Temmuz 1993-Temmuz 2006'hm Öğretip Hatırlattığı...
1993'ün Temmuz ayında Sivas Katliamı gerçekleştirildi. Sivas'da gerçekleştirilen Festivale Kolektifimizin ve benim de katılmamız için davet almıştık. Bu davete popülaritesi olan kimi yazarlar bizlerin katılmasını istemiyordu. Bizlerin böyleleri gibi ne popülaritesi ne de karizması vardı. Sansasyon ve magazinleşme anlayışlarının dışındaydık. Sınıfsal tevazuumuzu koruyorduk. İzlemiş olduğumuz yayın çizgisi burjuva ve küçükburjuva "sonarın açık ve belgeli olmasa da büyük bir tepkisiyle karşılanmıştı. Üretimden, fabrikadan ve sokaktan geliyorduk. Proleter Devrimci bir geleneğin kadrolarıydık. "Muarızlarımız" üniversite okumuştu, bizler ise, hapishanelerde kimi doğruları öğrenmeye koyulmuştuk. Yine de öğrenciliğimiz sürüyordu. Sınıfsal tevazuumuzu koruyarak Marksizm'in yorumu, özümlenmesi ve pratikte-yeniden üretilmesinden yanaydık. Hayat ve mücadele, özellikle 15/16 Haziran Hareketi bizlere çok şey öğretmişti. Bu sürecin öğrettiklerini sandığımız görüşlerimizi, deneyimlerimizi ve çıkardığımız çok yönlü derslerle sonuçları cenahımızla paylaşmak-tartışmak istiyorduk. "Sorun" isimli bir yayın aracını bu türden gerekçelerle oluşturmuştuk.
Sorun Yayınları, tecimsel bir kuruluş olmamaya büyük bir özen gösteriyordu. Telif ağırlıklı Devrimci ve Marksist bir yayın çizgisini daha doğru buluyorduk. Fakat, sınıflı bir toplumda, kapitalist üretim ilişkileri içinde faaliyet gösteriyorduk. Gelirlerimiz, yeni eserleri üretebilmemiz için, bir de asgarî yaşama düzeyindeki basit ve sade yaşantılarımız için harcanıyordu. Kimi "olanak ve bulanak"larla âdeta karun olanlardan değildik. Yayın çizgisini "esen yele" göre uyamayanlardan değildik. "Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan" diyebilen ve bunu özel yaşamında, işinde ve üretiminde gösteren bir geleneğin insanlarıydık. Böylesine bir duruşu Bizans artı Osmanlı artı Bab-ı Ali artı Cumhuriyet dönemlerinin birbirinden devraldığı kötü geleneklerinin hâkim olduğu bir mahallede sergilemeye çalışıyorduk.
Proleter Devrimci kimlikleriyle 15/16 Haziran Hareketinin Kadrolarının Bab-ı Aliye gelişi beraberinde bazı sorunları da harekete geçirmişti. Sorun Yayınları, hem burjuvaziye hem de onun açtığı kanallarda solculuk talim eden, fakat aslında tecimsel amaç ve ilişkili yayınevleri ve dağıtım kuruluşlarına da büyük bir sorun olmuştu.
İdeolojik, politik, örgütsel duruş ve yaptığı çağrışımlarla bileğimizi bükemeyenler, içimizdeki çürük insan malzemesinin önüne beş paralık kariyer tutkularını satın alma yöntemleriyle kimi "olanak-bulanak"lar sundu. Bu yöntemi Devrimci Aile Kolektifimizin içine kadar taşıdılar.
Çürük insan malzemesini burada da bulmada gecikmediler. Kuşatılmıştık, içimizden vuruyordu eloğulları bizleri. Devrimci diplomasi yerine "puştluğun diplomasisi" hâkimdi Bab-ı Ali'ye...
"İlerlemeci" bay ve bayanların binbir türlü spekülasyona, idealizas- yon ve mistifikasyona başvurup cenahına kattığı insanlarımızın siyasî, ahlâkî, ruhsal, bedensel kimyasını bozdular. Fakat Kolektifimizin düşünce ve davranış çizgisinden-kadrolarımızdan, öznelerimizden birşey koparamadılar. Çürük insan malzemesi arınmamızı da sağlamıştı. Sel gitmiş kum kalmıştı.
Kolektifimizin gerekli bir Araç ve Kurum disipliniyle sürekliliğini koruyor oluşu, inat, ısrar, iş ve emek sevgisi, özveri ve çalışkanlık sağlı "sol"lu binbir "sinsi kuşatma", yok sayma ve spekülasyonu boşa çıkarmaya yetiyordu. Öyle de oldu.
Üniversite okumuş yarım-aydınların başını çektiği ideolojik, politik, örgütsel duruşların sosyal-pratiği çok büyük acı ve kayıplara neden olmuş, iddialarını hayat ve mücadele reddetmiş, doğrulamamıştı. Kolektifimizin arkasında durduğu ve senteze kavuşturulmaya aday tezleri, Marksizm'in özümlenmesi sürecine bağlı olarak, ete kemiğe bürünmeye başlamıştı. Burjuva ve küçükburjuva "sol"ların Devrimci ve Marksist Kadroların tuttuğu hatları uzun boylu kuşatması mümkün değildi. 'Çok şükür' bu da doğrulandı.
Kolektifimizin kadroları sabırlı, tutarlı, sürekli ve dengeli konumlarıyla işlevsel olmaya devam ediyordu. Pratik-yeniden üretim yöntemimiz de sınanıyordu.
Yeri bir daha doldurulamayacak kadrolarımızı arkadan çevirip vurdular. Yayın Kurulumuzdan işçi Orhan Kaplan'ımızı katlederek kitle bağımızı kesmeye çalıştılar. Meçhûl adamları içimize sokmaya çalıştılar. Çevremizi, aramızdaki sallantılı insan malzemesini çeşitli vaadlerle boşaltmayı denediler. Yaktılar, yıktılar, kundakladılar. Maddî, manevî, moral açılardan onulmaz "hatıra"lar bıraktılar. Hukukî, cezaî, keyfî, fiilî infazlara başvurdular. Sıkıyönetimler, DGM'ler ve öteki mahkemelerin baskısını üzerimizden hiçbir dönem eksik etmediler. Yargısız, baskısız geçen bir günümüzü bile hatırlamıyoruz.
Bütün bunlar üretimden, fabrikadan, sokaktan geliyor olmanın birer "ödülü"ydü! Proleter Devrimci bir hattı tutmak, gerekli bir mevziye yerleşmek, sistemi, burjuva ve küçükburjuva "sol"ları karşıya almak öyle kolay mıydı? Asla yakınmadık. Üretim faaliyetinden kopmadık. Proleter Devrimci bir damarın kurutulamayacağının örneğini verdik. Devrimci ve Marksist Kadrolara asla zarar vermedik. İşçi sınıfına bir Kurum armağan etmenin sevdasını ve mutluluğunu paylaştık. Bireyci, ben- merkezci, ahlâksız, kimliksiz, kişiliksiz, kariyerist ve avantürye takımını içimize sokmadık. Buna özen gösterdik.
1993'ün Temmuzunu konu ederken bunları özetlememizin elbette haklı nedeni vardı.
Sivas'daki festivale katılmamamızı isteyenler Aziz Nesin'i araya koyarak görüşlerini "tebliğ" etmişlerdi. Aziz Nesin 15/16 Haziran Hareketini "anarşist bir hareket, TİP'in demokratik yoldan TBMM'ye gidişini provoke eden bir hareket, sendikacılığın gelişmesini baltalayan bir hareket^)" olarak görüyordu ve bunu açıkça dile getiriyordu. Yüzümüze karşı açıkça bu görüşlerini ifade ederken kurmuş olduğu Vakıf için 15/16 Haziran'ı konu alan kitabımızın armağan edilmesini de talep ediyordu! Elbette hak ettiği cevabı vermekten geri durmamıştık.
Aziz Nesin'in Sivas Festivaline katılmamız için öne sürülmesine ne gerek vardı? Çünkü Kolektifimizin ve benim böyle bir çağrıya peşinen ve de haklı gerekçelerimizle karşı çıktığımızı cümle âlem biliyordu. Anlayana şunları söylemiştik. Ayrıca, uyarımızı yapmıştık: "Şu ortamda Sivas' da Sol cenahımızın katılımıyla yapılacak festival gibi bir etkinliğin güvencesini sağlayacak örgütsel koruyuculuğumuz yok denecek düzeydedir. Sivaslı ilerici, demokrat ve devrimci güçler dağınık ve zayıftır. Alevi canlar sağlı "sol"lu burjuva partilerinin, kara gericiliğin, faşizmin kuşatması altındadır. Çoğu da ekmeğini kazanmak için Sivas'ı terketmiştir. Sivas'lı canlar İstanbul varoşlarındadır, Avrupa'dadır. Sivas kara gerici, ırkçı ve faşist güçlerin kuşatması altındadır. Örgütsel güvencesi alınmamış böyle bir festivale, hele AP-SHP gibi çürük bir koalisyonun güvencesiyle gidilmesini doğru bulmuyoruz. Bu nedenlerle de katılmayı düşünmüyoruz."
Asım Bezirci ise, hem bu gerekçelerimize hem de izlediğimiz yayın faaliyetine karşı çıkıyor ve ille bu festivale katılmamız için âdeta bizi zorluyordu. Gerekçeleri şöyleydi: "Festivallerde yoksunuz. İmza günü yapmıyorsunuz, kitap imzalamaya karşı çıkıyorsunuz. Gazetelere ilân verip sesinizi duyuramıyorsunuz. Tiyatro, sinema ve edebiyat etkinliklerine katılmıyorsunuz. İlerici yazarların telif eserlerine (şiir, öykü, roman, vb. ) yayınlarınızda yer vermiyorsunuz. Telif hakkı ödemiyor- sunuz. Yabancı dil bilmiyorsunuz. Yurtdışı neşriyatını takip edemiyorsunuz. DİSK'i, T. Yazarlar Sendikasını, Harici Büro'yu karşıya alıyorsunuz. Barış Derneği'ni eleştiriyorsunuz. Yanlış yapıyorsunuz. Hele bir açılın, örgütlerin arasına katılın, insan içine girin. Kabuğunuzu bir kırın, bakın o zaman çok şey değişecektir, vb."
Asım Bezirci, 1944-1948 ders yılında Erzurum Erkek Lisesi'nde ağabeylerim Avni Öztürk (Memedoğlu) ve H. Hilmi Öztürk'ün okul arkadaşıydı. Fethi Naci, Asım Bezirci de Hilmi ağabeyim gibi leyli meccani (yatılı) okuyorlardı Erzurum Erkek Lisesini. O dönem ben de Erzurum Erkek Sanat Enstitüsü öğrencisiydim. Asım Bezirci ağabeylerimle bizim eve gelir, yemek yer, bazen de bizde kalırdı. O'nunla düşünsel yakınlık dışında bu türden bir yakın dostluğumuz da vardı. Esat Adil Müstecaplıoğlu'nun TSP ile I. TİP'deki siyasî faaliyetini, CHP bakanlarından Cemil Sait Barlas'ın Pazar Postası gazetesine müstear isimlerle yazı yazışını, yukarıda andığı örgütlerle ilişkisini, Barış Derneği sanığı olarak yargılanışını bütün ayrıntılarıyla biliyorum. Ayrıca, Nâzım'ın şiirlerini tecimsel kaygılarla, savcı gibi ayıklayarak yayınlamasını şiddetle eleştiren Harici Büro'nun elindeki Bizim Radyo'da O'nun hakkında yapılan ağır suçlamalarla dolu yayınlarından da haberliydik. Bu yayınların içeriğini ve üslubunu tekrar etmek istemiyorum. Zehir zemberek bir yayındı. Bazı haklılıkları da içeriyordu. "Bu yayınlara ne diyorsun Asım Abi?" diye sorduğumuzda kendisini savunamıyordu. Üzgündü. Yumuşak, efendi, çekingen, halim selim bir yaradılışı vardı. Bizim gibi kavga adamı değildi. Derken, Uğur Mumcu ve Vedat Türkali ile birlikte Moskova'da düzenlenen bir festivale davet edildi Asım Bezirci... Festivale gittiler. U. Mumcu, "TKP" ile CHP'nin hayali kurulan "Ulusal Demokratik Cephe" (UDC)'nin distribütörlüğüne; V. Türkali Türkiye'de kalan TKP'nin Devrimci Kanadından Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın siyasî arkadaşlığını terkederek İ. Bilen'in yandaşlığına; A. Bezirci'nin de vukuatı üstüne bir çizik çekilerek affedilmesine tanık olacaktık!
V. Türkali ve A. Bezirci "ilerlemeci"lerin denetimindeki T. Yazarlar Sendikası ile Barış Derneği'nde aktif görevler yüklenirken, U. Mum- cu'da politikada yaşamını riske edecek, başından büyük işlere soyunacak ve nihayetinde noktalayacaktı.
Kimilerinin siyasî vukuatındaki zikzagları görünce: "Yumurtaya can veren Allahım, sen nelere kadirsin" diyorduk, gülümseyerek... "İlerlemeciler" birer turizm şirketi gibi çalışıyor ve bir "Moskova festivali" davetiyle kimilerini yanlarına çekip örgütleyebiliyordu! "Kabeyi ziyaret" edenlerin ilk işi de Kolektifimize ve bana karşı tavır alarak borçlarını eda ediyordu!
Asım Bezirci, bu yeni siyasî seçimini haklı çıkarmak için hakkımızda yapılan spekülasyonu bize karşı "silah" olarak kullanıyordu. "Senin için (mışlı geçmiş ile dili geçmişlerle soslanmış) şöyle diyorlar... böyle diyorlar..." gibi saçmalıklara başvuruyordu. Bunları bizlere spekülasyon ve kullanılan insan malzemesi aracılığıyla iletiyorlar, fakat yazıya dökemiyorlardı. Kendisiyle ağır bir tartışma yapmıştık. Bu yüzden de konuşmuyorduk, 12 Eylül'de Barış Derneği sanıklarıyla tutuksuz yargılandıkları bir gün bendeniz de tutuklu ve kelepçeli getirildiğim Selimiye Kışlası'ndaki bir duruşmada, kapıda karşılaşmıştık. "Barıştılar benim gibi bir tutuklu ile selamlaşmadan bile sakınıyorlardı. Oysa hepsini tanıyordum, Faşizm hepsinin süngüsünü düşürmüştü. Hareketin yükseldiği dönemlerde de bu insanların bizlerle araları yoktu, faşizmin karşıya aldığı koşullarda da devrimcilerle göz göze gelmemeye özel bir özen gösteriyorlardı.
Asım Bezirci ile 12 Eylül faşizminin perdesi azıcık aralanınca yeniden konuşmuştuk. Kendisini ben aramıştım. Yarım ağız dahi olsa "ilerlemeci"leri eleştiriyordu. Sivas Katliamından sonra cenaze törenine katıldık. Bu satırlarda dile getirilenlerin yaşayan tanıkları olduğu için (ölümünden sonra dahi olsa), yazılmasında bir sakınca görmedim.
Sivas Festivaline katılmamız için ileri sürdüğü "gerekçelerin" tamamını telif çalışmalarımızda cevaplamıştık. Burada tekrar edilmesini doğru bulmuyorum. Çünkü yazımızın ana fikri Sivas'a hangi disiplin ve güvencelerle gidilip gidilmeyişi üzerinedir.
Sivas katliamından kıl payı kurtulup gelen bir yazar bizlerin hangi gerekçelerle Festivale katılmayışımıza hak verdiğine tanık olmuştuk. Sivas Katliamı karşısında, bu türden etkinliklerin nasıl düzenlenmesi gerektiğine ilişkin Devrimci ve Marksist Kadroların ötedenberi yapageldiği eleştiri, uyarı ve önerileri bir tek kişinin dahi teslim edişine sevinmiştik.
Şimdi Temmuz'un 2006'sında Munzur Festivali'nin 6.'sını gerçekleştiriyorduk. Dersim'deydik. Devrimci ve demokrat insanlarımız bu bölgede kitle çalışmaları yapmıştı. Dersim'in tarihinde ve her karış toprağında insanımızın teri ve kanı vardı. Sistemin baskı ve terörü burada da hâkimiyetini sürdürüyordu. Kızılbaş, Alevi-Bektaşi inanç, kültür ve geleneği burada yeni nitelikler kazanmaya adaydı. Kara gerici, ırkçı ve faşist güçler Dersim'de sistemin koruyuculuğunda dahi çimlenemiyordu. Bizler de işte bu türden düşünce ve güvencelerle Dersim'deydik. Namluların insanlarımızın-canlarımızın burnuna yöneltildiği koşullarda festivale katılmıştık. Katılanlar doğrudan demokrasi haklarını kendi güçleriyle kullanarak buraya gelmişti. Devrimci ve Marksist her birim, yürekli, korkusuz, militan ve özveriliydi. Munzur Festivali'nde ne yapacağını biliyordu. Birlikte olmanın, birlikte ortak iş yapmanın, birlikte deneyim aktarımında bulunmanın, birlikte öğrenmenin, birlikte yürümenin basit, sıradan fakat anlamlı pratiklerini gerçekleştiriyorlardı. Sistem yerli halkı bu etkinlikler üzerine kışkırtamıyordu. Ancak, tekelci-militarist-polis yöntemleriyle devrimci aktiviteleri kuşatmak istiyordu. Sivas Katliamından çıkartılan ders ve sonuçlarla Anadolu'nun her yerinde etkinlikler düzenlenebilir. Erzurum, Konya, Kayseri, Trabzon ve Yozgat gibi illeri kara gerici, ırkçı ve faşist milislerin kuşatmasından kurtarmanın yol ve yöntemleri vardır. Faşist- faşizan baskı ve terörü geri adım attırmak ve de aşmak bizim elimizdedir. Devrimci ve Marksist Kadroların ileri ve anlamlı bir adım atma şartına bağlı olarak sosyal muhalefet dinamiklerinin talepleriyle iki adım sıçrama yapacağını bu vesileyle bir kere daha söylemeliyiz. Evet Türkiye'nin gündemini yarım saatte değiştirmek bizim elimizdedir. Trabzon'da linç yapmaya soyundukları yerde II. TTKKyt gerçekleştirmek, içerideki ve dışarıdaki hapishanelerde tecridi bir "yaşam şekli" olarak dayatanların baskı, sömürü ve terörünü kırmak bizim elimizdedir. Bizler davranmada ikircimlik gösterirsek, ya da doğru tahlil yapma yetilerimizi kaybedersek eloğullarının sahte birlik çağrılarıyla birlikçi programlarımızı, plân ve projelerimizi piçleştirmek için işbaşı yapacağını unutmayalım.
(Devam Edecek)
