Röportaj Sorusu (SORUN Polemik, Sayı: 25, s.81-82):
"Kızılbaş Kadın" isimli kitabınızda verdiğiniz mesajınızı, bizler kendi payımıza aldık. Bu çalışmanızdan büyük ölçüde yararlandık. Okuması gerekenlerin okumasını sağladık.
Kitabınız çeşitli konuların tartışılmasını gündeme taşıyor.
Anaerkil Kadın-Ata kültürünü her açıdan inceliyor. Kızılbaşlık, "Anadolu Aleviliği" ve Bektaşi inanç, kültür, folklor ve gelenekleri üzerine çok önemli bilgileri içeriyor.
Bu türden sağlam bir gelenek malzemesini tanımak, özümlemeye çalışmak gibi bir işlevi yerine getirirken, sistemi ve sistemin rahatlıkla kullanageldiği gerici, yoz ve kozmopolit düşünce akımlarına karşı bir "karşı kültür"ün pratikte-yeniden üretilmesi mücadelesini de beraberinde getiriyor.
Kitabınız ayrıca, üzerinde yaşadığımız toprakların tarihini, kültürünü, coğrafyasını, sosyoekonomik yapısını, ilerici geleneklerini, din, inanç, örf ve adetlerini, folklorunu, müziğini, sanat anlayışını, masal ve mitolojisini, vb. yeterince öğrenemediğimizi de ortaya koyuyor.
Özellikle de sol cenahımızdaki ülkeyi yeterince tanıyamamak, insanımızı insan yapan birikimleri tahlil edememek gibi eksikliklerimiz yüzünden teori-pratiklerimizde de onulmaz yanlışların, yanılgıların boy verdiğini görüyoruz.
Kitabınızın, diğer yandan kapitalist Batı'dan bilinçli -çarpıtıcı- biçimde ithal edilen "feminizm" akımlarının karşısında yararlanılacak, senteze kavuşturulacak tezlerin üretilmesinde etkili olacağına da inanıyoruz.
Kapitalizmin kullanageldigi "feminizm" akımları, öteki düşünce akımları gibi insanımızın kafasını oldukça karıştırmıştır. Yerli iç deneyim birikim ve geleneklerimizin iyimser, dinamik bir yorumla sunulması, politikada, sanat ve estetikte pratik-yeniden üretim mücadelemizde ışığımız olacaktır. Eklektik, aşırma tezlerle yapılmaya çalışılan etkinlikler sosyal-pratikte tökezleniyor. İşçi sınıfı ve emekçi halklarımızın talep ve ihtiyaçlarının karşılanması mücadelesine katkı getirmiyor.
"Kızılbaş Kadın" kitabınız, özellikle de sol cenahımızın yeni nitelikler kazanabilmesi mücadelesinde, gerek "özüne dönme" ve tanıma açısından, gerekse kapitalist anarşinin yörüngesine giren "feminizm" akımlarını düşündürüp bilimsel ve dönüştürücü bir yola getirebilmesi açısından işlevsel olacaktır.
Yine ayrıca Kızılbaşlık konusunda, sistemin baskıcı, saptırıcı, bilim ve akıldışı yöntemlerini karşıya alma, geri adım attırma ve aşma mücadelemizde de yararlanacak bir kaynak niteliğindedir.
Sınıflı toplumların proletaryası olan KADININ gerçek özgürlüğüne kavuşması mücadelesinin pek çok saptırıcı engeli bulunmaktadır, Birincisi sistemin "rahatlıkla" uygulayageldiği çok yönlü baskı ve terörü, ikincisi burjuva ideolojisinin besleyip ortaya saldığı "feminizm" gibi akımlar, üçüncüsü de, ne yazık ve ne hazin Sol cenahımızın bu toprakların tarihini, kültürünü ve insanını yeterince tanıyamayışı(mız).
Ayrıca, Kızılbaş, Alevi, Bektaşi kuruluşlarında siyasî örgütlenme konusunda hararetli bir tartışma açılmıştır. Bu tartışmalar hakkındaki görüşlerinizi de öğrenmek istiyoruz. Marksist kökenli ve inceleme- araştırma konularında uzman canlarımızın bu tartışmalarda etkileyici olabilmesi için nasıl bir yol-yöntem geliştirmelidirler?
Biraz uzunca bir soru yöneltmiş olduk. Sizin uzunca bir cevabınızı alabilmemiz mümkün müdür?
Cevap:
Selçuklu Hanedanı'nın ünlü bir veziri vardır. Ününü adından değil, ona ad ve ün olmaya layık görülmüş uygulamalarından alır. Nizamül Mülk'ten söz ettiğim anlaşılmış olmalıdır. Onu anarak konuya girmem tabi ki nedensiz değildir. Alevilerden, özellikle de onun en kadim süreklerinden birisi olan Kızılbaşlıktan ne zaman söz edilse, aklıma hep Nizamül Mülk takılır. Yakın tarihten günümüze kadar, bir devlet aklının, tabi ki, onunla özdeşlik içindeki erkek aklının, teba zihnine sorgusuz sualsiz kazıdığı ve bir sürek olarak devam edegelen, "Kızılbaş gibi mi" sorusuna damgasını vuran anlamın, yaratıcılarından biridir Nizamül Mülk.
Nizamül Mülk, kendi hükümranlık tarihinde ve alanında da, yaşamlarını devlet olmayan anlamında ama "devlet içinde devlet" gibi sürdürmeye devam eden, Ana Hürremettin (Mazdekler) süreğinin mensuplarına yönelik olarak, iç fetih seferleri düzenlediği koşulların çevriminde, yukardan aşağıya doğru yaygınlaştırılan karşı propagandaları yapmayı da ihmal etmiyordu. Ünlü eseri olan Siyasetname'sinin birçok yerinde, bu "Ortaklık Toplumu" mensuplarına ilişkin çok sayıda karalayıcı ifadeye yer vermiştir.
Karalamaya dönük bir belirlemesi var ki ne zaman bu topluluktan söz edilse, Siyasetname'nin karalamalarına çekincesiz başvurulabil- mekte, birer gerçeklikmiş gibi günümüzde bile bilgi alanına sürülmektedir. Öyle ki Sol-Sosyalist zemininden hareket eden birçok yazarın yaklaşımlarında bile, "belge sunma" adına, bu karalama ve inkâr bel
gelerine başvuruluyor olması, son derece ilginçtir. Bu satırların yazarının çocukluğundan beri çevresini kuşatan baskılanmayı yönlendiren ünlü karalamalardan birisini; özellikle de liberalinden, demokratına, aydınına dek birçok yazarın da belge diye kullandığı birisini buraya aktarmak istiyorum. Şöyle;
"Bu arada Mazdek, 'karılarınız da sizlerin mallarınızdır. Onların da mallarınız gibi herkese mubah olması, kim hangi kadını dilerse kimsenin engel olmaması, bir diğerine helâl sayılması gerekir. Bizim dinimizde kıskançlık ve acıma yoktur. Kimse lezzetlerden, zevklerden ve mallardan yoksun kalmamalı. İstek ve arzuların kapıları herkese açılmalı' diyordu. Malın ve kadının mubah yapılması neticesinde bu durum, Mazdek dininin kaidesince, bir adamın evine yirmi kişi misafir olsa ekmeğini, yemeğini, şarabını, çalgısını hazırlarlar, yiyip içerler ve kalkıp teker teker karısına sahip olurlar, onlarca bu ayıp sayılmazdı. Burada diğer bir adet, eğer bir adam bir eve gidip evin kadınıyla uyuşursa, külahını kapıya asar ve içeri girerdi. Evin erkeği gelip kapıda külahı görünce evinde bir erkeğin meşgul olduğunu anlar, iş bitinceye kadar eve girmezdi. "(Siyerülmülk-Siyasetname)
Bu belirlemenin bütün bir devlet toplumlarına yukardan aşağıya damıttığı anlayışın günümüzdeki izdüşümü, açıktır ki, olur olmaz yerde dillerin ucundan dökülüveren, "Kızılbaş gibi mi" sözüdür. İki sözcükten ibarettir ama koca bir topluma ve onun tarihsel süreğine, bu iki sözcük zemininde el ile, dil ile, göz ile ten ile egemen olmanın bütün rahatlığıyla tecavüz edilir. Edilmektedir de!..
Tecavüzde bulunma aklı, genel kanının aksine sıradan din inanırlarından gelmez. Müslüman ya da Hıristiyandan gelmez. Tam tersine, üstteki örnekten de anlaşılacağı üzere, toplumu yöneten siyasal ve entelektüel akıldanelerden gelir.
Dün kapitalizm öncesi dinler adına geliyordu bu saldırı, bugün modernite adına geliyor. Rasyonalist aklın üreticileri tarafından "akıldışı ilişkilerin toplumdan arındırılması adına aynı sürek yeniden yeniden üretiliyordu. Yönlerini Batıya döndükleriyle, bu bağlamda da, çağdaşlık- larıyla övünç duyan Türkiye Cumhuriyetinin önde gelen entelektüelleri; Halide Edip Adıvar, "Sinekli Bakkal' adlı romanına serpiştirerek, Yakup Kadri Karaosmanoğlu "Nur Baba" adlı romanıyla, Reşat Nuri Güntekin "Balıkesir Muhasebecisi Tanrı Dağı Ziyafeti'y\e, Alevi deyişlerinden aşırdığı "Ölürse Tenler Ölür Canlar Ölesi Değil" diyen Haldun Taner "Şişhaneye Yağmur Yağdı" adlı öyküsüyle hep aynı zemindeydiler.
Devlet toplumları süreğine ilişkin bu iki örneği, Ortaklık Toplumları süreği karşısında takınılan tavrın kesintisizliğini örneklemek açısından verirken, farklı bir noktaya da dikkat çekmek istedim. Kapitalist toplumun bir tekmil olarak üst yapısını belirleyen ulusçuluğun, kendi varlık koşullarını meşrulaştırma adına nasıl da kendisinden önceki dinleri ve
S.P. F/6
din/devlet ilişkilerini "akıl dışTlıkla eleştirirken, söz konusu Ortaklık Toplumu örnekleri olduğunda, akıldışı ilan ettiği aklın dağarcığından beslendiğini, verdiğim örneklerde olduğu gibi görmemek olası değildir. Sanıldığı gibi sadece bizim coğrafyamıza ve coğrafyamızın tarihsel gerçeğine denk düşen bir yaklaşım değil, Kapitalizmin ana ülkelerinde de durum aynıdır. Orta çağ boyunca daha yoğun olarak, kadim Ortaklık Toplumu örnekleri olan Katarlar ve Bogomiller üzerine Haçlı Seferleriyle giden ümmet din/devlet aklı ne ise belki biraz rafine olmuş olarak ulus din/devlet aklı da oydu ve süreği korumakta tereddüt etmedi.
* * *
Hangi biçimler altında açığa çıkarsa çıksın, sonuç olarak; tam bir karşıtlık içinde, tarihsel akış içindeki yerlerini alan kadim ya da modern Ortaklık Toplumu süreği ile, değişik vesilelerle çerçevesini çizmeğe çalıştığım gibi, Erkek ve aynı bağlamda sınıf egemenlikli ve de devletli toplum süreğinin karşılıklı duruşlarında, bütün bu saldırı mantığının altında, Kadın-Ata gerçeğine yönelik olarak, ikincilerin, birincilere egemenlikli cins saldırısı yatar.
Soruna bu noktadan yaklaşıldığında, açıktır ki, Nizamül Mülk'ten yapmış olduğum aktarmanın içeriğine, ahlâkî bir yaklaşım temelinde bakılamaz. Karalama derken de bu zeminde olmadığımı belirtmek istiyorum. Nizamül Mülk'ün belirlemelerinde, aslında, erkekle örülegelen bütün bir hükümranlık sisteminin, onun bizzat yaratıcısı olan kadın şahsında, "Ortaklık Toplumu" süreğine saldırısı vardır.
Kendi egemenlik tarihi sürecinde, giderek kuşatma altına aldığı Kadın-Ata ve onun yaratması Ortaklık Toplumu, "Asker Kiralar" tarihi dönemiyle birlikte, kırk katır kırk satır örneği, iki seçenek ile karşı karşıya bırakılmıştı. Ya "özel ev" e hapis olunacaktı ya da "genel ev"e\.. Bu bağlamda da, Kızılbaş Alevilik gibi kadim Ortaklık Toplumu sürekleri; devletle ve şiddetle örülü bir dünyaya doğru hızla yol alınırken, kadın ataya ilişkin, kadınca olan her ne var ise, yaşama ve devam ettirebilmek bakımından "bir avuç gökyüzü" gibiydi. Cinsler arası sosyal hukukun belirlenmesine yönelik olarak, "eş ve eşitlik" ilkesi, "özel ev- genel ev" ikilemi ile karşı karşıya kalındığı sürecin bir ürünü olarak yeniden üretildi. Bu basit gibi görünen yaklaşım bile, öte dünyanın hükümranı olarak Allah, onun adına bu dünyanın hükümranı olarak Devlet ve nihayet, bu illiyet süreğinin "ev" gerçeğine damıtıldığı "baba/koca" sistemini, sürekli zaafa uğratan bir ilişki tarzı olarak, hep Nizamül Mülk gillerin hedefinde oldu.
İlgili olan herkes sanır ki, Hallâc-ı Mansûr, tanrılık iddiası bağlamında "Enel Hakk' söyledi de onun için "Dar edildi". Mansur'u savunan da ona saldıran da, onu hep bu sözleriyle andılar. Tabi ki bu doğru değildir. Mansur'u "Dar"a gönderen en önemli neden, "Tarihsel Sapmadın şifresini çözmüş olmasıdır. "Lanetlik" bağlamında Şeytan ya da
İblis'e mahkûm edilen kadın gerçeğinin üzerine, öte dünya bilgisi zemininde ustaca örülen kalın duvarları, temsil ettiği süreğe uygun olarak, bir tek cümleyle tuzla buz etmiştir. Lanetle anılmasının bir ibadet olarak dayatıldığı ve tümüyle kanıksatıldığı bir kesitte O, "İblis benim pirim ve üstadımdır, O bütün Âşıkların piri ve üstadıdır" diyerek sihri bozmuştu!. Tıpkı "Enel Hakk" dediğinde bozduğu sihir gibi... Onu "Dar"a gönderen diğer bir neden ise "özel mülk ve Devlet" karşıtlığıdır ki, bu üç neden, Nizamül Mülk gerçeğinde çerçevesini çizmeğe çalıştığım zeminin bütün boyutlarını vermektedir.
* * *
Kapitalizmin Ana yurdunda Ortaklık Toplumu yapılanmaları ve yapılanma içindeki kadın gerçeği, kapitalizmin şafağına kadar bir biçimde varlıklarını sürdürürken kapitalizmle birlikte yeni bir evrime uğradılar. Kadim sürekler çözülürken, tarih boyunca ödedikleri bedellerin hak ettiği yanıtı alamasalar da, yerlerini modern Ortaklık Toplumu yapılanmalarına devretmeye başladılar.
Egemen ümmet din/devlet sistemlerine karşı, yüzyıllar boyu "özgür- lük-eşitlik-kardeşlik" talepleriyle Avrupa aydınlanmasının bütün maddî temellerini hazırlayan Ortaklık Toplumu yapılanmaları, ödedikleri müthiş bedellere karşın hedeflerine ulaşamadılar. Bütün kazanımları, kendi egemenliğine koşturmayı başaran burjuvazi, söz konusu yapılanmaları da ulusçuluğun basit birer bileşenleri hâline getirdi. Tabi ki, egemen ümmet din/devlet yapısının parçalanması sayesinde, egemen ümmet dinleri siyasal alanın bütün gözeneklerinden uzaklaştırması ve onları "öte dünya" edinimiyle sınırlı olarak birer "kişisel sorun" ya da "kişiye özel" sorun olarak sınırlamayı başardığı için, otantik Ortaklık Toplumu yapılanmalarını da basit birer bileşen haline getirmeyi başardı.
Bu noktadan itibaren, başat sermayenin dini olarak ulusçuluğun dışında bir varoluş mümkün değildi ve bütün siyasal alan ulusla, ulus ise soy, boy, tarih, dil, din, toprak gibi faktörlerle tanımlanmıştı. Sürecin ortaya çıkardığı devasa alt-üstlük, bir röportaj yazısının sınırlarına sığdırılmayacak denli karmaşıklığı ve bir o kadar köklü sorgulanmaları gerektirecek sosyal, toplumsal ve tarihsel konuları içerdiği açıktır. İleri sürdüğüm kimi saptamalarıma dayanak teşkil edecek ölçüde ve de oldukça kaba bir şekilde değinip geçtiğimin bilinmesini istiyorum.
Yukarılarda bir yerlerde değindiğim "Tarihsel Sapma" ile birlikte giderek daha kapsamlılaşan ince, örtük biçimlere bürünen kuşatma bağlamında, çevresi kalın duvarlarla örülen kadın, yaşamın bütün alanlarından dışlanır ve aşağılanırken, ya "öze/ ev" ya da "genel ev" tercihiyle baş başa kalmıştı ve bu bağlamda, egemen olan sistemlerle daha baştan itibaren tam bir zıtlık süreği içinde olan Ortaklık Toplumu yapılanmaları, kadının kendini ve süreğini devam ettirebildiği "bir avuç gökyüzü" anlamını taşımaktaydı.
Modern toplumun dininde ise, bütün toplumsal ilişkiler, sermayenin ve onun azami kâr gereksinmelerine göre yeniden ve yeniden üretilip biçimlendirilmiştir. Kendisinden önceki dinlerce öngörülen ve sürdürülegelen baba soylu "Büyük Aile" parçalanmış, bunun yerine dört kişiden oluşan ama yine baba soylu olan "Çekirdek Aile" ilişkisine indirgenmişti. Kendisinden önceki dinlerde, yukarda da belirttiğim gibi kadın, bir ekonomik sistem olan yağmanın ve talanın doğrudan ve de öncelikli konusu olurken, modern dinde, sermayenin ve azami kârın konusu durumuna dönüşmüştür. Bu belirlemeyi kadın emeği ve bu bağlamda bir iş gücü açısından yapmadığımı önemle belirtmek istiyorum. Kadının doğrudan bir dişi olarak alınıp satılmasından söz ediyorum.
Şu anda yaşamakta olduğum, kapitalist dünyanın metropollerinden sayılan Almanya'da tanık olduğum bir örneği buraya aktarmak istiyorum: Tanıdığım genç bir kadın, Dortmund İş ve İşçi Bulma Kuru- mu'na gider. İşsizdir ve kaç zamandır, bu kurumun verdiği işsizlik parasıyla geçinmektedir. Kadın "yabancı" değil, halis muhlis yerlidir. Kurumun görevlisi kadına, en son gidişinde, her zaman olduğu gibi çalışmasını söyler, Kadın da; "tabi ki çalışmak istiyorum, bana iş bulun hemen çalışmaya başlayayım" diye karşılık verir. Aldığı yanıt, yukarda anlatmağa çalıştığım çerçeveyi bütün çıplaklığıyla ortaya serecek niteliktedir; Kurum görevlisi genç kadına, "Sana şu anda önerebileceğim en iyi iş Genel Evdir"der. Burada söz konusu olan, beyaz kadın ticareti, yeraltı dünyası ya da mafya bilmem nesi değil, doğrudan bir devlet kurumudur ve görüşme tümüyle resmidir.
Sermayenin bir ahlâk sorunu yoktur ama toplumun vardır. Kendisinden önceki dinleri, salt bir "öte dünya" bilgisiyle sınırlı olmak koşuluyla geriye çağırıp, kişiye özel bağlamında, anayasal düzeninde ona özgürlük tanıyıp sistemin bir bileşeni hâline getirirken, aslında toplumun bu gereksinmesini de karşılamayı düşünmüştü. Sürekli kan kaybeden, çözülen ve çürüyen, baba soylu "çekirdek aile" düzenini de, şaşaalı kilise/cami törenleriyle kutsayıp ayakta tutmaya çalışırken, kadın için daha önceki egemen yapılanmaların biçtiği "özel ev-genel ev" şeklindeki ayak bağını kırıp attı ve bu ayrım arasındaki hattı, elinden geldiğince belirsizleştirdi, muğlâklaştırdı. Akla gelebilecek bin bir türlü yol ile kadın yönünden yarattığı bu korkunç yapılanma tarzını normalleştirdi, olağanlaştırdı.
Röportaj kapsamından olarak bana yöneltilmiş olan "burjuva Feminizmi" konusunu da belirtmeğe çalıştığım bu genel ve kapsayıcı zeminden ele almak gerektiğini düşünmekteyim. Modern Ortaklık Toplumu önderlikleri, Avrupa aydınlanmasının, otantik Ortaklık Toplumu süreklerinin ürettiği anlayış ve yaklaşımlar zemininden değil de, daha çok burjuva ayağının anlayışları ve yaklaşımları zemininde tarihsel toplumsal analizleri yaptıklarından, onun yanlışlarının, yanılsamaları- nin da taşıyıcıları oldular. Kadın konusundaki olumsuz yaklaşım, aydınlanmadan devralınan en önemli zaaf olarak "yaşanmış, olmuş bitmiş sosyalizmlere" de damgasını vurdu.
Sosyalist düşüncenin, aydınlanmanın burjuva karakterinden edindiği sosyal-toplumsal analiz kavramlarını bu gün, birçok yönden sorgulayıp aşması gerekmektedir. Onun dağarcığından devralınmış analiz kavramlarıyla yola çıkmak, sonuçları itibariyle sermaye dininin fetih alanında kalmaya devam etmek anlamını taşır ki, bugün yaşanan da budur.
* * *
Son olarak bana yöneltilmiş olan, "Kızılbaş Alevi Kültünün Siyasallaştırılması" bağlamında "bilim ve akıldışı yönelimlere" ilişkin soruya karşılık kısaca şunları söyleyebilirim.
Başından beri yaptığım bütün açıklamalar dikkatlice izlenecek olursa görülecektir ki, ne kapitalizm öncesi, Yahudilik, Hıristiyanlık, Budacılık, Zerdüştilik ya da Müslümanlık gibi egemen dinleri; ne de bütün bunlarla zıtlık içinde bulunan ve benim "Ortaklık Toplumu Yapılanması" olarak değerlendirdiğim doğal dinleri, ne salt bir kült, ne "öte dünya bilgisi bağlamında bir "inanç" ya da bir tapma ve tapınma ilişkisi olarak görmemekteyim. Böyle olduğu gibi "çizgisel tarihçiliğin" başat analizi, ideolojik bağlamda bir üst yapı kurumu olarak da görmemekteyim. Tam tersine, ister doğal olsun isterse doğaüstü çerçevede kendilerini tanımlamış olsunlar, bütün bu dinlerin tamamını bir "üst yapı" olarak görmekteyim. Tabi ki modern toplumun üst yapısının tamamını belirleyen ulusçuluğun bütün bu dinleri hapsettiği "kişiye özel" damına kadar böyleydiler. Bu dinler artık bu özelliklerini ulusçuluğa terk etmiş durumdadırlar ve istisnasız cümlesi artık otantik yapıları çerçevesinde taşıdıkları özellikleri taşımamaktadırlar.
Türkiye gerçeği açısından baktığımda da zemin aynıdır. Devlet ya da siyasal alan, klasik Avrupa kapitalizmlerinin yapılanmasından farklı olarak, bir yanıyla ümmet din bir yanıyla Millet din, yani ulusçuluğun birbirine eklemlenmesinden oluşmuştur. Bu bağlamda da, bana göre, ayrıca "Siyasal İslâm" diye bir sorun bulunmamakta, varmış gibi gösterilenler ise tam bir yanılsamadır. İslâm, kuşkusuz artık Türkiye'de de otantik İslâm değildir, ulusçuluğun bir mezhebidir. Güncelde AKP hükümeti zemininde koparılan "Şeriat geliyor" fırtınaları, bir zamanlar, "komünizm geliyor" tarzındaki bir ideolojik söylemden başka bir şey değildir. AKP zemini de dâhil Türkiye'de İslâm bağlamında dinci olanlar "Dinci Milliyetçi"dirler. Milliyetçi olanlar ise "Milliyetçi Dinci"dirler. Bu özgün özellik ise siyasal alanın tamamını belirler.
Bu yaklaşım çerçevesinde, güncel Alevi Hareketi'nin, belki biraz da yaklaşan seçim zeminin dikkate alarak ele aldığımda, birçok yazı ve makalede de dillendirdiğim gibi, bu gün artık Aleviler de Otantik Alevi toplumu özellikleri göstermemektedir. Kökenleri Alevi olmakla beraber, otantik Ortaklık Toplumu yapılanmasıyla alakaları kalmamış durumdadır. Bugün bir hareket olarak tarih sahnesine çıkmış olmaları, seksen yıllık cumhuriyet de dâhil olmak üzere bütün devletli süreklerin bu toplum üzerine uyguladığı inkâr, baskı ve zulümdür.
Bu bağlamda da bu günkü Alevi hareketi modern bir harekettir ve tümüyle bir demokrasi dinamiği, üstelikte hiçbir şekilde küçümsenmeyecek bir demokrasi dinamiği olarak tarih sahnesindedir. Bu günkü şartlarda, Türkiye gerçeğinde sürece dâhil olan eski ve yeni demokrasi hareketleriyle, gerçekten demokratik ve laik bir Türkiye hedefinde kaderleri aynıdır. Demokrasi ve özgürlükler mücadelesinde, örgütlü bir yapı olarak hem kendisi hem de demokrasinin diğer hareketleri olmak durumundadır. Yani hem Alevi sorununu önüne koymalı hem de diğer kesimlerin taleplerine sahiplenmelidir. Aslında bu son söylediğim, işçi hareketi için de, kadın hareketi için de, ezilen ve yok sayılan Kürt Halk Hareketi, Ermeni, Rum, Süryani, Ezidi, gibi ezilen ve yok sayılan din ve halk sorunları gibi sorunların tamamı için de geçerlidir. Son günlerin başat söylemi "siyasete müdahale"yi de tümüyle bu zeminde anlamaktayım. Dileyen her arkadaşım, bu doğrultuda yazdığım birçok makaleyi ya da yazıyı, Serçeşme Dergisi son sayılarından, Semah Dergisi son sayılarından, www.koxuz.org ve www.kizilbasalevi.biz adlı sitelerden okuyabilir.
Bunun dışında tabi ki modern Alevi Hareketiyle birçok nedenle ve birçok yönden oynanmaya da çalışılmaktadır. En başta da devlet yapmaktadır bunu. Modern Alevi Hareketinin yönünü ve zeminini bozmaya, Alevileri bir yandan milliyetçileştirmeye diğer yandan da "öte dünyalılaştırma" bağlamında şeriatçılaştırmaya ve Genel Kurmay politikalarına koşturmaya çalışılmaktadır.
Ülkenin temel demokrasi dinamikleri ve modern işçi hareketi, doğru tarzda Aleviliğe ve Alevilere sahip çıkarlarsa, tabi ki, hem kendileri hem de Aleviler kazanacaktır. En önemlisi de söz konusu bu olumsuz etkenlerden uzaklaşmalarının zemini doğacaktır.
30 Nisan 2007 (Devam Edecek)
