Tarih Urganı
Bunca deneyimden sonra, artık her gözün ayırt edebileceği düzeyde açığa çıkmış olan bir gerçeklik var: Türkiye Devrimci Hareketi, kendi yolağındaki tarih urganından kopmuştur. Taklit ve şablonculuğu içeren yapay urganlara sarılmış, o da tutanın elinde kalmıştır ve tarih arabası büyük bir gürültüyle tepe takla olmuş, devrilmiştir. Şimdi yeniden nasıl doğrulanacak, hangi yataktan nasıl yürünecek ... vb. sorular yanıtlar beklemektedir.
Türkiye Devrimci Hareketi'nin, ayakları üstüne dikelmesi için sağlam bir zemin olan tarihsel kökleriyle buluşması gerekir. Egemen- burjuva resmî tarihçiler, bu zemini büyük ölçüde boşaltmışlardır.
Tarih, biraz da yorum işidir. Tarihçinin ortaya çıktığı çevresel koşullar, tarihçinin o an içinde bulunduğu ideolojik duruşu, vb. etkenler tarih yorumunu belirler.
Egemen resmî tarih, yenenlerin tarihi; dönemin egemen güçlerinin tarihidir. Yenilenlerle fazlaca ilgilenmez. Savaşta kaybeden, hayattan silindiği gibi, tarihten de silinmek istenir.
Türkiye Devrimci Hareketi'nin tarihsel köklerinden kopuk olmasının bir nedeni de; tarihi, egemen-burjuva resmî tarihçilerden okumuş olmasıdır. Başka bir nedeni de; farklı koşullarda oluşmuş olan modellerin şablonunu üzerinde yaşadığı coğrafyaya, kendi toplumuna uydurmaya zorlamasıdır. Batı (Avrupa) merkezci bakış açısının bilinçlere yerleşmesi, üzerine basılan zemini kaydırmıştır. S. Simon, Fourer, Pugaçev, vb. ezbere bilinirken; Baba İshak, Şeyh Bedreddin, Pir Sultan Abdal, Abdal Musa, Nesimi vb.'nin yanında Kızılbaşlık gibi kavramların bilinmiyor oluşu, bu zemin kaymasının en çarpıcı göstergesidir.
İlerlemeci ve mutlakçı-olgucu tarih anlayışını sorgulamanın zamanı gelmiştir. İlerlemeci tarih anlayışı, mevcut sistem yapısının basamak basamak ilerlemesini kesintiye uğratmak isteyen her hareketi "gerici" olarak damgalar.*
Sosyalizm uygulamalarının-denemelerinin-deneyimlerinin-geçişle- rinin, kapitalizmin en ileri derecede gelişkin olduğu ülkelerden değil de nispeten daha "geri" ülkelerden boyvermiş olması, ilerlemeci tarih anlayışını sorgulamak için önemli bir nedendir. Mülksüzler, arada bir tarihi kırmasaydı, belki de şimdiye kadar "dünyanın sonu" gelirdi. Bugün de bilimciler, canlı yaşamın sonunu gösteren takvimler veriyorlar. Demek ki, yeniden "ilerleyen" bu tarihi kırmamızın vaktidir. Tarih kırıcılarına büyük iş düşüyor.
Aslında tarihin inişsiz, çıkışsız düz bir çizgide ve mutlak belirlenimci bir biçimde yürümediğine dair oldukça fazla veri birikti ve halihazırda emperyalist metropol ülkelerde dinler, tarikatlar artıyor. Salt üretim tarzına bağlı olsaydı, feodalizme ve öncesine özgü inanışların gerilemesi gerekmez miydi?
Tarihte, geçmiş geleceğe, gelecekte geçmişe ışık tutar. Egemen sınıfların isyan hareketlerini hem cismani olarak, hem de düşünsel olarak kökten yakıp yok etmek istemelerinin nedeni, işte bu tarih gerçeğidir. İsyan ışığının yansıyarak geleceği aydınlatıcı bir rol oynaması, onlar için çok tehlikelidir.
Gayri Egemen-Burjuva Resmî Tarih Çalışmasına Bir Örnek Kitap "Kızılbaş Kadın"
Ezelden beri Kızılbaşlığa karşı hiç azalmayan ilgi son zamanlarda gene artmış bulunuyor. Her kesim bu olaya kendi penceresinden bakıyor. Konda Şirketi'nce yapılan "biz kimiz" anketinde Kızılbaşların sayısı 4,5 milyon olarak yansıtıldı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın tavsiye kitap olarak seçtiği kitaplar içinde Kızılbaşlığı aşağılayan kitaplar var. Hem de bu kitaplar, T.C. uluslaşmasında şekillendirici olarak temel alınan yazarların kitaplarıdır. Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkal, Reşat Nuri Güntekin'in Balıkesir Muhasebecisi-Tanrı Dağı Ziyafeti, A. Niyazi Banoğlu'nun Bektaşi Kız, Ömer Seyfettin'in Harem, Haldun Taner'in Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu adlı kitapları, bilindik aşağılamalarla doludur. Bu ilginin tarihsel kökleri var elbette. Daha 1930'larda, M. Kemal ve İ. İnönü dönemlerinde, devlet merkezince Prof. Hasan Reşit Tangut'a, ilgili bölgelerde yaptırılan araştırma sonucunda hazırlanan raporda; Kızılbaşların komün inancı ve hayatı yaşadıklarını, bunların ilerdeki sosyalist kalkışmalarda yer alacakları vurgulanıyordu. 1929'daki Jandarma Genel Komutanlığı'nca; Yavuz Selim'in gerekleş- tirdiği Kızılbaş katliamı övülüyordu. Bunların bir devamı olarak yaşanan 1938 Dersim kıyımı herkesin malûmudur.
M. Kemal'in Kızılbaşların desteğini kazanmak için Hacıbektaş'a gidip, Bektaşi önderlerinden Salih Baba ve Çelebi Cemalettin ile görüşüp onların maddî ve manevî desteğine almasına benzer bir şekilde, bugün de devlet Kızılbaşların desteğini alma ihtiyacı duyuyor. Faşist partiler Kızılbaş simgeleri kullanmaya başladı. Rıza Zelyut gibi isimler bu partilerin davetlerinde konferanslar veriyor. Böylelikle K. Maraş, Çorum, Madımak ve nice gerçekleştirdikleri katliamları unutturmaya çalışıyorlar.
Kızılbaş inancı ya da felsefesi, Kızılbaşların kendileri de dâhil olmak üzere; genellikle eksik, kopuk ve yanlış bilinmektedir. Bunun birçok nedeni var: Bir defa, Kızılbaşlık batınî bir sır inancıdır. Hep gizli kalmak zorunluluğuyla başbaşa kalmıştır (Cem cevatın geceleri yapılmasının nedeni de katliamdan korunmak içindir). Tarih boyunca çeşitli kıyımlardan korunmak için takiyyelere başvurmak zorunda kalmıştır.
Tarihi yenen egemen sınıflar yazdığı için, yenilen Kızılbaşlar, hep yenen egemen resmî tarihçilerin bakış açısıyla anlatılmıştır. Daha sonraları ise sınıfsal farklılaşma, vb. etkenlerle büyük ölçüde çözülmeye- farklılaşmaya-bozulmaya uğratılmıştır.
İşte bu noktada, Kızılbaşlığın doğru kavranılmasını ve geldiği kökenin mantıkî bir dizilişle, bilinçlerde yerli yerine oturmasını sağlayacak bir çalışma olan, Haşim Kutlu'nun 'Kızılbaş Kadın'adlı kitabı çıktı ortaya.
H. Kutlu, Kızılbaşlığı en önemli ve en ayırt edici yanı olan kadına bakış noktasından ele alıyor. Zira bütün dinlerde kadın ikinci sınıf insan olarak tanımlanmıştır.
Batı (Avrupa) merkezci bakış, kadının ikinci sınıf insan olarak tanımlanmasının yalnızca İslâm'a özgü birşey olduğunu söyler. Oysa bu doğru değildir. Tam tersine, Kuran'ın bu konuda Tevrat'a göre daha yumuşak olduğu söylenebilir. Tevrat'ta, ilk günah, kadının kışkırtmasına bağlanır. Kadının doğum sancısının, kocasına itaat etmesi için verilmiş bir ceza olduğunu söyler.
Tek tanrılı dinlerde kadın erkeğin tarlası, koyunu, kölesi, vb. olarak tanımlanmıştır. Tek tanrılı dinlerin hepsinde kadının ikinci sınıf olarak tanımlanması bir tesadüfün eseri değildir. Toplumsal koşulların getirdiği bir sonuçtur. İlk defa Sümer Devleti'yle temsil olunan şehir devriminin getirdiği bir durumdur. Cennetten cehenneme, yani anacıl ortakçıl toplumdan, erkek egemen sınıflı topluma geçişin bir sonucudur.
Örneğin Kuran'ın ve İslâm'ın ortaya çıkması tam da böyle bir geçiş evresine denk gelir. Şu anda tavaf edilen Kâbe, aslında ana tanrıça olan Beyt-ül Mal'ın evidir. Hz. Muhammed'in çocukluk dönemi, anacıl ortakçıl toplum geleneklerinin nispeten sürdüğü bir dönemdir. Hz. Mu- hammed 6 yaşına kadar annesi Amine, Bent-vahab'ın kabilesinin yanında kalır. Bugün, "iç güvey" denilerek hor görülen bu kültür, aslında bir anacıl ortakçıl topum kültürüdür. Arapça, dil olarak anacıl kültürün etkileriyle doludur. Örneğin: 'topluluk' anlamına gelen 'ümmet' (umma) kelimesinin kökeni 'umm' yani 'anne'dir.
Tabi İslâm'ın ortaya çıkış döneminin öngünü ticaretin geliştiği bir dönemdir. Bu sürece tam bir karmaşa hâkimdir. Kuran'da "cahiliye dönemi" olarak tanımlanan bu dönemde yeni doğan kız çocuklar öldürülür. Çünkü, yoksulluktan kaynaklanan fuhuş sözkonusudur. Bu, utanç kaynağı olduğu için yeni doğan kız çocukları öldürülür.
İşte Kızılbaş hareketi, aslında kadının düşürülmesine karşı bir direniş hareketidir. Kızılbaş kültürünün kökeni anacıl ortakçıl toplumdur. Kızılbaşlıkta Rızalık Şehri veya Işık Bahçeleri olarak tanımlanan şey, aslında Kuran-ı Kerim'de sözü edilen cennettir. Tarif edilen dağlar, üzüm salkımları, maden suları, vb. özellikler; Kafkasya, Mezopotamya ve Anadolu üçgenindeki coğrafyanın özellikleridir. Bu adres, sözünü ettiğimiz üçgende yaşamış olan anacıl ortakçıl topluma çıkar. Tüm dinlerin hepsi cenneti dünya dışına çıkarmış, ama Kızılbaşlık onu, somut yaşamda ve insanda tutmakta ısrar etmiştir.
Kadının ikinci sınıf insan konumuna itilmesine karşı bir direniş hareketidir demiştik Kızılbaşlığa. Bu, bir bütün olarak sınıflı topluma karşı bir direniş anlamına gelir. Dolayısıyla, Kızılbaş düşünce sistemini oluşturan tüm öğeler, temelini sınıfsız-anacıl toplumdan almıştır. Sınıflı toplumun bozucu etkisinden korunabilmek için çeşitli kurallar oluşturulmuştur.
Tarihçi (egemen resmî tarihçi), yenenlerin öyküsünü kaydeder. Yenilenlerin öykülerini ya siler, ya da kendi çıkarına uygun düşecek şekilde çarpıtarak yorumlar. Kayıtlarda fazlaca bulunmayan Kızılbaş düşüncesi egemen resmî tarihçilerin kalemleriyle, çarpıtılmış olarak kayıtlara geçmiştir.
H. Kutlu, 'Kızılbaş Kadın' adlı eserinde, egemen resmî tarih belgelerini inceleme konusu yaparak, "inkâr belgeleri"nin arkasında gizli olan gerçeği açığa çıkarmaya çalışmıştır. Bilindiği üzere, bugün de devam eden iftira ve inkâr söylemlerinin çoğu Selçuklu veziri Nizamülmülk'ün "Siyasetname":sindeki anlatımlara dayanmaktadır.
Tarih yazımında belgelerin önemi büyüktür. Ama belge, tarihçinin yorumuna göre bir rol oynar. Belge, tarihçiden bağımsız olarak bir işe yaramaz. Egemen resmî tarihçiler, Kızılbaşlıkla ilgili anlatımlarını, Mu- hammed bin Malik Ebulfedail el Hammani el Yemeni gibi itirafçıların sözlerine dayandırmışlardır. Muhammed bin Malik, önceden Kızılbaş iken sonradan karşı saflara geçmiş ve müftülük mevkisine yükseltilmiştir. H. Kutlu, kitabında etkili bir itirafçılık çözümlemesi yapmıştır. Bakın ne diyor: "...itirafçılığın maddî zemininde kişiye ait öz iradenin çöküşü yatar. Çöküş bir kez kaygan bir zemine girdimi, diz boyu kirlenme yoğun hissedilir hâle gelir. Bu noktanın, birbirinin zıddı iki çıkış yolu vardır. Birincisi, bir yeniden çırpınışla ayağa kalkmak ve yeniden dirilişi gerçekleştirmektir. İkincisi ise, can telaşının sarmalında her türlü kirlenmenin kabul edilmesidir. Bu ise, karşı tarafı, teslim olduğu tarafı memnun ederek, orada, kendine bir yer açma ve yaşamının devamını sağlama amacının öne çıkması demektir. Böyle bir kişilikte yalanın sınırı yoktur." (H. Kutlu, age. s.33) İşte egemen resmî tarihin dayandığı belgeler, bu türden itirafçıların yalanlarıdır.
Egemen sınıfların Kızılbaşlıkla ilgili ortaya sürdükleri itiraflarda aslında şaşılacak bir durum yoktur. Zulme ve sömürüye karşı isyan eden tüm hareketlere aynı iftiralar atılmıştır. Bu, bir savaş yöntemi hâline gelmiştir.
Rızalık Şehrinin Yolu Neden Sosyalizme Uzanmasın
Şu anda dünyada varlık gösteren tüm sosyalizan hareketler, içinde yer aldıkları coğrafyanın özgüllüğünü dikkate alan, ayağını bu özgüllüğe basan hareketlerdir. En belirgin biçimiyle Latin Amerika kıtasında mücadele yürüten devrimci hareketlerde, inanç ve geleneklerin emekçi halktan yana yorumlanması, başarıda önemli bir rol oynamıştır. Che Guvera ve Jose Carlos Marietegui'de; kendi özgüllüklerine ayak basma yönteminin teorik temelleri vardır. J. C. Marietegui, "İnka güneş tanrısı neden komünizmi aydınlatmasın" diyordu. İnkalar'da bir ortakçıl toplum örneğiydi.
Kızılbaş yol erkân kurallarını okuduğumuzda, sınıfsız toplum idealiyle mücadele eden bir yapının tüzüğüne ne kadar çok benzediğini görüyoruz. Kızılbaş yol erkân kuralları, Rızalık Şehrini kuracak olan yeni tipte insanı yaratma esası üzerine kurulmuştur. İnsanın Rızalık Şeh- ri'ne ulaşması için çeşitli sınavlardan, erginleme törenlerinden, eğitim süreçlerinden geçmesi gerekir. Tüm bu sınavları başarıyla geçebilirse, arılık-duruluk mekânı olan Rızalık Şehri'nde yer almaya hak kazanmış olur.
Tarihte hiçbir zaman, emekçi halkın dini ve inancıyla egemen sını- fınki bir ve aynı şey olmamıştır. Sınıfsal konumlanış, düşünsel konum- lanışı belirlemiştir. Ege'de boy veren Efeler hareketi; "senin dinin, inancın halka zulmetmekse ben de şeytana bel bağlarım" diyerek bir karşı düşünce geliştirmeye yönelmiştir. Karmati hareketi, yoksulların orucu tutulmuş, zekâtı verilmiştir; yoksul halk için gün doğarken ve batarken olmak üzere iki rekât namaz kılmak yeterlidir deyip, egemenlerin iktidar inancından farklılaşmıştır. Latin Amerika'daki "Kurtuluş Teolojisi" de Hıristiyanlığın horlanan-ezilen-sömürülen emekçi halktan yana yorumundan ortaya çıkmıştır. Her toplumda uzlaşmaz çelişkileri olan iki sınıfın çatışmalı inanç sistemine çok sayıda örnek bulmak mümkündür. İslâm ülkelerinde, mücadele süreci içerisinde, dini emekçi halktan yana yorumlayan öncü kişilikler çıkmıştır. Tunuslu Şeyh M. Muhammed Taha bunlardan biridir. "Sosyalist olmayan gerçek müslüman olamaz" demiş ve Müslüman Kardeşler örgütü tarafından ipe çekilmiştir. Benzer biçimde, Cezayir, Endonezya, İran vb. ülkelerde "Kızıl İslâm" hareketleri boy vermiştir...
Kızılbaşlığın ortakçıl niteliğini şimdiye kadar taşıyabilmesinin nedeni, onun hiçbir zaman bir egemen iktidar inancı olamamasındandır. Anacıl ve Kızılbaş toplum kültürüne benzer olan Zerdüştlük, Sasani İmparatorluğu'nun egemen resmî dini iken baskıcı bir niteliğe bürünmüştür. Sasani İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Zerdüştlük, yeniden batınî halk inancı özelliğine geri dönmüştür.
İnsânî Kamil Olmanın Ölçüsü Kadının Konumudur
Bir toplumda, bir hanede veya tek tek ilişkilerdeki kadının konumu, oradaki insanlaşma düzeyinin ölçüsüdür.
Tarım toplumunun ikinci yarısına kadar hükmünü sürdüren anacıl ortakçıl toplum; ticaretin, mülkiyetin, yazının, demir işlemeciliğinin, vb. gelişmesiyle birlikte yerini erkek egemen sınıflı topluma bırakmıştır. O güne kadarki tüm yaratımların mimarı kadındı. Tapınılan totem hayvanları, hep dişi hayvanlardan oluşuyordu. Hayatî önem taşıyan ateş, ocak ve haneyi kuran kadındır. Hatta, yakın zamanda açıklanan, Se- negal'de şempanzeler üzerinde yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlara göre; avlanmak amacıyla ilk silahı yapan da kadın olmuştur. Erkeklerden daha fazla av aletine ihtiyaç hisseden kadın, tahtayı yontup keskinleştirerek silah hâline getirmiştir.
Sınıflı toplumla kıyaslanmayacak kadar uzun süren anacıl ortakçıl toplumla ilgili yazılı kayıt olmadığı için fazla birşey bilinmiyor. Damga ve resimle, yazının temelini atan kadın, daha sonra bundan mahrum bırakılmıştır. Dolayısıyla çift ağızlı balta kullanan Amazonlar, Karaburun'da, Malya ovasında vuruşan, Anadolu'nun Hakikat Bacılarıyla ilgili fazla birşey bilinmiyor. Tarih hep kazanan egemenleri kaydetmiş.
Kadın meta durumuna düşürülmüşken, Kızılbaşlıkta tam tersine baştacı edilmiştir. Aynı tarihsel, toplumsal, coğrafî koşullar altında olmasına karşın Kızılbaş topluluklarında kadın konumunu kaybetmemiştir. Bu gerçeği; mutlak belirlenimci, ilerlemeci tarih anlayışıyla izah edemeyiz.
Ateş ve güneşin insandaki temsilcisi olan kadını, özgürleştiren; tarih gerisindeki sınıfsız toplumun özelliklerini, tarih içinde yaratmak istediğimiz sınıfsız topluma taşıyacak izdüşümleri bağrında taşıyan Kızılbaş düşüncesi, bir köprü işlevine sahiptir.
Mazdekilerden beri; Babek, Mansur, Babailer, Karmatiler, Cenubiler, Katarlar, vb. tüm Kızılbaş isyan hareketlerine "kadınların da ortak kullanımını" savundukları yönünde suçlamalar yöneltilmiştir. Dikkat edilirse, aynı iftira Marksist hareketlere de atılmıştır. Marx-Engels Komünist Manifestoca hâkim gerici sınıfların sözcülerinin bu konudaki sapkınlıklarına cevap vermek durumunda kalmışlardır. Bunun nedeni gayet açıktır. Çünkü bu hareketler, ezilenlerin özgürleşmesinin, kadının özgürleşmesinden geçtiğinin bilincindedirler. Dolayısıyla düşman (devlet ve onun dinî kurumları), bu hareketleri en hassas noktasından vurmak istemiştir.
Kızılbaş düşüncesinde evlilikler, hem kadın hem de erkek açısından belli bir eğitim ve hazırlık süreci sonunda olur. Kızların Kozi Günü, Kemerbestlik, Musahiplik gibi eğitim ve hazırlık törenleri vardır. Peki, bu düşünce sistemi, sınıflı toplum koşullarının yarattığı insan tipinden farklı bir insan tipi yaratabilmiş midir? Bunu da Kızılbaş katliamlarına karar veren bir mahkeme üyesinin ağzından dinleyelim:
"Rafızîler (Bâtınîler), yalnız ahlâklarından ve konuşmalarından bile tanınırlar. Zira alçak gönüllüdürler. Ve düzenli bir hayat yaşarlar. Basit ve temiz giyinirler. Yalan söylememek, yemin etmemek ve aldatmamak için hiç ticaret yapmazlar. Yalnız el emekleriyle yaşarlar. Zenginlik biriktirmeye çalışmazlar. Ve yalnızca gerekli ihtiyaçlarını karşılamakla yetinirler. Namuslu ve alçak gönüllüdürler. Ne lokantalara, ne balolara ve diğer eğlence yerlerine giderler. Hiçbir zaman öfkelenmezler; daima çalışırlar, öğrenirler ve öğretirler. Dolayısıyla da pek ender dua ederler. Yalnız alçak gönüllülükleri ve özenli konuşmalarıyla bile tanınırlar. Her türlü kabalıktan, iftiradan ve havai sözlerden özenle kaçınırlar." (Max Beer'den aktaran H. Kutlu, Kızılbaş Kadın, Alev Yayınları, s.54)
Doğan, doğuran, besleyen, büyüten, koruyan olduğu için kadını ve dolayısıyla insanı hak kapısı olarak gören Kızılbaş düşüncesi, Ebussuud fetvalarıyla toplu kıyımlardan geçirilmelerine rağmen yok edilememiştir. Bazı deformasyonlara uğrasa da bugüne kadar ulaşabilmeyi başarmıştır. Saz ve söz silahını etkili bir şekilde kullanması, korunabilmesinde önemli bir etken olmuştur. Egemen sınıfların dayattığından farklı bir yaşam anlayışı oluşturabilmişlerdir. Bütün yönleriyle farklı bir yaşam biçimi oluşturan Kızılbaşlık gerçeği, öncelikle Kızılbaşlar, işçi hareketi, devrimci-sosyalist-marksist hareket vb. tarafından doğru kavranmalıdır.
Coğrafyamızda Devrimci ve Marksist Kadroların büyük bir çoğunluğu Kızılbaş kökenlidir. En dinamik devrimci rol oynayan mahalleler ya da farklı mücadele alanları çoğunlukla Kızılbaş yolağından gelenlerden oluşuyor. Bu gerçeklik, tek başına iktisadî yapıyla, yoksullukla açıklanamaz. Farklı bir kültürel şekillenmenin oluşu, bu durum özgülünde daha belirleyici bir rol oynamıştır.
Devrimci ve Marksist Sol, Kızılbaşçılık/Alevicilik yapmadan, Kızıl- başçılıkta takılıp kalmadan ve bu konuda asla pragmatizme düşmeden, ilksel anacıl ortakçıl toplumla, modern sınıfsız komün toplumu arasındaki tarihsel bağı iyi kurup, bu alana ilişkin proje/politika/pratik üretebilmelidir. Ürettiğinde ayakları yere basacaktır.
7 Nisan 2007 2 Nolu F Tipi Cezaevi Kandıra-Kocaeli
