırlarının burjuvazi tarafından çizildiği ya da sevilen yur­dun -şarap markası değil- ulusal burjuvazinin serbest dolaşım sahasını tanımladığı hangi şartlar altında görmezden gelindi ve bu görmezden gelme durumunun sonucunda ne oldu. Neyin zarar gördüğünü kimin kârlı çıktığını görüyoruz. Kavramlara yaklaşırken sınıf kavramını yok saymak ya da siyasî pragmatizm adına sınıfı "unutmak"... vesaireler değil midir bize bugünü yaşatan?

Evirelim çevirelim yeniden resmî tarihimizin polemik sınırlarına dö­nelim; 30'lu yılları yorumlarken karşılaştığımız "bilimsel" duyarlılığı göre­celiliklere ya da adına kimi zamanlarda konjonktür kimi zamanlarda da oportünizm denen teslimiyet türüne feda edenler yeni bir resmî tarih üre­tirken kendileriyle de bir hesaplaşmaya girmeleri gerektiği gerçeğini ne zamana kadar görmezden gelecekler doğrusu merak ediyorum.

Onların 20'li yıllarda olup bitenlerin antiemperyalizm olmadığı şek­lindeki savlarının önemli bir bölümüne katılmamak için hiç bir nedeni­miz yok. Hiç kuşkusuz bu paylaşımın da bir sınırı var; çünkü şimdi "on­lar" yeni bir ulus yaratmak için ya da "ulusun" bağımsızlığını- özgürlüğünü -bu türden bir bağımsızlığın ve bu türden bir özgürlüğün ve bu türden vesairelerin ne menem bir şeyler olduğunu çok iyi biliyo­ruz- kazanması için emperyalizmin giriştiği soykırım ve işgali, emper­yalizmin sermaye aktarımını ya da ABD'nin bölge bekçiliğini ya da onun maşası olmayı meşru ve giderek doğal görmeye başladılar. Gi­derek asimile oldular; asimilasyon süreçleri -ki bu düalist bir ilişkiyi içe­ren bir süreçti- kendi resmî tarih yazımlarının niceliğine bağlı ya da bağımlı bir şekilde hızlandı. Bu hız kimi zamanlarda öylesine arttı ki "karşı taraf" bile onları "ırkçılık" ile suçlamaya başladı.

Biz ise biraz daha öğrendik. Geç tanımlanmış milliyetçiliğin meşru­iyetinin ideoloji/resmî tarih yazımı ile ilişkili olduğunu bir kez daha gör­dük. Ve bu türden bir ilişkinin zor'a mecbur olduğunu... Diğer taraftan eski resmî tarih eleştiricilerinin yeni resmî tarih yazımına yaptıkları kat­kıyı görecelilik kuramının yol göstericiliğinde inceleme ve değerlendir­me fırsatını da yakaladık! Ezen ulusun yeniden kurgulanma sürecin­deki ideoloji ve politikalara getirilen eleştirilerin, ezilen ulusun ezen ulus/devlet dönüşümündeki neredeyse ilkine benzer konumlanışında tümüyle gözardı edilebildiğine şahit olma fırsatını yakaladık.

Ve bu "sorunun" yanıtını doğru bir şekilde verebileceğimize bir kez daha emin olduk (=ideoloji). Konuya, soruna bakışımızdaki ortak pay­da sınıf, "sömürü ilişkileri" olmadığı sürece (=komünist ideoloji) eninde sonunda egemen ideolojilerin ve o ya da bu (veya şu) resmî ideolojile­rin alanında otlamak dışında bir seçeneğimiz olamaz. Bunun farkında olmamamız ya da bunu reddetmememiz bu bağlamda gerçeği değiş­tirmeyecektir. İşte bu nedenle Marksizm yalnızca egemen ideolojinin, kapitalizmin ya da emperyalizmin ya da küreselleşme adı verilen em­peryalist yağmacı kurguların doğru okunmasını sağlamaz diğer taraf­tan resmî ideolojilerinde doğru okunması için temel önermeleri basit, anlaşılabilir doğrular şeklinde önümüze koyar ve emin olun şu dakika­ya kadar pek de yanıldığı görülmemiştir!

4 Mayıs 2007

* SORUN Polemik'irı Notu: Tolga Ersoy'un bu yazı dizisi, yeni katkılarıyla yakında kolektifimizce kitaplaştırılacaktır.

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.