Toplumsal Durum ve Siyasî Zeminde Değişim / Hava Döndü

Babür Pınar

10 Kasım 2009 tarihinde TBMM de; CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in, Dersim katliamının zorunlu gerçekleştirildiğini ve devletin bekası için bu tür katliamların yapılacağını ima eden açıklaması, “demokrasi” yanlısı çevrelerden büyük tepki aldı. Bu tepkilerin doğruluğunu kabul etmenin yanısıra; meselenin diğer yönünü açıklamak son derece önemlidir. Sorunun tam anlaşılması için, eksik veri bırakmamak gerekiyor. Öncelikle bu açıklamanın, yalnızca Onur Öymen'in kişisel düşüncesini yansıtmadığı görülmelidir. Bu söylem, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yönetici kadrosunun genel fikrinin yansımasıdır. Zaman zaman, bu tür açıklamalar, burjuva “sol” parti yöneticileri tarafından yapılmakla birlikte, Açıklamanın “kişiye özel” olduğu ve partiyi bağlamadığı söylenerek sorunun gerçek yüzünün üzeri örtüldü. Burjuva “sol” partilerin yapısal vasfının halktan gizlenmesi için özel gayret gösterildi. Aslına bakarsanız, Bu tür açıklamaları yapan siyasî kadrolar, fikirlerinde “samimidirler.” Çünkü bu açıklamalar, CHP'nin ve benzeri partilerin yapısal vasfına bağlı temel fikrin dışa vurumudur.

Onur Öymen'in “Dersim katliamı” konusundaki bu yaklaşımına, bir gün sonra Kemal Kılıçdaroğlu'nun karşı çıkışı ile kafalar bir anlığına karıştı, ama anında; parti yönetiminden gelen karşı tepki, Kılıçdaroğlu'na partisinin temel çizgilerini belletti ve bellediği parti ilkesine ters düşmemek adına kendinden umulmayan bir çeviklikle söylediklerinden çark etti. Kemal Kılıçdaroğlu, birçok sorunda da aynı tavrı sürdürmesi ile, yaratılmak istenen imajın aksine “umut kırıcı” oldu. Ancak, Mayıs ayı içerisinde (2010), Deniz Baykal, “kaderine kırgın“ duruma gelmesini sağlayan olayların baskısı altında, parti başkanlığını, “geri dönmek umuduyla” bırakmak zorunda kaldı. Kaderin “umut adamına” fırsat olarak sunduğu bu beklenmeyen(!) olaydan sonra, bir hafta içerisinde gerçekleşen “keskin dönüş” ile Kılıçdaroğlu parti başkanlığına seçildi. Tarihin fırsat tanıdığı bu “sakin adamın” kurtlar sofrasına yeni nizam sağlamak için, CHP'nin başına geçmesi ile birlikte CHP'nin “halkın kurtuluşu” çizgisine gelebileceği kuruntusu; yeniden, bazı sosyalist çevrelerin ve bireylerin söylevlerinin süsü oldu. 

Burjuva “Sol” Partinin “Halkçılık”  Pratiği 

Unutmamak gerekir ki; CHP'nin temel ilkelerinden ikisi “devletçilik” ve “milliyetçiliktir”. Bir partinin ilkesi, o partinin vasfı konusunda ipucu verir. Dolayısıyla ilkesine bağlı bir partinin, “Devletin bekası için, gerekli görüldüğü zaman,  her eylem zorunlu ve mubahtır; Türk ulusal egemenliğini tehlikeye sokacak her toplumsal girişimin bastırılması normal ve meşrudur.” söylemi şaşırtıcı değildir. Partinin söylemi ilkesinin teyididir. CHP'nin bu çizgiden vazgeçmesi için partinin ilkeleri olan “devletçilik” ve “milliyetçilik” maddelerini silmek gerekir. Peki, CHP bu silme işlemini gerçekleştirirse; TC'nin kurucu partisi olduğu iddiasını sürdürebilir mi? Kurucu ve cumhuriyetin sahibi parti kimliğinden vazgeçmek, doğrudan CHP'nin kendini inkâr etmesi demektir ki; CHP, bu sınıfsal intihar eylemini gerçekleştiremez.  O halde sorun; CHP'nin siyasî kimliğinin anlaşılması konusunda yaşanan bilinç bulanıklığının giderilmesidir. 

Burjuva sol partinin sınıf vasfını kavramayanların; yeni liderle birlikte partinin değişebileceğini sanması sık rastlanan bir durumdur. Türkiye'de bu durum çok yaşandı ve her seferinde, burjuva sol partinin “halkçılığının” pratik gerçeklik olmasını umut eden unsurlar hüsrana uğradı. Bırakın Kılıçdaroğlu gibi bir burjuva sol siyasetçiyi; komünist ya da kendini Marksist olarak gören birçok ideolog dahi burjuva sol partinin başına geçse, ya da daha ötesi “yönetimini ele geçirse”; CHP gibi partilerin sınıf karakterini ve karakterine uygun yapısal vasfını değiştiremez. Bu gerçekliği anlamak için;  CHP'nin sınıfsal vasfını kavramayarak, bu partide “halk adına” yer alan ve bu partiyi dönüştürebileceğini sanan “eski sosyalist” binlerce siyasî oyuncunun, bugün, CHP içerisinde gerçekleşen “politik ayak oyunlarında” nasıl “değişimci” rol aldığını görmek yeterlidir. Kılıçdaroğlu'nun “kurtlar sofrasında” nizam sağlayacak “kurtarıcı lider” olmasıyla, CHP'nin gerçek anlamda “emekçilerden yana” politik bir yapıya kavuşabileceği kuruntusuna sahip bayların; sınıfsal bir analiz yapamasalar da, durumu anlamak için;  Kılıçdaroğlu'nun benzetildiği; Obama, Gandi, Ecevit ya da W. Brant’ın sınıf karakterini görmeleri dahi yeterlidir.

CHP'nin burjuva sol parti olarak köklü değişime gitmeyeceği, K. Kılıçdaroğlu'nun sözünü ettiği “devrimciliğin”, “halkçılığın” parti bayrağında bir simge olarak yer aldığı ve toplumsal ilişkilerde bu ilkelerin gerçekleştirilemez olduğu; gerektiği zaman hamasi söylevlerde kullanılmak üzere, burjuva cumhuriyet müzesine kaldırıldığı açıktır. CHP'nin yeni dönemde, burjuva özü asıl kalmak şartıyla, sınıf savaşımının alacağı boyuta göre değişim geçireceği görülmelidir.

“İktidar yolunun”, TÜSİAD ve “kurulu düzen”den geçtiğine inanılan bu ülkede, bir adamın çıkıp iktidar yürüyüşünü merkez'den çok uzaklarda, köylerde, maden ocaklarında, merdiven altı atelyelerde ve yoksullarda arayacağını ilan etmesi herkesi şaşırttı. CHP delegesini bile...CHP kurultaylarında alışılagelen “laiklik” ve “Devlet elden gidiyor” söylemi yoktu dün. Bu iyi. Kılıçdaroğlu onun yerine dün “Yoksulların, işçilerin haklarını korumak için geliyoruz” dedi. “Bu düzeni yıkacağız” dedi. “Beraber kazanacağız, hakça bölüşeceğiz” dedi. “Halkın devrimcisi olacağız” Ve Türk solunun en damardan sloganıyla “Faşizme geçit vermeyeceğiz” dedi. Biz Gandi'den “müfettişizm” beklerken, o basbayağı sosyalizm tarif etti.”1

Bu türden politik görüşlerle, burjuva milliyetçiliğini, devletçiliği ve burjuva halkçılığı, sosyalizm olarak sunan burjuva köşe yazarlarının yanı sıra; CHP'deki yönetim değişiminin, asıl olarak burjuva hegemonyasının rengini değil de “halkın kurtuluşu” rengini taşıdığını söyleyen ideologların söylemlerine karşı durmak; emekçilerin akıl tutulmasını önlemek için gereklidir.

Ülkemizin somut toplumsal durumundan hareketle nesnel olguların doğru analizine dayalı olarak burjuva partilerin sınıfsal niteliğinin doğru saptanması; devrimci sosyalist hareketin politik/taktik ilerlemesi açısından gereklidir. CHP'de lider ya da yönetim değişimi, “hamamın değişmesini” sağlamaz, ancak “hamam tasının” değişmesini sağlayabilir. “Tasın değişmesinin” “emeğin kurtuluşu” açısından önemli bir şey ifade etmediği açıktır. Ancak, emekçi sınıfların eğilimlerinin değişmesine sıkı sıkıya bağlı olması nedeniyle; bu tür siyasî gelişmelerin, kendi zemini olan toplumsal iklim değişiminin ivmesini etkileyeceğini görmek son derece önemlidir. Bu siyasî durum, aynı zamanda, devrimci sosyalist harekete, önemli siyasî veriler ve ipuçları da sundu. Kuşkusuz siyasî değişimin gerçekleşmesinin; asıl olarak emekçilerin ayağa kalkışı nedeniyle toplumsal havanın değişimine bağlı olduğunu görmek istemeyen ve işin bu yanını gölgelemeye çalışan hükümet yanlısı medyanın tavrı anlaşılabilir. Bu yeni bir durum değil; ancak gelişmelerin “sol” içerisinde yer alan bazı grupların sınıfsal içyüzünü de açığa çıkarması dönemsel, yeni bir durumdur. Taraf gazetesi gibi, hükümet yanlısı olmadığını ve “demokrasi yanlısı” olduğunu iddia eden yayın kuruluşlarının, utangaç bir şekilde burjuva hükümetin yoldaşı olduğu, gerçekleşen siyasî duruma ilişkin aldığı tavırla ortaya çıktı. Liberalizminin ne anlama geldiği; emekçilerin devrimci hareketine ve Kürt halkının özgürlük mücadelesine ilişkin görüşlerinin ne olduğu, ifade özgürlüğünden ne anladıkları örtü kaldırılınca açık seçik belli oldu.

Burjuva liberal sol gruplar, AKP hükümetinin utangaç sözcüsü olma görevini yerine getirirken; CHP'nin “burjuva sol olmadığı” iddialarını “özel önemle” vurgulamak gereksinimi duyuyorlar. CHP'nin eski yöneticilerinin ve yeni seçilen yöneticilerinin de “Ergenekon ile ilişkili olduğunu”, bir savcı edasıyla iddia ediyorlar. Kontrgerilla (Ergenekon) türü örgütlerin, burjuva devletin yan örgütleri olduğu ve dolayısıyla devletle ilişkisi ölçüsünde, burjuva partilerin de bu tür örgütlerle bağının olacağı bir gerçekliktir. Kontrgerilla türü örgütlerle “bazı” partilerin ilişkisi olabileceği ve “bazı” partilerin ilişkisinin olmayacağı kanısını güçlendiren bir yaklaşım, bu tür örgütlerin her burjuva parti ve kurumla ilişkisi olduğu gerçekliğini örter. Bu türden bir saptamayı yapan ve siyasî havanın değişimini, devletin organları arasındaki çatışmaya bağlayan yaklaşımın sosyalist perspektifle ilgisi yoktur. Asıl olarak, kapitalist sistemdeki bir değişimin gerçekleşmesi için, burjuva fraksiyonların çatışmasına bel bağlayan ve toplumsal dönüşümlerin bütününde, işçi sınıfının tarihsel figür olduğunu yadsıyan burjuva liberal bireylerin, Marksist oldukları iddiası bir palavradır. Bu iddia, liberal burjuva sol hareketin “sol” gösterip sağ vurma taktiğidir.

Taraf gazetesinin freni tutmuyor ve Kürt özgürlük hareketini de 'Ergenekon'la ilişkilendirmeyi, en etkili yıpratıcı yöntem olarak kullanıp, bir taşla iki kuş vurmak istiyor. İddiasını, tek bir belgeyle kanıtlayamasa da sürdürüyor. Tüm bu iddialar ve söylem; devletle kopuş sürecinde olan Kürt halkını, PKK'den uzaklaştırarak, burjuva iktidara taraf olmak içindir. AKP ile tam bir dayanışma, birlik ve beraberlik içinde ve canhıraş bir çabayla yürütülen bu kampanya; reformist, konformist, rahatına düşkün sosyalist çevrelerin kulaklarına çok hoş geliyor. Kürt halkının kazanımlarını sağlamanın yolunu açan ulusal kurtuluş hareketi, zor araçlarından vazgeçtiği anda; teslimiyetin yolunun açılacağı ve Kürt halkının gevşetilen kölelik zincirlerinin yeniden sıkılacağı açıktır. Taraf gazetesinin tüm yazarlarının, Kürt halkının köleliğinin bir biçimde sürmesini istediği ve bu istence sahip burjuva liberallerin asıl amacı ve neye  “taraf” olduğu, iyi anlaşılmalıdır.

Taraf” gazetesi, ilk kuruluş günlerinden itibaren, burjuva liberal cephede yer aldı. Burjuvazinin fraksiyonları arasındaki kavgada, birilerinin sunduğu olanaklar ölçüsünde (tiraj desteği ve reklam vererek gelir sağlama) ve bu olanaklarla belirlenen sınırlar içerisinde Tarafın sözcüleri, burjuva düzenin ekmeğine yağ sürerek gerçek anlamda taraftar oldu. Taraf içerisinde, burjuva düzenin belli aygıtlarına vuruyor görünen sözde “sosyalist sol” yazarların işçi sınıfının kurtuluşu ve Kürt halkının özgürlük sorunu ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Kapitalist sistemin bekası için; avcılığa soyunan “Taraf” yazarları, bu yükümlülüğü yerine getirirken kaçınılmaz olarak tökezliyorlar ve açık veriyorlar. Taraf yazarı Önder Aytaç 18 Haziran 2010 tarihinde, Küre TV'de şöyle diyor: “Öcalan madem elinizde, alırsınız karşınıza, dersiniz ki, 'eğer Türkiye'de bir ay içerisinde bir yaprak kımıldarsa, bu terörü bitirmezsen, seni idam ederim, seni asarım… Bakın bakalım bu olayların hepsi bitiyor mu? Bitmiyor mu? O zaman alır asarsınız, öldürürsünüz. O zaman geleceği kurtarabilirsiniz.” Kuşkusuz meselenin üzerini örtmek için, Taraf gazetesi editörü diyebilir ki; “yazarımızın gazete dışında söyledikleri bizi ilgilendirmez.” Ancak gazete üstü örtülü bir dille Kürt halkını “ulusal özgürlük hareketine” karşı durmaya çağırırken, aynı gazetede yazan Emre Uslu da; PKK'yi “sınır dışına” çıkartma konusunda bir öneri sunuyor ve kendine ayrılan gazete mahallinde şöyle yazıyor: “Bu süreçten en fazla yararlanacak kişi de Abdullah Öcalan olur. Karşılıklı kin duygularının törpülenmesiyle onun hapishane koşullarının yumuşatılabilmesi için gereken zemin de doğmuş olur. Yoksa karşılıklı kin yükseltilmeye devam ederse korkarım toplumsal baskı Öcalan'ın asılmasını istemeye kadar gider ve bir noktadan sonra bunun önüne kimse geçemez.” Üstü açık biçimde 'idam etmek' sopasını, Ulusalcı Kürtleri uslandırmak için kullanma tehdidi; 12 Eylül askeri darbe şakşakçısı yazarların “yok etme” önerisine dahi taş çıkartacak cinstendir. Son tahlilde, devlet yanında duran liberal bayların “darbe karşıtlığının” ne tür bir şey olduğu görülüyor. Taraf gazetesinde yer alan reformcu sosyalistlerin özgürlük anlayışı; bu yazarların “Taraf” gazetesinde yer almasına tahammülü içeriyor. Ancak aynı gazete yöneticilerinin, 'İslâmcı' çevrelerin 'tepkisi' yüzünden Sevan Nişanyan'ı 'kapı önüne' koyma tavrına karşı; “sosyalist” yazarların tepkisiz kalması, “düşünce özgürlüğünün” içeriğinin nasıl keyfî doldurulduğunu da gösterdi.

Bu gazetede “PKK devlet gibi hastalıklı bir organizmadır, çünkü insan öldürmeyi olağanlaştırıyor.” diye yazanların; 'idamın' özgürlük hareketine karşı koz olarak kullanılması doğrultusunda çağrılar yapan kişilerle aynı havayı soluyarak yaşamaları ve onlara göz kırpmaları da olağandır. Olağan olmayan, Taraf gazetesi yazarlarının, kapitalizmin tarafı olduğunu açık seçik göstermelerine karşın; hâlâ onlarının sosyalist hareket “tarafında” olduğunun iddia edilmesidir. Kürt özgürlük mücadelesine ve emekçilerin devrimci hareketine karşı olma konusunda, burjuva liberal sol ideologlar ile burjuva ulusalcı sol ideologların ve siyasîlerin nasıl benzeştiğini görmemek aymazlıktır. Taraf gazetesinin “askeri darbeleri” sözde önlemek kaygısıyla, ortaya “büyük laflar” atıp; burjuva hükümetin koruyuculuğunda “demokrasi havarisi” kesilmesi; bazı sosyalist siyasîlerin ve teoricilerin gözünü boyadığı açıktır.

Gerçek şu ki; somut koşullar, küresel ve bölgesel güçlerin durumu ve sınıf mücadelesinin ulaştığı boyutlar; askerî darbelerin yapılmasına olanak tanıyorsa; hiçbir yasal düzenleme ve yasal önlem darbeleri durduramaz. Bu gerçeklik; umudunu kapitalist siyasî sistem içerisinde yapılacak yasal düzenlemelere bağlayan bayların 'anti-darbeci politikalarına' her zaman darbe vurdu. Kuşkusuz kapitalist sistemin ihtiyacı ve burjuva siyasanın uzantısı olarak gerçekleşen bir darbeyi ya da siyasî gerici bir değişimi yasalar ya da düzen içi kurumlar değil; ancak ve ancak emekçi sınıfların mücadelesi durdurabilir. Burjuva liberal solcular ise, işin bu fonksiyonel yanını bırakıp; burjuva fraksiyonların kendi aralarındaki çatışmadan medet umarak ve sözde 'darbe karşıtı' fraksiyonların yanında yer alarak tarafını belirledi. Kuşkusuz bu tavır olağan bir durumun ifadesidir. Çünkü burjuva liberal solcunun, burjuva düzen dışı organize olan emekçiler hareketine ve ezilen halkların özgürlük mücadelesine bel bağlaması mümkün değildir. Siyasî havayı döndüren etkenin emekçilerin isyanı olduğunu, özel bir çabayla görmezden gelmelerinin nedeni de, olguları burjuva sınıf bilinciyle algılamalarıdır. Bu bayların, burjuva liberal sol unvanlarıyla, burjuva hükümetin arka bahçesinde oyuna katılmasına kimsenin diyeceği bir şey olmaz. Ama bir yandan burjuva hükümeti destekliyorken; diğer yandan da bu yandaşlığı “halk” yararı için yaptığını söylüyorsa, bu noktada burjuva liberal solcu bir ideologun, keskin ve şatafatlı 'anti-darbeci' söyleminin; burjuvazinin genel çıkarlarının sürekliliğini sağlama arzusunun örtüsü olduğunu açıklamak devrimci sosyalistlerin görevidir. Anti-militarist olmak, burjuva düzen karşıtı olmak demek değildir. Kaldı ki, burjuva sistemin, sürekli başka uluslara karşı kışkırtıcı oluşu ve yeni pazarlar bulmak için militarizme duyduğu ihtiyaç nedeniyle, kapitalist sistem içerisinde burjuva liberallerin anti-militarist söylemi, söylem olarak kalır ve gerçek anlamda pratik karşılığını bulamaz.  Anti-kapitalist ve proleter devrim yanlısı olmayan grupların 'ant-militarist' olduğunu söylemesinin, gerçeklik dünyasında bir kıymeti yoktur.

Burjuva “Sol” Partiler Sınıf Karakterine Uygun Davranır

Burjuva “sol” partileri, burjuva “sağ” parti olarak nitelendirenlerin; (Ya da çok kullanıldığı biçimiyle “CHP sol parti değildir.” diyenlerin), bu partilerin yönetimlerinin değişmesi ile değişime uğrayarak “sol” parti olduklarına ilişkin iddiaları çocukçadır. Bu yaklaşım, kahve sohbetleri esnasında geçerlidir ve önerme sahiplerinin, bu yaklaşıma dayalı savlarını; teorik yazılarında “derin” bir analize yaslanır gibi açıklamaları abestir. Bu tür kavramların devrimci sosyalizm açısından ideolojik, politik bir değeri yoktur.

Bu noktada, CHP'nin “faşist bir parti olduğu” saptamasının; CHP'nin  “sosyalizm”  çizgisine vardığını iddia eden saptamalar gibi, bilinç bulanıklığı yaratacağı açıktır. Burjuva bir parti olarak CHP'nin sol parti oluşu; burjuva sistemin bekası için yapılması gerekenlere ilişkin amaç ve yönteminin burjuva sağ partilere göre farklı olduğunu ifade eder. Ya yoksa, bu partilerin kendilerini tanımlamak için kullandıkları “sosyal” ve “demokrat” niteliklere sahip olmaları mümkün değildir. En demokratik burjuva devletlerde dahi, burjuva sol partilerin “demokrat” ve “sosyal” olduklarına ilişkin söylemleri kağıt üzerinde yazılı olarak kalır. Toplumsal pratik içerisinde bu partiler ne sosyaldir ne de demokrat. Burjuva sistemin çıkarlarını savunmakla yükümlü partilerin, pratik anlamda, tüm toplum için, sosyal ya da demokrat olması, sınıfsal parti olmaları nedeniyle mümkün değildir. Burjuva sol partiler burjuvalar için “sosyal” ve “demokrat” partilerdir. Burjuva partilere ilişkin tanım ve kavramların rastgele kullanılmasının; işçi sınıfının “nesnel durumu” kavrama yetisinin geriletilmesinde, önemli ideolojik rolünün olacağı da görülmelidir. Bir burjuva “sol” partinin, faşist parti olarak nitelendirilmesi, bu nitelemeyi yapan sosyalist siyasîleri, diğerlerinden daha keskin ve daha fazla “burjuva düzen karşıtı” yapmaz. Ama bu somut durumu anlamama hâli, sosyalist hareketi afaki söylemlere ve taktiklere başvurmaya sürükler.

Burjuva sol parti ile burjuva sağ partilerin bir ve aynı olduklarından söz ederek bu partilerden birinin hükümet oluşunun toplumsal durum açısından bir değişikliğin işareti olmadığını söylemek, sosyalist çocukluk hastalığıdır. Farklı burjuva partilerin hükümet oluşu, en azından toplumsal iklim hakkında bilgi verir. Bir burjuva sol partinin, halk nezdinde itibar kazanması; kendi adının parlatılması ve kapitalist sistemin çıkarı içinde olsa; değişimin, halk lehinde bir iklimin varoluşu ve sonucu olduğunu işaret eder. Burjuva partilerin hükümet olmalarını sağlayan toplumsal iklimin, aynı zamanda işçi sınıfının eylem tarzını ve örgütlenmesini de etkilediği açıktır. Bu nesnel gerçeklik inkâr edilerek, işçi sınıfının devrimci teorisinin pratiğe ışık tutması sağlanamaz. Burjuva sağ ve “sol” partilerin hepsini aynı kefe içerisinde değerlendiren ve onların çatışmasının, işçi sınıfının politik eylemi üzerindeki etkisini kavramayan ve egemen sınıfın iç çatışmalarının devrim açısından ne anlama geldiğini anlamakta zorluk çeken bireylerin, işçi sınıfı devrimini düşünme ve örgütleme konusunda ciddî olduğu söylenemez.

Halkın var olan burjuva hükümetten uzaklaşması ve burjuva düzen dışı olmasa da; burjuvazinin emekçileri darmadağın eden uygulamalarından bıkarak yeni arayışlar içerisine girmesi ve bu arayışlarında “sol çizgide” olması; İşçi Sınıfı Partileri için hayatî önem taşır. Kuşkusuz halkın umut ve arayışına, burjuva sol partideki değişim karşılık geliyorsa ve halk o tarafa yöneliyorsa, bu önemli bir durumdur. Bu durumda, küçükburjuva devrimcilerinin, halkın yönelimini, burjuva sol partiye küfrederek yok edeceklerini sanmaları önemli bir yanılgıdır. Yapılması gereken şey politik iklimdeki bu değişimi; işçi sınıfının devrimi lehine değerlendirmektir. Ancak süreci değerlendirme gücünden ve yeteneğinden yoksunsa, kabahati başkalarına yüklemek sosyalist partileri aklamaz.  Halkın muhalefetini örgütleyecek Devrimci Komünist bir Sınıf Partisi'nin yokluğu nedeniyle, halkın yöneliminin sosyalizm açısından “olumsuz” oluşunun acısını; burjuva sol partiye lanetler okuyarak dindirmek isteyenler, ancak kendilerini aldatırlar. Siyasî gericilik eğiliminin ve burjuva devletin daha baskıcı bir karakterde olduğu toplumsal iklimin; işçilerin devletin gerçek yüzünü görmesini ve eyleme yönelmesini sağladığı iddiası, küçükburjuvaziye ait bir yanılsamadır. Bu yanılsama, k.burjuva devrimci birey ve grupları devletin daha baskıcı olmasını alttan alta istemeğe kadar sürükler. Bu anlamda devletin yapısını etkileyecek demokratik bir esinti, bu gruplarca istenilir bir durum olmaktan çıkar. K.burjuva birey ve grupların, toplumsal havanın “burjuva demokrasisi” yönünde bir dönüşüme yol açmasından rahatsız olması kaçınılmaz gerçekleşir.

Toplumsal koşulların ve çatışan güçler dengesinin değişimine sıkı sıkıya bağlı gerçekleşen herhangi bir burjuva partideki ya da siyasal sistemdeki bir değişimi “birilerinin ülke siyasasını dizayn etmesi” şeklinde algılamak; sosyal olguların ortaya çıkışının veya değişiminin, o ülkede ve küresel satıhta sınıflar arası çatışmanın o anki durumuna doğrudan bağlı olduğu gerçeğini inkâr etmektir. Burjuva partilerin, özellikle de burjuva sol partilerin yürüyüşünün, emekçilerin savaşım durumuyla yakından ilgili olduğunu ve halkın, burjuva hegemonyası ile çatışma hâlinin burjuva sol partilerin stratejilerini ve politikalarını nasıl derinden etkilediğini görmeyenlerin; toplumsal değişimleri, gerileme ve ilerleme hareketlerini “komplo” teorileriyle açıklamaları kaçınılmazdır. Bu tavır; işçi sınıfının kendiliğinden de olsa sesini yükseltmesinin ve hükümetin uygulamalarından hoşnutsuz olan emekçilerin ayağa kalkmasının, siyasî zemini nasıl sarstığını görmezden gelmektir.  Tüm toplumsal olguların varoluş ve yok oluşunun, burjuvazinin istem ve hedeflerine bağlı olduğu saptamasının; insanların, onlara tanrının yazdığı kaderden başka bir kaderi izleyemeyeceklerini savunan görüşten farkı yoktur.  Bu yaklaşım; işçi sınıfının ve ezilen halkların bölgesel ve küresel çelişkisinin ve çatışmasının tarihe yön veren gerçeklik olduğunu reddeden burjuva ideologlara ve siyasîlere aittir. Toplumsal ve siyasî olguların değişiminin tümü olan insanlık tarihi; burjuva baylar için, “Kahramanların, önderlerin ve kurumların yön verdiği olaylar zinciridir. Toplumsal olgulardaki değişimler belli iradeler tarafından dizayn edilir.” Bu savı sahiplenen ideologlara göre, “gökyüzündeki tanrılar(!) nasıl kainatı dizayn ediyorsa; toplumları da belli birey ve kurumlar dizayn eder.” Eğer bu sav doğru olsaydı; belli merkezlerde belli kurumların hazırladığı projeye bağlı olarak, “o kudretli elin” işaret ettiği partiler hükümet olurlardı. Emekçi sınıfların da, siyasî partilerin hükümet olması ya da sistemde bir değişimin gerçekleşmesi konusunda bir etkileri olmayacağı için; oturup kendilerine biçilen yazgının gerçekleşmesini beklerlerdi. Ama öyle değil, herhangi bir toplumsal durum karşısında, emekçilerin herhangi bir aktif tutumu ve hatta eylemsizliği de, toplumsal durumun şekillenmesinde rol oynar. Ülke ve dünya tarihi; belli kurumlar tarafından yapılan toplumsal mühendislik projelerinin ve bu kurumlarca işaret edilen ancak halk ile egemen sınıflar arasındaki çatışmanın o anki durumunun onayını almakta başarısız olduğu için hükümet olamayan partilerin enkazıyla doludur. Bu gerçekliği görmeyi beceremeyenlerin; toplumsal değişimler esnasında etkin rol alamayan siyasîler ve ideologlar olduğu görülmelidir. Sınıf mücadelesinin, tarihin yönünü çizdiğine ilişkin gerçeği inkâr eden kapitalist ideologların yaklaşımları ile aynı yaklaşımı üstü kapalı dillendiren “sosyalistlerin”, işçi sınıfı devrimine ilişkin sözlerinden kuşku duymak gerekir.

Burjuva sol partinin, kapitalist sistemin saldırılarından muzdarip olan halkın ilgisini ve desteğini kazanması; doğrudan, emekçilerin burjuva düzene karşı hoşnutsuzluğu nedeniyle oluşan havaya bağlıdır. Bu gerçeği görmeden ve sınıflar arası çelişkinin aldığı boyutu ve çatışmanın o anki hâlini doğru algılamadan hareket edenler; halkın burjuva sol partiye ya da daha açık ifade etmek gerekirse “sola” yönelmesini ve burjuva sol partinin bu yönelişin çekim merkezi olmasını tehlike olarak gördüler. Oysa burjuva sol partinin çekim merkezi oluşunu sağlayan koşullar; aynı zamanda devrimci sosyalist partilerinin de çekim merkezi olması için gereken olanağı sağlayan koşullardır. İşçi sınıfının kurtuluşunu amaçlayan partilerin, devrimci varoluşları için de olanak sağlayan koşulları değerlendirme becerisi gösteremedikleri yerde; burjuva sol partilerin halk nezdinde önem kazanması ve emekçiler muhalefetini düzen içinde eritmek görevini hakkıyla yerine getirmek için siyaset sahnesinde etkin rol alması kaçınılmazdır. Bu bağlamda, burjuva sol partilerin halk muhalefetinin öncüsü olmasını, tehlike işareti sayarak ona saldırmanın; toplumsal pratiğe yön vermek açısından hiçbir önemi yoktur. Toplumsal gidişin yelkeni lafla şişseydi; küçükburjuva ideologlar toplum gemisinin en iyi ve en makbul kaptanı olurlardı.

Küçükburjuvazinin Trajik Politik Yalnızlığı

Fikirleri, yönelimleri ve pratikleri benzeşik olan birey ve partiler; birbirlerine karşı acımasız ve inkârcı yaklaşırlar. Hatta bu saldırı, çoğu zaman, söylemde ve pratikte kendilerine tam zıt olan partilere karşı saldırıdan daha yoğun gerçekleştirilir. Küçükburjuvazinin sıklıkla yaşadığı bu gerçekliğin nedeni; emekçi yığınları aldatmak için, grubun ya da bireyin, kendisiyle aynı kulvarda olan gruptan “farklı olduğu” yanılsamasını yaratma ihtiyacı ve istemidir. K.burjuva akımların birbirine benzer oluşu, bu ihtiyacı karşılama sürecinde bir handikaptır. K.burjuva bireyi, ötekilerden ayrı durmaya ve tekil irade olarak insanlık tarihini yaratan idol olmak arzusuyla yanmaya itekleyen koşullar; omuz omuza yürüme durumunu sağlayıcı “birlikler” içerisinde yer alma koşullarına baskın gelir. K.burjuvazi, her zaman, toplumsal kurtuluşun bireysel kurtuluşla mümkün olduğuna inanır. Söyleminde “toplumsal kurtuluş” serüvenine inandığını belirtmesi; onun, asıl olarak bireysel kurtuluşu öncel sorun saydığını gizler. Ancak toplumsal eylemlilik, söylemi yerle bir eder ve toplumsal eylemlikte almak istediği rol, bireyin gerçek arzusunun ne olduğunu sergiler.

Devrimci sosyalizm; söylem üzerine değil, sınıfların ve grupların eylemliği üzerine oturur. İşçilerin kurtuluşu söylemini dilinden düşürmeyen k.burjuvalar, toplumsal eylemlilik anında, birey olarak öne çıkma arzusunu dizginleyemez. Diğer yandan k.burjuvalar, toplumsal eylemliliğin; ancak, kendi gibi düşünen bir avuç bireyin kahramanca girişiminin ateşlemesiyle gerçekleşeceğini düşünür. Eğer iradesi dışında bir toplumsal eylemlilik ortaya çıkmışsa, kendi iradesini aşan eyleme “kötü” yaftasını yapıştırır. Toplumsal hareketin kendi iradesine tabi olarak gelişmesi gerektiğini ve aksi taktirde eylemin “gerçek anlamda etkin eylem” olamayacağını ve söneceğini iddia eder. Kuşkusuz aynı yaklaşıma sahip k.burjuva bireyler aynı çatı altında toplanamaz. Her k.burjuva bireye göre, “toplumun kurtarıcısı kimlik“ kendisi olduğu için; her biri “irade tekliğini” temsil eden bu bireylerin ayrı durması da kaçınılmazdır. “Kahramanlar hep yalnızdır” ve kendisini toplumun kurtarıcısı olarak gören k.burjuvanın yalnızlığı çok daha trajiktir. Birbirinden farkı olmayan unsurların; birbirlerinden farklı oldukları iddiasına dayanak olarak; birbirlerine benzeşikliği örten toz bulutunu yaratacak saldırı ve ağır küfre başvurmaları da zorunludur. 

K.burjuvazinin bireysel iradeyi önemsemesi ve kahramanların tarihi biçimlediği iddiası; onun iktisadî ilişkilerde bireysel yer alışının üzerine oturur. İşçi sınıfının ortak iradeyi önemsemesi ve sınıfsal eylemin tarihi biçimlediği görüşü ise; işçi sınıfının iktisadî ilişkiler içerisinde toplumsal davranmasına doğrudan bağlıdır. Bu toplumsallaşma, işçi sınıfının kurtuluş sürecinde irade birliğini zorunlu kılan maddî zemindir. 

Özellikle kendine komünist demekten çekinenlerin,  (emekçilerin kendi kurtuluşları için değil, k.burjuva grupların “öncülüğünü” kabul etmeleri sürecinde, onları ürkütmemek amacıyla) kimliklerini gösteren etiket olarak, “sol” kavramını kullanması; Burjuva sol, k.burjuva sol, ulusalcı sol, liberal sol, sosyalist sol ve komünist sol gibi kavramların bir sınıfsal pratiği yansıttığı gerçeğini inkâr etmek çabasıdır. Oysa kendisi için sınıf olma bilincine ulaşan ve emeğin kurtuluşu için pratik olarak mücadele veren ya da bu hedefe inanan işçilerin kendilerini komünist olarak tanımlamaktan ürkmediği bilinmektedir. Bu gerçekliği inkâr edenlerin asıl olarak korktukları şey; işçi sınıfının kendi iradesiyle sürece müdahale etmesidir. Bu türden bir müdahale esnasında kavramlar değil, eylemin vasfı önem kazanır. Devrimci işçiler, bu dönemde, k.burjuvazinin sürece katılma amacının altında yatan bireysel kurtuluş arzusunu daha net bir biçimde görürler. Özellikle İşçi sınıfının devrimci iradesinin sürece damgasını vurduğu yerde; k.burjuva devrimciliğinin, burjuva sol partilerin “devrimciliği” ile akrabalığı ortaya serilir.

Devrim döneminde, pratik olarak işçi sınıfı devrimciliği ile k.burjuva devrimciliği ayrışır. Oysa demokrasi mücadelesi bu gruplar arasındaki farklılığı silikleştirir. Aynı şekilde demokrasi mücadelesi, pratik anlamda k.burjuva sol ile burjuva sol arasındaki ayrımı da silikleştirir. İşçi sınıfı devrimciliği, bu dönemde pratiği ve amacıyla tüm burjuva gruplardan kopma olanağını kullanır ve ayrı durur. Ancak k.burjuvazinin kendi sınıf çıkarı, proleter devrimden uzak kalmasını gerektirir. K.burjuvazi, kapitalist rejiminde kendine hayat veren ve özgürleşmesini sağlayan olanakların yaratılmasını ister. Bu istemini dillendirirken iktisadî durumu nedeniyle gericilik eğilimi taşıyan büyük burjuvaziyle çatışır. Bu çatışmanın yüksek derece gerçekleştiği noktada devrimcileşir ve devrimci işçilerle aynı cepheye düşer. Aynı cepheye düştüğü emekçilerin devrimci atılımının dizginlerini elinde tutmak arzusunu yitirmez. Söylemi “devrimci” ve keskindir. Ama, asıl olan amacı, “burjuva demokrasisidir”. Bu demokratik amacı; k.burjuva solculuğunun, burjuva solculuğu ile aynı karakterde oluşunu belgeler. Bu nedenle; savunduğu ilkelerin, burjuva solcu partilerin ilkeleriyle benzer olduğunun üzerini örtmek ister. Bu örtmenin bir yolu da burjuva solunun “sol olamayacağı” iddiasını dillendirmektir. Bu bağlamda k.burjuva devrimci grup; burjuva sol partileri, sınıfsal durumunu ifade etmeyen, ama kendinden uzakta olduğu iddiasını güçlendirici bir şekilde tanımlar. “Burjuva sol, 'sol' olamaz; Çünkü 'sol' olan k.burjuva devrimci örgütün kendisidir ve dolayısıyla burjuva sol partiler, 'sol dışıdır', 'faşisttir' ”. Gerçekliği altüst eden ve Marksist literatür dışı bu tanımlama ile k.burjuva sosyalistler, kendi “demokrat solculuklarını” gerçek “devrimcilik” olarak tanımlama olanağına kavuşurlar. Bu aynı zamanda türdeş olduğu burjuva sol partilere “kadro” kaptırmamak için de gereklidir. Burjuva sol parti kadrolarının önemli çoğunluğu; küçükburjuva sosyalist (devrimci, reformist) örgütlerden “devşirildi”. Burjuva sol partilere, k.burjuva sol hareketten “kadro” geçişinin yoğun yaşandığı ülkelerde, k.burjuva sosyalist hareketlerin bu geçişi önlemek için, burjuva sol partileri farklı adlandırma ihtiyaçları her zaman gündemde oldu. Ancak, toplumsal eylemlilik içerisinde; k.burjuva sol örgütler; burjuva sol partilere kadro yetiştiren örgütler olmaktan kurtulamadı. K.burjuva sosyalist örgütlerle, burjuva sol partilerin ideolojik kaynağının aynı olması; k.burjuva sosyalist kadroların, daha önce “sol dışı parti” sayıp küfrettikleri, burjuva sol partilere “geçişini” kolaylaştırdı. Bugün burjuva sol partiler tarafından aday gösterilen ve seçilen onlarca belediye başkanının bu “devşirmelerden” biri olması ve bu bireylerin kendini hâlâ “sosyalist”, “devrimci” olarak tanımlaması ve çoğu çevrenin de bu tanımlamayı kabulü trajik bir örnektir. Kuşkusuz bu bireylerin nasıl olup da bile bile “sol dışı” bir burjuva partinin kadrosu, belediye başkanı olabildiğini açıklamak; CHP gibi partileri, burjuva sol parti olarak görmeyen “sosyalistlere” düşer. K.burjuva sosyalistlerin, burjuva sol partileri “sol dışı” parti olarak adlandırmasının nedeni; siyasî ve toplumsal programının farklılığı değildir. Bu tanımlama, tamamıyla, aynı tür malı, aynı pazarda satan tüccarın, ötekinin “müşterisini korkutma” içgüdüsüyle başvurduğu bir kötüleme eylemini anlatır. İşin tuhaf yanı; dün burjuva sol partileri, “sol dışı” ya da “faşist” olarak tanımlayan k.burjuva devrimcilerin ve reformistlerin, bugün kadrosu oldukları burjuva sol partiyi, “emekçilerden yana parti” olarak tanımlamaları ve bu tanımı kabul ettirme gayretleridir. Kuşkusuz bu davranış; dün faşist dediği partide bugün kadro olan bireyin, bu vahim durumu akla uydurma çabasıdır. Toplumsal ilişkileri kendi gerçekliği ile kavramayanların, dün söylediklerinin tam tersi fikri bugün söylemeleri kaçınılmazdır. Toplumsal ilişkileri kendi “öznel” durumuna uygun olarak değerlendiren k.burjuva siyasîlerin, konumlarını değiştiren toplumsal değişim dönemlerinde sıklıkla zigzag çizmeleri ya da gerçeği inkâr eder duruma düşmeleri, sınıfsal karakterlerinin tipik bir halidir.

Kendinden başka herkesi “sol dışı” diye nitelendiren ve halk için düşündüğü toplumsal kurtuluş projesini de en doğru ve kutsal sayan bireyler açısından, kendi görüşleri tek doğru, diğer tüm fikirler ve politik önermelerse yanlıştır. Bu bakış açısını her fırsatta vurgulayan k.burjuva birey; sosyalist hareket içerisinde yer alırken, devrimciliğini nasıl “tek” doğru ilan etti ise; “devrimci fikirlerinden” çark ettiği dönemde de “yeni fikrini” tek doğru fikir ilan etti. K.burjuva bireyler için; yeni dönemde sahip olduğu “yeni fikir ve politik önermeler” kendine ait olduğu için en doğru fikir oldu. Eski fikirlerini terk etme ve dolayısıyla yenilgi yaşama durumu; k.burjuva bireyin kabuğuna çekilerek “yeni” hayatını kendi hâlinde yaşamasına yol açmadı. Aksine, “devrimin gerçekleşemez olduğunu”(!) keşfeden bu baylar; eski aktifliklerinden ödün vermediler ve hatta daha azgınlaştılar. Saldırılarının yeni hedefi de, “yeni düşman” saydığı devrimci fikir ve parti oldu. Bu k.burjuvalar, yeni bilenmiş silahların yönünü; artık yanlışlığı kendileri tarafından keşfedilmiş olan devrimci fikirlere ve devrimci sosyalist eylemcilere çevirdiler. Toplumu uyarma görevini veren kapitalist iktidarın selameti için; Kuduz köpek gibi, karşı devrimcilik fikrini kapitalist sisteme muhalif olan herkese bulaştırmak arzusuyla, tüm ideolojik, politik araçları kullandılar. K.burjuvanın toplumsal konumu; onun, karşı tarafta olan “ötekilere”, bulunduğu cepheden saldıran, keskin ve inkârcı karakterini biçimlendirdi.

Devrim düşüncesini, sohbetlerin tuzu biberi yapan k.burjuva sosyalist bireyler, devrimci parti eyleminin reddi istençlerinin üzerini örtmek amacıyla; sıklıkla, burjuva sol partileri “sol dışı” parti olarak adlandırma yoluna başvuruyorlar. “Partisiz devrimciliğin” meşruluğunu sağlamak için gerçekleştirilen bu eylem; bireylerin toplumsal kimlik edinme gereksinimi nedeniyle mekân edindiği demokratik örgüt ofislerinde sık rastlanan bir durumdur. İşin trajik yanı, bu bireylere göre; “ülkemizde onlardan başka komünist yoktur ve tüm sosyalist yapılar devrimden uzaktırlar.” Bu nedenle, işçiler tarafından “değerinin” anlaşılmasını bekleyen  “önder” kimliğin; yalnız ama inatla(!) kendi kozasında, tek başına devrimin ipliğini üretmesi zorunludur. Bu bireyin, “devrimin” önderi olduğunu keşfetmediği için, tüm sol partiler yanlış çizgidedir. Bu baylar, kendileri dışındaki tüm sosyalistleri birbirlerinden farklı görmedikleri için; hepsini toptan, “sol” olarak tanımlamaktan geri durmazlar. Bu genelleme aynı zamanda, parti ilişkisinin reddedilmesi fikrini de içerir. Diğer partilerin eleştirisi, devrimci proleter bir Sınıf Partisi’ni inşa etmenin yolunu açmak için değil; parti fikrinden uzaklaşmanın yolunu açmak için yapılır. Diğer yandan bu baylar için burjuva cephesindeki partilerin de birbirinden farkı yoktur; tüm burjuva (sağ,sol) partiler “faşisttir”. Aslında bu tanımlama, k.burjuva sosyalist ideologun, 'yalnız' duruşuna meşruluk sağlayan gerekçedir. Kuşkusuz proleter devrim ve proleter devrimci parti derdi olmayan bireyin, emekçilerin ve burjuvazinin sınıfsal davranışlarını niteliğine göre adlandırma derdi de yoktur. Teorik önermesinin, sınıfsal eylemi tanımlıyor olduğu ya da olmadığının ve eylemliliğin varacağı noktanın belirlenmesine ilişkin savı destekleyip desteklemediğinin de önemi yoktur. Teorik önermesinin doğruluğunun, toplumsal eylemlilik süreci tarafından teyit edilmesini önemsemeyen bireyi ilgilendiren şey, teori üretme faaliyetinin kendisine ideolojik, siyasî statü kazandırıp kazandırmadığıdır.

Salt teorik sonuçlara ulaşmak için bir teorik faaliyeti yürüten ve çevre ilişkilerini de bu faaliyet ekseninde kurgulayan ve bu doğrultuda üzerine “benim” damgasını vurduğu araçları ve ilişki tarzını kullanan birey, bir sosyalist ideolog ya da teorisyen sayılabilir ama bu birey, ilişkileri anlamlandırma eylemi ile asla bir Marksist değildir. Özelikle 12 Eylül 1971 sonrası bu “Marksist” bireylerin etrafında şekillenen sosyalist tarikatlar çoğaldı. Bu tarikat önderleri, teorik donanımı nedeniyle etkisi altına aldığı ve tesis ettiği ideolojik hegemonya ile bir arada tutuğu insanların; onun öznel istemlerine, ütopyasına, hareket olanaklarına ve hatta alışkanlıklarına doğrudan bağlı olarak kurgulanan teorik faaliyetler etrafında kümelenmesini sağladı. Kümeleşmenin sürdürülmesine öncülük eden, yol gösterici önderin; yaşamsal deneyimlerini, istemlerini ve toplumun genel ahlaki kurallarına uyma dürtülerini tanrı adına topluluğa vaaz eden peygamber ya da tarikat önderlerinden farkı olmadı. Bireysel ilişkileri üzerinden günlük rotasını çizen ve bireysel yaşam disiplini içerisinde teorik faaliyet sürdüren ve bu faaliyetin hedefini; toplumsal yaşamı kendi pratiği ölçüsünde algılama üzerinden kurgulayan bireyin sosyalizm teorisi, kendi adını parlatan k.burjuva sosyalizminin anlatımıdır.  Toplumsal devrim, bu tür ilişkileri, yapıları da reddeder ve yıkar. Bu nedenle, proleter devrim hedefini amaçlayan her eylem ve devrimci sınıf partisi fikri bu tarikatların kapısından kovuldu. Bu “sosyalist” tarikat şeflerinin yapısal nedenlerle başka parti ve grupları adlandırmaları ve tanımlamaları bireyci güdülerinin ifadesi olarak tezahür etti. Din kurucuları; düşünsel varoluş gerekçesine bağlı olarak ortaya çıkarken; diğer dinlere ve din karşıtı fikirlere karşı savaş açar. Bu savaş zorunludur; çünkü öteki dinleri ve din karşıtı fikirleri reddetmemesi, öznel olarak yeni dinin ortaya çıkma gerekçesini elinden alır. Yeni din kurucusu, diğer dinleri ve din dışılığı, onların varoluş gerekçelerinden kopuk bir şekilde tanımlar, tümünü “batıl” genellemesi ile kavramlaştırır. Din kurucularının bu yöntemi ile k.burjuva tarikatçı “sosyalistlerin” yöntemi aynıdır; metafizikçi idealizm.  

Marksistler, idealist solcuların ve din adamlarının aksine, bilimsel yöntem kullanarak olguları kavrarlar ve bu kavrayışa dayalı olarak analize ulaşırlar ve olgulara ilişkin açıklama yaparlar. Marksistler düşünsel olguların; şeylerin varoluşunun gerekçesi olduğunu ve aynı zamanda var oluşunu sağladığı şeyi doğruladığını tespit ederler ve her şeyi, varoluş gerekçelerine göre aldıkları öznel duruma, niteliğe ve biçime göre tanımlar ve adlandırırlar. Varoluş gerekçesi olan maddî olguların sönmesi ile birlikte; eylemin, durumun ve fikrinde söneceğini saptarlar. Bu anlamda, maddî gerekçesi sönen şeyler, hâlâ varlıklarını sürdürürlerse; (Ki bu ilkesel kural her şey için ve bilimsel yöntemle ulaşılan vargılar ve teorik önermeler için de geçerlidir.) Marksistler, hayatın olağan gelişme seyrini sekteye uğratan bu unsurların, gerici rolünü kanıtlayarak açıklarlar. Bu, devrimci materyalist yöntemle fikri olguların eleştirisidir.   

Devrimci sosyalist politika; sınıfların ve hatta bireylerin eylem durumlarının somut analizi ve sentezi üzerinden üretilir. Kuşkusuz, toplumsal grupların eylemlerine uygun olarak, onların sınıfsal vasfını belirleyici tanımlama yapmak gereklidir. Çünkü sınıfların eylemlilik durumunun diyalektik materyalist analiz ve sentezinin emekçiler tarafından tam algılanması için; gerçekliği, “doğru yansıtan” kavramlar kullanılması da zorunludur.

Küçükburjuva “Sol” Partilerin Sınıfsal Çıkmazı

Küçükburjuva devrimciliği ile burjuva solculuğun benzeşikliği o denli açıktır ki;  Burjuva sol partilerin farklı adlandırılmaları bu gerçekliğin üzerini örtemez. Benzeşikliği sağlayan sınıfsal çıkarlara dayalı hedeflerdir. Ulusal kurtuluş, demokratik cumhuriyet, hümanizm, toplumculuk ve “faşizme, askerî darbelere karşı olmak” sorunlarına yaklaşım tarzı, k.burjuva sol partilerin, burjuva sol partilerle benzer olduğunu gösteren somut göstergelerdir. Burjuva sol parti kadrosu olan bireyler ile k.burjuva sosyalist kadrolar, demokratik kitle örgütlerinin ya da “sınıfçı” sendikaların yönetiminde birlikte yer aldılar ve alıyorlar da. Kuşkusuz bu düzen içi demokratik örgütlerin yapısal durumu; yönetici bireylerin toplumsal olaylar karşısında alacakları tavrın vasfını da belirlemektedir. Kitle örgütlerinde, k.burjuva sosyalistlerin ve k.burjuva devrimcilerin, burjuva sol parti kadrolarından farklı eylem gerçekleştirmeleri mümkün olmadı. Açık söylemek gerekirse; k.burjuva sosyalistlerin, kendilerini “sol parti” ilan ederken, burjuva sol partilerin “sol dışı parti” olduğunu söylemesi için; pratik olarak farklı bir duruşlarının olduğunu sözle değil, pratik olarak göstermesi gerekir. Kuşkusuz doğrusu şudur; burjuva sol partiler ile k.burjuva sosyalist partiler; birbirinden farklı iki “sol” partidir. Bu “sol” partilerin birbirinden farklılığı da, birinin k.burjuva sol ve diğerinin de burjuva sol parti oluşu kadardır. K.burjuva sosyalist parti kadroları, burjuva sol partilerde olmadığını saptadıkları parti içi demokrasinin; kendi partilerinde var olduğunu iddia edemezler. CHP gibi burjuva sol parti halkçılığının “sözde savunulur ilke” olduğunu söyleyen (ki bu doğrudur) küçükburjuva sosyalist parti kadroları; yönetimi ele geçirdikleri sendikalarda ve kitle örgütlerinde çalışan emekçilerin hak alma mücadelesi karşısında, onlara kapıyı göstermeleri tavrının ne tür bir halkçılığa tekabül ettiğini açıklamalıdırlar. Burjuva sol ve k.burjuva sosyalist partiler, farklı ad ve siyasî misyona sahip olduklarını iddia etseler de; ideolojik olarak aynı sınıf kaynağından çıkıyor olmalarının, türdeş siyasî parti olmalarına neden olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaları mümkün değildir. Bu bağlamda k.burjuva sol partiler; CHP benzeri burjuva sol partileri, “sol dışı parti” ve hatta “faşist parti” diye nitelendirerek, ideolojik türdeş parti oldukları gerçeğinin üzerini örtememektedirler.

Legal Kürt ulusalcı partilerin, burjuva sol partileri, ulusalcı oldukları için “faşist” ya da genel anlamda “sol dışı parti” olarak görmeleri ve tanımlamaları rakiplerine attıkları bir bumerang gibidir. Burjuva sol partinin ulusalcılığını, “faşist” olmasının sınıfsal gerekçesi sayan partilerin; kendilerinin de, milliyetçi olmaları nedeniyle “faşist” ya da “sol dışı” parti olarak adlandırılmalarının yolunu açtıklarını bilmelidirler. Daha çarpıcı bir örnek olması açısından belirtmek gerekirse; PKK ideologları, eğer diyalektik materyalist bir analize yaslanarak, Kemalizm'in burjuva ulusal hareket olduğunu saptarlarsa; kendi ulusalcılığının burjuva yüzü ile Kemalizm'in benzer yanları ortaya çıkacaktır. O zaman bu benzerliğin Kürt emekçiler tarafından anlaşılmasını önlemek için çare; burjuva bir hareketi, sınıfsal anlamından uzak bir kavramla nitelendirerek; o hareketin kendi burjuva ulusalcılığıyla benzeşik olmadığını ilan etmektir. Kemalizm ezberi; PKK'nin kendi burjuva ulusal solculuğunun, egemen ulusun burjuva solculuğundan ayrı olduğunu iddia edebilmesinin aracıdır. Çoğu zaman, siyasî rakibin sınıfsal özünden uzak adlandırılması; adlandırmayı yapan hareketin, rakibine benzer yönünün emekçiler tarafından görülmesini önledi. Burjuva ulusal hareketin, başka ulusların burjuva ulusalcılığını simgesel “düşman” ilan etmeye ihtiyacı oldu. Farklı uluslardan her burjuvanın kendi pazar sınırlarını çizmesi ve sınırlarını çizmesini engelleyen başka ulusal iktidar ve hareketi “düşman” ilan etmesi, yaşamsal öneme sahiptir. Burjuva ulusalcı sol hareketin, egemen ulusun burjuva ulusalcı hareketini, “düşman” kavramı içerisine hapsetmesinin ve onun burjuva sol karakterini saklamasının nedeni; aynı sınıf ailesine mensup olduğu gerçeğini örtmek içindir.

“Kürt solu” ya da “Türk solu” türünden genelleyici kavramları politik dilin argümanı yapmak aynı anlayışın ürünüdür. “Türk solu” diye bir adlandırmayı yapan bir Kürt sosyalisti; ulusal sorunu çözümlerken sınıf perspektifinden uzaklaşan, sınıf kaygılarını ulusal kaygılarının arkasına iten ve diyalektik materyalist yöntemi terk eden biridir. Kuşkusuz bu genel kavramı kullanan birisi; bu kavramı cahilliğinden kullanmıyorsa; o, açık bir şekilde eleştirmekten korktuğu, komünistleri (proleter devrimcileri) ve k.burjuva devrimcileri de bu genel tanımlama içerisine sokarak, “lanetlemek” arzusunu tatmin eden bir burjuva ulusalcıdır. Bir burjuva ulusal solcu bireyin amacı; Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini her koşulda devrimci tarzda savunan komünistleri, burjuva ve k.burjuva “sol” partilerle aynı cephe içerisinde olduğunu ima eden bir tanımlama içine hapsederek, onları, ezilen ulus emekçilerinin gözünden düşürmektir. Aynı şekilde, “Kürt solu” kavramını kullanan bir sosyalist; Kürtlerin tümünü, sınıfsal olarak ayırt etmeksizin aynı cephede gören ve Kürt emekçileri ile Kürt burjuva, k.burjuva sınıfların ayrı politik kaygılarının olduğunun üzerini örten ve bu nedenle ezen ulusçuluğu normal ve olağan tutum sayan bir sosyalşovendir.

Aynı cephede de olsa “kendi otoritesinin” egemenliği dışına çıkan ve kendinden menkul öncülüğünde yürüyüşe katılmayan birey ve gruplara öfke duyan küçükburjuvazinin kendi cephesinde, ötekileştirdiklerini “dışlayıcı” tavrı sınıfsaldır ve her dönemde bu tavrı farklı formda ortaya çıkar. “Hegemonyasını kabul etmeyeni “düşman” sayarak ve adlandırarak, araya suni duvar örme” yaklaşımı, k.burjuvazinin sınıfsal karakterinin tezahürüdür. Oysa işçi sınıfı kendi kurtuluşu yolunda yürürken; ideolojik akraba olan tüm kesimlerin bir arada durması için özel ve güçlü çaba gösterir. Burjuva iktidarın egemenliğine karşı yürüyen unsurların arasına duvar örülmesine olanak tanımaz ve örülen suni duvarları yıkar. Çünkü kapitalist sistemi yıkacak bir devrimi organize etmekle yükümlü olan sınıfın; devrim güçleri arasında suni duvarlar kurma lüksü yoktur. Ancak işçi sınıfı devrimcileri, kapitalist sistemi ayakta tutmak isteyenlerle devrimci kopuşu gerçekleştirir. Proleter devrim pratiği; sınırların net çizilmesini gerektirir. İdeolojik sınırların net çizilerek belirlenmesi, proleter devrimden yana komünist kadroların aynı çatı altında toplanması sürecini güçlü kılar.

Kuşkusuz komünistlerin aynı çatı altında olması, fikirsel ayrılıklarının olmadığı anlamına gelmez. Ancak proletarya devrimi ortak hedefi ile bir araya gelen komünistlerin fikir farklılıkları ayrışma için değil; birliğin zengin kılınması için bir olanaktır. Devrimci sosyalist işçiler, diğer sınıf ve gruplarla ideolojik ayrım sınırını; siyasî alanda güç birliğinin nasıl ve niçin yapılacağı konusunda açıklığı sağlamak için saptarlar. Ancak hedefi ve yürüyüş çizgisi belirgin olan ve k.burjuva sol akımlarla ideolojik ve pratik farklılığını açık ve net ifade eden komünistler; k.burjuva sol gruplarla birlikte yürümekten çekinmeyecek kadar kendilerine güvenirler. Proleter devrimcilerin hedefi; devrim cephesinin olabildiğince geniş olmasını zorunlu kılar. Ancak “emeğin kurtuluşu için devrim” diye bir derdi olmayan küçükburjuva örgütler; örgütsel varlığını sürdürmek için olabildiğince daralmakta bir sakınca görmezler. K.burjuvazi, tarihi kişilik olma hedefini; devrim hedefinin önüne koyduğu ölçüde; kitlesel harekete dönüşmenin devrim için gerekli olduğu gerçekliğine ilgisini en aza sınırda tutar. Bu nedenledir ki, devrimci sosyalist işçiler; ideolojik ve pratik anlamda kapitalizmin payandası olan grupların, kendi aralarındaki çatışmasının veya birlikteliğinin üzerini örtecek argümanları deşifre etmeye ve bu gruplar arasında güçlü, ideolojik bağ olduğunu çağrıştıran eylem ve söylemleri açıklayarak; işçi sınıfının kendi kurtuluşuna ilişkin bilinç tutulmasını önlemeye özel önem verirler. 

Komünistler (devrimci sosyalistler, proleter devrimciler kendilerini “sol” olarak tanımlamak noktasında kalıp; hangi sınıfın partisi olduklarını açıkça belirleyen sıfatı kullanmaktan geri duramazlar. Toptancı bir yaklaşımla kendini “sol” kavramıyla nitelendiren sosyalist partilerin, kendileri dışındaki tüm sosyalist partileri de “sol dışı” parti olarak nitelendirmeleri gerçekleşir ki, bu yaklaşım, toplumsal ilişkilerin somut analizinden kopmayı beraberinde getirir. Bu durumda, bir sosyalist parti, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesine doğrudan taraf olsa da; bu ilkesel yaklaşımı benimseyen “ulusal kurtuluşçu” partileri, burjuva niteliği nedeniyle “sol dışı” ya da “faşist parti” olarak etiketleyecektir. Genellemeci bir tarzda, sınıfsal vasfını belirtmekten uzak bir tanımla tüm sosyalist partileri, “sol” kavramıyla etiketleyen bir sosyalist ideolog; “burjuva ulusal kurtuluşçu” partinin, emeğin kurtuluşu programlı parti olmadığı halde; sol içinde yer alan bir parti olduğunun kabul edilmesi gerektiğini, anlatmakta zorlanacaktır. Kuşkusuz ezilen halkların ulusalcı partileri de sol partilerdir, ama komünist partilerden farklı olarak bu partiler küçükburjuva ya da burjuva “sol” partilerdir.

Burjuva “Sol” Partiler Devletçi Ve Milliyetçidir

CHP, SHP ve DSP", vb. partiler; "emekçilerin siyasî ve iktisadî haklarının, emeğin kurtuluşu referanslı savaşımla kazanılmasından yana olmadıkları, kapitalizmle ciddî ve gerçek anlamda hesaplaşmaya girmedikleri; devletçi ve milliyetçi oldukları; Kürt sorunu ve azınlıkların hakları konusunda tutarsız ve ikiyüzlü tavır aldıkları için; “sol parti olarak adlandırılamazlar" saptaması yapılıyor. Radikal gibi görünse de, aslında, bu yaklaşımın reformculuğa çanak tutan bir yanı var. Sorunun ve yanıtın kurgusu; CHP, SHP ve DSP"nin burjuva düzen partisi oldukları ve bu partilerin, hiçbir zaman, "kapitalizme karşı" ve "emekten yana" olamayacakları gerçeğinin üstünü örtmektedir. Birbirlerinden biçimsel farklılıkları olsa da; CHP, SHP ve DSP; kapitalist sistemin savunucusu, düzen içi, devletçi, milliyetçi burjuva sol partilerdir.

"Sol" kavramı, politika zemininde tek başına bir şey ifade etmez. Politik alanda "sol" kavramı, ilk olarak, Büyük Fransız devrimi ile ortaya çıktı. İhtilâl sonrası kurulan parlamentoda özgürlüklerin destekçisi Burjuvalar genellikle başkan koltuğunun solunda; değişimlere karşı çıkmakta olan soylular ise sağında oturmaktaydılar. Bugün Fransız parlamentosunda bu gelenek hâlâ devam etmektedir. Dolayısıyla kavramın ilk kullanımı bir oturum şekline bağlıdır. Bu kavram, meclisteki burjuva, k.burjuva üyelerin “özgürlük” yanlısı oluşunu tanımlar. Kuşkusuz “özgürlükçü olmak”, geniş kapsamlı bir tanımlamadır ve bu kavram, birey ve partinin siyasal ve ideolojik anlamda öznel kimliğini tanımlamaktan ve açıklamaktan uzaktır. Sol kavramı, modern toplumda siyasî tarafların sınıfsal vasfını tanımlamakta eksik kalır. Bu kavram ancak bir nitelendirici sıfat ile kullanılırsa toplumsal açıdan bir anlam kazanır. Yani politik zeminde bir kesimi adlandırmak için sol kavramının, "burjuva, k.burjuva, ulusal, liberal, sosyalist, devrimci" kavramlarından birisiyle birlikte kullanılması gereklidir. Bu sıfatların kullanılması “özgürlükçü” birey ve partinin sınıfsal kimliği konusunda net bilgi verir. Bu noktada hangi sınıf için özgürlük sorusuna yanıt için; kavramın sınıfsal vasfını belirleyen sıfatla birlikte kullanılması önem kazanır. Sol kavramının bu kullanım şekli, birey ve partilerin öznel kimliğinin anlaşılması noktasında kafa karışıklığını önler.

Burjuva sol partiler; burjuva devrimleri döneminde ortaya çıktılar. Bu partiler, feodalizme karşı ayaklanan işçileri ve köylüleri burjuva idealler (eşitlik, özgürlük ve özel mülkiyet şiarı) etrafında organize etmeği ve devrimin gövdesi yapmayı başardılar. Burjuva devrimler süreci, aynı zamanda kapitalist gelişmenin kaçınılmaz sonucu olarak toplumsal yaşama giren “ulusalcılığın” da kavram durumundan çıkıp ete kemiğe büründüğü dönemdir. Ulusal devletler; burjuva pazarın sınırlarını belirleme eylemine paralel, burjuva devrimlerin sonucu kuruldu. Ulusal kapitalist pazar ilişkileri toplumsal yaşamın tüm hücrelerine sızdı ve gücünün yettiği her alanı kendi rengiyle bezedi. Ulusal devlet, kapitalist pazarın varlığının koruyucusu ve sürekliliğinin güvencesi olarak şekillendi. Bu anlamda burjuvazi için özgürlük; milliyetçilik ve devletçilik ilkeleriyle tümlenen siyasî ilke oldu. Burjuva sistemin ekonomik gereksiniminin siyasî tezahürü olan milliyetçilik ve devletçilik, toplumsal bir görev ve kimlik olarak toplum tarafından benimsendi. Burjuva özgürlükçü partiler, siyasî alana çıkış gerekçeleri itibarıyla ulusalcı oldular.

İktisadî ve siyasî iktidarın tam anlamıyla kurulması sonrasında, "eşitlik ve özgürlük" ilkelerinin işçi sınıfı tarafından bayraklaştırılması karşısında geri adım atarak devrime ihanet eden burjuvazi; "Özgürlük ve eşitlik" şiarını burjuva sınıfının üyeleri arasında pratik ifadesini bulan ve burjuva sınıf üyeleri için gerçekleşebilir argümanlar olarak kalmasını sağladı. Özgürlükçülük ilkesi, milliyetçilik ve devletçiliğin belirlediği sınırlar içerisinde kullanılabilir eylemliliğe indirgendi. Özgürlük, eşitlik kavramları; özel mülkiyet ekseninde tanımlanabilir kavramlara dönüştü. İktidarı ele geçirdiği günden itibaren burjuvazi, devrim düşüncesini emekçilerin toplumsal belleğinden silmek için özel yöntemlere başvurdu. Devrim savunusu burjuva sistem içerisinde ve burjuvaziyi iktidara taşıyan bir eylemin tanımlanması olarak hatırlandı; Devrim fikrini “sömürülen, ezilen” sınıfın sahiplenmesini ve güncelleştirmesini önlemek için yöntemler geliştirildi. Bu yöntemi, halktan yana görünerek (emekçilerin durumunun iyileştirilmesi politikasıyla) sahiplenen partiler burjuva sol partiler oldu. Burjuva sol partiler, özgürlük eşitlik ilkesini burjuva gömleği giydirilmiş haliyle kabullendiler ve devrimciliği rafa kaldırarak unutulmaya bıraktılar. Ama bu partiler, milliyetçiliği, ulusal bir devlet kurmanın nişanesi olduğu anlamda, “siyasal farklılıklarının” göstergesi olarak daha da benimsediler ve burjuvazinin sınıfsal, tarihsel yüklenimi olan milliyetçilik rozetini hep göğüslerinde taşıdılar. Ulusalcılık, (milliyetçilik) burjuvazinin diğer ulusal devletlerle pazar paylaşım savaşı esnasında, burjuva “sol” partilerin gür bir biçimde seslendirdiği argüman oldu.

Burjuva sol, varlığını; kapitalist sistemde, sınıf çatışması içerisinde yer alan ve sermaye sahibi olmayan, dolayısıyla ideolojik ve siyasî iktidar sahibi olmayan emekçilerin hak arama savaşımına borçludur. Hak arama savaşımının; düzen dışına çıkarak iktidar olma savaşına dönüşme olasılığına karşı bu savaşımı "düzen içi bir arayışa” indirgemek ihtiyacından doğan siyasa, genel doğrultusunu dillendiren siyasî partilerin oluşumunu sağladı. Genel olarak kapitalist sistem içerisinde işçi sınıfının ve emekçilerin devrim inisiyatifini köreltmekle yükümlü ve bu nedenle devrimci enerjiyi elimine ederek, "kapitalizmin iyileştirilmesi" ve ”burjuvazinin özgürlük alanının genişletilmesi” için kullanma politikalarını programına alan anlayışlar, burjuva sol partilerin ilkesi oldu.

Burjuva solculuğu; sosyalist hareketin bir versiyonu değildir ve tarihin hiçbir döneminde de olmamıştır. Burjuva sol hareketi, ideolojik, siyasî köken olarak sosyalist harekete bağlayan görüş ve düşünceler yanıltıcıdır. Kuşkusuz burjuva sol hareket; işçi sınıfının toplumsal duruşundan, çatışan sınıfların arasındaki denge durumundan ve elbette sosyalist hareketin varlığından etkilendi. Burjuva sol partilerin programlarında bu olguların etkisini görmek mümkündür. Ancak bu etkilenme; hareketin burjuva sınıf köklerini değiştirmez; genel sınıf vasfını taşıyan gövdeye giydirilen elbisenin biçimini etkiler. Sınıfsal çatışmanın boyutları, burjuva iktidarın tüm ideolojik siyasî ve ekonomik aygıtlarının biçimini belirler, temel gerçeği üzerinden hareketle, burjuva sol ve sağ partilerin, sınıfsal çatışmanın o anki durumuna uygun biçimlendikleri ve kapitalist iktidarın sürdürülebilir olması için, siyasal alanda konumlanmayı amaçladıkları gerçeği görülmelidir. Bu gerçek görülmediği taktirde, siyasî fenomenlerin adlandırılması noktasında kafa karışıklığı kaçınılmaz yaşanacaktır.

Burjuva sol ve sağ partilerin olmazsa olmaz ilkesi milliyetçiliktir. Burjuva ulusal devletin kurucusu olan burjuva sol partinin, milliyetçi olması kaçınılmazdır. Denilebilir ki;  milliyetçilik ile olan bağı, emekten yana sosyalist partiler ile burjuva sol partilerin (Burjuva sosyaldemokrat partiler de dahil)  arasındaki farklılığa rengini veren belirleyici temel unsurdur. Sosyalist bir parti milliyetçilikle bağını güçlendirdikçe ve milliyetçiliği (ulusalcılığı) temel siyasî argümanı olarak benimsedikçe burjuva sol siyasi zemine kayar. Özellikle sömürge halkların kurtuluşuna ilişkin tavır alma noktasında, sosyalist partilerin ulusalcı vasıfları nedeniyle şovenizme kayması gerçekleşir. Bu siyasî gerçeklik görülmediği takdirde, devrimci sosyalist partilerin, burjuva sol partilerle farklılığını ortaya koyması zorlaşır. Sömürge ülkelerde ayağa kalkan ulusal kurtuluşçu halk hareketine karşı, Avrupa'da yer alan sosyalist partilerin çoğunluğu, burjuva devlet politikalarının yanında yer aldılar ve bu partiler, sosyalist hareketle aralarındaki “son bağı” da keserek, sosyaldemokrat partilere dönüştüler. Bugün, Türkiye'deki burjuva sol partilerin, sosyaldemokrat parti vasfına sahip olmadığından bahisle; bu partilerin sosyaldemokrat kimlik kazanmaları halinde, milliyetçi niteliğinden kurtulacağını ve hatta emekçilerden yana tavır alacağını sanan siyasîler, ideologlar, niyetle gerçeği birbirine karıştırmaktadırlar. Bu baylar, Avrupa'nın tüm ülkelerinde, kapitalist sömürü ilişkilerinin sürdürülmesiyle yükümlü toplumsal yapıyla ve değerlerle sınırları çizilen siyasî arenada yer alan sosyaldemokrat partilerin, devletçi ve milliyetçi olduklarını görmek istemiyorlar. Bu baylar toplumsal gerçekten uzak sanal savlara halkın da inanması için yoğun propaganda yapıyorlar. Oysa,  milliyetçilik; işçilerin ve ezilen halkların enternasyonal kardeşlik ve barış istencini aşındırır; emekçilerin emperyalizme karşı topyekun savaş gücünü zayıflatır. Emperyalizme karşı ulusalcı duruş; toplumsal pratikte “emeğin kurtuluşu perspektifinden kopuksa” emekçilerin yararına olmayan ve emekçileri kapitalist pazara daha bağımlı kılan ve "teselli verici" argüman olur. Emperyalizm çağında burjuva milliyetçiliği kof ve aldatıcıdır. Burjuva milliyetçilik, anti-kapitalist bir nitelik kazanamayacağı anlamda ve dolayısıyla uzlaşmacı vasfı nedeniyle emperyalizmin değirmenine su taşır. Bu değirmene sutaşıma işini en iyi şekilde gerçekleştirenlerin başında burjuva sol partiler yer almaktadır. Burjuva sol partilerin emperyalizm karşıtı "ulusalcı" söylemleri tutarsızdır; çünkü pratikte, emperyalist malî sermaye ve uluslararası siyasî kurumlarla ilişkilerde, iktisadî bağımlılık baskın gelir ve siyasî ideolojik ilişkilerin vasfını belirleyici rol oynar. Bu nedenle burjuva “sol” partilerin milliyetçi silahının yönü, pratik olarak emperyalizme değil, ezilen halkların özgürlük hareketlerine doğru çevrilir.

Kuşkusuz burjuva sol partilerin ulusalcılığının gerçekleştirilemez olduğu ve bu nedenle burjuva sol partilerin milliyetçiliğinin gerçek anlamda anti-emperyalist nitelik kazanamayacağı gerçeği bu partilerin anti-kapitalist olamadıkları gerçeğini tümler. Gerçek anlamda anti-emperyalist vasfa sahip olmak; kapitalizme karşı olmayı gerektirir. Bu da ancak komünist partilerin amacına ilişkin bir hedef belirlemedir. Bu hedef, emeğin kurtuluşundan yana olmaktır ki; hiçbir burjuva sol parti istese de bu vasfa ulaşamaz. Diğer yandan burjuva “sol” partilerin milliyetçiliğinin;  emperyalizme karşı gerçek ve tutarlı bir karşı duruşun ifadesi olmadığı, diğer uluslara ve ezilen halklara karşı duruşu içerdiği gerçeğinden hareketle, burjuva sol partilerin milliyetçiliğini, faşist parti olmalarının gerekçesi saymak da yanılgıdır. Burjuva sol partilerin milliyetçiliğini; onun sol parti olmamasının gerekçesi yapmak kadar; bu partileri “faşist parti” olarak nitelendirmekte bir o kadar yanlıştır. Bu yanlış yaklaşımın temel nedeni; burjuva sol partilerin, emeğin kurtuluşu hareketine yakın durması beklentisidir. Bu beklentinin iflası karşısında hayal kırıklığı yaşayan “sosyalistlerin” öfke ile burjuva “sol” partilerin analizine girişmeleri, daha işin başında analizin “kaba” olacağını işaret eder. Siz bir toplumsal gruptan yapması mümkün olmayan bir eylemi yapmasını beklerseniz hayal kırıklığına uğramanız kaçınılmaz olur ve bu durumun yaratacağı öfke ile hareket etmeniz sizi, söz konusu gurubu “ihanetle” suçlamaya götürür.  Oysa özellikle toplumsal ilişkilerde, bir sınıf üyesinin davranışı doğrudan kendi sınıf çıkarlarına bağlıdır. Bir burjuva parti sizin beklediğinizin aksine, emekçilerin yararına değil de kendi sınıf çıkarı doğrultusunda davranıyorsa, olması gerekeni yapıyor demektir. Eğer bir burjuva sol parti, burjuvazinin bekası için çaba göstermiyor ve emekçilerin gerçek çıkarları için çaba sarf ediyorsa o zaman bu burjuva parti “ihanetçi” tanımlamasını hak eder.

Sınıfsal olgularla doğrudan ilişkili biçimlenen burjuva partilerin, yapısal vasfı doğru kavrandığı taktirde; herhangi bir burjuva sol partinin önder kadrosunun, "milliyetçi", devletçi söylemine şaşırmamak gerekir. Milliyetçi ve devletçi söylemin; burjuva sol partilerin varoluşunun toplumsal zemininde yeşeren siyasî ilkelerine sadakatinin göstergesi olduğu açıktır. Bir siyasî partinin ve toplumsal grubun kendi vasfıyla doğrudan ilişkili söylemi bizi şaşırtmamalıdır. Şaşırtıcı olan bir partiye ve insana, onda olmayan vasıflar atfetmek ve bu atfedilen sıfata ilişkin söyleme sahip olmasını beklemektir. Halkları baskı altına alma ve ezme politikalarının hangi düzeye ulaşması; burjuva sol partilerde yer alan emekçilerin ve sözde “sosyalistlerin”, bu partilerin emekçilerin partisi olabileceği iddialarının ve umutlarının kırılması için yeterli olacaktır. Burjuva sol partilerin milliyetçi vasıfta olduğunu anlamamak; bu partilerin, emeğin kurtuluşu hareketi içerisinde yer alabileceği iddiasının, halkı aldatmak için kullanılmasına katkıdır.  

5 Temmuz 2010-Ankara 

Dipnot:

1 CHP'de müfettişizm değil sosyalizm” / asli.aydintasbas@milliyet.com.tr (23 Mayıs 2010-Ankara)

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.