“Marksizmin Marksist Eleştirisi” Kitabının Kritiği

Turgay Ulu

“Marksizm’in Marksist Eleştirisi” adlı kitap, Demir Küçükaydın’ın üretmiş olduğu bir eserdir. Yazar, kitabının ikinci baskısı için yazdığı önsözde, kitabının yeterince ilgi görmediğinden yakınıyor. Yazar, bu kitabın dünya çapında tıkanmış olan mücadelenin önünü açacak nitelikte olduğunu iddia ediyor. Yazar, kitabının belki Kürt ulusal hareketinin tabanı tarafından ilgi görebileceğini ümit etmişse de, bu beklentisi de gerçekleşmemiştir.

Yazar, bu kitabında ortaya koyduğu tespitlerin Marksizm’i aşmış olduğu iddiasındadır. Ayrıca bu kitapta ileri sürülen görüşlerle A. Öcalan’ın görüşlerinin benzer olduğunu söylüyor.

Yazar, Marksizm’in dünya çapında bir tıkanma içinde olduğunu; Marksizm adına hareket eden Sovyet ve diğer “resmî” Marksizmlerin artık tıkanmış olduğu ve devrimci Marksizm’in önünü kestiği görüşündedir. Eleştirelliğini yitirmemiş ve gerçekte Marksizm’i temsil eden ekolleri 3 kesim olarak görüyor yazar. Buna göre; 1-Althusser, Sartre, Togliatti vb. temsil ettiği akım. 2-Troçki’nin temsil ettiği akım. 3-Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın temsil ettiği akımdır.

Yazar, 1984’te hapisten çıktığını, hapisteyken Hikmet Kıvılcımlı’nın eserlerini okuduğunu, sonrasında Hikmet Kıvılcımlı ile Troçki’nin görüşlerinin benzer olduğunu fark ettiğini söylüyor.

Yazar, yukarıda adını andığımız kitaptan önce, “Geçmişi ve Geleceği Kurtarmak” isminde bir kitap yazmış ve bu kitabının bir manifesto niteliğinde olduğunu iddia ediyor. Yazarın “Marksizm’in Marksist Eleştirisi” adlı kitabı, 3 cilt olarak tasarlanmış kitabın birinci cildidir. Diğer iki cildi de daha sonra yayınlanacakmış. Yazar, bu kitabını A. Öcalan’a da yollamış ancak A. Öcalan bu kitaptan hiç söz etmemiş. Avukatlarının ona ulaştırıp ulaştırmadığını bilmiyor.

Yazar, Kıvılcımlı’nın tarih ve sosyoloji alanında önemli katkılar getirdiğini, fakat politika söz konusu olunca Kıvılcımlı’nın bir “Stalinist” olduğunu söylüyor. Sanat vb. alanında da Kıvılcımlı’nın bir şey bırakmadığını söylüyor.

Kıvılcımlı, cinsel yasağın insan ruhunun olgunlaşmasını sağlayan şey olduğunu söylüyor. Sürüden toplum ve teşkilâta götüren nasıl ki alet ise, insanın şuur ve alt şuurunu oluşturanın da cinsel yasak olduğunu söylüyor.

Kıvılcımlı’nın “Edebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi” adlı eserindeki görüşleriyle, Troçki’nin tespitlerinin birbirine benzediğini söylüyor yazar.

Yazar, “resmî Marksizm”in Freud’u lanetlediğini, fakat Troçki’nin Freud’u insan ruhunu çözümleyen biri olarak gördüğünü ve bu bakışın doğru olduğunu savunuyor.

D. Küçükaydın, Marksizm’in kaynağıyla bir benzeştirme kurarak, kendisinin ortaya koyduğu ve yeni Marksizm veya Marksizm’in aşılması olarak ifade edilebilecek olan bir 3 kaynak gösteriyor. Birinci kaynak, Troçkizm. Troçkizm’i Marksizm’in kaynaklarından olan ekonomi (İngiliz iktisadı) ile benzeştiriyor. İkinci kaynak olarak Kıvılcımlı’yı gösteriyor. Kıvılcımlı’nın tarihsel maddeciliğini Fransız sosyalizmi ile benzeştiriyor. Üçüncü kaynak olarak da Perry Anderson’un “Batı Marksizmi”ni gösteriyor. Bunu da Alman felsefesi ile özdeşleştiriyor.

Yazar, her şeyi üretici güçlerin belirlediği önermesine sadıktır. Üretim güçlerinin evrimi diğer ilişki ve üst yapının evrimini de belirler. Bu formülasyondan yola çıkarak, sosyalist devrimin ancak üretici güçlerin en geliştiği yerlerde mümkün olduğunu söylüyor. Dolayısıyla üretici güçlerin durumu aynı zamanda politika, taktik ve stratejiyi de belirliyor.

Yazar, evrimin düzgün ve aşamalı işlediğini savunan görüşleri eleştiriyor.

Troçki, Menşeviklerin geri Rusya’nın ileri sıçramasını beklemek gerektiği yönündeki görüşlerini eleştiriyor.

Yazar, ilginç bir mantık yürütüyor. Eğer diyor, toplumların gelişmesi düz bir çizgi halinde ve üretici güçlerin gelişmesiyle paralel bir düzeyde gelişseydi o zaman kölecilikten feodalizme geçişin de böyle olması gerekirdi. Ne var ki, kölecilikten feodalizme geçişte üretici güçlerde bir gelişmeden değil, tam tersine üretici güçlerde bir gerilemeden söz etmek mümkündür.

İlginç bir tespit daha; bilimlerin ilerlemesine yüz üniversiteden daha fazla ihtiyaçlar yol açmıştır diyor.

Yazarın incelemelerinden anlaşıldığı kadarıyla, Troçki, art arda sıralanan toplumsal evrim biçimini reddediyor. Her toplumun aynı aşamalardan geçmek zorunda olmadığı tespitini yapıyor. Buna örnek olarak da Amerika, İngiltere ve diğer ülkelerdeki toplumsal evrelerin birbirlerine benzemezliğini veriyor.

Toplumsal evrimin eşitsiz ve karmaşık, sıçramalı olduğu tespitine uygun olarak, Rusya’da sosyalist devrim oldu. Ancak üretici güçler gelişmiş olmadığı için geri düştü. Troçki referanslı bir fikir yürütmeyle, yazar durumu bu şekilde izah ediyor.

“... Rusya’da olan son duruşmada buydu. Üretici güçler kendi geri gelişme düzeylerine uygun gelişmelere neden oluyorlardı. Yani eşitsiz gelişme ile geri bir ülkede sosyalist devrim ve tam da bu nedenle, üretici güçlerin geriliği nedeniyle, uygunluk yasası ile de bürokratik karşı devrim açıklanabiliyordu.”

Troçki’nin ortaya koyduğu “eşitsiz ve bileşik evrim teorisi” üretici güçlerin gelişmesi ve sonra gelenin öncekini tasfiye etmesi biçimindeki görüşün klasik Marksizm alanında yer aldığını savunuyor. Fakat bunun tarih öncesi alanda hükmünü yitirdiğini söylüyor. Yazar, tarih öncesi sürecin açıklanması ve tarihsel maddecilik alanının yetkin temsiliyeti olarak Kıvılcımlı’yı devreye sokuyor.

Kıvılcımlı, Marx ve Troçki’nin savunduğu, gelişmiş üretim ilişkileri geri üretim ilişkilerini tasfiye eder yönündeki varsayımı sorguluyor. Üretici güçlerin gelişme düzeyi ile üretim ilişkileri arasındaki uyum varsayımını sorguluyor.

Yazara göre azgelişmiş ülkeler Marx’ın ve Troçki’nin öngördüğünün tersine gelişmiş ülkelerin izlediği yolu takip etmiyor. Troçki, Marx’tan biraz nüans farkı olarak bu gelişmeyi farklı ve çeşitli kavşaklardan olabilir diye açıklıyordu.

Kıvılcımlı, Rusya’da geri bir ekonomik düzeyden, ileri bir ekonomik düzey olan sosyalizme geçmenin mümkün olması gibi TC’nin de geri bir konumdan burjuva devrimini yaptığını ve buradan, hızla sosyalist bir topluma geçilebileceğini -geçileceğini- öngörüyor. Fakat bu gerçekleşmiyor. Daha sonra Kıvılcımlı, gelişen üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin eski olan üretici güçler, üretim ilişkileri ve daha çok da üst yapı ögelerini yok etmediğini savunuyor.

“... Yani Türkiye’de kapitalizm tam da eşitsiz ve bileşik gelişim sonucu finans kapitalizm, hatta Tekelci Devlet Kapitalizmi denebilecek ve savaş sonrasında dünyada yaygınlaşacak biçimde doğduğu için bu süper modern Finans-Kapital, prekapitalist sınıf ve ilişkileri tasfiye etmez, aksine onlarla ittifaka girip, onları güçlendirir.”(age. s.58)

Troçki’nin bileşik evrim teorisine göre; feodal bir ülkede sosyalist devrim olabilir.

Troçki, Marx-Engels’in kapitalizmin gelişkin olduğu ülkelerde “vatan”, “ulus” gibi kavramların eskidiğini düşünmelerinin anlaşılır olduğunu, ancak az gelişmiş ülkelerde ulusal kurtuluş mücadelelerinin önemli roller oynadığını söylüyor ve ulusal kurutuluş mücadeleleriyle ilgili teoriler geliştirme onurunun Lenin’e ait olduğunu söylüyor.

Uygarlığın “Bereketli Hilal” denilen Mezopotamya (Nil, Kızılırmak vb.) bölgelerinde önce geliştiğini herkes kabul eder. Fakat nispeten uygarlığa daha geç giren Avrupada sanayi buralardan daha erken olmuştur. Neden? Üretici güçlerin gelişmeleri tayin ettiği yönündeki genel Marksist yasa burada neden işlememiştir? Ernest Mandel bunun bir nedenini şöyle açıklar: Uygarlığın ilk geliştiği toplumlarda artı-ürünü kontrol eden güçlü devlet yapılanmaları vardı. Ayrıca buralarda sulu tarım olduğu için topraklar verimliydi ve hızla artan nüfus toprağa bağımlı bir hayat sürdürmekteydi.

Kapitalizm öncesi dönemlerde devrimleri üretici güçler değil, barbar akınları gerçekleştiriyordu.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’deki sınıflaşmayı 3 kategoriye ayırıyor:

1) Şehirler: Finans kapital

2) Kasabalar: Tefeci bezirgan

3) Köyler: Komün

Kıvılcımlı bu üç sınıflaşmanın hem birbirinden ayrı ve hem de bir arada olduğunu savunuyor.

D. Küçükaydın, 1917 Ekim Sosyalist Devrimi’nin bir ters doğum olduğunu, ayakları önde gelen bir doğum olduğunu, dolayısıyla devrimlerin yayılmaması ve yenilgiyle sonuçlanmasının nedeninin de bu ters doğum olduğunu savunuyor. Ters doğumu Troçki’nin gördüğünü, ancak Lenin’le birlikte doğumun düzeltilebileceğini beklemek gibi bir hata içine girdiğini iddia ediyor. Devrimler eğer gelişmiş batı ülkelerinde olsaydı, ulusal kurtuluş savaşları veya bugün tartışılmakta olan birçok sorunun da şu an var olmayacağını iddia ediyor.

Aslında burada D. Küçükaydın hem kendisiyle ve hem de “yeni Marksizm”ine kaynak olarak gördüğü Kıvılcımlı ve Troçki ile çelişmektedir. Çünkü Kıvılcımlı ve Troçki, yine D. Küçükaydın’ın aktardığına göre; evrimin düz (toplumsal evrimin) bir çizgide ilerlemediğini savunuyorlardı.

Yazar, “Stalinizm” olmasaydı dünyanın mevcut durumu çok farklı olurdu diye bir kehanette bulunuyor. Bu mantıktan hareketle birisi de çıkıp eğer Stalin yerine Troçki başta olsaydı (ki Kızıl Ordu’nun başındaydı) o zaman hem Sovyet sisteminin kaderi hem de dünyanın hâli şimdikinden daha beter olurdu diyebilir. Bu iki bakış açısı da yanlış bir metodla düşünmekten kaynaklanan, hatalı akıl yürütmedir.

D. Küçükaydın, Komünist Enternasyonal’in ilk 4 kongresinden sonraki çizgiyi tamamen olumsuz olarak nitelendiriyor.

D. Küçükaydın’ın söz konusu bu kitabının önsözünü okurken sık sık “Stalinizm” vurgusuna rastlıyoruz. “Stalinizm” nitelemesini tamamen bir olumsuzlama olarak kullanıyor. Ancak “Stalinizm” dediği şeyin ne olduğunu ve bu tanımlamayla, “Stalinizm”in Marx-Engels ve Lenin’den farklı olarak neyi savunduğu konusunda bir şey söylemiyor. “Leninizm” kavramı Marksizm’e emperyalizm çağının teorik ve pratik katkısını yaptığı için kullanılıyor. Peki, yazar bir olumlama yüklemediğine göre, “Stalinizm” diye ayrı bir kavramsallaştırmayı neden kullanıyor? Daha önsözde bir yargıya varmak yazara haksızlık olur. Belki ilerleyen bölümlerde konuya açıklık getirecektir.

Yazar, “Yeni Sosyal Hareketler” kavramıyla yeni koşullara uygun teoriler geliştirdiğini düşünüyor. Kadın sorunu, ekoloji sorunu vb. sorunlara özgü yeni teoriler geliştirdiğini iddia ediyor.

Yazar, ilksel komünal toplumdan sınıfsız komünist topluma geçmek mümkündür diyor. Fakat diğer yandan, 17 Ekim Devrimi’nin gelişmemiş Rusya’da gerçekleştiği için, bir ters doğum olduğu için yaşamasının mümkün olmayacağını savunuyor. Bu iki savunu birbirleriyle çelişen savunulardır.

Kapitalist devlet yapılanması üzerinden komünist topluma gidilemeyeceğini savunuyor yazar. Kapitalizme özgü tüm kurum ve araçların, sosyalizme geçişte kullanılamayacağını ve bu “kullanmama” görüşünün Marx’da da olduğunu söylüyor yazar.

D. Küçükaydın, Kürt hareketinin mücadelesinin hem demokrasiyi geliştireceğini hem de Türkiye’nin yarı emperyalist bir ülkeye evrilmesine yol açacağını söylüyor. Bu gerçekliğin de A. Öcalan tarafından görüldüğünü ve dile getirildiğini söylüyor.

D. Küçükaydın, ulusların kendi kaderlerini tayini meselesinde; isteyen tek bir köyün bile ayrılabilme hakkının önünde hiçbir hukuki veya idari engel olmamalıdır diyor.

Yazar, Sovyetlerin çok sayıda ulus yarattığını söylüyor. Bu tespitin ardında aslında şöyle bir gerçek yatar: Sovyetler ulusları asimile etmek gibi bir siyaset izlememiştir.

Başka ulusçu görüşlere göre de Sovyetler Birliği, farklı ulusları asimile etmiş, farklı ulusların dinlerini, dillerini ve kültürlerini yasaklamıştır.

D. Küçükaydın’a göre “Tek Ülkede Sosyalizm” ulusçu bir slogandır ve sosyalist sistemin çökmesinin nedenidir.

Milliyetçilikle ilgili araştırma yapan düşünürlerin çoğu, milliyetin tanımının olmadığını söylemektedirler.

Yazar, şöyle bir formül geliştiriyor: Eğer diyor ulus ve ulusçuluk varsa, ulus ve ulusçuluğun ne olduğu kavranmamıştır. Eğer ulus ve ulusçuluğun ne olduğu kavranmış ve biliniyorsa, o zaman ulus yoktur.

Yazar Marksizm’in milliyetçi bir teori olduğunu iddia etmektedir. Bakın nasıl?

“İnsanlık veya Marksizm milletçi olduğu için milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamamıştır. Veya tam tersinden şöyle formüle edilebilir: İnsanlık milletin ve milliyetçiliğin ne olduğunu anlayamadığı için milliyetçi olmuştur”.(age. s.147)

Yazar, Marx’ın bir kimse veya bir düşünce hakkında yargıya varırken, o şeyin kendisi hakkındaki iddiasına değil, gerçekliğe bakar türündeki önermesinden hareketle, Marksizm’in kendisinin milliyetçi olmadığını söylemesini doğru kabul etmiyor ve Marksizm’in milliyetçi olduğunu iddia ediyor yazar.

Yazar, ulusçuluk kısaca herkesin kabul ettiği çerçevede şöyle tanımlanıyor diyor: Bir ulusun çıkarını önde tutmak. Yazar bu tanımın hem milliyetçiler, hem de sosyalistler tarafından kabul edildiğini söylüyor. Dolayısıyla sosyalistlerin milliyetçilerle aynı tanımda birleştiği sonucunu çıkartıyor. Ayrıca bu tanımın yanlış olduğunu, tanımın kendisinin milletçiliğin ne olduğunun anlaşılmadığını gösterdiğini ve bağıntılı olarak bu tanımı yapanların otomatikman milliyetçi olduklarını iddia ediyor.

D. Küçükaydın, son olarak ulaştığı görüşlerine “heterodoks Marksizm” olarak adlandırdığı; Hikmet Kıvılcımlı, Troçki ve Perry Anderson’un etkisiyle ulaştığını söylüyor. D. Küçükaydın, önemli birkaç noktada saptamalar yapmakta, yaptığı saptamaları analiz ve sentez yerine ikame edip, yeni görüşler geliştirerek Marksizm’e katkı yaptığını hatta onu aştığını iddia ediyor.

Kısaca D. Küçükaydın’ın görüşlerini şu şekilde özetleyebiliriz:

1)         Tarihi ilerlemeci bir bakışla açıklamak yanlıştır. Yazar, Kıvılcımlı’nın Engels’e dayanarak ortaya koyduğu ilerlemeci olmayan bir tarih anlayışını savunuyor.

2)         Devrimleri salt üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişkilerle açıklamak eksiktir. Köleci toplumdan feodalizme geçişte hiçbir üretici gücün etkisi yoktur. Antik tarihteki devrimleri yapanlar daha çok barbarlar olmuşlardır. Feodal toplum ilksel komünal topluma kölecilikten daha yakındır.

3)         Tarih ve evrim aşamalı değildir. “İlkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist” şeklinde sıralamanın doğru olmadığını söylüyor. Uygarlığın geliştiği toplumlar kapitalizme girememişlerdir. Aksine olarak uygarlığın nispeten daha geri olduğu gelişmediği İngiltere, Almanya gibi toplumlarda kapitalizme daha erken geçilirken, Mezopotamya gibi uygarlığın beşiği olarak kabul edilen yerde kapitalizme geçilememiştir. Tarım ve köy uygarlığının içinde kalıcı olarak uzun yıllar devam etmiştir.

4)         Köy: Komün toplumu Kasaba: Tefeci bezirgan Kent: Kapitalizmi temsil eder.

5)         Marksizm, belirlendirimci-determinist değildir. Kapitalizmden sosyalizme geçiş mutlak bir şekilde belirlenemez. Komünist Manifesto da bunu mutlakçı bir şekilde ortaya koymamıştır.

Manifesto da, sınıf savaşlarının bazen çatışan sınıfların her ikisinin de imhasıyla sonuçlanabileceğini tespit ediyor.

I

Demir Küçükaydın’ın bu kitabının yoğun bir bilgi içerdiği kabul edilmelidir. Marksizm alanına giren birçok konuda okuyucuya bir beyin jimnastiği yaptırmaktadır. Böylesine önemli bir konuda kapsamlı olarak üretilmiş bu kitabın, devrimci kadrolar tarafından ilgi görmemesi pek olumlanacak bir durum değildir. Kitapta ele alınan konular ve bu konularla ilgili yazarın görüşleri, fazlasıyla ilgi gören Noam Chomsky, Antonio Negri vb.nin görüşlerinden geri değildir. Bilgi birikimi olarak da onlardan geri durumda değildir. Belki de onlardan daha birikimli olduğu söylenebilir. Demir Küçükaydın, veya bu türden çalışmalar yapan diğer yerli kadroların eserlerinin ilgi görmemesinin nedeni, bunların ürettiklerinin önemsiz veya değersiz olmasından değildir. Genel olarak, solun batı Avrupa merkezci bir bakış açısına sahip olmasından kaynaklanmaktadır. A. Negri’nin birçok noktada Marksizm’in tahrifatına dayanan “İmparatorluk” adlı kitabı, solda söz sahibi olanlar tarafından başucu kitabı olarak önerilirken, Demir Küçükaydın’ın bu kitabı ilgi görmemektedir. Kitabın ilgi görmesi için, yazarın bütün görüşlerine katılmak gerekmiyor. Marksizm’e yakınlık ölçüsüyle bakılacak olursa, Demir Küçükaydın’ın görüşleri N. Chomsky veya A. Negri’ye göre Marksizm’e daha yakındır.

Demir Küçükaydın; ulus, din, devlet vb. gibi önemli konularda özgün görüşler geliştirmeye çalışmıştır.

Demir Küçükaydın’ın altı cilt olarak tasarladığı kitaplarından yalnızca yukarıda sözünü ettiğimiz, “Marksizm’in Marksist Eleştirisi” adlı birinci kitabı okuyabildik. Diğerlerini henüz edinebilmiş değiliz. Belki de diğer ciltler basılmamıştır. Çünkü yazar kitaplarının basımı konusunda epeyce sorunlar yaşamış. Bu arada, “Bir Devrimcinin Teorik ve Politik Otobiyografisi” adlı kitabı yayımlandı. Bu kitabında da Demir Küçükaydın, kendi yaşam serüvenini, geçirdiği teorik-politik evrimiyle birlikte ele alarak anlatmıştır. Hapishane yıllarında H. Kıvılcımlı’yı derinlikli bir incelemeye tabi tutuyor. Aynı zamanda, Hikmet Kıvılcımlı ile Troçki arasında bir görüş benzerliği olduğunu keşfettiğini söylüyor.

Demir Küçükaydın’ın ulus ve din konusunda söyledikleri tartışmaya değer şeylerdir. Devlet konusunda söyledikleri ise biraz mevcut gerçekliklerden ve emperyalist-kapitalist sistemin zora dayalı bir iktidar sürdürdüğü gerçeğinden kopuk görüşlerdir.

Marksizm’in batı Avrupa merkezci yorumu, ilerlemeci yorumu, determinist yorumu vb. şeyler yeniden ayakları üzerine oturtulmalıdır. Bu konularla ilgili, meseleye geniş bir çerçeveden bakmak açısından Demir Küçükaydın’ın eserleri bir beyin fırtınası yaptırıyor. Yazarın diğer eserlerini de inceleme şansımız olursa daha çok yargıda bulunmamız mümkün olacaktır.

 

06 Mayıs 2010

2 Nolu F Tipi Cezaevi, Kandıra / Kocaeli

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.